Çarşamba, Şubat 10, 2016

nasılsa öyle

Yine bir sürü zaman geçmiş, en iyisi hiçbir şey olmamış gibi sakince ve "nasılsa, aynı öyle" konuşmaya devam etmeli. Herkes bunu yapıyor ve buna yaşam deniyor işte, bakın ben de öyle yapacağım; 


The Affair izliyorum, ilk sezonda hızlıydım fakat ikinci sezona oldukça geç başladım. Yine de başlamış olmak bile benim için mutluluk sebebi, hiçbir şey yapamamaktan ve çoğu şeyi yarım bırakmaktan yana dertliyim çünkü. Her neyse, dizi gayet güzel, ilk sezonda beni rahatsız eden klişeler, durumlar vs. vardı ama ikinci sezon çok iyi başladı. İzleyen varsa karakterleri biliyordur, Helen'in gözünden anlatılan bölüm harikaydı. Zaten dizide -sanırım- yalnız iki kişiyi anlıyorum; Alison ve Helen, gerisi benim için sadece boşluk. Biraz şarap ve dizide edilen bir laf uzun zamandır unuttuğum bloğu hatırlattı bana ve yazmak istedim. (bir de "bizans" tabii, bana seslenmesi ihtiyacım olan şeydi, çok iyi geldi. buradan da teşekkür etmek isterim.) Dizideki ana erkek karakterin yayımcı dostu söylüyordu o lafı, yazar olan karakterin üzerinde çalıştığı kitabın nasıl gittiğini soruyor, onun, editörüyle kitabın sonu konusunda sorun yaşadıklarını söylemesi üzerine, "sonunda zorluk yaşıyorsan, başında içine etmişsindir." gibi bir şey diyordu. Bayıldım, bayıldım! Liseli çocukların her duydukları aforizmayı bilge bir lafmış havasıyla oraya buraya yazmaları gibi ben de hemen size söylemek, buraya yazmak istedim. Hayatın sırrını öğrenmiş değilim fakat ekrandaki kadın bunu derken sanki her söz silindi, kulaklarım yalnız onu duydu. Kadın haklı hanımlar beyler, siz siz olun mevzu ne olursa olsun işin başında adımlarınızı dikkatli atın, sonra, sonrası yok, olmuyor işte. 

Benim Adım Kırmızı'ya başladım. Aslında başlayalı epey oldu, ama oldukça yavaş ilerliyorum. Düşünüyorum da en fazla haksızlık ettiğim kitap bu olmalı, çünkü okurken çok zevk almama rağmen (aksini düşündüklerimi yarıda bırakıp devam etmedim, ya da başka bir zamana erteledim zaten) okumayı uzun aralıklarla yapıyorum. Neden bilmem, insan hem isteyip hem de uzak kalmak için her şeyi yapabiliyormuş demek. Saçmalıyor muyum, olabilir, şarap ve gün çok uzundu ondandır. 

Cumartesi, Kasım 28, 2015

şeyler

 

Bizi biz eden şeylerden vazgeçmek ne kadar zor; duruşumuzdan, bakışımızdan, bize ait olan kelimeleri seçip, bize ait olan vurguyla konuşmamızdan, acılarımızdan, o acıların var ettiği yaralardan (yoksa tersi mi?), tüm bunlardan, kendimizden vazgeçmek ölüm gibi. Bilmek işe yaramaz, sen bu değilsin dersin, başka bir şey yapabilirsin, farklı bir tepki verebilirsin, başka bir sözcüğü koyabilirsin diğerinin yerine, o hayal olmaz, daha iyisini düşle ama çok iyi bilirsin ki sen busun, bu kadar. Çünkü seni sen yapan şeyler kurmuş o çatıyı, elinden hiçbir şey gelmez, yine elinde olmayan üflemeyle yıkılacak, ağlayıp üzüleceksin. Bu akşamın bulutu da buymuş, kaç saattir yağmurunu yağdırıyor üstüme, şaka bir yana bugün yağmurla senkronize düşünüp durdum, o durdu, ben günlük işlerimi yaptım, banyo, çamaşır, yemek, ıvır zıvır, eh yağdıkça da düşünmeye devam. Kış hastalığım (kabusum benim!) farenjit yüzünden uzun süredir şarap filan içemiyordum, bu akşam bir bardak şarap koydum kendime, yanına da yeşil elma dilimledim ve çoook zamandır aklımda olan bir filmi izledim. 


Short Term 12, düşük bütçeli bir film ve sanırım bağımsız. Film hakkında hiçbir şey okumadım henüz, araştırmadım da onun için emin değilim ama bağımsız bir havası(!) var. Yetimhane işlevi gören fakat daha kısa süreli konaklama sağlayan bir koruma evindeki  çocukların hikâyelerini, yine orada çalışan gözetmenlerin hayatlarıyla birleştirerek anlatmaya çalışan bir film Short Term 12. Grace, orada çalışan genç bir kadın, adı gibi zarif, ince. Grace, yurttaki çocukların yaralarını iyileştirmeyi beceremeyeceğini biliyor, ama en azından onlarla iletişim kurmaya çalışıyor, kanamayı tam anlamıyla kesmesi mümkün değil, yine de yarayı sarıp acıyı azaltmayı, ölümü geciktirmeyi deniyor. Fakat onun geçmişi de karanlık, sorunlu. Kendisine bu süreçte yardım edebilecek tek kişi sevdiği adam, belki onun ilgisi, göz yaşartan sevgisi (evet, benim gözlerim azıcık doldu) ve karnındaki bebek sayesinde hayat daha kolay olacak, belki tabii, bilmiyoruz. Filmdeki ahtapot ve köpek balığı hikâyesi çok güzel, çok naif. Buraya da yazacaktım ama üşendim, olsun, belki merak edip filmi izlemenize sebep olur. (şiişt, dayanamadım yine. masal şurada var. filmi izlemeye vaktim yok ama masalı dinleseydim keşke diyenler için amme hizmeti olsun bu)

Yazının başında bizi biz eden şeylerden bahsetmiştim ya, filmi izlerken de kaçamadım kendimin 'şey'lerinden, üstelik sadece ben değil, Grace de kaçamıyordu kendisinden, Jayden da, ahtapot ve hatta köpek balığı da. Yalnız değilim dedim, şarapla elmayı şarapla elma yapan şeye sığındım ben de, bilirsiniz ikisi de pek masum değildir hikâyesiyle.

Cuma, Kasım 20, 2015

"ah, ne olacak şimdi?"


