Cumartesi, Şubat 16, 2013

insan kalbini kesip biçen öyküler ve aşk işleri


Bu güzel sofrayı aklıma radyoz'nin sahibesi, sevgili Zelda soktu, o farkında değildir tabii, ama ben onun yemyeşil masasını görünce acilen yeşil(!) bir şeyler yemeliyim dedim. Bahsettiğim masada balık filan yoktu sanırım, üstelik rakı baş karakterdi büyük ihtimal, olsun ben balık ve (muhteşem) fırında kremalı patates ilavesiyle roka salatalı güzel bir akşam yemeği hazırladım kendime. Bu fırında patates harika bir şey, tarif vereyim mi belki yaparsınız? Veriyorum;) Şöyle; patatesleri ince dilimler şeklinde kestim, fırın kabına yerleştirdim. Yok hayır, yanlış söyledim, ilk önce dilimlediğim patatesleri öğütülmüş tuz ve baharatlarla karıştırdım (kekik, fesleğen, karabiber kullandım ben), sonra biraz krema kattım ve işte bu işlemlerden sonra fırın kabına yerleştirip önceden ısıttığım fırına koydum. İki yüz derecede pişirdim ve yarım saate ayarladım fırının alarmını, yetti o süre. (ayarlamasam kesin unutuyorum, çok dalgınım) Sonra da üzerine kaşar ilave ettim, üstü kızarana kadar tekrar fırında beklettim, bu kadar. Çok lezzetli bir garnitür, yapınca bana hak vereceksiniz.

Hayat yemek filan oyalamasıyla kör topal gidiyor değil mi? Öyle. Çok şey var yapılması gereken, bekliyorlar bir köşede. Doktor kontrolüm var, gitmedim, rutin sağlık taramasını bu sefer pas geçtim, ki o benim için kolaylıktı. İş yerindeki altı ay arayla yapılan bu taramalar benim tembelliğimi ve boşvermişliğimi kolaylaştırıyordu. Eh, nasıl olsa tarama yapıldı, laboratuvar sonuçları da elimde doktora gidip, bir görünmek kolay iş diyordum. Dim, dum, duma duma dum oldum valla, kaldı öyle. Kalsın bakalım.

Yalnız evi temizletsem iyi olacak, bir süre boş verince iyice kirlenmiş her yer, bugün biraz mutfağa gireyim dedim de, of ne çok sürdü, yaptığım da bir şey olsa canım yanmayacak. Buna da miş mış diyelim, geçelim hadi.

Geçenlerde, sabahın köründe yatağa girdiğimde böyle uyumayayım dedim, yorgun ve uykusuzdum ama nöbetin ağırlığını da atmak istiyordum üstümden. Unutmak için kurgu!, bu sloganı sevdim, her eve lazım;) Ne diyordum, hah, Flannery O'Connor'ın İyi İnsan Bulmak Zor kitabından rastgele bir öykü seçtim kendime "Kurtardığın Hayat Seninki Olabilir", öykünün adı. Sadece bir iki sayfa okuyup uyuyacaktım güya, öyküyü bitirmeden bırakamadım elimden kitabı, çok etkilendim. Anlatmayacaktım aslında öyküyü, birazdan -uyumasam bile- yatağa gitmem gerek, yarın çoook uzun bir gün olacak. Hmmm, ama bahsettim şimdi, anlatmamak olmaz.
 (bu harika illüstrasyonu şu siteden buldum. öykünün başka kareleri de var orada. çok hoş.)

