Pazar, Haziran 26, 2011

gizemli kahve


(Foto, şuradan. En yakın zamanda kahve içerken bir fotoğraf çektireceğim, ya da kahve bardağımı çekeceğim. Zor oldu yine birisinin fotosunu buraya koymak. Elimde harika bir fotoğraf daha var, ama artık ne zaman kaydettiysem pc'ye, bulamıyorum sahibini ve siteyi.)

 
 (Cyndi Lauper/Girls Just Wanna Have Fun)
Kaç gündür dolce vita  hayatı yaşıyorum. Dört gün nöbet olmaması harika, ama su gibi geçti tabii. Bugün biraz Borges'in Atlas'ına baktım. Neredeyse tüm kentler bitti, güzel kitap. Şiir yazamıyor Borges (evet evet kendimdeyim;p) ama düz yazıları çok güzel. Bahsettiğim kitabın Poseidon Tapınağı bölümünde şunları yazmış; "Yeryüzünde gizemli olmayan hiçbir şey yok, ama gizem bazı şeylerde öbürlerinden daha belirgin: Denizde, yaşlıların gözlerinde, sarıda ve müzikte."

Bana göre, kahve, doğası gereği gizemli.  Rengi, kokusu, tadı, kısaca ona ait olan her şey yine onu bilinmezliğe götürüyor. Bir Fincan Keyif: Kahvenin Öyküsü adlı bir makale(?) okudum bugün. Çok şey yazıyor kahve hakkında, benim aklımda kalan ise, kahveyi ilk defa keçilerin keşfettiği. O zamanlar bilinmeyen, garip bir ağacın meyvesini yiyen keçiler sıradan olmayan bir canlılık belirtisi göstermişler. Hatta, masal bu ya; mehtapta dans ettikleri bile iddia edilmiş;p Bir keçi kadar olamadım! Ben keyif kahvemi içip, iyice bir gevşerim çünkü. Kahveyi şekerli içerim, sıcak olmalı bir de. Dışarıda ise en çok Kahve Dünyası'nın kahveleri keyif veriyor bana. Geçenlerde orada kahvemi içmiş beklerken ve düşünür, düşünür, düşünürken (keçi olmak isterdim) elimi arkadaki çuvallardan birine götürdüm, her yer kahve çuvalları ile dolu zaten. Müthiş bir görsellik. Neyse, bir kahve çekirdeği aldım parmaklarımın arasına. Bastırdım, okşadım, renginin elime geçmesini bekledim. Gümüş takımlar içinde, reçelle sunulan keyif, çocuklara yasaklanan gizemli siyah, binlerce öpücükten daha tatlı, daha yumuşak olan içecek, kokusunu elime nazlanmadan bıraktı. Ben de beklediğimin avucuna, usulca. 

Hep şaşırtır, şaşırttı.

p.s.: Kahve yazısını yazarken ara verdim. Yemekti, şuydu, buydu. Sonra Peri'nin kurabiyesini gördüm. Her türlü kahve iyi olur, ama illaki filtre kahve o kurabiyelerle ne güzel gider. Güzel tesadüf.

13 yorum:

Clea dedi ki...

kahveye methiyeler düzüp çay yazısı yazmayan bir Justine düşünemiyorum:p demek ki bunun bir de çay versiyonu olacak, ama çok sıcaklar başlamadan yaz canım yoksa hiç yazamazsın. yazın çok güzel ve tabii kahve, hakkında söylediğin her güzel şeyi hakediyor. kahve kokusu ise, hmmmmmm burnuma gelir gibi oldu; mükemmel!

endiseliperi dedi ki...

ben geldiim:)
şimdi kahveye gizemli diyince sen, aklıma üniversitenin ilk yıllarında arkadaşımızın evinde, bir gece vakti ders çalışır, uykumuz açılsın diye kahve yapıp içerken dönen geyik geldi. tıp'ta okuyan ve bilimsel şeyleri alengirli sözcüklerle bir çırpıda diyiveren arkadaşımız, türk kahvesinin içinde bilinmeyen bir madde var, biliyor musunuz diye geyiği başlattı. sözümona bir makalede bahsi geçiyormuş. öyle diyince inandık biz, safız. biliminsanlarınca türk kahvesinin içindeki her ama her madde tespit edilmiş ama ne kadar inceleseler de bir bilinmeyen madde oluyormuş. işte geçmişini, geleceğini gösteren kahve falını da o bilinmeyen, gizemli maddeye bağlamışlar.

yaa...:)

kahve yemen'den gelir, justine:) o halde kahve falı baktıracağın zaman yemenli şeyh şazili ruhuna fatiha okuman gerek. kahveyi ilk o içmiş güya. gerçi çok sevdiğim bir arap bilim adamı var, ceziri adında onun dediğine göre de kahveyi ilk içen kişi zebhani. bir sürü hikaye, özetle zebhani hastalanmış ve kahve içince iyileşmiş.