Portrait of Katherine Mansfield - Anne Estelle Rice (1918)

Bertha her şeye sahip; sevdiği bir adam, güzeller güzeli bir bebek, hep hayal ettiği gibi bahçe içinde bir ev ve evdeki yardımcılar sayesinde kendisine ayıracağı bir sürü zaman. Bertha'nın uzun bir süredir yanından ayrılmayan bir şeyi daha var, tarif etmesi imkansız, isimlendirmesi zor, sanki öğleden sonra güneşinden bir parça yutmuş da içinde kor gibi yanan bir duyguya dönüşmüş gibi bir "şey". Bertha bu hisse ne isim vereceğini bilemiyor; neşe, sarhoşluk, coşku, heyecan, ama hayır, tüm bunlar yüreğindeki bu tanrısal ateşi karşılamıyor. Mutluluk, katıksız mutluluk olmalı bu, onunla nasıl başa çıkacağını bilmediği bir koyu karanlık aslında. Akşam misafirleri gelecek, kocası onu çok az geç kalacağını söylemek için arıyor, konuşmanın sonunda telefonu tam kapatacaklarken Bertha, sesleniyor; "Ah, Harry!" Kocası soğuk ve ilgisiz bir sesle ne olduğunu soruyor. Söyleyeceği hiçbir şey yok Bertha'nın, yalnızca bir saniye de olsa bir ilişki kurmak istiyor sevdiği adamla, yüreğinde taşıdığı ateşi hissettirebileceği bir ilişki, olmuyor. O hisle akşam oluyor, misafirler geliyor; marjinal bir çift, bir şair ve Bertha'nın hep gittiği kulüpte tanıştığı genç bir kadın. Bertha, adından başka hiçbir şey bilmediği bu kadını gizemli buluyor, neredeyse ona hayran, kocasına kadından bahsederken çözemediği bir bilmece gibi anlatıyor ama kocası tepkisiz ve alaycı karşılıyor onun bu ilgisini. Kadından tuhaf bir şekilde hoşlanmıyor, küçümsüyor. Yemek, keyifli geçiyor, Bertha'nın katıksız mutluluk kabı doldukça daha çok doluyor, dışarıdaki muhteşem ay, rüzgârda usul usul dans eden armut ağacı, konuşmadan onu anlayan konuğu genç kadın, hepsi kusursuz. 

Gecenin sonunu hikâyeyi okuduğunuzda öğrenirsiniz. Sanki yeterince sır verdim gibi, artık durayım. Mansfield'den daha önce bahsetmişim, çok çok sevdiğim Ölü Albayın Kızları öyküsünü anlatmışım burada. Geçen gece, belki üçüncü kere bendeki kitaba adını veren Katıksız Mutluluk öyküsünü okudum. Bu öyküde beni çeken bir şey var, Ölü Albayın Kızları kadar sevmesem de bu başka bir şey, bakın, Bertha'nın içinde kor gibi yanan o hisse isim verememesi gibi ben de takıldım işte, ne demişler; türdaşlarımızla paylaşmadığımız hiçbir niteliğimiz yoktur! (yazının başından beri çatık olan kaşlarım gevşedi, güldüm. alatlı ile mansfield'ı aynı yazıda anmak aklımın ucundan geçmezdi. ama kader..) Bu öykü üzüyor beni, korkutuyor; Bertha'nın öykünün sonunda içindeki duyguyla nasıl halleşeceğini bilemiyorum, belirsizlik canımı sıkıyor. Kim bilir, belki de her okuyuşumda bir cevap bulurum umuduyla başlıyorum öyküye, kendimi "unuttum bu öyküyü ben, hatta okumamış bile olabilirim!" yalanına inandırıyor ve defalarca okuyorum. Yok, cevap bulamadım hâlâ, sadece şunu söyleyebilirim; "o şey" eksik kalsın, katıksız mutluluk, katıksız bir mutsuzluğu getirir beraberinde çünkü. Hem armut ağacının çiçekleri bana yeter, sonra gökyüzünde ışıl ışıl ay var ve bir sonraki öyküde rüzgâr*.

---------------------

* Bendeki İş Bankası Kültür Yayınları çevirisinde Katıksız Mutluluk öyküsünden sonra gelen öykünün adı; "Rüzgâr Esiyor" ama sanırım başka çevirilerde aynı öykü "Ah Bu Rüzgâr" diye çevrilmiş. Bana kalırsa "ah"lı olan her şeyin güzel olması gibi o isim de daha güzel.

p.s.: Her gece yatmadan önce ilaç niyetine bir Mansfield öyküsü okuyorum, iyi geliyor. Yatağımda müziği ayarlamak zor, bu yüzden ben sessizlikte okuyorum ama siz eğer müzik açabilecek bir ortamdaysanız bu zarif kadının en az kendisi kadar zarif ve ince öykülerini Edward Macdowell müziği eşliğinde okuyun, birbirlerine çok güzel eşlik ettiklerini göreceksiniz. 

Salı, Ekim 06, 2015

kışa hazırlık; battaniye altı film tavsiyeleri




Fırsat buldukça film izlemeye çalışıyorum, şu sıralar bana en iyi gelen şey bu. İzlerken her şeyi unutup ekrandaki hikayeye dalıyorum, hele film güzelse değmeyin keyfime iki saatlik terapi gibi. Bu durumda yaşadığım tek dilemma şu; film izleyeceğime elimdeki kitaba mı dönsem acaba, çünkü -şükür- o da çok keyifli gidiyor ve küçük bir muhasebe yapıyorum, film kazanıyor. Film bittikten sonra okurum diyorum, saat gece 3-4 gibi yatağa gidiyor ve sadece bir bölüm okuyup uyuyorum, kader.;/ Arada izlediğim ıvır zıvırları unuttum ama yukarıya afişini koyduğum dört filmi tavsiye edebilirim size. Birini (everest) sinemada izledim, diğer üçünü rahat koltuğumda ve sanırım dışarıya çıkmak bana yaramadı ki sinemaya gittiğim günün ertesinde fena bir gribe yakalandım. Burnum tıkalı, kafam kazan gibi.

