Cumartesi, Mayıs 28, 2011

uyduruk cumartesi

(Okeyden sıkılıp kaytardığım zamanlarda tv'ye bakıyor ve fotoğraf için numaradan poz veriyorum.)

 

"Bir gün parkta gezerken 
hayretten donakaldım.
Bir sürü gözü olan
tuhaf bir kıza rastladım.
epey hoş bir kızdı
hem de sarsıcı baya'!
Baktım ağzı var,
başladık laflamaya
Çiçeklerden bahsettik,
onun şiir kursundan...
ve gözlük takarsa bir gün
yaşayacağı onca sorundan.
Öyle bir kız tanımak hoş
bir sürü gözü olan.
Ama ağlamaya başladı mı
baya' ıslanıyor insan."

Çok Gözlü Kız/t. Burton

Hi!
Sabah omlet yaptım, tariften değil uydurdum yaptım;p Uyduruk omlet, güzel oldu. Ama krep gibi olsun istiyordum, dağıldı, parçalandı. Olsun, tadı çok güzeldi. Durun tarif vereyim; iki patatesi rendeledim (sarı kabuklu, taze patates), bir küçük soğan ve iki küçük diş sarmısağı küp şeklinde keserek zeytin yağında soteledim. Rendelediğim patatesin içine baya bir (şişşt ölçü yok;p) kaşar peyniri kattım (yine rendelenmiş), kimyon, kırmızı toz biber, karabiber ve tuz ekledim. Roka vardı buzdolabında, bir dakika kadar düşündüm katsam nasıl olur acaba diye, onu da ince ince kestim ve kattım gitti! Son olarak biraz maydanoz ekledim ve bir yumurta kırıp tüm malzemeleri karıştırdım. A, soğan ve sarmısak sotesini de ekledim tabii. Neyse, sonra teflon tavaya az zeytin yağı koyup kızdırdım ve karışımı içine koydum. Üzerine bastırarak krep şekli verdim ve beklenen an geldi, malzeme tavaya fena yapıştı! Çevireceğim, olmuyor, ben de amaaaan başlarım şimdi krepine dedim ve karıştırdım öyle saçma saçma. Zaten saat bir olmuştu ve çay uzun süredir demleniyordu. Sonuçta, oldu valla. Gayet lezzetli bir şey oldu üstelik. Hiç şüpheye düşmeden yapabilirsiniz bu tarifi, siz daha güzel yaparsınız belki, krep gibi ve daha şekilli. Belli mi olur, el elden üstündür.

Biraz Atay'ın Günlük'üne baktım çay keyfinden sonra.  Peter Sellers'ı düşündüm. The Party filminde canlandırdığı karakteri. Atay sormuş; "Peki, bu adam ne yapsın? Benim yaptığım gibi, yıllarca yaşamasın mı?" Bu soruyu ve komedinin bazen acı geldiği durumları düşündüm. Kalktım, tekrar çay demledim ama fazla verimli bir çay olmadı. Poliş'le lafladık, güldük ve masterchef'e baktık. Sonra birden yağmur yağmaya başladı yine, kanıtlamak için fotoğraf çektim size;p Buyrun;


Biliyorum, yağmur fotoğraflarda belli olmuyor, ama hissedilebilir sanki. Belki, sanki, yani?;p Dün Devil diye bir film seyrettik. Korku, gerilim tabii;) Kötü bir filmdi ama filmde kullanılan kutsal kitap alıntıları çok hoştu. Ayrıca fazla sıkıcı filan da değildi, gayet eğlenceli ilerliyordu film. 

Şimdi akşam yemeği zamanı, ya şunu ya da şunu yapacağım. Sanırım;p Son anda fikir değiştirmezsem ve  şu yumuşak koltuktan kalkıp markete gidebilirsem!

Yarın 24 saat nöbet var, kendimi şımartmalıyım. Yemekten sonra güzel bir çayla elbette.

İlk defa burada tarif verdim; oh be, ne kadar mesudum şimdi!

Bye. 

p.s.: Dikkat ettiyseniz İngilizce başlayıp, yine öyle bitirdim, bu kadar da tutarlı biriyim icabında;p

Cuma, Mayıs 27, 2011

yazının ve yağmurun gücü

(Pixdaus sitesinden.)