Öykü, Bay Shiftlet adında bir adamın, yaşlı bir kadın ve kızının yaşadıkları evin civarında dolanmasıyla başlıyor. Bay Shiftlet, zayıf, hırpani kıyafetli, bir kolu olmayan bir adam, yaşlı kadınla konuşmalarından -hafif ya da ağır bilemem- felsefe yapan, derin derin düşünen bir adam olduğunu da anlıyorum ben, yaşlı kadına ilk sözlerinden biri; "güneşin her akşam aynen bunu yapıp gözlerime bayram ettireceği bir yerde yaşamak için servet verirdim", oluyor. Yaşlı kadının cevabı daha felsefi; "burada her akşam yapar". Müthiş bir kanıksamışlık ve sakinlik;) Kadının kızı otuz yaşlarında zihinsel engelli bir kız. Konuşamıyor, hareketleri dengesiz. Adam ağır mı ağır, düşünsel saptamalarıyla yaşlı kadını biraz sıkıyor ama yine de sohbet ediyorlar. Kadınla, sadece yemek ve bahçedeki hurda arabada yatması karşılığında öte beriyi tamir etmesi için anlaşıyorlar. Yaşlı kadın bahçedeki arabanın kocası öldüğünden beri çalışmadığını ve onun öldüğü gün çalışmayı bıraktığını anlatınca; "ee, artık hiçbir şey eskisi gibi değil bayan, dünya çürüdü çürüyecek", diyor Bay Shiftlet. "orası öyle", cevabını alıyor. İnsan kalbini bir tavuğu incelermiş gibi didik didik inceleyen doktorlardan bahsediyor Bay Shiftlet, ve ekliyor; "o kadar incelemeye, insan kalbi hakkında yine de senden benden fazlasını bilmiyorlar", "daha söyleyeyim, o bıçağı alıp kalbin her yanını ayrı ayrı kesip biçseydi de, yine senin benim bildiğimden öte bir şey öğrenemeyecekti. nesine bahse girelim", diyor. "hiçbir şeyine", diyor yaşlı kadın, çünkü onun aklında başka bir şey var; daha somut, daha faydalı bir şey. Zaman geçip adamın işlerine yaraması hoşuna gidiyor yaşlı kadının, kızıyla evlenmesi için nabız yokluyor. Kızının taş çatlasa on beş on altı yaşında olduğunu söylüyor,"hem çulsuz, hem sakat, hem kimsiz kimsesiz, hem ipsiz sapsız adama şu dünyada yer yok", diyor. Bu kısmı aynen yazmalıyım, Flannery O'Connor'ın tasvirleri öyle güzel ve etkileyici ki özet geçmek yazık olacak.
"Bu çirkin sözler bir ağacın tepesine üşüşen akbabalar gibi Bay Shiftlet'ın kafasına çöreklendi. Hemen cevap vermedi. Kendine bir sigara yaktı, sonra sakin bir sesle, "Bayan," dedi, "insan iki kısımdan oluşur, ruh ve bedenden." 
Yaşlı kadın dişetlerini birbirine kenetledi.
"Bir ruhtan ve bir bedenden," diye tekrarladı adam. "Beden, bayan, ev gibidir, bir yere kımıldamaz; ama ruh, bayan, işte o bir otomobil gibidir: Sürekli hareket halindedir, sürekli oradan oraya..."
Böyle işte, sonra adam kızla evleniyor, bahçedeki hurda arabayı da tamir edip yaşlı kadının parasıyla boyatıyor. Ondan sonra mı? Yok, gerisini anlatıp mahvedemem okuma keyfinizi;) Bu kadarını bile yazmaya niyetim yoktu ya, ne oldu bilmem. Başladım mı duramama huyum var.
Plan benim için hep fasarya;) Oysa ben, kısacık bir yazıyla akşam soframı anlatacak, insanı düştüğü bunalımdan -geçici de olsa- sadece aşkın kurtarabileceğinin dedikodusunu yapacak (sakın öyküyle bağlantı kurmayın, orada aşk yok) ve konuyla çok uyumlu harika bir albümü yazıya koyup öyle uykuya gidecektim. Yarın nöbetim var, uzun nöbetlerden. (kısalara tahammül etmek kolay, uzunları -24 saat- beni öldürüyor) Yine uykusuz kaldım böylelikle, neyse. Geç olsun, güç olmasın madem, müzikler aşağıda. Miles Davis'in bu albümünü Poliş'le çok dinlerdik eskiden. Alırken kapağına bayıldığımı hatırlıyorum. Sade ve silik. Aşk böyle olmalı, desem;p O kadar da uzun boylu değil, felsefeyi öykü kahramanlarına bırakalım, hem, "aşk maşk buz gibi yaşayacaksın", demiş şair, bu daha iyi. Buyurun o zaman;
 

p.s.: Bilmem sıkılıyor musunuz, ama ben son günlerde hep O'Connor okuduğum için bir süre daha onun muhteşem öykülerinden bahsetmek istiyorum size. Bilen zaten biliyordur da, bilmeyenlerin şiddetle okumasını isterim onu. Dilinden, zekasından, espri anlayışından kısaca her şeyinden hoşlanıyorum bu kadının, sevgi ya da aşk böyle bir şey sanırım.