----------

Sıcak bir banyo yaptım, geldim. Banyoya girerken çayı demlemiştim, çok dakik bir tipim, alarm öttü, çay demlendi ve hoop ben burdayım.;) Bir yandan çayımı içip bir yandan da yazıyı bitireyim, sonra bir film koyarım belki. Ne diyordum, hah filmler; Poulet aux prunesSatrapi'nin çizgi romanından uyarlanmış. Orijinal adı Erikli tavuk imiş, bizimkiler Azrail'i Beklerken diye çevirmişler. Bence ikisi de uygun filme, erikli tavuk merak ettiğim lezzetiyle bir adım öne geçiyor ama olsun, diğeri de iyi. Persepolis'i sevmiştim ama bu filme ısınamadım. Sanki espriler komiklik olsun diye zorlama yapılmıştı, çok derin olduğu söylenen aşk ise yüzeyseldi, ya da öyle verilmişti diyeyim. Arada bir iki sahne güzeldi, ama unuttum şimdi hangi sahnelerdi onlar. Yine de izlediğim için pişman değilim, naif çizgileri severim, Satrapi de bu işin ustası zaten. Everest vizyonda, büyük filmleri büyük ekranda izlemeyi seviyorum onun için hemen gittim. Fena film değil, keyifle izledim. Dağ görüntüleri korkunç güzeldi, benim yükseklik korkum var, bırakın dağı filan ikinci katın penceresinden bakınca fena olurum. Filmi izlerken, bir insanı böyle tehlikeli bir sporu yapmaya iten şeyin ne olduğunu düşündüm, ve buldum tabii! Dedim ya az önce "korkunç güzel" görüntüler vardı diye, işte o manzaraya gerçekte şahit olmak eminim muhteşem bir duygudur, adrenalin filan bilmem, anlamam da o görüntülere iman edilir, onu bilirim. Nightcrawler, bu filmler arasında en tuhaf olanıydı, izlerken şaşırdım, çok beğendim. Jake Gyllenhaal olağanüstü oynamış, müthiş bir oyunculuk gösterisiydi, zaten severdim bu filmle daha da sevdim, psikopat bakışları nefisti, korkuttu beni. Film netten online izleniyor, konusu da her yerde yazıyordur zaten, ben sadece izleyecekleri uyarayım; etik, ahlak, insanlık vb. dersi vermiyor bu film, insan budur, insanlık da böyle bir şeydir, buyrun buradan yakın, diyor. Madame Bovary'yi dün gece izledim. Kitabı yarım bırakmıştım, bir şeyler bir şeyler oldu kaldı öyle, kötü de gitmiyordu ama kalmıştı işte. Bu filmi izlerken hemen tekrar kitaba dönmek istedim, çünkü filmdeki Emma ile benim romanda tanıdığım Emma çok farklıydı. Filmdeki Emma'yı anladım, ona acıdım, sevdim. Kitabı okurken böyle hissetmemiştim, oradaki kız, hoppa, sığ ve aklı bir karış havada bir kızdı. Neyse, film kötü değildi, her uyarlamanın yaşadığı dezavantajı yaşıyordu tabii, romanın gücü altında ezilme riski. Mia'yı sevdiğimi burayı okuyanlar bilir, yine şiir gibi oynamıştı Emma'yı, hasta yatağımda onun o mırıl mırıl konuşmasını beynim ilaçlarla uyuşmuş bir şekilde, keyifle izledim. Özellikle uyarlama hastalarına tavsiye ediyorum bu filmi; Emma'nın içindeki sıkıntıyı, saçının topuzunu gevşetmesiyle geçirme çabasını görün ve o kısacık sahneye hayran kalın diye. 

----------------------------


Hey Neo, bu şarkı sana hediyem olsun.;) Elbette diğer tüm hediye olasılıklarını yedeğimizde tutalım ama şimdilik bu güzel şarkı benden sana gelsin. Eski ve çok bildik bir şarkı evet, olsun, yine de bu ses huzur veriyor bana, beraber dinleyelim. (aslında sana bir film hediye edecektim, hatta Poulet aux prunes'ü izlerken baya umutluydum, bu filmi Neo çok sever diye düşünmüştüm. Ama olmadı, çok hoşlanmadım filmden, eh bayılmadığım filmi sana hediye etmem haliyle.;) Madame Bovary'yi sevebilirsin belki, naif, sessiz, sakin bir film. benim ruh halime uydu, seversen o da bingo olur, asıl hediye onu yaparız.;p)

Çarşamba, Eylül 23, 2015

iyi olduğumuza sevindim*



Kuş bakışı nasıldır, neye benzer bilemem ama kuş duruşunun farkındayım; soğuk, umursamaz ve dikkatli. İzindeyken, C.'nin evinin balkona benzeyen ama balkon olmayan köşesinde, kombinin hemen üzerine yuva yapmış güvercini izlemek sabah rutinim hâline gelmişti. Çayı koymadan ona selam veriyor (yok, sesli değil, o kadar şapşikleşmedim şükür), sonra da uzun uzun izliyordum havalı kuşu. Bu bakışı merak eden başkaları da varmış, üstelik bu başkaları benim gibi kuşa hayran hayran bakıp şaşkınlığını içine atmamış, bu bakıştan esinlenip fıstık gibi bir de film yapmış. Geçen gece İsveçli yönetmen Roy Andersson'un muhteşem isimli filmini izledim, bizde "İnsanları Seyreden Güvercin" diye vizyona girmiş sanırım, ama ben motamot çevirisini daha çok sevdim; Bir Güvercin Bir Dala Konmuş Varoluş Hakkında Düşünüyordu, ne bileyim, varoluşçu bir kuş fikri müthiş geldi bana. Yönetmen filmin adını koyarken-ve hatta bence konusunu da o bakıştan almış- Brueghel'in meşhur The Hunters in the Snow tablosundan esinlenmiş. Ben Bunuel'i çok severim, bu filmi izlerken Bunuel sürrealizmi içindeymiş gibi hissettim kendimi, güzeldi. Filmin mizahı ise Kaurismäki filmlerindeki gibiydi, soğuk ve soğukluğu şiddetinde sarsıcı, çok ama çok komik. Eh, içinde bol miktarda Beckett karakteri de varken izleyip sevmemem imkansız olurdu, bayıldım tabii. Film hakkında yazan yazmış zaten, ben sadece tavsiye edip geçeyim, bir de, bir sahnesindeki konuşma-şiiri yazayım, burada dursun;

"
- Şiir neyle ilgili peki?
- Bir kuşla. 
- Bir kuşla mı ilgili? Ne tür bir kuş?
- Güvercin.
- Güvercinle ilgili demek. Peki bu güvercin ne yapıyormuş?
- Bir dalda oturuyormuş.
- Dalda mı oturuyormuş? Dalda ne yapıyormuş?
- Dinlenip derin derin düşünüyormuş.
- Dinlenip derin derin düşünüyor muymuş? Güvercin ne düşünüyormuş peki?
- Hiç parası olmadığı gerçeğini.
- Neyi düşünüyormuş?
- Hiç parası olmadığı gerçeğini.
- Hiç parası olmadığını mı? Tanrım!  Sonra ne olmuş?
- Uçup evine gitmiş.
- Sonra uçup evine gitmiş demek! Anlıyorum.
- Sonra da şiir bitiyor.
"
Down sendromlu küçük bir kızın öğretmeniyle konuşurken okuduğu şiir bu. Üzerinde konuşmak anlamsız, güvercin gibi durup derin derin düşünelim, sonra da uçup gideriz belki. 

----------------

- Lars Iyer'in Kuşku'su geçenlerde bitti, Şenay çok seviyor bu yazarı, onun için daha bir istekli okudum  ama onun kadar bağlanabildim mi kitaba bilmiyorum. Karakterleri sevdim (yine Beckett), dilini beğendim ve şimdilik bir kenara koydum kitabı, devam kitaplarını ne zaman okurum bilmem. 

- Beni çok heyecanlandıran, daha ilk cümlesiyle içine girdiğim bir kitaba başladım. Uykuyu beklemeli, eskili, eşyaların gölgesiyle yaşamalı, cüceli, yaşlı hanımlı, özetle sessiz mi sessiz bir kitap bu. Bilin bakalım hangi kitaptan bahsediyorum? Yazarı, benim gibi çok ama çok virgül kullanıyor diye saf saf seviniyorum okurken, uzun uzuuuuuun cümleler, bol bol virgüller, tam benlik.

