Cuma, Kasım 28, 2014

kahveye eşlikçi


Her şey planladığım gibi oldu, İstanbul'a gittim ve ışık hızıyla döndüm. Döndüğüm gibi o kısacık aranın acısını çıkartırcasına gün aşırı nöbet tuttum ve yarın 24 saat çalışacağım. Dün, gitmeden önce yapayım dediğim ve buraya da not aldığım likörü yaptım. Dedim ya, yarın yorucu bir gün olacak, onun için gevezelik yapmadan likörün tarifini verip yatağa gideyim. Birkaç saat oyalanmadan uyuyamıyorum ben, kendimi bildim bileli böyledir bu, şimdi bir de harika bir kitaba takıldım, yatakta onu saatlerce karıştırmadan uyuyamıyorum. (döndüğümden beri elimde C.'nin hediye ettiği kolaj kitap var, görsel rehber tarzında hazırlanan kitapları böyle isimlendiririm ben, yüzlerce ressamın eserlerinin kolajı gibi kitap, ayrıca heykel ve birkaç enstalasyon da var. neyse işte, nöbet sonrası sabahın körü, geç saat filan demeyip ona takılıyorum. Tipik ben, oyalanmanın insan hâli.) Onun için gevezelik yok, gevezelik yok!

Portakal likörü en çabuk olan likörlerdenmiş, daha önce yapmadım, bilmiyorum. Tek bildiğim, hemen olmasını istediğim. Kahvemin yanına nefis bir eşlikçi gerek, eh, kendi ellerimle yaptığım mis gibi bir likörden daha güzel eşlikçi de olamaz diye düşündüm. Benim yaptığım likörün tarifi kısaca şöyle; iki buçuk kilodan biraz fazla sıkmalık portakalı yıkayıp süzülmesi için bir kenara koydum. Beş litrelik cam kavanozum vardı (ki iyi ki daha küçük bir kaba yapmamışım, ancak aldı. diğerlerine sığmazmış.) portakalları enlemesine ikiye keserek içine yerleştirdim ve votkayı ekledim (bu tarifte 70 cl)  votkayla aynı miktarda su ve 500 gr toz şekeri de ekleyip ağzını kapattım. A yok, iki üç tane tarçın çubuğu ve bir avuç kadar da karanfil attım. Sonra da ışık görmeyen bir yer ister diye dolaba kaldırdım. Bir ay kadar sonra olur diyorlar, göreceğiz bakalım. 



Keyfim yok, bu kısa tatil pek yaramadı bana. Büyük bir sorun yok huzurumu bozacak ama küçük küçük sorunlar yetiyor. Kafamı toparlayıp bir şey üzerinde etraflıca düşünemiyorum. Müzik uzun zamandır yoruyor beni, sadece C'nin gönderdiği bir iki parçayı ya da yukarıya koyduğum sonatları dinliyorum. Hoş, bazen onlar bile fazla geliyor, sessizlik en güzel müzik. Bu sabah daha eve girerken dışarı çıkmayacağım demiştim, sözümde durdum. (peh, söze bak!) Havalı havalı, dışarı çıkmayacağım, markete bile gitmem, diyordum ama içten içe akşam yemeğinde ne yaparım diye de düşünüyordum tabii. Sipariş, ı ıh, ne birisiyle konuşacak halim ne de dışarıdan bir şey yemek için isteğim vardı. Patates haşladım börek yaparım diye fakat -masal bu ya-, hazır yufkam filan da yoktu. Heh he, iyice tozutmadan hamur yoğurdum ve puf böreği yaptım diyeyim de hem siz kurtulun hem de ben. Puf böreğini hep peynirli yapardım, bu sefer patatesli denemiş oldum. Çok güzel oldu, tavsiye ederim. Ayrıca hamurla uğraşmak, hamur kokusu ve demlenen çay sesi tüm ilaçlardan ve müziklerden daha sakinleştirici, bilen bilir. 

Pazartesi, Kasım 17, 2014

aroma, gusto ve yemek kültürü

 hepsinden önemlisi; kendime notlar




Kolay yapılan, uğraştırmayan -ve elbette basitliğiyle ters orantılı lezzette- yemekleri severim. Bu akşam da bu fikirden ilhamla yola çıktım, yola çıktım çıkmasına da mutfaktan iki saatte çıkamadım. Biftek yapıp geçecektim güya, pratik ya, ı ıh olmadı, yanına patates püresi, yeşil salata, mantar kızartması derken zaman aktı gitti. Müzik filan da dinlemediğim için zamanın nasıl geçtiğini anlamadım (müzik dinlerken aynı şarkılar başa sararsa ya da kafam şişerse saati anlayabiliyorum, tahmin işi oradan). Bloğa yazmaya uzun bir ara verip konuya yemekten girmemin sebebi ise çok keyifli bir kitap. Geçenlerde planlamadığım bir idefix alışverişi yaptım, sadece birkaç kitap aldım, onları alırken de kendime hediye olsun diye (azıcık moral gerek, bunun için de kitap, film vs.) Murat Belge'nin -tarih boyunca- Yemek Kültürü kitabını attım sepete. Çok keyifli bir kitap. Bu tür -roman kurgusuyla yazılmamış- kitapları bölüm bölüm okurum ben, hem nerede kalmışım derdi olmaz hem de dar zamanlar güzel geçer, bu kitapta ilk okuduğum bölüm elbette çay başlığı oldu. İngiliz şair Cowper "neşelendiren ama sarhoş etmeyen" diye tanımlarmış çayı, bayıldım bu tarife, hikâyesi de şu; şair içkiye düşkün ve bu düşkünlük sıkıntı yaratıyor, o da içkiyi bırakıp (muadili olmasa da o da içecek bu da içecek dedi sanırım) çay içmeye başlıyor. Sonra da bir şiirinde çaya minnet dolu dizelerle yer veriyor. Beni güldüren (kitabı okurken devamlı gülümsüyorum zaten) diğer hikâye bir yazarın kitabından; Macar yazar Mikeş, ironik bir dille yazdığı "Nasıl Yabancı Olunur?" kitabında İngiliz kültürüyle dalga geçerken çay alışkanlıklarını da diline dolamış; başlangıçta çay güzel bir içecekti, sonra bu güzel içeceği nasıl berbat ederiz diye düşünen İngilizler çaya süt kattılar. Bu yoruma Belge gibi ben de bayıldım, çünkü bırakın çayı hiçbir içeceği sütle karıştırmayı sevmem. Sanki içeceğin doğallığı bozuluyor, güzelim seremoni çocukluğumun kötü kabusu süte ve onun kötü anılarına kurban gidiyor gibi gelir bana. (çocukken süt içerken kusardım, hele ağzıma kaymak gelirse, bırrrr! şimdi daha iyiyim, her şeye alıştığım gibi süte de alıştım) Hah tamam, şimdi biraz bakınınca Belge'nin bahsettiği kitabı buldum, meraklısı için link de vereyim, şurada. Baktığım bölümlerden birinde Belge şu ünlü safsatayı da anıyor; "yemek için mi yaşamalı, yaşamak için mi yemeli?". Bu sorunun zevk almaktan korkan, yaradılıştan sofu adamın sorusu olduğunu düşünüyor. Şunu sevdim; haz insanı yalnız insan yapmakla kalmıyor, insan yaptığı için 'tarih'i de var kılıyor. (roma hedonizminden nefret eden ben bile katıldıysam bu görüşe diğer okuyucuları tavlaması işten bile değil.;p)  Bu kitap elimden düşmeden daha çok bahsederim size, kısacık alıntıları merak etmeniz için lezzetli starter'lar(!) yerine koyun ve eğer almadıysanız hemen listenize atın kitabı, eminim pişman olmazsınız.  

