Çarşamba, Mayıs 15, 2013

"hiçbir şey kalmadı geriye, sadece köz"*

 
Hadi, yatmadan önce bir filmden konuşalım. Uykudan öncenin Justine'cesi olsun bu, ve bu konuşan kadın yarın sabahın köründe kalkmak zorunda olsa bile, yine kim bilir kaçta yatacak, onun için "uykudan önce" demesine asla inanmayalım, kapiş?;p Dün gece film izleyelim dedik poliş'le (clea), uzun süredir fırsat bulup film keyfi yapamamıştık, bir de Poliş'in İstanbul'a dönmesine az kalmışken iyi olur dedik, dedik demesine de, biz filme başladığımızda saat üçtü! Rakamla da yazmalıyım; 3! (o zamana kadar ne yaptın peki, diye hiç sormayın, bozuşuruz.) 
Hmmm, tamam hemen filme geçiyorum. (küçükken de böyle kaytarırdım, konu değişir ve toz olursun;p)
"Veneno para las Hadas" , Meksika yapımı, 84 tarihli bir film. Poliş bulmuş bunu, kült filmler ondan sorulur zaten, yine muhteşem bir film keşfetmiş, çok beğendim. Eğer, daha önce Henry James'in Yürek Burgusu romanını okumuş ya da kitabın uyarlaması 61 tarihli The Innocents filmini seyretmiş, o da olmadı cânım oyuncu Gregory Peck'li The Omen'i izlemişseniz bu filmin konusu size tanıdık gelecek. Çocuklardaki masumiyetin altındaki kötülük, sebepsiz can yakma isteği, vb. onlarca şey bahsettiğim bu eserlerin ortak derdi. Film, on yaşlarındaki Verónica ve Flavia'nın, musumiyetten şeytanîliğe, çocukluktan yetişkinliğe nasıl şaşırtıcı bir hızla geçtiğini gayet güzel vermiş, benim hoşuma giden bir ayrıntı da film boyunca hiçbir yetişkinin yüzünün özellikle gösterilmemesiydi. Sadece bir ya da iki karede yüzü görünen yetişkin karakterlerin ölü olması da ayrı bir güzellikti. Kısaca böyle durumlar. Filmi anlatmayacağım, izleyin bakalım siz nasıl bulacaksınız, ben çok beğendim

İlk defa kısa kestim. Yaş aldıkça zamanı kullanmayı daha iyi öğreniyorum sanki... acaba, neden olmasın, yok canım, hah ha saçmalıyorum yahu, ne alakası var? Siz de ciddiye alıp dinliyorsunuz ya beni, bravo!;p 

Yarın mesai var, sabahtan akşama kadar. Şükür, gece yatağımda yatacağım, hastanede yatmaktan öyle çok nefret ediyorum ki, yüz yıldır süren gece nöbeti rutinimi bile bırakmayı ciddi ciddi düşünüyorum artık. Şimdi, yatana kadar oraya buraya bakayım, meyve koymuştu Polişka üşenmezsem biraz kiraz yiyeyim ve sonra da uyku. Gelmeyince ne zor oluyor bir bilseniz. 
Adios.

--------------
p.s: 
 *Bahsi geçen şarkıdan.
- Şarkıyı filmle aynı ismi taşıdığı için buraya koydum, birbirleriyle ilgilerinin derecesini bilmiyorum.
- The Omen filminde, dadının intihar sahnesini hatırlıyor musunuz? İnanılmaz etkileyici bir sahnedir, düşündükçe hâlâ ürperirim;
"Damien! Damien! Damien, look at me! I'm over here! Look at me, Damien! It's all for you. Damien, I love you."
şuradan izleyebilirsiniz; 


-Ve bu yazı buraya yazdığım en kafası dağınık yazı, bu günlerde niye böyleyim ben, neler oluyor? Damien!

5 yorum:

Mavi Balon dedi ki...