Hardy'nin "Çılgın Kalabalıktan Uzak" kitabının son uyarlamasını izledim. Üzerinden epey zaman geçti ama yine de yazayım, beğendim çünkü. Görüntüler özellikle harikaydı, görüntü yönetmeni çok iyi iş çıkarmış izlemeye doyamadım. Zaten filmin yönetmenini de önceki işlerinden beğenirdim, bu filmin yönetmeni olduğunu bilmiyordum denk düştü, iyi oldu. 

- Arada izlediğim kötü ya da sıradan filmler var, onları yazmaya üşendim şimdi, belki Nick Cave belgeseli 20,000 Days on Earth'den bahsedebilirdim ama o da geçenlerde Cave'in başına gelen korkunç şeyi hatırlattığı için üzüyor beni, onu da geçelim. 

-Aklıma geldi; güvercin bakışlı filmdeki şu sahneyi izleyin, belki filmi seyretmenizi hızlandırır, çivi gibi sert, akla takılan, kolay kolay da çıkmayan bir sahne.

- Şu aşağıya koyacağım şarkıyı çok dinliyorum bugünlerde, eminim herkes dinlemiş sıkılmıştır bile, ne yapalım, dinlemeyenlere selam olsun madem.



-----------------

*Filmi izleyen, bu cümleyi de anlar.

Cuma, Temmuz 03, 2015

"gözbağını çözemez hiç kimse"*


(Khooneye Ma - Marjan Farsad)

Uyuyamadım. Birkaç gündür dişim sızlıyor, ama bu uykusuzluk başka, sızının verdiği rahatsızlıkla kafa karışıklığını ayırt etmek benim için kolay, bu ikincisinden. İstanbul'dayım, C.'nin evinde. Çok bunalmıştım, çok, çok, çok bunalmıştım, her nöbet "bu da bitiyor, bitecek" diye saatleri sayıyordum, şimdi aynı sıkıntı içimde.

Çay suyu koydum, çay içmek istemiyorum, çayın sağaltıcı etkisine inanıyorum sadece. Bir şeylere inanmak yaşamımın ilacı. Sızılar öyle geçiyor ama kök derinde, yarayı iyi etmek zor. 

Buraya yazmadan önce yatağa kıvrılıp Furuğ okudum, çay suyunun kaynama sesi müzik gibiydi, sonra işte o sızı. Yanağımı tuttum, buraya geldim. Yukarıdaki müziği Zelda'dan duydum, o çalarken yazıyorum. Çayı demledim, o kaynasın, ben biraz dışarı çıkacağım. Sabah İstanbul nasıl, yüzü turşu mu satıyor, suratsız, mutsuz mu? Hiç bilmiyorum, bir bakayım, öğrenir buraya da yazarım. Sonra çay demlenir, kahvaltı sabah rehavetini dağıtır, ben Furuğ okur, uyurum. Ne güzel sesleniyor, ne güzel kadın.

"...o günler geçip gitti
o günler, kirpiklerimin arasından..."

--------------

* " herkesin ebe olduğu bir oyunda / herkes saklandı birbirinden / ne elmanın meydanına çıkacak / ne kuytusunda armudun / sayı suyu yok kimsenin / kimi zaman çok uzaklarda bir çocuk sesi / rüyadaki gibi / bağırır kendi kendine / Çık ortaya / çay içtin / çay içtin / çay içtin / gözbağını çözemez hiç kimse " Çay/M. Mungan 

Perşembe, Mart 05, 2015

tanrım ona bir salıncak!




"...
Kadınsa kımıldamak ister, olmaz
Yer değiştirmek ister, olmaz
Solumak birdenbire
Gene olmaz
Olacak bir şey boşuna aranır, boşuna boşuna boşuna
Bir kaya daha çatlar
Başlar ufacık taşlar yuvarlanmaya
Eser bir silinti, bir sisin dağılışındaki öz
Çıkar o yunus balığı, o heykel
Yaz kelebeği, kapı
Sonra?

..............

Yitmek, hani durmadan yitmek, ulaşmak bir aşkınlığa
Var ya
Orada
Tek imge kayalardır, işte orada
Yaşar hiç konuşmadıklarınız, işte orada
Dışa vurmadıklarınız, şimdi orada
Her şey hep kayalardır; otlar da böcekler de, sular da
Günler de, zamanlar da
-Görünen bir zamandır çünkü orada-
Bir el yana düşmemiş, kaldı ki birden havada
Değilse bir hareket bu, yalnız orada
Orada
Bir ayak boyu yerde, bir kadın
Bırakılmış gibi yıllarca
Tanrım ona bir salıncak!
Taş kesilmesin diye taş
Donakalmasın diye boşlukta.

...
"

Unutkanlık bugünün en moda mazereti, onun için unuttum deyip geçmek imkansız, bir özür bulmak lazım. Çok  meşgulüz ondan böyle oluyor, hastalık filan değil, asla. Bu filmi çok çok önceden izleyeyim diye aklımın bir köşesine not etmiştim, unutmuşum. Bu akşam, -tüm uğursuzluğunun aksine- bana bu filmi hatırlattı ve sakinleştim. Güzel bir şarap açtım, unuttum, unuttum, unuttum, o sahneye kadar. Filmin konusu basitçe; bir kadının evcilleştirdiği biri yavru, dört deve ve güzeller güzeli köpeğiyle Avustralya çölünü baştan başa geçmesi. Bu yolculukta ona -iyi ki!- çok az insan eşlik ediyor, kendisine sponsor olan derginin fotoğrafçısı, yerliler ve rastladığı bir iki kişi. Robyn, insan sevmiyor, bunun nedeni önemsiz, etrafındaki bu gürültülerin hayatında yeri yok çünkü. Ama çöl gecesi, soğukta aklına düşen görüntüler önemli, en çok annesini özlüyor.

Ben Robyn'nin -özellikle soğuk verilen- karakterini sevdim, gülünce çok güzel olan yüzü, sabah onu uyandıran köpeği Diggity'yi öpüp koklaması, çöldeki yalnızlığı, yerlilerle anlaşmasında dilin pas geçilmesi, hepsi çok güzeldi. Aslında film olağanüstü filan değil, hatta bazı sahneler sıradan, üstelik bende alıp başını gitme isteği de uyandırmadı fakat o dinginlik sarsıcı. Hani bu tür filmlerin genellikle kaçma, her şeyi bırakıp uzaklara gitme etkisi vardır ya, filmdeki karaktere özenilir, "keşke" denir, ben filmde hiç böyle bir şey düşünmedim, ama bir sahne vardı orada takıldım. Kız, çölün ortasında yaşlı bir çifte rastlıyor ve onlara bir gece misafir oluyor. Birlikte yemek yiyor, scrabble oynuyorlar. O yaşlı çifte özendim işte, C. ile o yaşlı çift gibi olabilsek keşke dedim, her şeyden uzakta, çölün ortasında inanılmaz bir dinginlik. Sonra güldüm kendime, kelimelerle bile birbirimizi anlamak mümkün değilken sessizlikten yardım dilemek komik. Ya da belki; "kelimeler çok abartılıyor."