Sarı Kent'le aram eskisi gibi değil, çok seviyorum ama anlaşamıyorum zatıalileriyle. Okuduğum, izlediğim şeyler biriktikçe aklıma geliyor, fakat kafamı toparlayıp yazamıyorum. Bir de hep yazmamam için bir sebep, engel çıkıyor karşıma, elbette hepsi faso fiso, oyalanıp duruyorum. Madem öyle, aşağıya notlar alayım, "şunlar şunlar yapılacak, yapıldı, kaytarmak yok matmazel!" notları;

- Tatile giderken (temmuz ayında) başladığım Büyücü uzun bir maratonun sonunda bitti, okuduğum her kitap hakkında konuşma derdim yok burayı okuyanlara milyon kere söylemişimdir fakat Büyücü'yü yazmak istiyorum. Aşk-nefret ilişkisi yaşadığım enteresan bir roman oldu kendisi, sevdim mi sevmedim mi, iyi mi kötü mü karar veremedim. Şu örnekle daha iyi anlatırım aslında, geçen zamanda -çok oldu tabii- Anna'nın Yedi Günahı romanını okumuştum, öyle hevesle başlamıştım ki romana haliyle hayal kırıklığım da aynı derecede şiddetli olmuştu. Çok kötü bir kitaptı ve bırakın burada anlatmayı, eşe dosta bahsetmekten bile kaçındım. Hevesim Helikopter yayınlarına çok güvenmemden kaynaklanıyordu tabii. Sonra Svevo'nun Kötü Bir Şaka'sı var. O da benim için oldukça sıradan bir romandı (novella demeliyim aslında), unuttum gitti. İşte, Büyücü anlatılmazsa aklımda kalacaklardan, ancak onun hakkında konuşursam tamamlanacak sanki. (büyü tabii, siz ne sandınız?)

-Büyücü'den epey önce -belki yıl geçti üzerinden- okuduğum Karanlığın Yüreği var. Müthiş bir roman, anlatı. Bakın bu kitap hakkında netim mesela, çok çok sıkı, nefis. Onu da yazmalıyım, yukarıda ne söylediysem aynısı. (notlar gittikçe gerçekten not halini alıyor, az sonra vs. vs. deyip yatacağım ihtimal.;))

-Erhan Bey'in bloğu/sitesi (hatta siteleri) hakkında neler düşündüğümü yakınlarım bilir, çok seviyorum. Uzun süredir hiçbir bloğu ziyaret etmiyordum, orayı da unutmuşum. Son günlerde bakmaya çalışıyorum. Çizimlerine bayılıyorum, her biri çok şey anlatıyor benim için. Milan'la muhabbetleri, her sabah uyanmaktaki ısrarı ve bu ısrardaki ironi, cümlelerinde saklı naiflik olağanüstü. Şuna bugün kaç kere baktım bilseniz, son cümle benim diyen aşk şiirleriyle yarışır, o kadar güzel. Burayı okuyan herkese tavsiye ederim bahsettiğim sayfaları, tavsiyeyi de boş verelim yahu, o çizimler hakkında bir şeyler yazmalıyım ben, ya da çıktı alıp evimde bir yere asmalıyım, böyle işte.  

-Bu sözünü ettiğim kitapların filmleri de listemde. Büyücü filmi için berbat demiş herkes. Hatta Woody Allen film için, eğer dünyaya bir daha gelseydim, onu izlemek dışında her şeyi aynı yapardım, filan demiş sanırım. Peki ben bu sözlere, eleştirilere kandım mı; nein! Kedi meraktan ölmüş dostlar, izleyip göreceğiz. Karanlığın Yüreği daha şanslı, onun uyarlaması en az kitap kadar beğeniliyor. Hoş, bahsedilen uyarlama -Coppola'nın meşhur Apocalypse Now'ı- çok çok serbest bir yorum (izlemedim ama biliyorum^^) ama kötü olsa kimsenin gözünün yaşına bakacağını sanmam. Onu izlemek için sabırsızlanıyorum. Yakında umarım.

-Yaz gelmeden, çok uzun süredir istediğim bir şeyi gerçekleştirmiştim, onu da yazamadım buraya. Etamin yapmak istiyordum, yaptım. O kadar çok sorunlar vardı ki başımda ne kitap ne de film beni kurtarırdı, elimde oyalanacak iş olsun aynı zamanda sevdiğim birisine de hatıra olarak hediye ederim diyordum. En son ortaokul sıralarında ev ekonomisi dersinde (dersin ismine bakın, şimdi dikkat ediyorum saçmalığına) ödev olarak yapmıştım,  ne örgü ne de dantel filan severim ama etamin başka, çok keyifliydi deliklerden şekil oluşturmak. Her neyse, Polişka için baykuşlu bir desen işledim, çerçeveletti mi bilmiyorum ama onu düşünerek yaptığım bir objenin evinde olması bile yeter bana. Bir ara fotoğrafını çekip koyayım buraya, kendime söz. (yaparken çektiğim fotolar var fakat poliş'in evinde çekersem daha güzel olacak sanki, bakalım.)

----------------

Üç dört gün sonra İstanbul'a gidiyorum, kısacık bir seyahat olacak. Lilişka'nın doğum günü yakında, öpüp geleceğim bebeğimi. Geldikten sonra da ilk işim portakal likörü yapmak olacak, onu yapayım yemek yazılarım daha da keyiflenir belki, buraya da yazarım elbette.

Bloğumla ilgili gelen mailler inanılmaz değerli benim için, onlar sayesinde yazıyorum bu yazıyı. İki ismi özellikle söylemeliyim, çünkü maille cevap yazamadım ikisine de. Olmadı bir türlü, elim tutuldu kaldı. Onlar beni anlar, eminim. Çello Çalan Kedi ve Atze bana yazmanız tahmin edemeyeceğiniz kadar sevindirdi beni, öyle eskiyiz ki, şaşırdım duygulandım. İkinize de sarılıyorum, teşekkürler. (Çello... twitter'dan yollamış mesajını, benim gmailime düştü. Uzun süredir blog dışında hiçbir sosyal medya sitesini kullanmıyorum -arada ekşi'ye bakıyorum, berbat şeyler var ama alışkanlık-, onun için iyi ki mailime bağlıymış, gördüm.)

-------------------

Artık yatmam gerek, sabah oldu ve uyandım repliği beni bekler, üstelik kuzgun da henüz görünmemişken uykuya sığınmalı. 

Çarşamba, Eylül 24, 2014

acı reçel, acı cümleler


(acı domates reçeli yapımının dört aşaması, benim reçele kavanoz büyük geldi, netteki çoğu tarifte ters çevrilecek yazıyordu, ters çevirdim ama görüntü daha da komik oldu. hem ters çevirmek sanırım kavanozun havası için yapılıyor, eh benim kavanozun yarısı boş zaten, almış havasını alacağı kadar haliyle ters görüntü hayatımın reçel kavanozuyla sembolize edilmesi dışında pek bir işe yaramadı. onunçün fotoyu kendime sakladım, arada bakıp bakıp ağlarım ihtimal.;p)

Geçen kıştan beri aklımdaydı, yaz gelsin mis kokan, lezzetli, domates gibi domatesler çıkınca yaparım diyordum -her zaman olduğu gibi- unuttum gitti. Bu akşamüstü hava almak için şöyle bir dolaşırken kendime verdiğim sözü de hatırladım (beyne oksijen gitmesinin faydaları vol i); "o reçel artık yapılmalı, yap!". Leylak Dalı, -sağolsun- mevzubahis reçelin tarifini çok önceden vermişti bana, o tarifi aradım buldum, manavdan sert, etli ve küçük domatesleri itinayla seçtim, biraz acı biber aldım, limon ve sarmısak zaten vardı, eve gelip hemen yapmaya başladım. Bu reçelin diğer reçellerden farkı içine acı biber katılması ve bildiğimiz meyvelerle değil domatesle yapılması -imiş- (domates de meyve demeyin, üzülürüm;/). Böyle ilginç tatları merak ederim ben ve yeni lezzetlere burun kıvırmam onun için denemek istedim. (yalnız ben tarifteki üç sivri biber yerine bir tane kattım. leylak dalı zaten uyarmıştı biber miktarını azaltabilirsin diye, acıdan da çekinince elim korkak gitti ölçüye) Bakalım nasıl olacak, tadayım yazarım buraya. 