kahve için rivayet çok. bazıları da hayır hayır, kahveyi ilk içen hz süleyman, der. güya, yolculuğu sırada uğradığı bir şehirde insanlar bilinmedik bir hastalıktan kırılıyormuş da cebrail'in buyruğu üzerine yemen'den kahve çekirdekleri getirtip kavurtup, bu içeceği hastalara içirip, iyileştirmiş.

kahvenin kahpeliğine ilişkin bir hikaye var; yine yemen'de düşük ahlaklı bir kadın onla bunla düşüp kalkarmış. tövbe etmemiş. ölünce de tartışma çıkmış, müslüman usulüne göre gömülmesini istememişler, hristiyan mezarlığıan gömmüşler. onlar dahi kabul etmemiş, çıkarp sokağa atmışlar. tekkeni dervişi haber almış, derhal cesedi getirtip, yıkamılş, kefenlemiş ve tekkenin bahçesine gömmüş. kadının cinsel uzvunun olduğu yerden bir ağaç peydah olmuş. evet evet kahve imiş bu. derviş o kahvenin meyvelerini kaynatıp içiyormuş. bir gün bir işi çıkmış, diğer dervişe demiş ki, yap ama sakın ola ki taşırma. acemi derviş taşırmış. bizim derviş gelince demiş ki, eyvah, ne yaptın, zengin yoksul tüm erkek ve kadınların tiryakiliğine sebep oldun şimdi. hikaye, kadınlarda doğal olarak bulunan çekiciliğin, albeninin kahvede bulunduğu, kahpeye kahpe yemişi denildiği, zaten görünüşünün de ferce benzediği şeklinde hisse çıkarır.

reklamcıyken kahve müşterimiz vardı. biz de toplantı odasında kahveye ilişkin geyik çevirirdik. reklamcıların brain storming dedikleri, ciddi toplantı odasında konuştukları şey safi geyikten müteşekkildir. "kahve nedir?" "kahve bir meyvedir!" geyiklerden biriydi. çünkü aslında kahve meyve gibi toplanıldığı anda bayatlama sürecine girer. 24 saat içinde kavurmazsan o kahveden hayır gelmez. şimdi çuvallara koyup o meyveleri bekletiyorlar, sanıyorlar ki tazelik kavurma zamanıyla alakalı. değil. senin insiyaki olarak elinde dolaştırdığın o kahve tanesi öyle sanıyorum ki bayat.
zira türkiye'de kahve yetişmez ve o kahve büyük ihtimalle taa brezilya'dan uzuun bir gemi yolculuğu ile geldi.

bir gün klasik, olması gereken kahve fincanının fotoğrafını çeker, gösteriririm sana.

sen kahve içip gevşermişsin ya, bir ev arkadaşım da gece daha rahat uyuyabilmek için türk kahvesi yapar içerdi. rafa asılı sıra sıra pek güzel fincanları vardı. ve karacaoğlan da senin gibi kahveyi kaynar kaynar bir dikişte içermiş, öyle severmiş.

filtre kahveyi çok severim. aslında yazıda bahsettiğim çikolatalı kruasanları işe giderken pastaneden alır, işyerinde de taze, filtre kahvemi koyup, gazeteleri alıp keyif yapardım.

öpüyorum çok seni.

Buket dedi ki...

Ben de geçen ay İstanbula gittiğimde Beşiktaştaki Saray Koleksiyonları Müzesinde Bir Fincan Kahve sergisine gitmiştim. Son padişahların kahveyi büyük bir ritüel halinde içtiklerini, kahve fincanların, tepsilerinin nasıl özel ve güzel olduklarını gördüm, çok güzeldi bu sergi benim için..

justine dedi ki...

Polişkacığım, çaya bayılırım, hastasıyız da, kahve yazısı bile kahve yazısı olsun diye yazılmadı ki;) Beni bilirsin, dereden tepeden, kafa zaten bi milyon, öylesine yazdım işte.

Sen asıl yeni evinden haber ver. Çok merak ediyorum, çok. Güle güle otur canım, misafirliğe geleceğim yakında;)

Sımsıkı sarıldım, canım.

justine dedi ki...

Hoş geldiiiin;)

Birbirleriyle bağırarak konuşan, haliyle hafif sağır, deli tiplere benzedik Periciğim, yakıştı ayrıca bize;p

Kahve hakkında paylaştığın bilgiler için çok sağol canım, ben de yazacaktım okuduğum makaleden bir şeyler ama canım istemedi (valla öyle, keyif insanıyım dedim ya;p), link vereyim, merak eden okusun diye düşündüm. Zaten, senin elindeki kitaptan çok alıntı yapılmış benim bahsettiğim yazıda, böylelikle asıl kaynak sende. Tekrar teşekkürler.