Bugün, sabahın köründe nöbetten geldim. Duş, pijamaları giyme filan derken sabahın körü normal insanların işe gitme saatine dönmüştü zaten. Arabayı çalıştırdığımda saat tutmuştum, on dakikada eve varırken, on üç dakika park yeri aradım! Bir saat daha geç çıksaydım işten, o değerli park yerlerini bana bırakıp, işe gidecekti insanlar. Neyse, kader.
Uykum gelmedi bir türlü, nöbette yarım yamalak bir saat kadar ancak uyumama rağmen uykumun gelmemesine şaşıra şaşıra girdim yatağa. Kitabı elime aldım (evet, o meşum(!) kitap;p) bir saatten fazla okudum. Yazar, sinemanın ruhumuzu ele geçirdiğinden bahsediyordu. Siyah beyaz, eski  filmlerden. Ne tuhaf, aklıma ilk önce Ingrid Bergman geldi. Vallahi;) Casablanca özellikle. İlginçtir o filmi oturup baştan sona hiç seyretmemişimdir. İyi bilirim görüntülerini, konusunu elbette, fakat izlemedim. Siyah beyaz filmlerdeki uyuşturucu his, çok tanıdık. Birkaç sayfa okur, yatarım diyordum, bir kaç bölüm oldu o iş. Öpüş* okumuştum. Döndüm, tekrar okudum. Tanrım, yazı ne kadar güçlü! Hayran kaldım, çok etkilendim. Yazıyı, sadece o yazıyı düşünerek uyumuşum.

 --------------------
Kısa kısa;

-Öylesine, basit bir makarna salatası yaptım. Çok güzel oldu. Bira ve salata keyfi yapacaktık güya Poliş'le, taşındığımız evi su basmış. Emlakçı açık bırakmış sanırım camı, yağmur suyu yavaş yavaş dolmuş içeri. Aferin yağmura.

-Pixdaus sitesinden fotoğraf alıp, buraya koyuyorum bazen. Bilmiyorum fotoğraf sahipleri rahatsız olur mu? Bu fotoyu da nuh zamanında kaydetmişim bilgisayara iki saattir kullanıcısının nickini bulamıyorum. Of ya, valla kendi fotonu kullanmak gibisi yok dostlar, izin derdi yok, kafada soru işaretleri yok. Of yani! (ve hâlâ bulamadım, olmadı kaldırırız artık, ne yapalım?)

-Bugün 27 Mayıs'mış. Miş, mış, miş, mış.

-Ben lisedeyken devamlı ama devamlı Adnan Menderes'le ilgili kitaplar okurdum. Fatin Rüştü, Hasan Polatkan ve Menderes için çok üzülürdüm. Şimdi büyüdüm, değişmedi durum, olay hâlâ üzücü. Ama artık çok konuşmuyorum. Allah rahmet eylesin.

-Beni İstanbul nasıl bir havayla karşılayacak acaba? Hani yağmur, sular seller filan.

-Yukarıdaki hiçbir şeyle ilgisi yok ama, Albeni Tane Tane ne güzel bir şey. Bayıldım bayıldım, ki ben Eti hayranıyımdır. 'Eti'ciyim işte, bu kadar basit;p

-Kendimle konuşurum ben zaman zaman; "kızım, o kitap bitecek!", gibi.

-A, kitapta şöyle bir cümle de vardı; "Ama kitapları, o zamanlar, kendi keyfim için değil, tam bir Türk gibi, ilerde bana yararı olacak şeyler diye görev duygusuyla okurdum. İlerde yararı olacak şey ise şimdiyi hiç mi hiç kurtarmaz!" 

-Asla kitapları bir yükümlülükle okumadım. Ne çocukken, ne gençken, ne de şimdi. Ama bir şeyi çok istemek ve onu yapmanın uzaması uzaması, zorunluluk cümleleri kurduruyor insana.

-Albeni maddesinde bitseydi bu yazı, çok şık olacaktı, ne yapalım olmadı işte.
--------------------
*Kara Kitap'ta bir bölümün adı.

Perşembe, Mayıs 26, 2011

ve dans zamanı...


Tabii, ağır müziklerde dans etmek zor. Şenay, bak yukarıdaki müzik gayet hoş, foto neşeli, köpek var ve mis gibi uyuyor, Rüya gülüyor, parkın ortasında bir yerde durmuşuz, ki ben parkları çok severim. Eee, daha ne ister ki bir insan? Belasını mı, hiç sanmam;p

beş dakikada değişir bütün işler

(İzmir yaz sıcağında bunalıyordu, birden gökten destek geldi, deli gibi yağmur yağmaya başladı.)


"En zengin kentlerde, en güzel manzaralarda
Rastlantının bulutlarla oluşturduğu
Gizemli çekicilik yoktu asla
Ve arzu bizi hep kaygılandırırdı."
voyage/baudelaire

Çok yağıyor çok. Birden başladı ve "İzmir yağmurunu bilenlerin anlayacağı hızda" yağmaya başladı. Akşam nöbet var yine, çok sık şu sıralar. Bari kitabımı bitirmeye yarasa şu nöbetler. Yakında İstanbul'dayım, nasıl olur acaba havalar? Ne giyilir, ne koymalı çantaya? Of, keşke tüm dertler böyle olsa, ıslanınca ya da üşüyünce geçip bitse.


Yukarıya koyduğum müzik çok güzel, arada kaynatmayın, dinleyin lütfen;p

Şimdilik budur durumlar. 