Reçeli yaparken radyoz'nin bugün çok isteyip bir türlü dinleyemediğim "yağmur şarkılarını" dinledim, fakat bir sorun var o sitede (zelda duy sesimi) şarkıların hepsi görünmüyor sayfada, sadece bir ya da iki tanesi çalınabiliyor. Ben de radyosuna tıkladım, harikaydı şarkılar, çok güzel eşlik ettiler reçelin kaynama sesine. Buraya onlardan birini koyacaktım ama dün gece defalarca dinlediğim şu şarkı takıldı dilime, onu koyayım burada da dursun. Üstelik anlamlı da olur. Anlam aşağıda, buyrun;


Bu cumartesi, bir terslik olmazsa eğer uzun süredir yapamadığım bir şeyi yapacağım; Bostanlı Açıkhava'da Birsen Tezer ve Hüsnü Arkan'ın dinletisi varmış, biletleri aldım oraya gideceğim. Bostanlı taraflarını hiç bilmem ben, vapurla gidip (istanbul dışında vapuru hiç kullanmıyorum) sevdiğim birini dinlemek (arkan'ı çok severim ben, tezer'in sesi de harika, eh bir taşla iki kuş) bu kadar cazip gelmese belki bin yıl geçse de gitmezdim ama işte müzik baştan çıkarttı. Eskiden çok giderdim konserlere, nöbetten çıkıp caz festivali için İstanbul'a gittiğimi bilirim, hem de berbat bir tren yolculuğuyla! Sanırım artık heyecanlar da azaldı, her şey dinlendi, izlendi, sevildi, bitti.

Daha fazla dramatikleşip ananemin ruhu beni ele geçirmeden gideyim. Şu cümlelerle kalın siz de;  

"Hep bir izlendiğim, yalnız olmadığım hissi vardı, sanki bunu sırf birine göstermelik olsun diye yapıyordum ve bu eylem yalnızca kendiliğinden, saf ve ahlâklı bir şekilde olursa gerçekleştirilebilirdi. 

Bir de o ses, ışık ve gökyüzü..

Kaderimin gidişatı ortadaydı: Aşağı, aşağı, hep aşağı."*

----------------------------
*Fowles'ın Büyücü'sünü okuyorum, ondan bu cümleler. Yazın başlamıştım kitaba aylardır elimde. Uzun süredir zaten elime alamıyordum  da, onun da ötesinde -sanırım- Fowles'ı yavaş yavaş okumak daha iyi geliyor bana. (dün gece yaşadım bu aydınlanmayı ve hemen sizinle paylaştım;p) Cümleleri sert, alaycı, umursamaz, onu hızla okumak zeki birinin işine gelir belki, daha az yaralanır ama ben onun cümleleriyle canımı acıtmayı seviyorum. Böyle devam. 

Cumartesi, Eylül 13, 2014

yavaş


(her şeye gücümüz yeter, kutsandık filan ama işareti pek beceremedik.)




"Derken piyano başladı, bir valsin hüzünlü nağmeleri açık pencerelerden etrafa yayıldı, ve herkes bir sebepten mevsimin bahar olduğunu anımsadı, bir Mayıs akşamıydı, herkes güllerin, leylakların ve taze kavak yapraklarının kokusunu duyuyordu. Riyaboviç içtiği brandinin ve müziğin tesiriye, pencereye doğru baktı, genç adama göre, çiçeklerin, yaprakların kokuları bahçeden değil, hanımların yüzlerinden ve elbiselerinden geliyordu."*


Gözlerimi onunla açıyor, gün boyu onunla dolaşıp yine onunla yatıyorum. İyi mi kötü mü olduğuna bir türlü karar veremediğim, ama etkisi kesin olan eski bir şaka gibi aklıma geliyor bu öykü. Hem üzüyor hem mutluluk veriyor, evet, iyi mi kötü mü bilmiyorum, bahar gibi belki, öyle diyelim. Çehov'un Öpücük öyküsünden bahsediyorum, o kadar çok oldu ki okuyalı hâlâ beni peşinden sürüklemesi tuhaf, öyküdeki öpüş gibi kalbi tam on ikiden vuruyor başka açıklaması yok. Bahsettiğim öykü kısacık, mayıs ayında (elbette!) geçiyor ve topçu birliğinden bir askerin yaşadığı kısacık bir anı anlatıyor. Riyaboviç, hikâyenin kahramanı ama hikâye herhangi bir kahramana ihtiyaç duymayacak kadar naif, kırılgan. Tamam, eklemeliyim; elbette yalnız. Riyaboviç, öylesine gittiği davette tüm sıradanlığını, zavallılığını (bizim büyük çaresizliğimiz, hepimizin?), kimsesizliğini unutturan -yanlış- bir öpücükle tanışır ve olanlar olur. Artık mayıs daha mayıs, kuşlar daha şarkılı, uykular daha rüyalıdır. Aslında öpücük onun bile değildir, olsun, bir ışık, bir ürperti, sana tüm çirkinliğini unutturan tanrısal kutsama, ötesini boş verelim. 

Öyle yapmadık mı, boş vermedik mi?

Tatil fotoğrafları var elimde, çok uzun süre önce seçip klasörlemişim. Buraya koyup daha önce yaptığım gibi uzun bir yazıyla anlatacaktım, keyifsizim. Hani çok şaşırtıcı, güzel bir şey olur da onu kalbinizde taşıyamazsınız ya, sonra onun sarhoşluğuyla anlatsam mı anlatmasam mı diye şaşkınca dolanırsınız etrafta, ve bir zaman gelir o anlar dağılır, gerçek daha gerçek, ayna daha nettir, onun gibi işte. Askerin yaşadığı gibi bir şey yaşamadım -yakın zamanda en azından!- hayat aynı ezberle akıyor, bir yorgunluk çayıyla mutlu olup, okuduğum kitabın bir cümlesiyle heyecanlanıyorum hâlâ, keyifsizliğim de anlatılacak somut bir şeyden değil, ama kalbin o; "tamam, artık biliyorum, yavaşlayacağım" sesini kulağımın dibinde duyuyorum. 

Ses uzaklaşsın, tatili, geçen günleri, okuduğumu, izlediğimi anlatırım, konuşuruz.

-------------------
*Anton Çehov, Öpücük / Bütün Öyküler 4 (1887) Cem Yayınevi (çev. Mehmet Özgül)

p.s.: -Hah, şuna da bakın lütfen; kitabın kapaklarından biri, bayılmıştım ben gördüğümde.  Öyküyü tek bir çizimle anlatıyor, olağanüstü, nefis. Müziği dinlemeyi de unutmayın, bu öykünün, öpücüğün bir müziği olsaydı bu olurdu, eminim.
-Header'ı değiştirip sayfayı da havalandırayım tamamdır. Ve kaçtım.

Salı, Haziran 24, 2014

makarios!*

(elbette bu yazdan değil, geçmiş yıllardan bir foto bu, ablamla mahalle barına gitmiştik. fotoyu da ablam çekmişti, çok keyifli bir akşamdı, iyi hatırlıyorum. hmmm, ayrıca o zamanlar daha sağlıklı, daha neşeli, daha bira içebilen bir tiptim, şimdi ise mızmızın tekiyim. dolapta da yıllanmış biralar öyle zavallı zavallı duruyor.;/)



Çok olmuş. Buraya da yazmışımdır kesin ben her şeyi parmaklarımla sayarım ya, işte öyle sayılmayacak kadar çok olmuş. Bu çok olan zamanda bir sürü şey yaptım, ya da hiçbir şey yapmadım da, bir sürü şey esti geçti etrafımdan, ben rüzgârından hasta oldum.;) Kafam karışıkken, bir şey düşünürken bırakın yazmayı, kaldırımda bile yürüyemiyorum, hâl böyleyken oturup bulanıklığın geçmesini bekliyorum ben de. Geçti mi peki, ı ıh. Ama burayı ve burada sohbet ettiğim herkesi özledim. Bana mesaj atıp, ya da uzun uzun mektuplar yazıp halimi hatrımı soran herkese  teşekkür edip kaçayım şimdi. Sonra ise uzuuun uzuuuun izlediğimiz filmlerden, okuduğumuz kitaplardan, tanıştığımız insanlardan, gezdiğimiz yerlerden bahsedelim. Birikti birikti birikti, çok şey birikti, öteye beriye taşırmadan buraya taşıyalım şeyleri, öyle yapalım da biraz gülümsesin yüzüm, ya da yüzümüz. Bu kısacık yazı da diğer yazının (ara vermeden yazacağım!) açılış paragrafı olsun. 