Elime taze bir şey geçse, şaşardım doğrusu!
Ben de elimde "kara inci" saklıyorum diye hava atıyordum;p (bir de kahveye, İslâmın şarabı diyorlarmış, ne hoş) Anlattığın son hikâyeyi çok sevdim, hele benzetmeye bayıldım; kahve=ferç. Müthiş! İçerdiği anlamlar bakımından iki kere müthiş üstelik.

Karacaoğlan'a doğduğumdan beri bir yakınlık hissederdim,
"karaca'oğlan uşak olsam
yar belinde kuşak olsam
bir atlastan döşek olsam
yar altına serse beni"

şiirine ise biterdim. Demek kahve konusunda da anlaşıyormuşuz rahmetliyle;p

Filtre kahveyi ben de çok severim. En çok evi mis gibi kokutmasına bayılırım. Ayhan'ın bana hediye ettiği filtre kahve makinesini bir temizlesem evim yine kahve kokacak ama.... Ah tembellik! Bu arada Ayhan gitti mi acaba Amerika'ya? Hay allah, arasam çocuğu yarın. A, ben ne zaman birine yorum yazsam Ayhan aklıma geliyor, hayır olsun.

Çok sarıldım, canım Periciğim.

justine dedi ki...

Güzel bir konusu varmış serginin Buket. Onun hakkında yazmamıştın değil mi, ya da resimlerini koymamıştın? Hatırlayamadım şimdi.

Padişah, sultan demek, keyif demek zaten, içerler tabii. Zavallı Justine de kahveyle ilgili kendisine ait güzel bir foto bulamayıp fotoğraf araştırsın tüm gün, kader! Ama işte, olsaydı zarif takımlarım, ne fotolar koyardım buraya bilsen, sergiyi o zaman görürdü herkes;p

Çok sevgiler sana.

İdealist dedi ki...

İnsanın kahve içesi geliyor. Ben kahveye bir türlü ısınamadım. Pek sevemiyorum.
Çay tabiatıma daha uygun geliyor.

justine dedi ki...

Çay ve kahve arasında derin ayrımlar var İdealist, öyle düşünüyorum ben de. Böylelikle tabiat meselesinde haklısın. Fakat ben ikisini de çok severim, karışık durumlar işte;)

Sevgiler çok.

İdealist dedi ki...

Kültürleri de birbirinden farklı. Mesela Japonların çay seremonisi başlı başına incelik. Etkiliyor beni. Çinde de benzer bir uygulama varmış. Evet birbirlerinden farklı.
Kahve bana daha madde geliyor koşuşturma, telaş, gürültüyi andırıyor. Oysa çay daha ruhani, sakin bir şeyler gibi. Daha önce de bu blogda söylediğim gibi ruha çok bağlıyım. Ruhuma iyi gelenleri takip ettikçe daha mutlu oluyorum. dediğiniz gibi karışık işler.
selamlar size de

justine dedi ki...

Çay, sakindir, doğru. Ruha iyi bakmalı, bu çok çok doğru.

Peri'nin harika bir yazısı vardı çayla ilgili. Hatta Peri yazıyı yazdı ben de bir misyoner gibi, o yazıya bağlandım ve herkese göstermeye, okutmaya çalıştım;p

Aşağıdaki linkte (yorumlarda), yazıyı tanıtmaya çalıştığımın belgesi duruyor;

http://sarikent.blogspot.com/2011/02/uyku-ve-onun-kocaman-saran-elleri.html

Şimdi vereceğim linkte ise yazının kendisi, keyifli okumalar;

http://endiseliperi.blogspot.com/2010/03/ca-no-yu.html

justine dedi ki...

A, kaç kere "çay" dedik, Londoner gelir mi ki?;p

Cihan dedi ki...

Borges'in ne yazdığından çok, onu yazmaya götüren bilgi birikimine hayran oldum hep. Geçenlerde, Botton'un "Seyahat Sanatı" kitabında Borges'in gezginler, seyahat sevenler için söylediği bir sözü okudum. Etkilenmemek olası değil. Niye gezdiğimiz sorusuna şöyle yanıt veriyor Usta: "Yaşam bir hastanedir, hastalar sürekli yattıkları yeri değiştirme saplantısı içindedirler. Bir hasta kaloriferin yanında acı çekerse cam kenarına geçerse her şeyin daha iyi olacağına inanır."

Okumak İsteyenler için Alain De Botton'un "Seyahat Sanatı" önerilir.

Yazımı tayinimin çıktığı bugünlerde pek de tanımadığım İstanbul yolunda, otobüste yazıyorum ; yazım yanlışları varsa affoluna...

justine dedi ki...

Cihan, ne hoşmuş Borges'ten yaptığın alıntı. Çok sevdim. Evet, tebdil-i mekanda ferahlık vardır, haklı adam;)

Umarım yeni şehrinde mutlu ve huzurlu olursun, kolaylıklar diliyorum sana.
Çok sevgiler.