A, fotoğraf benim bakışım ve salonun cephesinden tabii, belirteyim.

Pazartesi, Mayıs 23, 2011

sevgili atze; fotolar sıcak sıcak!




 
 
 

Bu fotolar Atze için.  Bloğa her zaman fotoğraf koyarım, herkese açık günlük gibi burası, başkalarının fotolarındansa kendiminkileri koymayı seviyorum, buraya yazmaya başladığım ilk günden beri. Neyse, uzatmayayım, bu sefer sevgili Atze için koyuyorum fotoları. Sahilde ne yaptın, diye sormuştu dün. 
Canım; sahilde, yürüdük, konuştuk, güldük ve tavla oynadık, başka da bir şey yok valla;p Kitap okuma, daha küçük topluluklarda mümkün, mesela bugün de dışarıdayız ve öyle amaçsız amaçsız dolaşıp duracağız işte;)
Ben kaçtım şimdi.
p.s.: Bloğa yazıp, mailde "hemen" cevap vermediğim arkadaşlar alınmasın, ben neyi ne zaman yapacağımı iyi bilirim;p

iklim meselesi

(Rüya büyüyor, beş aylık olmuş bile.)


Bugün, sahil cıvıl cıvıldı. Çok yürüdük, tavla oynadık, kumru yedik, çay içtik filan. Yaz'ın sesi çok fazla duyuluyor, güzel ama gürültülü. Şamatacı, şiveger. Şiveger kelimesini bana sevdiren, kelimenin anlamı kadar bile "hak" vermiyor bana. Hiçbir tavsiye işlemez, iklim müsait değilse. Vücut iklimi. 
Vücud ikliminin sultanısın sen, enfes şarkıdır. Enfes! Sesi de güzelse üstelik.

Pazar, Mayıs 22, 2011

yaz sarhoşluğu

Polişka (clea) ile sahilde.



"...
Üçüncü oda bu. Bahçeye, çiçeklere yeşiliklere bakıyor. Bu odada komşum güzel ve aptal ve iyi ve sıcak bir insan. Cumartesi çıktı. Köylü. Köyünde kasaplık yapıyormuş. Hep elma ikram etti bana. Karısının getirdiği elmalar bunlar; çocuklar da vardı. İri iri elmalar. Çocuklar her yerde güzel olurlar, olacaklardır. Acaba geleli beri kaç çocuk gördüm burada. Bilemem, bilmem!...
"
başıbozuk günceler/ece ayhan


Bu akşam mutfakta yemek hazırlarken Polişka yukarıdaki parçaları çaldı. Birkaç tane daha vardı ama, hepsini yükleyemem şimdi. O börek, ben patates salatası yaptım. Annem enginar yapmıştı ve onun muhteşem yemeğinin benim enginarımla en ufak benzerliği bile yoktu. Bir ara balkona çıktım, telefonla konuştum. Sonra daldım gittim. Çok uzaklarda, çok çok uzaklarda, yeşillik bir alana baktım, iki kişi yürüyordu. Miyopum zaten, bir de mesafe çok fazla, anlayamadım ne olduklarını. İlhan Berk, Ece'ye söyler ya; "sen bakmıyorsun nerdeyim diye? önünde deniz var ya da bir evdesin görmüyorsun onu. ben tam tersiyim. ne zaman görürsün sen? nasıl bakarsın?" Hoşuma gider bu konuşma. Uzun uzun yazmıştım bir zamanlar bu konu hakkında. Belki sonra burada da bahsederim. Neyse, bu gördüğüm iki kişi (gölge) ağaçlıklı alanda kayboldular. Adaya gidip piknik yapsak diye düşündüm. Yemeğe gerek yok, ayaklarım çimene değse yeter.
Ben romantik miyim acaba, yoo hiç sanmam;p

Sis ve Gece var tv'de. Çok güzel filmdir. Bazı filmleri keşke herkes izlese. Ya da izlemesin, ne gerek var. Biraz Ece okudum. Okuduğum yerleri tekrar tekrar okuyorum. Takıntı bu, bazı yazarlara takıntılıyım.

Salondayım şimdi, Poliş çalışma odasında, annem gelip bir dilim elma verdi. Hiç konuşmadan, komikti durum. Ben ona dizi izliyor diye biraz sinir olmuştum, o da bana sinir olup(!) odasına gitmişti. Elma, arada kalmış gibi oldu. Hah ha, insan ne komik. Varlık olarak komik üstelik, bir şey yapmasına gerek yok.