Çarşamba, Şubat 13, 2013

yeşil elma, ekşi tat



mahler by justine on Grooveshark

Sanki yazmayı unutmuşum. Kendi düzenimde sık yazıyordum aslında, ama araya sıkıcı şeyler girince uzun bir ara vermiş gibi hissediyorum. Her neyse, hiç ilgilenmediğim, sevmediğim prosedürlerle bir süreliğine ilişkimi kestim, sınavlar bitti ve sonunda bin yıllık düzenime geri döndüm. Sınava sadece iki gün kala elimdeki öyküleri bir kenara koyduğum için büyük bir ara olmadı bu, geceleri O'Connor ve Sadık Hidâyet okuyorum yine. Birini biraz fazla olsa da (o'connor'ın öyküleri gerçekten çok etkileyici), iki yazarın dilini de çok seviyorum. O'Connor zorluyor, köşeye sıkıştırıyor, Hidâyet sakin diliyle korkmamamı öğütlüyor; insanın olduğu yerde acı, dehşet hep vardır, sadece biraz bekle, diye fısıldıyor kulağıma. Sözünü dinliyorum; onların sözcükleriyle uykuya dalıyorum. 

Neden bilmem, biraz korkutucu geceler. Uyku hemen gelse sabah elbette olur, gölgeleri takip etmeye gerek kalmaz, ama gelmiyor.  

Film izlemeye başladım yine. Ara verdiğim için hevesle başladım ve ilk filmle hayal kırıklığına uğradım. Silver Linings Playbook,'u izledim, kötü bir filmdi. Aslında kötü demek -belki- haksızlık olacak, şöyle diyeyim abartıldığı kadar iyi bir film değildi. Romantik komedi filmlerinde çok fazla mantık aramam, beni gülümsetsin, keyif versin yeter, ama bu film çok zorluyordu şansını; abartılı karakterler, bu karakterlerin illaki birbirlerinde aşkı ve mutluluğu bulması, bir hezeyan oyunculuklar, sevemedim işte, ne bileyim. Dün gece sıcak odamda, yumuşak koltuğumda oturup kitap okurken yine film izlemek aklıma düştü, kendim kaşındım yani. Eric Bana uzun süredir etrafta görünmüyor, onca film arasında da onun filmine tıklamışım, bakayım bakalım ne yapıyor bu adam dedim, demez olaydım. Deadfall diye bir filmdi açtığım, filmin başında bir kaza oldu (hakkını yemeyeyim yönetmenin, iyi çekmiş o sahneyi), sonra paralar, uyuşturucu, silahlı adamlar filan hiç benim tarzım olmayan bir yere gitmeye başladı film. Her filmi izlerim de uyuşturucu, silah, para, kötü adam, femme fatale birleşince bana fenalık geliyor, ilk on dakikasında kapattım filmi. Bu benim için büyük bir başarıdır tabii, ben ki eskiden en aptal filmleri bile sonuna kadar izlerdim, şimdi nerede o sabırlı kız, otuzlu yaşlar hızla geçerken bir şeylere tahammül sınırı da azalıyor sanırım. Başka bir filmi açtım, şanslıymışım iyi çıktı.

Somersault, seçtiğim ikinci filmdi ve şanssız gecenin fırsat maliyetini azalttı. A hah, işte böyle araya iktisat parçaları atıp boşa çalışmadığımı, emeklilik için çektiğim çileleri günlük hayata bir şekilde yansıtabildiğimi, gösteriyorum sizlere;p Film güzeldi, yine, yine, yeniden, aynı cümleyi kullanacağım, benim filmim değildi, en sevdiklerim arasına girmez ama naif, hoş bir filmdi. (unutmadan, bu hafta naif olduğum için neredeyse suçlandım, onun için haddim olmayarak, naif olmadan bir kere daha düşünün diyorum size, naiflik kötü bir şeymiş, miş, mış...) Güzeller güzeli Heidi, filmin baş karakteri. Heidi filmin başlarında annesinin erkek arkadaşıyla öpüştüğü için (tamamen nedensiz, belki de sadece meraktan) evi terk ediyor. O kısım bize gösterilmiyor, sanırım annesinin çok üzüldüğünü, onun yüzüne bakamayacağını filan düşünüyor. Sonrası bir tutunma, varlığını başkasının varlığında bulma çabası. İnanılmaz büyük bir bireysellik vardı film karakterlerinde, filmin tüm dokusunda. Kimse birbirine dokunmuyor. Dokunursa da sadece seks amaçlı bir dokunma bu. Herkes yalnız, yalnızlık öyle şiddetli ki Heidi cinsellikle yalnızlığını unutmaya çalışıyor. Birine tutunmak istiyor, olmuyor. Kendisine bir çift kırmızı eldiven aldığı sahneyi çok sevdim, o eldivenleri ellerine takıp, kendi kendine tekerlemeli bir oyun oynaması içimi acıttı. (benim çocukluğumda "aaa mella" diye bir oyun vardı, onun gibi. lily ve rüya'ya da öğrettik, nesilden nesile gidiyor;)) Sevdiğini düşündüğü çocuğa (kimse hislerinden emin değil filmde, kızın çıktığı çocuk heteroseksüel mi yoksa homoseksüel mi olup olmadığını bile bilmiyor) birinden hoşlanırsam ona dokunurum diyor, ellerine dokunurum, sonra bakarım diye ekliyor, ve gözlerini kaçırmadan dosdoğru çocuğa bakıyor. Heidi'yi sevdim ben, çok hatalı, çok yanlış, çok çocuk, ama biliyorum hepimiz o yollardan geçtik. Ergenlik en zor zanaat, en zahmetli iş, eğer elinden tutan yoksa karanlık hemen bir adım ötede. Karanlıkla demek istediğim, yalnızlık, mutsuzluk, kimsesizlik elbette yoksa neyin karanlık, neyin aydınlık olduğunu bilemem, ahkâm kesmeyi de itici bulurum. Böyle işte, etraftaki onca soğukluğa ve ilgisizliğe inat, "naif" ve doğal bir film izlemek isterseniz Somersault aklınızda olsun, yavaş, sakin ve güzel bir film.  
 