---------
*ben çocukken, sokaklarda "başpiskopos makarios, başpiskopos makarios!" diye tekerleme söylerdik, belki de ben söylerdim de, arkadaşlar katılırdı, bilemedim şimdi. bir zamanların "en ciddi olayının kahramanını!" kendimize tekerleme yapmıştık, çocuk kafası işte, akıl sır ermez. Peki niye yazdım bunu şimdi? Çünkü kaç gündür aklımda bu tekerleme var! Durup durup bunu söylüyorum, bir ara geçti sanmıştım, yine başladı. Bunun içündür ki, basbayağı deliyim ben, Eh elbette, neden olmasın, hem delilik çok güzel bi şey! Bilen bilir, haydi geçmiş olsun!;p

-------

p.s.: Zelda'ya, Alkım'a, Zerka'ya ve sadece mektuplarından tanıdığım Nejat ve Jewel'e özellikle teşekkür etmek istiyorum, onlar seslenmese ben bu "caanım" bloğuma, biraz zor döner, gamlı baykuş gibi daha çok otururdum koltuğumda. Şahanesiniz, sarılıyorum hepinize.

Perşembe, Şubat 13, 2014

tekrar

 


Hey!
Uzun süredir böyle ünlemli başlangıçlardan korkuyorum, daha sakin, daha sessiz, mümkünse fısıl fısıl konuşmak, ruh halime, hastalığıma ve soğuk algınlığı ilaçlarıyla uyuşan kafama iyi geliyor. Öyleyse bu ünlem sadece ve sadece uzun ayrılığın işareti olsun, burayı özledim, bir de bunun.  Ötesi, anlamsız baş ağrısı.  
Hemen üstte fotoğrafını gördüğünüz, yumuşaklığını, sıcaklığını  ve lezzetini -maalesef- sadece tahmin edebileceğiniz (kendim yaptım diye demiyorum, bana inanın, nefis olmuşlardı) şu güzelim poğaçalar yukarıdaki iki tatlı bebek yesin diye yapıldı. Sabahın köründe -saat on benim için çok erken bir saat- kalkıldı ve hamur yoğrulup, sızlayan bir boğaz ve ağrıyan bir baş eşliğinde mayalanması için beklendi. Sonuç güzel oldu ama, Liliş ve Rüya poğaçaları sevdiler, eh benim için onların yüzlerinin gülmesi yeterdi, yetti mutlu oldum. Hastalığı filan unuttum, poğaçalar da servis edildiği gibi bitti. (çocuklarla zaman geçirince insanın dili işte böyle masal anlatır gibi oluyor) 

Size bir sır vereyim mi -hayatın anlamı değil, heyecan yok- hamur yoğurmak çoğu sorunu unutmak için (dikkat; "çoğu") harika bir yöntem. Hamur ellerinizin arasında ezilip şekilden şekle girerken siz de aklınızdakileri bir hâle yola koymaya çalışıyorsunuz. Eliniz ve enerjiniz hamurda ama aklınız bir türlü çözülemeyen sorunlarda, sonra hamur yuvarlaklaşıyor, yapışkanlığı azalıp o dillere pelesenk (kulak memesi!) kıvama ulaşırken sözünüzü dinlediğini de kanıtlıyor. Bravo bana, bunu başardıysam pekâlâ ona da derdimi anlatabilirim. Beni dinler, hamur kadar inatçı değil a, sonunda yumuşar ve bir şeye benzer. Hmmm... Acaba? Burada durmalı.

Az su içiyormuşum, bir yudum su içip içtiğim sudan daha kocaman güldüm. Hamur, sadece hamurdur, pişerken çıkardığı mis koku ve yoğurmanın sağaltıcı 'lokal' etkisi dışında başka hiçbir şeye derman olmaz. Fazlasının bel çevresinde yaptığı ciddi etki ise diyetisyenlerin derdi olsun. Ben, az önce yaptığım komik, kişisel sorun benzetmesini temizleyeyim yeter. Arkamda iz bırakmam hanımlar beyler, bazı sorunları çözemiyorsam çözülmüyordur, bunu bilirim. That's it.;p Allende, yıllar önce burada da bahsettiğim afrodizyak yemeklerle ilgili kitabındahamur yoğurmanın maharet istediğini, fakat bundan da önemli olanın niyet olduğunu yazmıştı, aklımda öyle kalmış. Ağır, hantal, hafif, ürkek, nazik, güçlü çeşit çeşit ellerin olduğunu ve aşk yaparken olduğu gibi hamuru şekillendirirken de bu ellere yol gösterenin niyet olduğunu söylüyordu. Çok haklı, ben o sabah yataktan sevimli yeğenlerimi mutlu etmek için kalktım, dua tuttu, maya gibi. 

Bu yazıyı yazarken yazı için seçtiğim bin değil milyon yıllık müzikleri dinliyorum. İçlerinden bir tanesi beni çok eskiye götürdü; Schubert'in mi bemol piyano üçlüsü (piano trio in e flat) Kubrick'in Barry Lyndon'ının neredeyse karakterleri kadar önemli parçasıdır. O filmi, şimdi ancak antikacılarda bulunabilecek bir bilgisayarda izlemiştim. Devletin üzerine kocaman ve çirkin bir boyayla numarasını yazdığı, estetikten yoksun demirbaş ekranında akan "inanılmaz estetik" görüntülere bakarken ben, bir hayat bundan daha hüzünlü olamaz demiştim. Tuhaftır, Barry Lyndon bana Voltaire'in eğlenceli Candide'ini hatırlatır ama filme kitaba güldüğüm gibi gülmem. Filmi neredeyse unuttum gitti, müzik ise tablo kıvamında filmin hafızama asılmış parça parça görüntüleri gibi kulağımda asılı kalmış, silinmiyor. Tekrar izlemeli. 

Belki hiçbir sorunu çözemem, planlar kurulduğu yerde tozlanmış durur, her gün bir önceki günün reprodüksiyonu gibi benimle dalga geçer, zamana ve insana asla ayak uyduramam ama hangi filmler tekrar izlenmeli, hangi kitaplar tekrar okunmalı ve hangi müzikler sonsuza kadar dinlenmeli bunu iyi bilirim, bu da bana yeter. Unutmadan; gecenin üçünde hangi şiir iyi gelir, yatağa usulca girmeye yardımcı olur bunu da iyi bilirim, bakın sağlaması hemen aşağıda;

"Kendini bir örnek olarak mı sunuyorsun?
 Bir gül gibi açabilir mi insan
 kendi hassas özünü çoğaltarak?
 Yoksa işini yapmak yeterli mi?
 Çünkü iş denmez
 bir gül olmak için yapılana.
 Tanrı, pencereden dışarı bakarken
eve çekidüzen veriyor."*

------------------

* Rilke, güle böyle sormuş, ben Ursula K. Le Guin'in Gülün Günlüğü/Rüzgârgülü kitabında okudum bu şiiri. Geceleri yatakta bu kitaptan bir öykü okuyup uyuyorum, istisnasız tüm öyküler şaşırtıyor. Bir şair güle delirtici sorular soruyor, bir yazar tüm karakterleriyle düzene meydan okuyor, sonra bunları okuyup huzurla uyumanın duasını eden bir kadın -yok hayır, bir şaşkın- hep ama hep yanılıyor, kabuslarla sabah ezanında uyanıyor. Hiç şaşmaz. 