Yaz, insanı havasıyla bile sarhoş ediyor. Şimdi bir bira içilir öyleyse;) Geçen gün derin dondurucuda iki bira telef olmuştu, ne safım. Bir daha buzluğa cam koymayacağım. Sanırım?:p Yıllar önce cam şişede su koymuştum dondurucuya, unutmuşum tabii. Elime aldığım gibi patlamıştı. Ama ne patlama! Öyle kalmıştım, saf saf elimde kalan parçaya bakıp. Gecenin üçü filandı (f. kızılok şarkısı, evet;)), sokakta yankılanmıştı kırılma sesi. Üzerime gelen cam parçalarından çok, "millet rahatsız olacak, eyvah", diye korkmuştum.

En son elma mı demiştim ben? Hah, işte her şeye iyi gelir.
-------
Çok sonra akla gelenler için,  p.s.: Yukarıdaki şarkılara Tarkan'ı da ekledim. Dün akşam bunu da çalmıştı Poliş. Ve Peri, Tarkan markan  deyince, onu da koymak şart oldu. Onu da, bunu da...Of, yaz şarkıları işte, dinleyin mis gibi, kıpır kıpır;p

Cuma, Mayıs 20, 2011

tamamlanmamış ahlak, toplama vicdan; Narcissus'un Zencisi


(bu komik fotonun daha da komik hikâyesi aşağıda)


Conrad'ın Narcissus'un Zencisi kitabı biteli çok oldu, geride bu fotoğraflar ve bana bıraktığı o güzel okuma deneyimi kaldı. 
"...
Bu arada gemimiz Seirenlerin adasına varmıştı bile,

çünkü itici bir rüzg
â
r esiyordu arkamızdan.

Derken rüzg
â
r düştü, deniz oldu çarşaf gibi,

bir tanrı bütün dalgaları dindirmişti.
..."
Odysseia-12. bölüm, 165/Homeros

Conrad ağdalı yazan bir romancı, cümleleri süslü ve gösterişli. Fakat, böyle yazan çoğu romancıda görmediğim  bir şey var onda; insan sevgisi ve gözlem yeteneği. Romana, sanatın ve sanatçının tarifi ile başlıyor yazar, uzun bir önsözle düşün adamının bilim adamından farkını anlatıyor. Bu uzun, manifesto niteliğindeki girişte, yazın sayesinde okuyucunun "gerçeğin bir anlık görünümünü"  bulabileceğini taahhüt ediyor; "...benim gerçekleştirmeye çalıştığım amaç, yazılı sözcüklerin gücünden yararlanarak senin işitmeni ve duyumsamanı sağlamaktır; her şeyden önce görmeni sağlamaktır. Ne eksik, ne fazla, işte bu kadar. başarıya ulaşırsam, sen de layık olduğun payı alacaksın: cesaret, avunu, korku, büyü, tüm istediklerini. Ve belki istemeyi unuttuğun bir şeyi de -gerçeğin bir anlık görünümünü- bulacaksın orada." 
Bu iddialı girişten sonra yazar, bir gemi ve onun çok karakterli dünyasına sokuyor bizi. Bahsettiğim insan sevgisini, daha karakterler bize tanıtılırken anlamaya başlıyoruz. Burada siyah ve beyaz figürler var, yazarın sevdiğini, anladığını hissettiğimiz, acıdığını ve nefret ettiğini gördüğümüz. Singleton, bütün olgunluğunu yazarın hoşgörüsünden alıyor, Donkin'in rezilliği ise yine yazarın insanı iyi tanımasından.

Gemideki görünen öteki, zenci tayfa James Wait. Ve aslında diğer bütün herkes birbirine öteki. Zenci tayfa diğerlerine istemedikleri bir şeyi hatırlatır devamlı, ölümü. Hastadır ve iş yapmaz. Kendisine yapılan yardımı beğenmez, ölümün acısını vicdanını rahatlatmak isteyenlerden çıkarır. "...bizi büyülüyordu. kuşkularımızın yatışmasına meydan vermiyordu. geminin üzerine bir gölge gibi çökmüştü. kısa zamanda öleceği andının zırhı altında, kendimize olan saygımızı ayakları altında çiğniyor, yüreksizliğimizi her gün yüzümüze vuruyordu. hayatlarımızı lekeliyordu. korku ve umutla kirletilmemiş, kötü niyetli ve sefil bir, ölümsüzler çetesi olsaydık, yüce ayrıcalığının boyunduruğu altına böylesine sokamazdı bizi..."

Ölümün ayrıcalığı, hem hastaya sığınma sağlıyor hem de karşısındaki insana vicdani bir rahatlama. Acıdıkları şeyden nefret ediyor, ölesiye seviyorlar. Karamazovlar'da "böyle bir insan niye yaşar?" diye çaresizce sorulan soru burada cevabın yükümlülüğüyle beraber karşımıza çıkıyor. Bizim vicdanlarımız rahatlasın diye yaşar ve ona gösterdiğimiz sevecenlik bencilliğimizle sürekli savaş halindedir. 