Somersault (Score) by Decoder Ring on Grooveshark

Geçen akşam markete gittim, yapacağım yemeğin malzeme listesi cebimdeydi ama bu sefer b planım da vardı. Evet, ben, ben olalı ilk defa alternatif bir plana sahiptim, göz yaşartıcı belki, fakat doğru;) Manav bölümüne öylesine baktım, çok fazla meyve yemiyorum zaten, sınavdan birkaç gün önce portakal, kırmızı elma ve havuç depolamıştım eve, meyve sıkacağını tezgahın üstüne çıkarıp gitmişti annem (evet, meyve yemem, olmadı en azından suyunu içmem için her şeyi yaptı canım annem), suyunu içerim diyordum. Eh, içtim de, yalnız size şunu söyleyeyim bir bardak meyve suyu için çekilmeyecek külfet, zahmet bu meyve sıkacağı işi. Öyle çok aparatı var ki, meyve  sıkma işlemi pratik olsa da, arkasından on tane parçayı yıkamak gerekiyor, hemen yıkamamayı düşünmem bile, kuruyunca asla çıkmaz o bulaşık. Böyle sıkıcı bir durum sizin anlayacağınız (tamam, biliyorum tek derdim bu değil;)). Meyve reyonunda kalmıştım değil mi? Yeşil elmalara takıldı gözüm, muhteşem bir görsellik, poşete doldurmaya başladım ben de. Dalmış gitmişim, kasaya varınca çocuk hesaplarken fark ettim çok aldığımı. Üstelik benim gibi meyve yemeyi unutan birisi için çok kelimesi yetersiz kalır, çok çok fazla almışım. Fotoğraftakiler yemek için ayırdıklarım, gerisini sıkacağım artık, hayırlısı.

Bu elma bahsini ağzımdaki ekşi tadın metaforu olsun diye açmadıysam ben de Justine değilim, fakat gelin görün ki nasıl bağlayacağımı bilemedim şimdi. Hmmm, bugünlerde tadım yok diyeyim. Gülüyorum, konuşup, sohbet ediyorum da ben bende değilim pek. Önümüzdeki günlere bakacağız artık. Yukarıya Mahler'in farklı senfonilerinden seçtiğim parçaları koydum. Araya bir, iki değişik parça atsam da sadece bunları dinliyorum son zamanlarda, bunlara tahammül edebiliyorum. Müzik bile zorluyor insanı, bilirsiniz, onun için sessizlik ilaç gibi geliyor. 

Perşembe, Ocak 31, 2013

vazgeçemediğimiz şeyler; öyküler, limon kokuları


En son limonlu kurabiye yaptığımı hatırlıyorum ve kitabım gelecek diye dört gözle kargomu beklediğimi. Limonlu kurabiye güzel oldu, Zerka'nın bir önceki yazıya yaptığı yorumu okuyunca aklıma girmişti, eh limon kokusu söz konusu olunca da beni kimse durduramaz, üşenmedim yaptım. Tarifi değiştirdim biraz, iyi mi oldu kötü mü bilemem, belki oynamamam gerekti üzerinde, sonuçta adamlar denemiş ki koymuşlar oraya, ama işte kendi bildiğimi okudum, küçük bir hayal kırıklığı yaşadım tabii. Limon kokusu yoğundu, orada sorun yok, öyle olsun diye limon miktarını arttırmıştım ama biraz fazla beklettim fırında sanırım hafif katı oldular. Çayla güzel gidiyor da ben çok sevdiğim susamlı kurabiye gibi olsun, ağızda erisin istemiştim, olmadı. Peki, bu kadar kurabiye demişken neden kurabiyelerin fotoğrafını koyup hemen kısacık tarifini vermiyorum? Tamam, her şey düzenli olmak zorunda değil a, öyküler biraz beklesin, şimdi tatlı zamanı.  