Film aklıma Edip Cansever'in Salıncak şiirini getirdi. Daha önce burada o şiiri ne kadar çok sevdiğimden bahsetmiştim, tekrar hatırlamak iyi oldu. Çünkü bazen unutmak ölümdür.  

"Tanrım ona bir salıncak!
Bir gidip bir geliversin diye boşlukta"

Cumartesi, Şubat 28, 2015

çığ

(Paul Signac / Sunday)

"her zamân sûz-ı firâk olmaz visâl erdi açıl / âlem-i aşkın da yahyâ kışı var hem yazı var"*


Sözümde duramadım, unuttum buraları. İş güç, şu bu, izinler, eve dönüşler vs. derken kaç ay olmuş yine. Zaman diye bir şey var mı bilemem, ama -varsa eğer- su gibi aktığına adım gibi eminim. Yarın yine iş var, onun için kısacık bir şeyler söyleyip gideceğim; bir önceki yazıda bahsettiğim portakal likörü oldu, çok da güzel oldu üstelik. Şimdi aklımda başka başka likörler yapmak var; muz, nane, kahve.. bakalım. Aklımda bir şeyler varken, kafayı bir şeye fena takmışsam yeni bir romana başlayamıyorum, geçen burada bahsettiğim tarzda kolaj kitaplar, kısa öyküler ya da deneme okuyabiliyorum sadece. Kötülük Üzerine Bir Deneme eğlenceliydi, su gibi aktı gitti, Sabahattin Kudret Aksal'ın Gazoz Ağacı'ndaki öyküler canım sıkıldığında yanımdaydı, Pamuk'un son romanı Kafamda Bir Tuhaflık -ilginçtir- çok hızlı bitti. Şunun için ilginçtir dedim; ilk başta hiç ama hiç sevmedim kitabı, dilini, karakterlerin eğreti hâllerini, anlatımdaki çiğliği, ama Orhan Pamuk çok iyi bir yazar, kendisini okutturmayı iyi biliyor, sonra yavaş yavaş ısındım karakterlere, kitabı bitirdiğimde ise ciddi üzüldüğümü hatırlıyorum. Hüzünlü bir kitaptı, büyük ihtimal zamanla unutur giderim fakat Mevlut'un Rayiha'yı "öyle güzel" sevmesini asla unutmam. 


(Force Majeure/Ruben Östlund)

Bunları geçelim şimdi, bu yazıyı yazma sebebim dün gece izlediğim film; Force Majeure. Uzun zamandır böyle güzel ve farklı bir film seyretmemiştim, kalbimi vuran film yine kuzeyden geldi. Beni bilenler bu lafı da anlar, kuzey sinemasını severim ben ya da şöyle diyeyim kuzey sineması stilinde çekilmiş filmleri severim, konum önemli değil. Film, İkea kataloglarından fırlamış gibi duran çekirdek ailenin bir haftalık kar tatilini anlatıyor. Çocuklarının yanında asla tartışmayan, bunun için otel odasının kapısı önünde trajik görüntüler veren "mantıklı" bir çift, sağlıklı ve güzel iki çocuk, mutlu ve huzurlu öğlen uykuları. Tatilin daha başlarında güzel bir öğlen yemeğine düşen "zararsız" bir çığ. Sonrası ise bembeyaz. Hatta şöyle olsun, filmdeki kadın karakterin bir cümlesini buraya yazayım; "Sonra her şey bembeyaz oldu." Bu filmi izlerken tutkalla yapıştırmaya çalıştığımız mutluluk fotoğraflarının ne kadar hassas ve kırılgan olduğunu, tek bir dokunuşla (ya da belki dokunuş bile yok, iradesizlikle) paramparça olacağını, ve bunu kabullenmenin ölüm kadar zor olduğunu anladım. Böyle sıkı filmler kolay kolay bulunmuyor tavsiyem olsun size. 

Yazının başına koyduğum muhteşem resim, Paul Signac'ın. Bu resmi yıllar önce, daha lisanstayken okul kütüphanesinde bir şeyler ararken görmüştüm. Filmi izlerken aklıma geldi ama bulmak kolay olmadı. Ne ressamın adını doğru düzgün hatırlıyordum ne de resmin ismini. Ama buldum! Hemen altındaki dizeler ise Şeyhülislâm Yahyâ Efendi'den, çok severim. Birbirinden apayrı üç şey; resim, film, dizeler benim kafamda buluştu bu gece, üstüne ne söylesem boş.

Müzikleri de dinlemeden geçmeyin, nefis bir grup tüm şarkılarına bayılıyorum.

*Şeyhülislam Yahyâ Efendi Divân'ından.

Cuma, Kasım 28, 2014

kahveye eşlikçi


Her şey planladığım gibi oldu, İstanbul'a gittim ve ışık hızıyla döndüm. Döndüğüm gibi o kısacık aranın acısını çıkartırcasına gün aşırı nöbet tuttum ve yarın 24 saat çalışacağım. Dün, gitmeden önce yapayım dediğim ve buraya da not aldığım likörü yaptım. Dedim ya, yarın yorucu bir gün olacak, onun için gevezelik yapmadan likörün tarifini verip yatağa gideyim. Birkaç saat oyalanmadan uyuyamıyorum ben, kendimi bildim bileli böyledir bu, şimdi bir de harika bir kitaba takıldım, yatakta onu saatlerce karıştırmadan uyuyamıyorum. (döndüğümden beri elimde C.'nin hediye ettiği kolaj kitap var, görsel rehber tarzında hazırlanan kitapları böyle isimlendiririm ben, yüzlerce ressamın eserlerinin kolajı gibi kitap, ayrıca heykel ve birkaç enstalasyon da var. neyse işte, nöbet sonrası sabahın körü, geç saat filan demeyip ona takılıyorum. Tipik ben, oyalanmanın insan hâli.) Onun için gevezelik yok, gevezelik yok!

Portakal likörü en çabuk olan likörlerdenmiş, daha önce yapmadım, bilmiyorum. Tek bildiğim, hemen olmasını istediğim. Kahvemin yanına nefis bir eşlikçi gerek, eh, kendi ellerimle yaptığım mis gibi bir likörden daha güzel eşlikçi de olamaz diye düşündüm. Benim yaptığım likörün tarifi kısaca şöyle; iki buçuk kilodan biraz fazla sıkmalık portakalı yıkayıp süzülmesi için bir kenara koydum. Beş litrelik cam kavanozum vardı (ki iyi ki daha küçük bir kaba yapmamışım, ancak aldı. diğerlerine sığmazmış.) portakalları enlemesine ikiye keserek içine yerleştirdim ve votkayı ekledim (bu tarifte 70 cl)  votkayla aynı miktarda su ve 500 gr toz şekeri de ekleyip ağzını kapattım. A yok, iki üç tane tarçın çubuğu ve bir avuç kadar da karanfil attım. Sonra da ışık görmeyen bir yer ister diye dolaba kaldırdım. Bir ay kadar sonra olur diyorlar, göreceğiz bakalım. 