Romanda o kadar çok yeri çizmişim, öyle çok not almışım ki şimdi her şeyi anlatma telaşıyla aklım karışıyor. Şimdilik bu kadar olsun öyleyse, kısa bir deprem molası ve kafa karışıklığı sonunda özetle şunu söyleyeceğim; Conrad'ı okuyun, çünkü o size, insanın tuhaf mı tuhaf doğasını anlatıyor. Tüm çıplaklığı ve sertliğiyle. 

Kitap hakkında, Peri'nin sitesine de kısa bir şeyler yazmıştım, isteyen göz atabilir.
-------------------------------
p.s.: Yukarıdaki fotoyu Peri'nin Conrad fotosu isteği için Poliş'le (Clea) düşünüp çektik. Çok komik, eğlenceli bir mizansen olsun istiyordum, aklımıza Carla Bruni'nin ünlü pozu geldi. Benim poz ona çok benzemedi tamam kabul ediyorum, ama şartlar müsait değildi arkadaşlar, hem yerim de dardı;p Onun fotosundan daha mı muhafazakâr oldu acaba dedik, sonra yok ya, bizim fotoda da üstten açmışız filan diye avunduk;) Ortadoğu, Avrupa'ya karşı! Ayrıca şunu da söylemeden geçemem; Carla'nın fotosundaki eciş bücüş eşyalar da biraz saçma olmuş (çamur atıyorum, evet), oyuncak araba bile var yahu, fotoğrafçı ne bulduysa serpmiş etrafa. (biz de, boş kalmasın diye teleskopu koyduk köşeye;p)

-Poliş'in modeliyim ve onun istediği her şeyi (yani, sanırım) yaparım, canım kardeşim o benim;)

-Elimde daha komik fotolar da var.

-Yukarıdaki şarkı tabii Bruni'den, ben çok seviyorum bu şarkıyı; Raphael.

İki foto, karşılaştırmalı, az sonra aşağıda, şaka bir yana Carla'yı sevmem ama bu fotosunu beğenirim. Böyleyken böyle, gülün geçin işte.


Çarşamba, Mayıs 18, 2011

Tarko'nun eli ve Diego'nun sevecenliği

(Lily ve ben üç sene önce, eski evde)


Bankaya gitmek gözümde büyüyor, keza postaneye de. Nitekim, böyle giderse ikisi de yalan olacak;p Bir kalksam şu koltuktan, bir kalksam, neler neler yapacağım ama...

Tarkovski günlüğünde, "insan bunca zamandır var olmasına rağmen hâlâ daha en önemli şey olan varlığın anlamı konusunda emin değildir; şaşırtıcı olan budur işte.", demiş. Aferin, iyi demiş. Yok yok, böyle demeyecektim, olur mu hiç öyle şey, dinlediğim müzikler şaşırtıyor beni valla. Bakın şimdi; "onun burnu kaf dağında/söz söylenmez yanında/kendini beğenmişin biri o/git ona git benden selam söyle", işte böyle bir şey çalarken nasıl yazı yazabilir insan? Nilüfer'in sesi güzel de kafa karıştırıyor tabii;) Ne diyordum ben, hah tamam Tarko çok dindar biri, bir yazısında tanrının kendisine yaklaştığını, elini başının üstünde hissettiğini, ve onun değerli kölesi olmak istediğini söylüyor. O yazısını okuduğumda biraz korkmuştum, tanrının eli tabii, şaka değil. Ben Ayna'yı çok seviyorum, orada çocukluğuna dönüyor. Diğer filmlerinde tanrının eli biraz fazla işin içinde. Ben Tarkovski'nin elini görmek istiyorum. Bir de, Nostalghia filmi çok güzel, muhteşem de o deli biraz fazla gelmiş filme, fazla didaktik.

Bunlar nereden mi aklıma geldi, bugün rüzgâr çanlarını astık balkona ve mutfağa. Çıkan sesler beni ilk önce kiliseye sonra da doğrudan Tarko'nun ellerine bıraktı. Budur durum yani, hadi dağılalım arkadaşlar;p

A, şunu da yazayım, size de bir faydam olur belki, gülersiniz. Öğlen çay keyfi yaparken ekşi'de mhp'nin Diyarbakır'da yapacağı miting hakkında yazılanları okuyordum. Şöyle bir cümleye bakınız verilmiş; diego dur allahını seversen zaten ortalık karışık. Daha olayı bilmeden çok gülmüştüm, şimdi biliyorum daha çok güldüm. Hey allahım ya, neler neler oluyor şu dünyada? Oradan bakmaya üşenirseniz buraya da tıklayabilirsiniz.

Öpüldünüz.

p.s.: Bir şarkı koyacaktım ama, sırf sizin de kafanız karışsın diye, ikinci şarkı yine Nilüfer'den gelsin. Ne yapalım, ben Diego kadar tatlı değilim, buyrun;

Salı, Mayıs 17, 2011

mutluluk arsız, teklifsiz ve birdenbire

 (Fotoğraf, pixdaus sitesinden, peachfizzy kullanıcısına ait.)