Limonlu kurabiye tarifi şöyle; (ben Zerka'nın verdiği linkteki tarifi temel aldım elbette, ufak tefek değişiklikleri yazıyorum ki siz benim gibi yapmayın) iki tane limonu soydum, rende işinden nefret ederim, onun için rondodan geçirdim kabukları. İyice parçalansınlar diye uzun süre çalıştırdım rondoyu, yine de kurabiyenin içinde limon parçaları belliydi, ben severim o tadı ama pürüzsüz bir kıvam isteyenlerin aklında olsun bu ayrıntı. Parçalanmış limon kabuklarını ve iki çay bardağı şekeri biraz elimle karıştırdım, tarifte iyice ezin diyordu, vaktim yoktu, uymadım o direktife de, sonra hemen elediğim unu ve bir paket kabartma tozunu ekledim ama tarifte iki buçuk su bardağı un yazıyordu ve ben daha ilk bardağı eklerken bir terslik olduğunun farkındaydım, iyice katı olmasın diye iki bardak katıp yoğurmaya başladım. Gözüme o hâliyle de katı göründü ve işte burada tariften tam anlamıyla saptım ve kurabiye hamuruna azıcık süt kattım. Her neyse, şekil verip önceden ısıttığım fırına koydum kurabiyeleri, yalnız benim kurabiyeler fırının alarmı çaldığında sanki pişmemişlerdi. Bir on dakika daha beklettim fırında ve sonra mutfak bezine sarıp kurabiye faslını orada bitirdim. Şimdi düşünüyorum da, ben pişmemiş sansam da pişmişti kurabiyeler belki de, sadece biraz dinlenmeleri gerekiyordu. Artık bundan sonrası muamma, kurabiye matriksi, bilemem nedir, ne değildir. Doğrusunu bilip, söyleyen olursa sevinirim tabii.




Elimde çok uzun süredir bir kitap vardı, İstanbul'a giderken başlamış, sonra bırakmış, devam etmemiştim. C. okumamı istiyordu, onun hediyesiydi zaten; Ferit Edgü'nün Hakkâri'de Bir Mevsim'i. En sonunda araya giren kitapları hızla okuyup ya da sonraya bırakıp Edgü'nün -bana göre- nesir-şiir kitabını bitirdim. Güzeldi, yine de kitabın dilindeki büyük yabancılaşma karakterle arama mesafe koydu. Ben Edgü'yü "ânı" anlatan öykülerde daha çok seviyorum sanırım. Hayran olduğum "Ecco İl Mare, Maria!", gibi. Ama şimdi anlatmak istediğim kitap o değil. Nette bir parçasını okuyup, gecenin bir yarısı hemen sipariş verdiğim ve gözüm yollarda gelmesini beklediğim Flannery O'Connor öykülerinden bahsetmek istiyorum size. Herkesin dil birliği etmişcesine "güneyli gotik/güney gotiği" yazarı dediği Flannery O'Connor'ı okumak yüz yıldır aklımdaydı, bir türlü fırsat olmamış demek. Canımın sıkkın olduğu bir gece (ki son zamanlarda hangi gün, gece iyiyim acaba?) onun bir öyküsü takıldı aklıma, nette aradım taradım pek bir şey bulamadım. Bir tek öykünün baş kısmını kısacık bulabildim, sonrası yok. Geçen gün sonunda okuyabildim İyi İnsan Bulmak Zor'u ve diğerlerini de tabii. 