Keyfim yok, bu kısa tatil pek yaramadı bana. Büyük bir sorun yok huzurumu bozacak ama küçük küçük sorunlar yetiyor. Kafamı toparlayıp bir şey üzerinde etraflıca düşünemiyorum. Müzik uzun zamandır yoruyor beni, sadece C'nin gönderdiği bir iki parçayı ya da yukarıya koyduğum sonatları dinliyorum. Hoş, bazen onlar bile fazla geliyor, sessizlik en güzel müzik. Bu sabah daha eve girerken dışarı çıkmayacağım demiştim, sözümde durdum. (peh, söze bak!) Havalı havalı, dışarı çıkmayacağım, markete bile gitmem, diyordum ama içten içe akşam yemeğinde ne yaparım diye de düşünüyordum tabii. Sipariş, ı ıh, ne birisiyle konuşacak halim ne de dışarıdan bir şey yemek için isteğim vardı. Patates haşladım börek yaparım diye fakat -masal bu ya-, hazır yufkam filan da yoktu. Heh he, iyice tozutmadan hamur yoğurdum ve puf böreği yaptım diyeyim de hem siz kurtulun hem de ben. Puf böreğini hep peynirli yapardım, bu sefer patatesli denemiş oldum. Çok güzel oldu, tavsiye ederim. Ayrıca hamurla uğraşmak, hamur kokusu ve demlenen çay sesi tüm ilaçlardan ve müziklerden daha sakinleştirici, bilen bilir. 

Pazartesi, Kasım 17, 2014

aroma, gusto ve yemek kültürü

 hepsinden önemlisi; kendime notlar




Kolay yapılan, uğraştırmayan -ve elbette basitliğiyle ters orantılı lezzette- yemekleri severim. Bu akşam da bu fikirden ilhamla yola çıktım, yola çıktım çıkmasına da mutfaktan iki saatte çıkamadım. Biftek yapıp geçecektim güya, pratik ya, ı ıh olmadı, yanına patates püresi, yeşil salata, mantar kızartması derken zaman aktı gitti. Müzik filan da dinlemediğim için zamanın nasıl geçtiğini anlamadım (müzik dinlerken aynı şarkılar başa sararsa ya da kafam şişerse saati anlayabiliyorum, tahmin işi oradan). Bloğa yazmaya uzun bir ara verip konuya yemekten girmemin sebebi ise çok keyifli bir kitap. Geçenlerde planlamadığım bir idefix alışverişi yaptım, sadece birkaç kitap aldım, onları alırken de kendime hediye olsun diye (azıcık moral gerek, bunun için de kitap, film vs.) Murat Belge'nin -tarih boyunca- Yemek Kültürü kitabını attım sepete. Çok keyifli bir kitap. Bu tür -roman kurgusuyla yazılmamış- kitapları bölüm bölüm okurum ben, hem nerede kalmışım derdi olmaz hem de dar zamanlar güzel geçer, bu kitapta ilk okuduğum bölüm elbette çay başlığı oldu. İngiliz şair Cowper "neşelendiren ama sarhoş etmeyen" diye tanımlarmış çayı, bayıldım bu tarife, hikâyesi de şu; şair içkiye düşkün ve bu düşkünlük sıkıntı yaratıyor, o da içkiyi bırakıp (muadili olmasa da o da içecek bu da içecek dedi sanırım) çay içmeye başlıyor. Sonra da bir şiirinde çaya minnet dolu dizelerle yer veriyor. Beni güldüren (kitabı okurken devamlı gülümsüyorum zaten) diğer hikâye bir yazarın kitabından; Macar yazar Mikeş, ironik bir dille yazdığı "Nasıl Yabancı Olunur?" kitabında İngiliz kültürüyle dalga geçerken çay alışkanlıklarını da diline dolamış; başlangıçta çay güzel bir içecekti, sonra bu güzel içeceği nasıl berbat ederiz diye düşünen İngilizler çaya süt kattılar. Bu yoruma Belge gibi ben de bayıldım, çünkü bırakın çayı hiçbir içeceği sütle karıştırmayı sevmem. Sanki içeceğin doğallığı bozuluyor, güzelim seremoni çocukluğumun kötü kabusu süte ve onun kötü anılarına kurban gidiyor gibi gelir bana. (çocukken süt içerken kusardım, hele ağzıma kaymak gelirse, bırrrr! şimdi daha iyiyim, her şeye alıştığım gibi süte de alıştım) Hah tamam, şimdi biraz bakınınca Belge'nin bahsettiği kitabı buldum, meraklısı için link de vereyim, şurada. Baktığım bölümlerden birinde Belge şu ünlü safsatayı da anıyor; "yemek için mi yaşamalı, yaşamak için mi yemeli?". Bu sorunun zevk almaktan korkan, yaradılıştan sofu adamın sorusu olduğunu düşünüyor. Şunu sevdim; haz insanı yalnız insan yapmakla kalmıyor, insan yaptığı için 'tarih'i de var kılıyor. (roma hedonizminden nefret eden ben bile katıldıysam bu görüşe diğer okuyucuları tavlaması işten bile değil.;p)  Bu kitap elimden düşmeden daha çok bahsederim size, kısacık alıntıları merak etmeniz için lezzetli starter'lar(!) yerine koyun ve eğer almadıysanız hemen listenize atın kitabı, eminim pişman olmazsınız.  

Sarı Kent'le aram eskisi gibi değil, çok seviyorum ama anlaşamıyorum zatıalileriyle. Okuduğum, izlediğim şeyler biriktikçe aklıma geliyor, fakat kafamı toparlayıp yazamıyorum. Bir de hep yazmamam için bir sebep, engel çıkıyor karşıma, elbette hepsi faso fiso, oyalanıp duruyorum. Madem öyle, aşağıya notlar alayım, "şunlar şunlar yapılacak, yapıldı, kaytarmak yok matmazel!" notları;

- Tatile giderken (temmuz ayında) başladığım Büyücü uzun bir maratonun sonunda bitti, okuduğum her kitap hakkında konuşma derdim yok burayı okuyanlara milyon kere söylemişimdir fakat Büyücü'yü yazmak istiyorum. Aşk-nefret ilişkisi yaşadığım enteresan bir roman oldu kendisi, sevdim mi sevmedim mi, iyi mi kötü mü karar veremedim. Şu örnekle daha iyi anlatırım aslında, geçen zamanda -çok oldu tabii- Anna'nın Yedi Günahı romanını okumuştum, öyle hevesle başlamıştım ki romana haliyle hayal kırıklığım da aynı derecede şiddetli olmuştu. Çok kötü bir kitaptı ve bırakın burada anlatmayı, eşe dosta bahsetmekten bile kaçındım. Hevesim Helikopter yayınlarına çok güvenmemden kaynaklanıyordu tabii. Sonra Svevo'nun Kötü Bir Şaka'sı var. O da benim için oldukça sıradan bir romandı (novella demeliyim aslında), unuttum gitti. İşte, Büyücü anlatılmazsa aklımda kalacaklardan, ancak onun hakkında konuşursam tamamlanacak sanki. (büyü tabii, siz ne sandınız?)