"sızıyı gideren su.
 suyun sızladığını kimseler bilmez."
i. özel



Bu gece birazcık mutluyum, yok yok şiire bakmayın siz, sandalyelerin rengine bakın, baya bir mutluyum yahu;) Makarnayı yaptım, Poliş, annem ve ben güzel bir akşam yemeği yedik, biraz okudum, oje süreceğim şimdi, yarın mesai var, umrumda değil. 
Kendi kendimi mutlu ettim, siyah beyaz iki fotoğrafla.

Şiir, sızım diyen, delim için tabii.

p.s.: Benim mutluluğum, biraz şu karikatüre benziyor ama, olsun yine de;p

Pazartesi, Mayıs 16, 2011

şuur dışı olan şeyler


 

"Ve ötede; ve ötede ne var senin kendinden başka, ne var insandan başka?"
Saint-John Perse (Yüz:1981/m. Eroğlu)

Size bir şey anlatayım; Vuslat'la konuşurken aklıma geldi, hoş hep aklımda ya, arada unutuluyor tabii. Bir gün bir rüya görmüştüm, çok oldu, garip bir rüyaydı geçelim onu. Kalıp üzerinde konuşacağımız yer, rüyadan sonra olanlar, ben bu rüyayı C.'ye anlattım, o rüyaları kontrol etmekten bahsetti. Mutlak bir kontrolden bahsetmiyordu şüphesiz, bir simülasyon programı gibi, farklı açıdan tanrılaşmayı anlatıyordu. Rüyaların şuur hâlinin dışında yeni bir dil kurması ve bunun tüm mantık kurallarının dışında gelişmesiydi takıldığımız mesele. Ben bu dile inanıyorum, o ise "belki" kontrole.

Poe, "is all that we see or seem. but a dream within a dream?" demiş. Sabah kalkıp, çok uzakta denizin önünü kapayan hastane binasına bakarken hep bunu düşünüyorum. Bütün bu gözlerime dolan görüntüler, sesler ya ayrı bir dünya yaratıyorsa? 

Gute Nacht, müthiş bir lied. Şimdi domates soslu penne makarna yaparken onu dinleyeceğim. Şöyle bir şeyler söylüyor;

"...
rüyalarından alıkoymayacağım seni,
çok yazık olurdu bu,
duymayacaksın ayak seslerimi
yumuşakça, yumuşakça kapayacağım kapıyı
..."

bir şarkı ve kitap falı


(Link Hacivat'tan, teşekkürler.)

Kitap falı ise Kur'an'dan; "Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha güzeliyle veya aynı selâmla karşılık verin. Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını gereği gibi yapandır."

Burada farklı farklı mealleri varmış, şimdi gördüm.  Şarkıyla gecem güzelleşti, duymamıştım daha önce, tekrar teşekkür.

eskiydi, tazelendi


(Rüya ve ben)

"Neşeli ya da hüzünlü ya da dalgın ya da düşünceli ya da kibar olmak istiyorsan, bu durumları tek tek bütün ayrıntılarıyla oynaman gerekiyordu yalnızca."

Kara Kitap/o. Pamuk (Patricia Highsmith'in Yetenekli Bay Ripley romanından)


Bir görüntü; kalabalık bir masada yemek yeniyor, kahkahalar, tv açık, balkon ve camlar rüzgârı bekliyor. Öyle sıcak ki, yaz boşluk hissini tüy gibi koyuyor kucağımıza. Ne gözyaşı ne hastalık. Boşluk o görüntüde, yaz sıcağında eriyor. Bu akşam yine yaşadım aynı hissi,  o geçmiş görüntüyü, zaman dönüp duruyor. Bizimkiler okey oynuyorlar, evin o köşesine hiç gitmemiştim ben onlar yokken, tüm köşeler zamanla eskiyor.
Dün gece rüyamda iki uçak düştü. Yemyeşil bir yerdeydim, çimenli filan, ama ağaç yok ve dümdüz. İlk önce biri hızla yaklaştı, yukarıya baktım, düşecek dedim (yay burcu=nostradamus), düştü haliyle. Sonra diğeri, o zaman bir tuhaflık olduğunu anladım. İnanın, rüya beynimde evrildi, şekil değiştirdi;) Ondan sonrası koşturma, telaş, kıyamet.

Heyyyy, nerede o "asude bahar ülkesi"?