Cumartesi, Aralık 21, 2013

yolculuk, benekli kuş, 37 durağı

(The Watchmen - Julio Reyes)

"Pájara Pinta duruyordu
Tünemiş yeşil bir limon dalına.
Gagasıyla dalı koparırdı
Gagasıyla çiçeği koparırdı."*



Bugün yolculuk var, az sonra evden çıkacağım. Bavulum daha bomboş, tüm hazırlıklar yarım. Bende bir bellek var mı diye düşünüyorum sabahtan beri, varsa rengi solmuş olmalı belki de çok kullanılmaktan ağarmış. Ya hatırlamam gereken şeyleri tamamen unutuyor ya da hiç hatırlamamam gereken şeyleri inatla hatırlatıyor. Oyuncu, numaracı, düşman. Yalan değil, bakın şimdi ne yapıyor; bavuluma koyacağım eşyaları düşüneceğime kafama koyup koymayacaklarımı düşünmeye zorluyor beni. Şunları şunları götürme yanında diyor, şunu da, şunu da, hatta gerekirse bomboş git, ama yanına sıkıntılarını alma. Sakın! Bu sefer onu dinleyeceğim, evet eski, evet renksiz ve hüzünlü, evet tam anlamıyla huysuz yaşlı bir kadın gibi (benzetmem gerekse, flannery o'connor'ın tuhaf ihtiyarları gibi derdim.) ama benim iyiliğimi düşünüyor, eminim. Buna inanmalıyım, çünkü bugün benim doğum günüm. 

Bugün, caz dinleyip etrafı seyretmeli. Benim dışımdaki kocaman uğultuyu. O uğultuya kaptırınca kendimi, gerçekten büyüyeceğimi biliyorum. Neden caz peki? Hadi bu da size sorum olsun, oyun olmadan eksik kalır kutlama.;p 

Henüz 37. Burada duralım bakalım.
-------------

* Benekli kuş demekmiş, Pájara PintaPájara'nın ayrıca bir anlamı daha varmış, dişi tilki, fettan kadın anlamına geliyormuş. Ben demiyorum, Manguel, Bütün İnsanlar Yalancıdır'da söylüyor, ben sadece inandım.

Pazartesi, Kasım 25, 2013

oyalan-ma


 
Akşam fark ettim; bulutları yan gözle izleyip "yarın hava nasıl olacak acaba" diye düşünürken bir yandan da gelecek ayın hesabını yapıyordum. Artık çok eminim, şu hayatta nefes alana rahat yok, plan, program, akşama ne pişirsem, hangi kitabı okusam, nereye gitsem, ne yapsam, günlük dertler, kurmaca dertler, varoluş sıkıntısı (duydum "peh!" dediğinizi, hı hı), gelecek, geçmiş, bin türlü cehennem. Sonra merak ederiz tabii, başımız neden ağrıyor diye. Ağrır, patlayıp infilak etmediğine şükredelim. Benim bu patlamalardan kaçış yolum ya bir filme, ya bir kitaba ya da mutfağa sığınmak oluyor. İnsana tahammül edemiyorum, hayır, başka birisiyle sohbet filan benim ilacım değil, eminim. Başkalarını rahatlatabilir ama beni daha da delirtiyor. (Evin delisi salondan bildirdi, hadi bakalım ilk taşı delirmeyeniniz atsın.;p)

Dün gece yine bu anlarımdan birinde koltuktan bir hışım fırladım, limonlu kek yapmaya koyuldum. Limonu rendelerken önceki gece izlediğim filmi, hamuru çırparken de okuduğum kitaptaki albayı düşündüm. Hmmm, keki fırına verirken de boş durmadım (allah boş duranı sevmezmiş) önceden acil durumlar için bir cümle atmıştım çuvala, oradan onu çıkardım, evirip çevirdim cümleciği. İki gecedir yatağımda uyumadan önce okuduğum kuran'dan (çevirisi kötüymüş, C. dedi.:/) bir cümle bu; "isa allah'ın kelimesidir." Kelam demek istiyormuş aslında, fakat ben bu versiyonunu daha çok sevdim, şiirsel mi buldum, yoksa saf bir şekilde masum olduğunu mu düşündüm bilmiyorum, ama sevdim valla. Şiirsel saflık diyelim.;p

Kek nefis oldu, Passive'den aldığım tüyo sayesinde tabii. Bu sefer önceden yaptığımın aksine süt ve yoğurt filan katmadım, sadece krema ve limon suyuna karışmış birazcık yağ kattım o kadar. Yumuşacık, mis gibi oldu kekim. Çayın yanında film izlerken güzel gitti ve az da olsa huzur geldi sayesinde, iyileştim. Merak eden varsa tam tarifi yazarım, basit bir şey zaten.




Yazıya uzuuun bir film ve çay arası verip geldim. Geldim, çünkü bu gece yazmazsam hiç yazamam, üzerimde nasıl bir tembellik, nasıl bir uyuşukluk var anlatamam size, ölü toprağı serpilmiş gibi. Az önce izlediğim ve yazıyı bitirmek için yarım bırakıp geldiğim film uyduruk bir şey; Eat Pray Love(yazıyı yarım bırakıp filme, filmi yarım bırakıp yazıya, onu da yarım bırakıp hah ha, hayatımın özeti budur; her şeyi ama her şeyi "yarım bırakmak"!) Film, herkesin bildiği "ne yaparsan yap bir türlü kendini bulama"-yış hikâyesini anlatıyor. İzlediğim yere kadar henüz bir şey bulamamıştı kadın, hâlâ bunalımdaydı. İtalya'ya gitti, hedefinde de Bali vardı, bilmiyorum neler olacak. Ama ben size söyleyeyim, o kafayla jüpiter'e bile gitse aradığını bulamaz o kadın. Keyifle dondurma yalamayı sadece İtalya'da yapabileceğini sanan kafadan bahsediyorum, aroma ve gustoyu da orada bulacağını sanıyor şapşal. Her neyse, kıytırık bir film işte, tam da kıytırık film kafasında olduğum için izlemeye başlamıştım, bitsin sonra da azıcık erotik soslu, drama izleyeceğim. Umarım o güzel çıkar.