İyi İnsan Bulmak Zor, öyküsü bir ailenin yolculuk hazırlığı ile açılıyor; Güney Amerikalı anne, baba, babaanne ve biri bebek, üç küçük çocuk. Florida'ya gitmek üzere yola çıkacaklar ama şen şakrak ve oldukça geveze babaanne gitmek istemiyor. Evde kalsa kalır, kimse kalma diye yalvarmaz, fakat küçük çocukların da dediği gibi o hiçbir eğlenceyi kaçırmayan bir kadın, ölse yine de evde oturmaz. Hmmm, ölse dedim değil mi, o zaman öykünün (aslında sonunu çoğunuzun bildiği) tadını kaçırmadan sadece bana hissettirdiklerini anlatayım size. Yolda kaza geçiren ve hapisten kaçmış "azılı" haydutlarla karşılaşan ailenin çaresizliği ve bu çaresizliğin tam ortasındaki yaşlı kadının sadece biraz daha yaşamak için, "iyi insan" misyonerliğine soyunması ürperticiydi. Haydutların başı ile konuşmaktan hiç vazgeçmemesi, adam kendince 'enteresan' bir katharsis yaşarken, babaannenin devamlı, ama devamlı, "sen aslında iyi birisin evladım, İsa sana yardım eder, dua etsen" demesi karşısında gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Haydut nasıl hapishaneye düştüğünü hatırlamıyordu, aslında ona göre önemi de yoktu bu ayrıntının, çünkü en başta İsa her şeyin dengesini bozmuştu. "Şu dünyada ölüleri diriltebilmiş tek kişi İsa'ydı, ve de bunu yapmaması lazımdı. Her şeyin dengesini bozdu", derken adam, korkuyla ve çaresizlikle "belki ölüleri diriltmemiştir"  diye titrek sesiyle yalvaran kadını dinlemiyordu bile. Çünkü bana kalırsa yazarın da söylemek istediği gibi hiçbirimiz eğriyi doğruyu bilmiyoruz, iyiyi ve kötüyü de, kendi ahlâk tanımlarımızdan ötesi bulanık, başkasını dinlesek ne değişecek? Vurucu cümle öykünün sonunda geldi; "Aslında iyi bir kadın olabilirdi", diye özet geçer arkadaşlarına "Ayarsız" adını almış haydutların başı, "tabii ömrünün her ânı yanı başında onu zımbalayacak biri olaydı." Bu dünyada gerçekten eğlenceli bir şey yok diye bitirir öyküsünü yazar. Keşke şimdi zamanım olsa ve diğer öykülerini de kısacık da olsa yazsam size, dün gece, yok hayır sabaha karşı saat altıda okuduğum bir anneyle oğlu arasında kısacık bir otobüs yolculuğu sırasında geçen öyküsünü mesela, Her Çıkışın Bir İnişi Vardır'ı. Yazıya o niyetle başlamıştım ya, olmayacak, planladığım gibi kullanamadım zamanı. Bir saat sonra işe gitmeliyim ve ben daha yemeğimi bile yemedim. (bir de sanırım hiç istemesem de öykünün sonunu açık ettim, kusura bakmayın)
------------------
Çok, çok  dar zamanlar bu zamanlar, hem somut olarak bir sürü iş var yapmam gereken, hem de kafam bulanık. Buraya yazmak aklımda bile yoktu bugün, onun yerine belki iktisat, matematik filan çalışsam daha faydalı olurdu. Ama burası rahatlatıyor beni, büyük bir görev gibi, bu da benim misyonum olsun hadi;) Gülmek bile yük, neyse ben bir süre daha Flannery O,Connor öyküleriyle devam ederim, farklı, korkutucu bir tarzı var, seviyorum onun dilini. Biraz rahatladığımda (sanırım on gün sonra filan) başka öykülerden de bahsetmek istiyorum burada, çok fazla Sâdık Hidâyet okudum, bana yakın bulmadım fakat bazı öyküleri ilginç. Şurada Piktobet en beğendiğim öyküsünden alıntı yapmış, aynı zamana denk gelmesi de hoştu tabii.

Bir sürelik öykülere ve derslere döneyim ben, iş hep var elbette, olsun bakalım. Sonra burada buluşuruz. 