Cumartesi, Mayıs 14, 2011

Ben Sezar'ı gömmeye geldim, övmeye değil*

(Konuşmak her şeyi çözer, kahramanlarımız da konuşarak anlaşmak için bir cafede buluşurlar;p)


Bir tuhaflık, bir gariplik, gezegenin sonu mu geliyor, yoksa bana mı geliyorlar anlamadım sevgili doslar, Romalılar, yurttaşlarım. Yurttaş demişken oy kullanacağınız yere baktınız mı? Sonra heyecan filan yapmayın nerede kullanacaktım, ay kullanamadım diye;p Buradan bakıverin işte. Niye bu kadar takıyorum, çünkü sizi daha az sevdiğim için değil, ülkeyi çok sevdiğimden;) Kafası karışanlar bir zahmet okuyuversinler. Bayılırım Shakespeare'in Julius Caesar'ına ben. Sağlam metindir, öyle havalı havalı konuşmak ne güzel olurdu değil mi?;) Neyse, onu da geçelim.  
Kadın erkek ilişkilerini yukarıdaki karenin özetlediğini, aşağıdaki karelerin de ilişki sonrasında kadınla erkeğin geldiği ruh hâlini güzel anlattığını düşünüyorum. Var mı bana katılmayan? Zulawski'nin Possession'ını seyredin, ona katılırsınız o zaman. Müthiş filmdir. Yine benim filmim değildir diyeceğim ama...

Bütün bu saçmalıkların özeti yine canım Shakespeare'den gelsin; "...çünkü Brutus, şerefli adamdır!" ;)


Bu, erkeğin yaşadığı travma,

bu da kadının, hadi bakalım;)

-----------------------

*Shakespeare'in Julius Caesar taragedyasından.  
Bir de, yazıya koyduğum şarkı komik kaçtı ama olsun. Dün nöbete giderken ve gelirken tabii, arabada onu dinledim hep. Olur öyle.

Çarşamba, Mayıs 11, 2011

karışık işler


 
 "...
Eşdeğeriyle yan yana yürürken
Cehennem sokağında birey olmak
 ...
ama biliyorum Kırşehir'de mezarsın
bir kilisesin Kapadokya'da
... 

Ey batık gemiler! Ey sürgün karaltıları!
Ağlayan bir melez ben. 
 ...
Ve ağzım ağzını öptü ise
Çünkü için sözle doludur
..."
Hey! Ne tuhaf gündü bugün. Biraz ağrı, biraz çamaşır, biraz bulaşık, lavanta kokusu, Poliş'le laflama, yemek, telefonda kısa bir susuş, anlamak zor, of ya!
"Karaduygululuk" bir hastalık olmalı, tabii tabii, öyledir:) 
Karıştı, karıştı, karıştı birbirine. 
Bir film seyretmeli, Poliş yazısını bitirsin, film unutturur.
 ---------------
p.s.: Şiir alıntıları sırayla; C. Süreya, T. Uyar, E. Ayhan, E. Cansever'den. Resim; Picasso'nun Ağlayan Kadın tablosundan ve benim fotoğrafımdan ayrıntı. Özetle; bu akşam her şey kolaj dostlar.

Pazartesi, Mayıs 09, 2011

Poliş geldi!



"...
Düzyazı gibi bir yüzü vardır.
En derin sarıyı buldu.

Cennetin yarısını gördü.
..."
i. Berk/Şiir Her Yerdedir

Poliş; tüm neşesi, güleryüzü, anlayışı ve sevgisiyle (ve hatta sevgilisi ile;p) İzmir'e geldi. Hıdırellez'de hep onu düşündüm, dua ettim. Kardeşim baharla birlikte ve tam zamanında geldi. Onu çok çok özlemişim, sıcaklığına ihtiyacım vardı, iyi ki geldi, hoş geldi:)

Uzun süredir kebap yemeyi erteliyordum. Şimdi dışarı çıkıp kebap ve künefe yiyeceğiz. Güzel şeyler onunla daha da lezzetli, hadi bakalım bize müsaade!

p.s.: İşbu yazıda bu kadar çok "geldi" kelimesinin kullanılması ve kebap için duyulan taşkın sevinç, tamamen kardeşimin gelişinin bende yarattığı mutluluktandır. Böyledir yani, yazının ayarıyla oynamayınız;p

Perşembe, Mayıs 05, 2011

sağlıklı bir yaşam


"...
artık keder bile keder
 vermiyor; acı, acıyı unuttu;
güneşle kandili ayırdedemez olduk
-kanserli saatler!..
sevinç, bulaşıcı bir sayrılık
gibi tiksinç; kapılar çürüyor
durdukları yerde; açmanın anlamı yok,
kapamanın da...
-hiç...hiç...
"
orpheus'a şiirler/h. Yavuz

Tv'ye bakıp, oturuyordum, hiçbir şey yapmadan. Parkeye tıp tıp vuruşunu duydum. Cam büyük ya, hafif açmıştım, yağmur içeriye girmeyi başarmış. Hava sıcak, güneş var, nasıl oldu, ne zaman başladı bilmem, o anı kaçırmışım:p Ama inanın bana, yemin ederim ve gerçekten abartmıyorum(!); hava mis gibi toprak, çimen ve temizlik koktu! Defalarca derin derin nefes aldım, harikaydı. Sabah Seda Sayan'ın programında Maranki diye bir adam şunu yemeyin, bunu yemeyin, bu kötü, şu beter filan dedi durdu. Ağzım açık seyrettim. (bunda kadının ve adamın tipinin payı büyüktü tabii, orasını karıştırmayın şimdi;)) Kahvaltı biraz ağırdı, patates kızartması, sosis vs. vs., fakat akşam başlayayım şu işe dedim. Şimdi kokladığım temiz hava, akşama yapacağım yeşil mercimek yemeği ile (son anda vazgeçmezsem tabii), sağlıklı bir hayata merhaba dedim, yarına kadar elbette!