Merhabalar Justine,
ff te yazamadım herkesler beni artık yattı sansın istedim..Orası biraz değişik farklı buralar gibi değil.. gerçi aynı şehirdeyiz biz bir gün karşılıklı kahve içerken anlatmak isterim sana. mesela geçen gün bir arkadaşıma bahsettim senden artık yüzyüze gelirsek anlatırım.. hani senin yayınladığın sabite tur gülermanlar varya onları dinlerken hep eşrefpaşa bayramyerinin altında kalan değirmendere mahallesinde gibi hissediyorum kendimi..Varyant'a yakın yer hani kredi yurtlar kurumunun arkası nasılda sessiz sakin olur oralar hele yazın işte oraların ikindi vakti hallerini anımsatıyor bana o eserler..
şimdi çıkıyorum 1 hafta yokum Ankarada olucam geleyim görüşelim biz bi hani denk getirebilirsek zamanı tabii sen de istersen?
iyi geceler..

zedka dedi ki...

Çocukluğumu pek hatırlayamıyorum. Geçen senelerde her şey çok daha soluk ve silikti. Ancak yaşadıkça, eskitilen şeyler çoğaldıkça, "eskitme" kelimesinin hakkını verdikçe ve yıprattıkça onu, bütün o zamanlar kafamda eski bir şarkı gibi dönmeye başlıyor ya da okuduğum bir dize .. ama bir kelimeye çarpıyorum sonrası yok! orada kesiliyor film işte.

Mutlu bir çocuk muydum bilemem. Bir şeylerin ters gittiğinin hep farkındaymışım gibi geliyor bana. Tezer Özlü'nün kitabını kapattığımda o çocukluğu düşünmek .. Karadeniz müziklerinin ve danslarının aksine, ağıtlarının renkleri insanı sadece bir düşüncenin öldürüşüne kanıt olarak kullanılabilir. Ağıtları dinleyerek köyümü hatırlardım, özlerdim, her gece köyüme varacağım o temmuz akşamı, nasıl karşılanacağımın düşüyle uyuyakalırdım.

Kötü bir çocuk değildim, iyi bir çocuktum, çok sadık, çok hassas ve mütemadiyen yanlış anlaşılan. Şu an öyle iyi biliyorum ki yaptıklarımın bilmişlik ya da şımarıklık olmadığını .. İnsanlar beni o kadar, o kadar çok yanlış anladı ki. Her şey bugün böyleyse, o gün öyle olduğunu sandıkları için. neyse ne.

Çocuklardan korkarım o yüzden. Ciddi bir korku değil, çocuklara karşı çok hassasım, bu hassasiyet hastalık boyutlarına varabiliyor. Bahsetmiştim sana benden birinin eksikliğini nasıl hissettiğimi, bir abla, bir abi .. Evimize gelen, evlerine gittiğimiz her abi/abla profiline uyacak kişiye yakın olmaya çalışırdım. Sadece bir an isterdim, sadece bir an, küçücük, sessiz sakin ama her şeyi bütünleyecek o an. Gözlerinin içine baktım. Benden hoşlanmayan, beni döven abiler vardı. Ben bunu, onlarla anlaşmanın tek dili sanıp bir erkek gibi dövüşürdüm onlarla. Anlaşmaya öyle ihtiyacım vardı ki. Anlaşılmak istemiyordum, anlatmak da. Sadece kalplerine yakın olayım düşüncesi.

Şu an, bir çocuk olarak o yaşlarda nelere, nasıl kırıldığımı hatırladığım için hangi çocuğa baksam onu kırabilecek şeyleri gördükçe kalbim acıyor. Bu yüzden çocuklardan korkuyorum, insanların bütün olağanlıklarıyla onlara yapabileceklerinden, onları oldurabileceklerinden. Bu korkunç. İnsanlardan korkmaya gücüm yetmiyor, insanlara hiçbir şey yapamıyorum çünkü.