Buraya yazmayı ihmal etmiş olabilirim, ama film seyretmeyi bırakmadım. Geçen zamanda öyle çok film izledim ki hepsinin afişini yazıya koymaya kalksam resimler arasında kayboluruz. Ben de seçip ayıklayıp koydum, kısacık cümlelerle sıradan tarife başlayayım; Le Passé, İranlı yönetmen Farhadi'nin filmi, "Geçmiş" diye çevrilmiş. Film Fransa'da geçiyor ve bir çiftin ayrılış sürecini anlatıyor, eskiyi, geçmişi, alışkanlıkları, yeniyi ve pişmanlıkları hatırlatarak. Ben filmi sevdim, epey oldu izleyeli gerçi, yine de filmi keyifle izlediğimi ve izlerken de puro içtiğimi gayet net hatırlıyorum.;) Hemen ertesi gün farenjit olmuştum çünkü! İzlediğim gibi yazsaydım anlatacak çok şeyim olurdu da şimdi kalsın böyle. Genel olarak dilsizlik hâli var üzerimde, izlediğim okuduğum şeylerle ilgili. Tavsiye edip, diğer filme atlayayım. The Thing, 82 tarihli Carpenter filminin prequeli, ilk filmi izlemedim henüz ama bu filmi beğendim. Heyecanlı, gerilimli, bilimkurgu janrında bir film arıyorsanız bir bakın derim. The Imposter, yarı belgesel-yarı kurmaca bir film, sanırım ecnebiler mockumentary diyorlar bu tarza. Büyük heyecanla başlamıştım bu filme, aynı heyecanla devam edemedim. Karakterler itici, olay tutarsız, fakat yine de son yarım saatte güzel bir dönüş yaptı, ilginç bir öykü izlemek isterseniz aklınızda olsun. The Sunset Limited, çoook uzun zamandır aklımdaydı, bir türlü izleyememiştim. Filmde sadece iki karakter var, siyah ve beyaz. Beyaz ateist bir profesör, siyah ise eski bir suçlu ve elbette inançlı. Filmdeki konuşmaları takip etmek keyifliydi, bir de oyuncuları çok sevdiğimden (samuel jackson'ı iki kere çok!) benim için fazlasıyla zevkliydi filmi izlemek. Yalnız şunu söylemeliyim; filmin yarısına kadar ve hatta daha da fazlasında siyahın beyaza olan üstünlüğü beni rahatsız etmişti, o vaaz hâli, inançlı insanın kendinden emin tavrı, o tavra sinmiş rahatsız edici gülümseme sinirimi bozmuştu, ki film son dakikalarında beyazı unutmadı. (ivan'ın sahneye çıkışı diye kodlayayım ben bu dönüşü, siz de filmi izleyince dostoyevski'nin karakterini beyazın suretinde görün.) Bol diyaloglu film bulmak kolay da, içi dolu konuşma bulmak zordur, onun için herkese tavsiye ediyorum bu filmi, kaçırmayın. En beğendiğimi en sona sakladım; Chinese Coffee, nefis bir film. Karakterler sağlam, konuşmalar müthiş, oyuncular superb! Daha ne ister ki insan bir filmden? Ben bayıldım. Bir iki yer vardı takıldığım, canımı sıkan ama boş verdim, olur o kadar. Çok uygun bir zamanıma denk geldi ve on üzerinden on verdim. (bu filmi belki yine konuşuruz, şimdi burada keseyim. uzun uzun sohbet etmeyi hak ediyor gerçekten. bakalım.)

Bir de dizi var izlemeye başladığım; filmlerden artan zamanda hangi diziye başlasam diye düşünüp duruyordum Masters of Sex'i buldum, bir bölüm seyrettim. Şimdi ne desem bilmiyorum, kararsızım bu dizi hakkında. Güzel, iyi, farklı bir konu tamam da, bir şeyler eksik ve fazla klişe sanki. Neyse, daha çok çok başındayım dizinin, bakalım ilerleyen bölümlerde neler olacak? (unutmadan dizinin ilk bölümündeki sevdiğim yeri söyleyeyim; kadın orgazmını araştıran doktor, araştırmanın fahişe deneğine orgazm hakkında bir şeyler sorar ve aldığı cevap şaşırtıcıdır. ben gülmüştüm o sahnede, kadının söyledikleri hem doğru hem de komikti.)

Bunların dışında onlarca film var izlediğim, çoğu çöp, ıvır zıvır. Aklıma geldikçe bahsederim belki, ya da beynimin çöplüğünde bir daha dokunulmamak üzere yerlerini alırlar, bilmiyorum. Hah ha, sonra da işte ahhh bilinçaltı ve rüyalar!
-------------------- 

Bir kitapla bitireyim; 


" Kadın alçak sesle güldü. "Çizgi filmleri anımsamıyorum bile artık," dedi. Albay cibinliğin gerisinden onu görmeye çalıştı. "Sinemaya en son ne zaman gittin?" "

Belli bir ayın hikâyesi, romanı var mıdır bilemem, ama bana kalırsa ekim ayına en uygun hikâye Mârquez'in Albaya Mektup Yok hikâyesi. Albaya Mektup Yok'u okumaya geçen ay başlamıştım, kısacık bir kitap aslında, bir oturuşta biter. I ıh, ben öyle yapmadım. Öyküyle senkronize ilerledim, kahramanlar ekim ayını bitirdi ben de bitirdim, kasım ayına geçtiler, onları takip ettim. Sadece meraktan sonunu bekleyemedim; geçenlerde bitti kitap, öykü ise aralık ayında bitiyor. Kitabın ana karakteri albay, karısıyla o, ölen oğullarından hayata yetim kalmışlar. Kitapta en çok bu lafı sevmiştim; "biz de oğlumuzun yetimleriyiz", diyordu albayın karısı, çok etkilenmiştim. 

Albay ve karısı oğullarını aylar önce kaybetmiş; çocuk, horoz dövüşlerinde el altından bildiri dağıttığı için "devlet" tarafından öldürülmüş. Oğullarından bir horoz hatıra kalmış onlara, başka hiçbir şeyleri yok. Bir de umutları var tabii, her cuma günü üşenmeden ve bıkmadan gelmesini beklediği bir mektubu var albayın. Emekliliğini haber verecek mektup onlar için bir yaşam umudu. Ama gelmiyor, gelmeyecek de. Albay, geçen zamanda beklemeyi öğrenmiş, zamandan ve mekândan bağımsız yaşamayı. Hüzünlü bir öykü bu, ben okurken ölümün kadına benzediğini, ekim ayında gömülmenin korkunçluğunu, şemsiyelerin ölümle bağını ve tüm yılın aralık olduğunu öğrendim. Bazı insanların camdan yapıldığını, yağmurun her pencereden aynı görünmediğini ve devletin çirkin yüzünü tekrar ve tekrar gördüm. Márquez'in sihirli dilini seven bu öyküyü de sever, ben sevdim. 

İki filmlik vakit kalmadı; ya bahsettiğim saçma filme devam edeceğim ya da diğerine başlayacağım. O hâlde; ya şundadır ya bunda...
--------------

p.s.: Başlıkta kendime çektiğim ihtar inanın subliminal, bende yalan yok.;p

Pazartesi, Ekim 28, 2013

kış




Kış geliyor, haliyle kış hazırlıkları başladı. 


Şaka yahu, ben kim, bir şeye, bir yere hazırlanmak kim, çok zor bu cephede öyle işler. Ama bir dakika, kendime o kadar da haksızlık etmeyeyim, geçen zamanda pek önemli bir misafir ağırladım; telaş, heyecan içinde koşturdum, plan program yaptım. Buna hazırlanmak diyorsak buradan azıcık puan kapabilirim. Yukarıya fotosunu koyduğum turşu hikâyesini  de anlatınca bütünlemeye kalmadan geçerim sanırım. 

Sayılı gün, su gibi aktı bitti. Zaman, elimizde ne var ne yoksa üfleyip savuruyor, her gün daha çok şaşırıyorum geçen zamana, arkasından alık tipler gibi sayıklayıp duruyorum, ama daha dün, ama geçen gün... evet ben katıksız bir şapşiğim, itiraf ediyorum. (ve aramızda kalsın, ben en çok bu zaman denen şeyden korkuyorum.) 

Üflenip kaybolan zamanda neler yaptım peki? (Proust'a selam olsun, izindeyiz!) Geçici görev  diye bir bela vardı başımda, o teraneyi atlattım. Torbalı pek de ilgi çekici bir yer değilmiş yakından şahit oldum. İlk nöbetim bol kazalı, bol hastalı geçti. Hastaların alkol promilleri de yüksek olunca benim sinirler iyice bozuldu. Berbat bir nöbetti, o gün hem çok yoruldum hem de Gerede'deki ilk gençlik yıllarıma, oradaki trafik kazalı nöbetlerime döndüm.  Kötüydü.  Başka bir nöbette ise deli gibi yorulmuş halimle C. ile tartıştığımı hatırlıyorum. Kendi kendimi öldürüyorum, bu kesin. Hiç bir şey yokken birden cehennemi buluyorum, farkındayım ama elimden bir şey gelmez, kendimden vazgeçemem, bunca yıl taşıdığım saçma, anlamsız, tuhaf bir şey bu "kendim" dediğim şey, vazgeçip, değiştirmek kolay değil, bu da kesin. O günlerden aklımda kalan tek güzel ayrıntı, eve dönerken arabayı iyice yavaşlatıp şehirde çok yaşayamadığım sabahın güzelliğini seyretmekti. Romantizm filan yapmam, korkmayın, sadece gördüğüm olağanüstü güzelliği söylemeliyim. Ağaçları hiç o kadar net görmemiştim, yüzleri yeni yıkanmış gibi serin ve renkliydi hepsi. Yol boştu, birkaç uzun yol kamyonu ve yolcu minibüsü o kadar, fırsattan istifade doya doya seyrettim ben de, nefisti. 