Cuma, Ocak 25, 2013

gök ve toprak arasında bir yerlerde

 Sogni (1896)/ Vittorio Matteo Corcos

Dengesiz bir gün. Yağmur kararsız, hava öyle, haberler iç karartıcı, üstelik nereye baksam midem bulanıyor. Öğlen bizim bölümün toplantısı vardı hastanede, oraya gittim. Hastanenin karşısındaki kafedeydiler ben gittiğimde ve toplantı filan kalmamıştı, çay içip gülüşüyordu arkadaşlar. Eh, toplantıyı kaçırdım, sohbet kısmına da katıldım sayılmaz, on dakika bile durmadan ayrıldım oradan. Yolda kitap okumak için arabamla gitmemiştim, otobüste boş bir koltuk buldum, kitabımı açtım, açtığım gibi yaşlı bir kadın bindi otobüse, yer verdim. Önüm, arkam, sağım, solum yaşlı olmalı ki, hep bir ağızdan takdir etmeye başladılar bu hareketimi, hatta yer verdikten hemen sonra başka bir boş koltuk bulmamı illuminati'ye bağlayan bile çıkacaktı az kalsın, düşünün artık abartının derecesini. Oturan gençleri ayıpladı aynı yaşlı grubu, ben ayakta dışarıyı seyretmeye koyuldum, bir yandan da düşünüyordum; sanırım beni orta yaşlı diye kategorize etmişlerdi, yavaş yavaş yaşımı gösteriyorum belki de derken, arkadan şiddetli bir bağırtı geldi. İki adam (orta yaşlı?!) tartışmaya başladı ama tüm dikkatimi vermeme rağmen (onlara bakmayarak fakat kulağım onlarda. tartışan insanlara bakamam ben, çirkin gelir seyretmek) tartışmanın konusunu bir türlü anlayamadım. Biri bir kızın ayağına basmış, öteki çakı gibi adammış (on kere söylendi bu laf), diğeri sabrederken, beriki hani bana demiş. Valla bundan fazlasını anlamadım, sadece en son dakikada edilen küfür gereksizdi bence, diğer adam inmişti ve küfür eden utanmasıyla başbaşa kaldı. Sonra kendi kendine konuşmaya başladı, yüzüne hiç bakmadığım için şu an karanlık bir surat canlandırıyorum hayalimde (ah hollywood!), karanlık surat konuştu konuştu, terbiyesizle terbiyesiz olmamak lazımmış, yapmış bir hata. Hiç kimseden "olur öyle "onayı çıkmadı, o da söylenerek indi sonraki durakta (sanırım), ses kesildi, ayağına basılan kız hemen önümde durdu. Süet çizmesinde kocaman bir ayak izi vardı, gülümseyip, şakalaşıyordu arkadaşıyla, ya ortaokul ya da liseliydiler, ayağındaki izden tanıdım onu, bana da gülümsedi, inmem gereken duraktan bir önceki durakta indim. 

Sonrası baş ağrısı.


Bu gece çok başım ağrıyor. Eve geldiğim gibi ağrı kesici almıştım, işe yaramadı. Film seyredeyim dedim, Lo imposible diye bir filme başladım. Ewan McGregor ve Naomi Watts oynuyor, 2004 yılındaki tsunami felaketinde hayatta kalan bir ailenin öyküsü. Felaket kısmı çok inandırıcıydı, herkesin başına gelebilecek korkunç bir olay, işte şimdi burada deprem olsa aynı trajedi yaşanacak, doğanın karşısında hissedilen büyük çaresizlik. Neyse bizi geçelim, tsunami sonrası ailenin birbirini arayışı fazlasıyla klişeydi ve özellikle ağlatmak için dramatize edilmişti, hatta filmin sonlarında bir adamın aileye yaklaşıp; zürich sigorta iyi günler diler, tarzında konuşması berbattı (öyle demedi ama ben gözümde yaşlarla izlerken birden "zürich sigorta reklamını"! duyunca öyle anlayıp, gülmeye başladım) yine de takmadım bu sefer bunlara, dediğim gibi gözlerim doldu, ağladım, korktum. Üstelik benim zürich sigorta gibi koruyanım kollayanım da yok, kalacağız buraların muhteşem sağlık sistemine. A, evet bu akşam twitter'da böyle bir yazışma oldu. Bu ülkede sağlık sisteminin düzeldiğini düşünen insanlar var, ne tuhaf. Acaba doğru yerden mi bakamıyorum ben? Sağlıkçıyım ama devlet hastanesinde muayene olmuyorum. Diğerine de param yettiği kadar tabii. Yine dağıttım. Acıklı bir şey izlemek isterseniz bu filmi izleyin, oyunculuklar gayet iyi, çocuklar muhteşem, ağlatıyor filan, rahatlarsınız, allahım bize böyle felaket verme diye dua edip yatarsınız üstüne, oh mis. 
---------------------

Film bitince akşam yemeği yemediğimi fark ettim, canım da bir şey istemiyordu, sıcak bir çorba dışında. Kalktım, kremalı patates çorbası yaptım. Çok, çok güzel oldu, hatta geçen yaptığım mantar çorbasından daha güzel oldu, fotusunu da çektim.  Bakalım foto nerede? Tamam, işte şimdi aşağıda;


Tarifini de vereyim tam olsun, çok kolay, pratik bir çorba bu; üç patatesi soyup düdüklü tencerede iki bardak su ile haşladım, sonra blender'dan geçirip sulu bir püre yaptım. Başka bir tencerede, bir kaşık tereyağı ile bir kaşık unu kavurdum ve bir bardak soğuk su ekleyip meyane elde ettim. Bu meyaneye, sulu patates püresini katıp, bir bardak süt ve bir kutu kremayı koydum ve azıcık kaynattım. Böyle işte, a ben bir de, bir tane tavuk bulyonu eritip kattım içine. Üstüne sos filan yapmadım, karabiber ve pul biber sadece, o kadar.
----------------------------

Sonrası peki? 