-Büyücü'den epey önce -belki yıl geçti üzerinden- okuduğum Karanlığın Yüreği var. Müthiş bir roman, anlatı. Bakın bu kitap hakkında netim mesela, çok çok sıkı, nefis. Onu da yazmalıyım, yukarıda ne söylediysem aynısı. (notlar gittikçe gerçekten not halini alıyor, az sonra vs. vs. deyip yatacağım ihtimal.;))

-Erhan Bey'in bloğu/sitesi (hatta siteleri) hakkında neler düşündüğümü yakınlarım bilir, çok seviyorum. Uzun süredir hiçbir bloğu ziyaret etmiyordum, orayı da unutmuşum. Son günlerde bakmaya çalışıyorum. Çizimlerine bayılıyorum, her biri çok şey anlatıyor benim için. Milan'la muhabbetleri, her sabah uyanmaktaki ısrarı ve bu ısrardaki ironi, cümlelerinde saklı naiflik olağanüstü. Şuna bugün kaç kere baktım bilseniz, son cümle benim diyen aşk şiirleriyle yarışır, o kadar güzel. Burayı okuyan herkese tavsiye ederim bahsettiğim sayfaları, tavsiyeyi de boş verelim yahu, o çizimler hakkında bir şeyler yazmalıyım ben, ya da çıktı alıp evimde bir yere asmalıyım, böyle işte.  

-Bu sözünü ettiğim kitapların filmleri de listemde. Büyücü filmi için berbat demiş herkes. Hatta Woody Allen film için, eğer dünyaya bir daha gelseydim, onu izlemek dışında her şeyi aynı yapardım, filan demiş sanırım. Peki ben bu sözlere, eleştirilere kandım mı; nein! Kedi meraktan ölmüş dostlar, izleyip göreceğiz. Karanlığın Yüreği daha şanslı, onun uyarlaması en az kitap kadar beğeniliyor. Hoş, bahsedilen uyarlama -Coppola'nın meşhur Apocalypse Now'ı- çok çok serbest bir yorum (izlemedim ama biliyorum^^) ama kötü olsa kimsenin gözünün yaşına bakacağını sanmam. Onu izlemek için sabırsızlanıyorum. Yakında umarım.

-Yaz gelmeden, çok uzun süredir istediğim bir şeyi gerçekleştirmiştim, onu da yazamadım buraya. Etamin yapmak istiyordum, yaptım. O kadar çok sorunlar vardı ki başımda ne kitap ne de film beni kurtarırdı, elimde oyalanacak iş olsun aynı zamanda sevdiğim birisine de hatıra olarak hediye ederim diyordum. En son ortaokul sıralarında ev ekonomisi dersinde (dersin ismine bakın, şimdi dikkat ediyorum saçmalığına) ödev olarak yapmıştım,  ne örgü ne de dantel filan severim ama etamin başka, çok keyifliydi deliklerden şekil oluşturmak. Her neyse, Polişka için baykuşlu bir desen işledim, çerçeveletti mi bilmiyorum ama onu düşünerek yaptığım bir objenin evinde olması bile yeter bana. Bir ara fotoğrafını çekip koyayım buraya, kendime söz. (yaparken çektiğim fotolar var fakat poliş'in evinde çekersem daha güzel olacak sanki, bakalım.)

----------------

Üç dört gün sonra İstanbul'a gidiyorum, kısacık bir seyahat olacak. Lilişka'nın doğum günü yakında, öpüp geleceğim bebeğimi. Geldikten sonra da ilk işim portakal likörü yapmak olacak, onu yapayım yemek yazılarım daha da keyiflenir belki, buraya da yazarım elbette.

Bloğumla ilgili gelen mailler inanılmaz değerli benim için, onlar sayesinde yazıyorum bu yazıyı. İki ismi özellikle söylemeliyim, çünkü maille cevap yazamadım ikisine de. Olmadı bir türlü, elim tutuldu kaldı. Onlar beni anlar, eminim. Çello Çalan Kedi ve Atze bana yazmanız tahmin edemeyeceğiniz kadar sevindirdi beni, öyle eskiyiz ki, şaşırdım duygulandım. İkinize de sarılıyorum, teşekkürler. (Çello... twitter'dan yollamış mesajını, benim gmailime düştü. Uzun süredir blog dışında hiçbir sosyal medya sitesini kullanmıyorum -arada ekşi'ye bakıyorum, berbat şeyler var ama alışkanlık-, onun için iyi ki mailime bağlıymış, gördüm.)

-------------------

Artık yatmam gerek, sabah oldu ve uyandım repliği beni bekler, üstelik kuzgun da henüz görünmemişken uykuya sığınmalı. 

Çarşamba, Eylül 24, 2014

acı reçel, acı cümleler


(acı domates reçeli yapımının dört aşaması, benim reçele kavanoz büyük geldi, netteki çoğu tarifte ters çevrilecek yazıyordu, ters çevirdim ama görüntü daha da komik oldu. hem ters çevirmek sanırım kavanozun havası için yapılıyor, eh benim kavanozun yarısı boş zaten, almış havasını alacağı kadar haliyle ters görüntü hayatımın reçel kavanozuyla sembolize edilmesi dışında pek bir işe yaramadı. onunçün fotoyu kendime sakladım, arada bakıp bakıp ağlarım ihtimal.;p)

Geçen kıştan beri aklımdaydı, yaz gelsin mis kokan, lezzetli, domates gibi domatesler çıkınca yaparım diyordum -her zaman olduğu gibi- unuttum gitti. Bu akşamüstü hava almak için şöyle bir dolaşırken kendime verdiğim sözü de hatırladım (beyne oksijen gitmesinin faydaları vol i); "o reçel artık yapılmalı, yap!". Leylak Dalı, -sağolsun- mevzubahis reçelin tarifini çok önceden vermişti bana, o tarifi aradım buldum, manavdan sert, etli ve küçük domatesleri itinayla seçtim, biraz acı biber aldım, limon ve sarmısak zaten vardı, eve gelip hemen yapmaya başladım. Bu reçelin diğer reçellerden farkı içine acı biber katılması ve bildiğimiz meyvelerle değil domatesle yapılması -imiş- (domates de meyve demeyin, üzülürüm;/). Böyle ilginç tatları merak ederim ben ve yeni lezzetlere burun kıvırmam onun için denemek istedim. (yalnız ben tarifteki üç sivri biber yerine bir tane kattım. leylak dalı zaten uyarmıştı biber miktarını azaltabilirsin diye, acıdan da çekinince elim korkak gitti ölçüye) Bakalım nasıl olacak, tadayım yazarım buraya. 