Hadi bakalım, şimdi de güneş çıktı yine, yağmur yalan oldu çoktan. Bach, hava gibi dengesiz değil, sakin sakin akıyor ne hoş. Şiirdeki tiksinç kelimesi de ne komik;)

belki yanlış ama ahenkli





"...
İnsan başkalarının kendisini umursamadıkları, gerçekten umursamadıkları duygusuna yıllarca katlanmak zorunda kalır; sonra bir gün, gittikçe artan bir korkuyla asıl umursamayanın Tanrı olduğunu anlar: Yalnızca umursamadığını değil, şu ya da bu yolu seçmesine hiç aldırmadığını.
...
-Tanrı'ya yaklaşmak için insanın çok bilgisiz olması gerek. Ben galiba her zaman gereğinden çok biliyordum.

..."
l. Durrell/Justine (Can Yayınları-çev; Ülker İnce)

--------------------------

Dün akşam, bende bile cevabı olmayan bir sorunun cevabını vermeye çalıştım, başka birisine. Biraz insafsızdı, farkında değildi tabii, suçlayamam. Ben öylesine oturuyordum. Yalan yanlış bir şeyler söyledim. Hayatım hakkında hiç ama hiç plan yapmıyorum, diyemedim. Kıymetli bilgileri vardı, soru soran kişinin, anlattı, anlattı, anlattı. Konuşmasının arasına girebildiğim sürede "evet, haklısın aslında, ben öyle bilmiyordum ama", filan gibi cümleler kurmaya çalıştım. Sonra sadece onun hızlı konuşan ağzını gördüm, gerisini hatırlamıyorum.
------------
Ada'da (Büyükada) yanlış olan bir şeyler var. Hayır, esnafın hizmetten çok parayı önemsemesi, tek ulaşım aracının fayton ve bisiklet olması ve at pisliğinin bütün yerleşimi kokutması değil yanlış olan, başka bir şeyler var. Kesinlikle daha derin ve çözümsüz. Kimse farkında değil. Hayır tek uyanık ben değilim, ben de farkında değildim. Öyle oluyor, oranın havasındaki uyuşturan şey düşünmeyi engelliyor.
-------------
Kara Kitap milim ilerlemiyor. Alık alık etrafa bakıyorum tüm gün. Dün mesaim vardı, çalışmam bitince tavla oynayıp durdum. Şansım yoktu, elbette yenildim. Oyunlarda atılan zarların, Durrell'in bir lafıyla ilgisi var; "şunu anlıyorum ki, herkes bizim kişiliğimizin ancak bir yüzünü bilebilir. herkese prizmanın başka yüzünü gösteririz." Hadi oradan Justine, metafor dediğin şey her zaman olmaz, aptal aptal düşünürsen oyunda yenilirsin o kadar. Bir şeyine oynamamıştık ama keşke tatlı filan ısmarlasaydım millete, neyse bir dahaki mesaiye artık.
-------------
Dün çok ağladım. Sinirlerim (çoğul bu!) bozuk sanırım. Hazır puf böreği almıştım, pratik olsun diye. Fritözde yapılıyormuş, yüzümü yıkayıp kendime geldikten sonra kalktım fritözü temizledim. Bulaşık makinesinde temizler vardı ve döndükten sonra çıkan bulaşıkları lavaboya koymuştum. Onları yıkadım, meyveleri yıkayıp tabağa koydum, telefonla konuştum ve dört dakika kızaracak denilen börekler fritözde yirmi dört dakika kaldı. Çok pratik yemekmiş, gerçekten hayran kaldım. Ve sanırım bir yemeğin pişme süresinin onu yapanın ruh haliyle de ilgisi var.
--------------
Ada'da bir hastane varmış. Heybeli'deki kapanmış depremden sonra, ama Büyükada'daki duruyormuş yerinde. Oraya tayin istemeyi ciddi ciddi düşündüm. Ada ile anlaşabilirim gibi geliyor bana, düşünüyorum da bende de yanlış olan bir şeyler var.
-------------------------------------------------------------------
p.s.: Karıncalı fotoları ve iki parçanın (yazıya koyduğum şarkılar) müthiş uyumsuz olduğunu düşünürken büyük bir ahenkle buluşmalarını seviyorum.