Yazının başına koyduğum yukarıdaki resme baktım uzuuun bir süre, takıldım kaldım. Ressam pek tanınmıyor buralarda, 1800'lerde yaşamış bir İtalyan, resmin ismi de harika, Sogni. İtalyanca bilmem, hiç anlamam da, netten baktığım kadarıyla "onun hayalleri, rüyaları" gibi bir anlama geliyor. Dreams, diye çeviren de var ama, sanki bir iyelik olmalı orada. Ne diyorum ben yahu, tek derdimiz bu olsun. Kadının bakışı sizce de olağanüstü değil mi, kışkırtıcı, tuhaf, karanlık, meydan okuyan? Ben çok sevdim bu resmi, buralarda bulunsun istedim.

Kaç gündür aklımda  Flannery O'Connor'ın İyi İnsan Bulmak Zor, öyküsü var. Metis tadımlık vermiş, onu okudum netten, kaldım öyle. Nasıl merak ediyorum, nasıl okumak istiyorum bilseniz, bir türlü büyükanne karakteri çıkmıyor aklımdan. Bir de haydutların; "Aslında iyi bir kadın olabilirdi, tabii ömrünün her anı yanı başında onu zımbalayacak biri olaydı." demeleri. Öykünün o kısmını okuyamadım daha, ama çok şey okudum öykü hakkında, o yüzden son kısmı biliyorum. Bu merakla ne yaptım dersiniz, daha yeni kitap siparişim gelmesine rağmen, bir de bu kadar harcama yapmışken, gecenin bir yarısı kitabı sipariş ettim. Bu sefer D&R sitesinden. Hazır toplantıya gitmek bahanesiyle dışarı çıkmışken İletişim Kitabevi'nden alacaktım ama netten almakla aralarında büyük fark var, onun yerine birkaç kitap daha alırım diye düşündüm. Beş-altı kitapla daha da büyüyor fiyat farkı, kısaca yakında kitabım gelecek kapıya (diğer altı kitapla birlikte! bu küçük mutluluklar olmasa ne yapardık sahi?), o zamana kadar sakın bana öykünün devamını anlatmayın, ben kafamda kurup duruyorum zaten;) Hep okumak istediğim "büyücü kadın"ın muhteşem hikâyeleriyle de tanışacağım böylelikle. Güzel bu. (D&R'ı da aklınızın bir köşesine yazın, hem ücretsiz kargo limiti çok çok düşük hem de diğer kitap sitelerinden bariz ucuz)
-----------------------

Dün gece ekşi'den birisi yüzümü güldürdü, iki kitap hakkında aynı şeyleri düşünüyormuşuz, kısa ama hoş bir sohbetti, güzel bir şarkı hediye etti bana onu dinleyip bitirelim bu yazıyı. Bir de şiir var, twitter'dan geldi o da, bu ülkenin boktan durumuna bakıp bakıp okunacak harika bir şiir, Pessoa'dan. 

Yukarıdaki resmi seyredelim, şiir okuyalım ve güzel bir müzik çalsın fonda. Belki o zaman tüm bu ağrılar geçer. Ben de beşinci fincan çayımı koyayım, sıcak, sakin, huzur vadeden. Ya tutarsa, dileğiyle tabii.


"yola çıkmak! yitirmek ülkeleri!
bir başkası olmak süresiz,
yalnız görmek için yaşamaktır
köksüz bir ruhu olmak!

kimseye ait olmamak, kendime bile!
durmadan gitmek, sonu olmayan
bir yokluğun peşinde
ve ona ulaşma isteği içinde!

böyle yola çıkmaktır yolculuk.
ama ben açık bir yol düşünden öte,
bir şeye gerek duymuyorum yolculuğumda.
gerisi sadece gök ve toprak."
 
Fernando Pessoa (çeviri: Cevat Çapan)
----------------------

p.s.: Bu şiiri okurken, İsmet Özel'in çok sevdiğim şiirini hatırladım ben, "mataramda tuzlu su". Aynı hisle yazılmışlar sanki. Değilse de canımız sağolsun, artık kalkmalı, çay kaynadı, kaynadı, kaynadı...