(ilk fotoda C. uçaktayken onun için yapıp fotoğrafladığım muffinler var, gelince aç olur, atıştırmalık hafif bir şeyler olsun diye düşünmüştüm. heyecandan ikimiz de doğru düzgün bir şey yiyemedik tabii, kaldı güzelim çörekler öyle. o gece nasıl araç kullandığımı da bilmiyorum ya, allahtan yollar boştu.;) diğer fotolar arkeoloji müzesi'nden, bomboştu biz gittiğimizde, en son lisansta gitmiştim bu müzeye, yıllar sonra tekrar gitmek tuhaftı. c. olmasa yaşadığım üzüntü ve sıkıntıya dayanmak daha zor olurdu, eminim.)

Sonra, C. bayram tatilinde benim yanıma gelmeye karar verdi. Bunca yıllık beraberliğimizde hep ben ona gittim, ya da birlikte bir yerlere gittik, bu zamana kadar benim evime, benim yaşadığım yere hiç gelmemişti. Dramatize etmiş gibi olmasın, özellikle tercih ettiğimiz bir şey değildi bu; onun izni az ve sadece hafta sonları izinli, benim iki nöbet aram bile onun izninden fazla, haliyle benim oraya gitmem daha mantıklı oluyordu. Her neyse, bu uzun tatil bize yaradı, sevgilim de benim habitatımı sonunda görmüş oldu. Sabah kahvaltılarında çaylı, bol kahkahalı, komik sohbetler ettik, yatakta uzun uzun konuştuk, benim hep tek başına oturduğum, -hayır! bildiğiniz yayıldığım- koltuğa birlikte uzanıp film izledik, İzmir'i el ele, kol kola gezdik, vs. vs. Ama gelin görün ki ben bunlar hiç yaşanmamış gibi hissediyorum şimdi, sanki uzun bir rüya gördüm ve bitti.  Tuhaf. 

Ona çok kırılmıştım gelmeden önce, ne kadar istesem de yaşadığım şeyle, o sinir bozucu aptallıkla halleşemiyordum. Buraya geldiğinde konuşuruz diye düşünmüştüm, olmadı. Konuşmak ne kadar zor. Anlamak, güvenmek, affetmek, unutmak çok zor. Peki alışmak neden bu kadar kolay? Hadi bakalım, bir tane tuhaf da buraya gelsin; hayat tuhaf hanımlar beyler, hem de öyle böyle değil, pek tuhaf.





(tchibo'nun güleryüzlü çalışanının tavsiyesiyle aldığım -bayramda mühim misafirim var, çoook güzel bir kahve istiyorum demiştim;p- wiener melange'ı nefis çıktı, çok beğendim. evi de mis gibi kahve kokutuyor, bir taşla iki kuş. ilk defa çiğ börek yaptım, harika oldu ve biz o ağırlıkla gece seansına gravity filmini izlemeye gittik! son fotoda ise, şu blogta görüp aklımın bir köşesindeki "kesin yapılacaklar!" listesine yazdığım muhteşem omlet var. mutlaka ama mutlaka deneyin bu omleti, sadece çedar peyniri olarak benim kullandığım la vache qui rit markasının cheddar'ını kullanmayın. blogta yazan markayı filan deneyin ne bileyim, yeter ki benim düştüğüm hataya düşüp, sevgilinin kalbini kazanacağım derken kafasını kırmayın yeter.;) peyniri paketinden çıkarırken deliriyordum ama sonuç şahane oldu, bayıldık, bayıldık.)

Tüm tatiller, güzel günler hızla geçermiş, bu da geçti. Aklımda sadece birkaç güzel fotoğraf ve anı kaldı. Özellikle birini hiç unutmam; fuardaki arkeoloji müzesini (bu diğer müze, varyanttaki değil) gezdikten sonra şehrin gürültüsünden uzak, o muhteşem sessizlikte C. ile bankta oturduğumuz zaman büyülüydü; akşam oluyordu, uzaktaki lunaparkın ışıkları hiç anlayamadığım zamanı daha da  gerçek dışı yapmıştı. İçimden güldüğümü hatırlıyorum; bu benim yaşadığım şehir olamaz, demiştim, bu şimdi buraya kondurulmuş bir sahne, etraftakiler de şehre uğramış kumpanyanın oyuncuları olmalı. Lunaparka belki de onun için gitmedim, uzaktan sahneyi daha kusursuz yapıyordu, bir şeyler uzakta kalsın öyle, ben kafamda kurayım. Böyle güzel. 

(fuardaki manzara ilk fotoda. şikayet etmeden, sıkılmadan o bankta uzun bir süre oturduk, üstelik ikimiz de hastaydık! hastalık meselesini sonra anlatayım, sabah oldu yine. yalnız hikâyenin en trajikomik kısmı hastalık bölümünde saklı, bir ara anlatayım ki bizden ders alın.;) ikinci foto varyanttaki arkeoloji müzesinin bekleme salonundan -belki de lobisi, bilemedim şimdi-. ben de c.'yi çektim ama sormadan koymayayım dedim. insanın kendi fotoğrafları üzerindeki tasarrufu daha kolay, koy gitsin nedir yani?;p) 

Aaa, turşuları anlatmayı unuttum! Bravo bana, akşam çayı demlemeyi unutmuştum şimdi de bu. Ya yaşlanıyorum, ya da acilen b12'ye ihtiyacım var, durumlar fena. Of, saat 5 olmuş, turşu bahsini hızla özetleyeyim. Geçenlerde bir konuşmada turşu lafı geçince canım çok çekti ben de "yapayım ne var ki, atla deve mi?", dedim. İlk deneyimim bu, nasıl olacağını hakkında hiçbir fikrim yok. Nette bulduğum tüm tarifleri kolaj yaptım kafamda ve turşumu kurdum. Yalnız benim turşu ananemin ekolünden oldu, köy biberi ve büyük salatalıklarla. Akşam vakti çıktım manava gittim, haliyle ne kornişon bulabildim ne de başka bir sebze, işte o zaman ananemin güzelim turşularını hatırladım. Umarım benim derme çatma turşum da güzel olur, gelişmeleri saniye saniye aktarırım size, bakalım.. Hmmm, ama hayır, dün sadece turşu yapmaya karar vermemiştim, twitterda birden karşıma düşen Leylak Dalı'nın olağanüstü reçelini de (acı domates reçeli) denemeyi düşünüyordum. Ama ne domatesler artık yaz domatesi ne de benim vaktim vardı. Aklımda kaldı, kesin yapacağım fakat ne zaman olur bilemem. Yazı beklerim belki. 

Bir iki gündür elimde  Márquez'in Albaya Mektup Yok, isimli uzun öyküsü var, tam bu ayın, ekimin kitabı bu öykü. Hüzünlü, tuhaf. Onu da sonra konuşalım. Burada vedalaşalım, ben hızla yatağa geçeyim artık. Dedim ya size, sabahın güzelliğini böyle böyle kaçırıyorum işte. Yaz bitti, kış geldi ve hatta ömür geçiyor, hep aynı şey. Ben akıllanmam.  

Cumartesi, Eylül 21, 2013

hayat kalır

(tatilde -olympos'ta- bu odada kaldık. bizim alışmamızı geçelim, sanırım oda da bize fena alıştı, geçen yıl da aynı numaradaydık çünkü. hanımlar beyler, 15 numaralı işbu oda küçük, konforsuz ama sevimlidir, bilen bilir.)