Reçeli yaparken radyoz'nin bugün çok isteyip bir türlü dinleyemediğim "yağmur şarkılarını" dinledim, fakat bir sorun var o sitede (zelda duy sesimi) şarkıların hepsi görünmüyor sayfada, sadece bir ya da iki tanesi çalınabiliyor. Ben de radyosuna tıkladım, harikaydı şarkılar, çok güzel eşlik ettiler reçelin kaynama sesine. Buraya onlardan birini koyacaktım ama dün gece defalarca dinlediğim şu şarkı takıldı dilime, onu koyayım burada da dursun. Üstelik anlamlı da olur. Anlam aşağıda, buyrun;


Bu cumartesi, bir terslik olmazsa eğer uzun süredir yapamadığım bir şeyi yapacağım; Bostanlı Açıkhava'da Birsen Tezer ve Hüsnü Arkan'ın dinletisi varmış, biletleri aldım oraya gideceğim. Bostanlı taraflarını hiç bilmem ben, vapurla gidip (istanbul dışında vapuru hiç kullanmıyorum) sevdiğim birini dinlemek (arkan'ı çok severim ben, tezer'in sesi de harika, eh bir taşla iki kuş) bu kadar cazip gelmese belki bin yıl geçse de gitmezdim ama işte müzik baştan çıkarttı. Eskiden çok giderdim konserlere, nöbetten çıkıp caz festivali için İstanbul'a gittiğimi bilirim, hem de berbat bir tren yolculuğuyla! Sanırım artık heyecanlar da azaldı, her şey dinlendi, izlendi, sevildi, bitti.

Daha fazla dramatikleşip ananemin ruhu beni ele geçirmeden gideyim. Şu cümlelerle kalın siz de;  

"Hep bir izlendiğim, yalnız olmadığım hissi vardı, sanki bunu sırf birine göstermelik olsun diye yapıyordum ve bu eylem yalnızca kendiliğinden, saf ve ahlâklı bir şekilde olursa gerçekleştirilebilirdi. 

Bir de o ses, ışık ve gökyüzü..

Kaderimin gidişatı ortadaydı: Aşağı, aşağı, hep aşağı."*

----------------------------
*Fowles'ın Büyücü'sünü okuyorum, ondan bu cümleler. Yazın başlamıştım kitaba aylardır elimde. Uzun süredir zaten elime alamıyordum  da, onun da ötesinde -sanırım- Fowles'ı yavaş yavaş okumak daha iyi geliyor bana. (dün gece yaşadım bu aydınlanmayı ve hemen sizinle paylaştım;p) Cümleleri sert, alaycı, umursamaz, onu hızla okumak zeki birinin işine gelir belki, daha az yaralanır ama ben onun cümleleriyle canımı acıtmayı seviyorum. Böyle devam. 

Cumartesi, Eylül 13, 2014

yavaş


(her şeye gücümüz yeter, kutsandık filan ama işareti pek beceremedik.)




"Derken piyano başladı, bir valsin hüzünlü nağmeleri açık pencerelerden etrafa yayıldı, ve herkes bir sebepten mevsimin bahar olduğunu anımsadı, bir Mayıs akşamıydı, herkes güllerin, leylakların ve taze kavak yapraklarının kokusunu duyuyordu. Riyaboviç içtiği brandinin ve müziğin tesiriye, pencereye doğru baktı, genç adama göre, çiçeklerin, yaprakların kokuları bahçeden değil, hanımların yüzlerinden ve elbiselerinden geliyordu."*


Gözlerimi onunla açıyor, gün boyu onunla dolaşıp yine onunla yatıyorum. İyi mi kötü mü olduğuna bir türlü karar veremediğim, ama etkisi kesin olan eski bir şaka gibi aklıma geliyor bu öykü. Hem üzüyor hem mutluluk veriyor, evet, iyi mi kötü mü bilmiyorum, bahar gibi belki, öyle diyelim. Çehov'un Öpücük öyküsünden bahsediyorum, o kadar çok oldu ki okuyalı hâlâ beni peşinden sürüklemesi tuhaf, öyküdeki öpüş gibi kalbi tam on ikiden vuruyor başka açıklaması yok. Bahsettiğim öykü kısacık, mayıs ayında (elbette!) geçiyor ve topçu birliğinden bir askerin yaşadığı kısacık bir anı anlatıyor. Riyaboviç, hikâyenin kahramanı ama hikâye herhangi bir kahramana ihtiyaç duymayacak kadar naif, kırılgan. Tamam, eklemeliyim; elbette yalnız. Riyaboviç, öylesine gittiği davette tüm sıradanlığını, zavallılığını (bizim büyük çaresizliğimiz, hepimizin?), kimsesizliğini unutturan -yanlış- bir öpücükle tanışır ve olanlar olur. Artık mayıs daha mayıs, kuşlar daha şarkılı, uykular daha rüyalıdır. Aslında öpücük onun bile değildir, olsun, bir ışık, bir ürperti, sana tüm çirkinliğini unutturan tanrısal kutsama, ötesini boş verelim. 

Öyle yapmadık mı, boş vermedik mi?

Tatil fotoğrafları var elimde, çok uzun süre önce seçip klasörlemişim. Buraya koyup daha önce yaptığım gibi uzun bir yazıyla anlatacaktım, keyifsizim. Hani çok şaşırtıcı, güzel bir şey olur da onu kalbinizde taşıyamazsınız ya, sonra onun sarhoşluğuyla anlatsam mı anlatmasam mı diye şaşkınca dolanırsınız etrafta, ve bir zaman gelir o anlar dağılır, gerçek daha gerçek, ayna daha nettir, onun gibi işte. Askerin yaşadığı gibi bir şey yaşamadım -yakın zamanda en azından!- hayat aynı ezberle akıyor, bir yorgunluk çayıyla mutlu olup, okuduğum kitabın bir cümlesiyle heyecanlanıyorum hâlâ, keyifsizliğim de anlatılacak somut bir şeyden değil, ama kalbin o; "tamam, artık biliyorum, yavaşlayacağım" sesini kulağımın dibinde duyuyorum. 

Ses uzaklaşsın, tatili, geçen günleri, okuduğumu, izlediğimi anlatırım, konuşuruz.

-------------------
*Anton Çehov, Öpücük / Bütün Öyküler 4 (1887) Cem Yayınevi (çev. Mehmet Özgül)

p.s.: -Hah, şuna da bakın lütfen; kitabın kapaklarından biri, bayılmıştım ben gördüğümde.  Öyküyü tek bir çizimle anlatıyor, olağanüstü, nefis. Müziği dinlemeyi de unutmayın, bu öykünün, öpücüğün bir müziği olsaydı bu olurdu, eminim.
-Header'ı değiştirip sayfayı da havalandırayım tamamdır. Ve kaçtım.