Bu sebeple -yarım saattir bunu mu anlatmaya çalışıyordum, hayır. saat üç, her şey için fazlasıyla erken, iyileşmek içinse geç.- çocukları anlatan, kötü çocukları anlatan, büyüyen çocuklardan bahseden, dünyanın götüremediği nefreti bir gece uykusundan uyanınca baktığı tavanda tanıyan o çocuklardan korkuyorum. çocuklar için. korkunç bir insanım :P

çok uzattım değil mi, hem de nasıl! seninle konuşacak çok şey Justine. Dün gece rüyamda gördüm seni, daha doğrusu seni göremedim, Clea'yı gördüm. İzmirde, bir restoranda mı ne buluşacakmışız. Ben ve Clea ve olmaması gereken birkaç kişi daha bekliyoruz, teoride seni değil ama ben seni bekliyorum. O gereksiz insanlara baktıkça, onların sıkıldığını gördükçe Clea'ya sarılıp ağlamamak için zor tutuyorum kendimi. Uyandım sonra. Rüyam, öyle bir güneşli gündü, o restoran öyle cıvıl cıvıl, Clea'nın saçları öyle sarıydı ki .. Böyleydi. Sonra bir de Tezer ..

Ihlamur taştı. Boğazım acıyor. Seni çok çok öpüyorum canım, çok iyi bak kendine. -kocaman bir yorum boyunca seni çocukluğumun eziyetine maruz bıraktım sonra da yüzsüz yüzsüz kendine iyi bak mı diyorum, vay be! :)

ps. bu kadar çocuk demişken "dağlarca" dememek olur mu?

justine dedi ki...

Oyalandım, oyalandım, oyalandım, çok oyalandım;( Akşam konuşalım olur mu, Duygu seninle de, sevgiler.

justine dedi ki...

Mavi Balon, merak ettim anlatacağın şeyi, dedikodu mu yapacağız yoksa, allahım pek heyecanlı;p

Buralardan çoğu arkadaşla konuşmuşuzdur gerçi, ama tekrar söyleyeyim, ben fena yabaniyimdir aslında, çekinir, uzak dururum ilk tanışmalara. Feeeekat, ilk tanışmadan sonra güzel bir sohbet olduysa ve sevdiysem karşımdakini gerisi gelir. Seninle çok fazla konuşamadık buralarda haklısın, ff aracılığıyla daha çok gördüm seni, bakalım belki buluşur, konuşuruz. Kader diyelim;D

Çok sevgiler.

justine dedi ki...

Canım Zedkacığım,
ne güzel bir mektup yazmışsın bana, çok etkilendim. Yorumun geldiğinde mesaideydim, hızla okumuş, daha sonra bakarım demiştim. Sonra öğlen bahsettiğim oyalanma, oyalanma ve binlerce oyalanma girdi araya, akşam da bir arkadaşla buluştum, kaldı öyle. Şimdi, gecenin bir yarısı, evin sessizliğinde tekrar tekrar okudum, öyle güzel ki, çok sağol bunları benimle paylaştığın için. Yazdığın satırlarda çocukluğunu gördüm, bir şeylerin ters gittiğinin farkında olan kalbini anladım. Canım benim.

Biliyor musun -belki daha önce de söylemişimdir-, senin yaşlarında (bir iki yıl daha büyükken) çok fazla Tezer okurdum ben. Zaten naif olan beni, iyice kırılgan bir şey yapardı onun yazdıkları. Şimdi sende kendimi görüyorum, eh epey yakınlaştırıcı bir şey bu. Zedkacığım, sımsıkı sarılıyorum sana, hani bir mektubunda ablam gibisin demiştin ya, işte öyle, kardeşim gibi kucaklıyorum seni.

Sağlığına ve kendine dikkat et, aa bir de, dağlarca şifremiz olsun bizim, çok sevdim;p