Rüya gibi geçti, bitti. Eğer uzun süredir bir şeyler karalamak için bu sayfalara dönmüyor, dönemiyorsam inanın bunun nedeni zamanın hızına, ayak uyduramamam, tatilin bittiğine bir türlü akıl sır erdiremememdir, ötesi yok. Daha dün, ertesi gün yolculuğa çıkacağımı yazıyordum size, bavulumu hazırlıyor, koşturup duruyordum. Oysa işte bakın bugün... Hmmm, peki, ağlamaya gerek yok, ah-vah etmek de bir işe yaramıyor üstelik. Ayrıca, bırakın tatilin bitmesini, iki berbat ve öldürücü nöbet bile tuttum ben, zaman geçiyor değil, geçmiş yahu. Hem de şiddetle!

(tahminim, en sevilmeyen fotolar, insanların ayaklarının olduğu tatil fotoları. eh bunca yıldır hiç koymamıştım, benim için tek bir ayak fotosuna dayanın artık. valla, tatilimin keyfini çok da güzel anlatıyor, yalan mı?;)

Neye, nereden başlayıp anlatayım bilmiyorum. Burası günlük filan gibi diyorum ama uzun bir süre yazmayınca eller de kekelemeye başlıyor. Öyleyse baştan, sondan, ortadan yazayım bir şeyler, siz de delidir ne yapsa yeridir deyin, okuyup geçin lütfen. Tatilde aşk kitabı okumak istiyorum demiştim, dediğimi yaptım. C. ile, onun Esenler'deki şahane kitapçısına gittik ve ben kitaplar arasında kayboldum. Kendime geldiğimde elimde Jane Austen vardı. Aşk ve Gurur'u iyi bilirdim ama okumamıştım. Hem klasik okumuş olurum hem de bundan âlâ aşk romanı mı olurmuş dedim, kararımı verdim. Tatilin ilk günü, yolda başladım okumaya, olympos'taki son akşam bitirdim. Ben okurken çok keyif aldım; akıcı, eğlenceli ve 'aşklı meşkli' bir roman Aşk ve Gurur, yormuyor. Fakat şurası kesin ki Austin benim yazarım değil, hatta onun kafası bana çoook çoook uzak;p Roman çerez gibi, cümleler basit, sıradan, karakterler yeterince işlenmemiş.  Yine de tatil için iyi seçimdi, Elizabeth ve Darcy'yi tanıdığıma da memnunum, Gerisi için de sağlık olsun diyeyim. 



Yüzerken her şeyi unuttum; kavgaları, telaşları, beklemeleri, bir şey beklemenin verdiği hüznü ve sevinci, ağlamaları, gülmeleri, işi, gücü, kısaca hayat denen her türlü saçmalığı unuttum. Sadece gökyüzüne ve dağlara baktım, suyun sesini dinledim. Yüzmek şahaneydi, tüm yorgunluğu unutturan olağanüstü bir deneyim. (işte olympos'tan bir türlü vazgeçemememin nedeni budur; kocaman dağları, yüzerken dağların koynumda olması ve havası ve suyu... evet tamam, çok özledim.)




İstanbul'a döndük, yine sokaklarında turladık, Süleymaniye'ye tekrar gittik (hayranıyım!), Zeyrek yokuşunu geç saatte güzel güzel tırmandık. Şehri gezerken boş durmadık tabii; aklında birini tut, bulayım oyununu oynadık, eh bize adam mı dayanır, tutacak ünlü ünsüz herkesi bitirdik;p Çok güldük, çok yorulduk ama İstanbul'u gezmeyi bitiremedik. Fotoğraftaki kedinin olduğu sahaftan Martin Mystere aldık C. ile, o eskiden okurmuş zaten, ben okumamıştım, iyi oldu tanıştım. (laf aramızda, pek sevmedim. neyse belki başka bölümleri okur ve fazla ciddiye almazsam severim, bakarız.)  Sonra ne yaptık? Ben C.'nin işten gelmesini bekledim, ona yemek yaptım, elbette kavga ettik (bu sefer sanki biraz daha fazla;/), barıştık, her kavgadan sonra bir daha olmasın diye kendime söz verdim, yemin ettim. Haliyle sözümü tutmadım, bir sonraki hep daha şiddetli oldu. Olsun, sanki bu kavgalardan sonra birbirimize daha çok bağlandık, birbirimizden vazgeçemeyeceğimizi anladık, akıllandık.. hah ha, biri beni durdursun.;p  

Aşk örgütlenmektir, yazan şirin çanta arkadaşım Ayhan'ın hediyesi, sağolsun unutmamış Gezi standından almış benim için. Sevimli, tatlı, muhteşem arkadaşım okumayacak burayı biliyorum, olsun yine de yazayım ben; Ayhan seni seviyorum canım, sinir bozucu, katlanması zor, uyuz birisin, fakat canımsın sen benim, unutma bunu;) Şimdi fotolara tekrar baktım, onunla bir fotomuzu koyacaktım hemen bu lafın üstüne, ama üşendim. Sonraya kalsın, lafı yine geçer elbette, o zaman koyarım. 

İkinci foto, Gedikpaşa'dan. Gezdiğim en tuhaf yerlerden biriydi bu semt, rahat rahat dolaşmak zor -belki kadın olduğum için, bilmiyorum- ama eğlenceliydi. C.'nin bir çöpün yanından geçerken, kanlı çuval gibi bir şeyi görüp, en doğal ses tonuyla; "bu da cesettir büyük ihtimal" demesini unutmadım. Gezip görmeyenler için küçük bir not; aklınızda olsun, Gedikpaşa için toplanmamış çöpler, binaların tepesinden sokağa güpegündüz atılan eşyalar, odun parçaları ve ağır roman kitabından fırlamış gibi duran bıçkın tipler semboliktir, bu karakteristik özellikleri kafaya takmaz ve bir turist gibi gezerseniz rahatsız olmazsınız. Yoksa şaşkın ördek gibi etrafa bakmak hem sizi hem de oranın yerlilerini üzer. (miş, mış. neden böyle diyorum, çünkü c.'nin uyarısıydı bu, iyi hatırlıyorum, saçmalama diye cevap vermiştim ben de;p)


Dağınık, kendi kendimle konuşur gibi sayıklayarak yazdığım bu yazı bitsin artık, geç oldu. Game of Thrones'a tekrar başladım dün gece, ondan bir bölüm izleyip yatayım. Aslında bu gece bloğa yazmaktan yine vazgeçmiştim, yarın sabah sağlam kafayla yazarım diyordum, ne oldu da başladım bilmem. Çay içip fotolara bakarken dalmış gitmişim. İzlediğim filmler, geçici görev için gitmek zorunda kaldığım Torbalı (iki nöbet daha var!) ve işte çooook fazla şey kaldı, anlatamadım. Anna Karenina'dan da bahsetmek istiyordum burada. O romanı ilk gençlik yıllarımda Gerede'de okumuştum ben, en sevdiğim kitaplardan biridir. Geçenlerde son uyarlamasını izledim ve tahminimin aksine beğendim. Romanı bir an için unutup sadece aşk kısmını ve Anna'nın çektiği derin acıyı düşünürsek gayet iyi çekilmiş ve oynanmış bir filmdi. Ama sonra konuşalım bunu. Geceleri yatağa giderken yanıma alıyorum Anna'yı, bir bölüm okumadan da uyumuyorum, elbette konuşacağız, konuşulur. 

Aşk demiştik değil mi, öyleyse son fotonun neresi olduğunu yazıp bitirmeli, denk düşmüş olur. Kadıköy'deki Çinili kafe bizim C. ile ilk buluşma yerimizdi. İkinci kattaki, cumbalı yerde oturmuş (tam da fotodaki masa;)) saatin nasıl geçtiğini anlamamıştık. Hatta garda, kalabalık içindeki öpüşmemizi saymazsak Çinili ilk öpüştüğümüz yerdir, çok özeldir benim için. Tekrar gittik, iyi oldu. 

Hadi şimdi iyi geceler, ben dizime döneyim, siz de canınız nereye gitmek isterse oraya. Zaman geçiyor, benim gibi şaşırmayın, hayat kalır ona bakın siz.