Salı, Ocak 24, 2012

bir erkek özür diliyor; tanrının sağında oturmadım

(Michelangelo'nun ünlü Pietà'sından bir ayrıntı. Michelangelo: La Dotta Mano kitabında bulunan bu fotoğraf, fotoğrafçı Aurelio Amendola'ya ait. Kitabın adı çok güzel; "Michelangelo: Bilge Eller". Hünerli, becerikli, olgun, usta, ne derseniz artık. Yakışır. Bir de bu kitap dünyanın en pahalı kitaplarından biriymiş sanırım, işin o kısmıyla pek ilgilenmiyorum, heykeltraş (evet tabii, Michelangelo) olağanüstü.)


Bu akşam Alexis ya da Beyhude Mücadelenin Kitabı'nı bitirdim. Sonra yağmur yağmaya başladı, iyi dedim, düşünmeyeyim öyleyse kitabı. Biraz oturdum dışarıya bakan koltukta, köpekler nasıl deli gibi havlıyor, anlatsam inanmazsınız. İnanırsınız belki de, abartıyor filan dersiniz kesin. Ben Alexis'i okurken öyle dedim. Birini dinlerken onun anlattığı şeyi görmeyi bir kenara bırakın, varlığını bile zor görürüz. Alexis, benim kafamdaki kişiydi, ne onu anlatanın, ne de varsa, eğer gerçekse kendisinin yansıması; onun hayatını onun istediği şekilde göremiyordum, sorun bu. Kitaba döneceğim tamam, ama önce bu akşam;
Sadece evi süpüreyim demiştim, uzun süredir toz almıyorum temizlik yapmıyorum, nöbet tutup duruyorum zaten, aralarda da koltukta oturup Godot'u bekliyorum. Of, bu çok kötüydü, silmeyeyim şimdi, üşeniyorum, siz okumamış gibi davranın lütfen. Ortalığı bir süpürsem iyi olurdu, kafamda küçük bir hesapla bu işi yarım saatte, olmadı kırk beş dakikada halledeceğimi düşündüm. Sonra koltuğuma uzanıp, üç gündür meyve tabağında bekleyen güzelim armutlardan (amasya elması da almıştım çokça, iyi ki arada onlardan yiyorum, çok lezzetli!) yiyecektim. Rutin ağrım var zaten, dinlenirken kitabımı bitirecektim. Öyle olmadı. Akşam altı gibi kalkmıştım temizliğe, saat dokuzda ancak bitirmiş, yemek yapıyordum. Çok yoruldum, dinlenme filan yalan oldu tabii. Çay içerken iyice gömüldüm koltuğa, işte o zaman bitirdim kitabımı.

Alexis ya da Beyhude Mücadelenin Kitabı, aslında bir mektup. Alexis'in karısı Monique'e yazdığı ve pişmanlıklarını, acısını, en büyük sırrını, hayatını, kısaca varoluşunu anlattığı uzun bir deneme. Ben Yourcenar'ı severim, onun diline, heyecanına ve zekasına yabancı değilim. Fakat bu kitap çok fazla aforizma ile doluydu sanki. Alexis'in yazdığı tüm cümleler hiç zorlanmadan epigraf olarak kullanılabilir, bunu sevmedim. Öyle olunca kitapta her yeri çiziyorsunuz elinizde olmadan, bazı yerlerde durup; hayır canım, böyle bir kesinlik olmaz, çizmiyorum işte, dedim ama, bu benim septikliğim elbette, gerçek değişmiyor;) 
Bu mektup, dostum çok uzun olacak, diye başlıyor Alexis. yaşamak çok zor diyor, fakat hayatını açıklamaya çalışmak daha beter. Monique'i tanımıyoruz, Alexis'in anlattıklarından iyi biri olduğunu tahmin etmek zor değil, çok iyi kalpli, merhametli bir kadın. Evlilikleri boyunca çok fazla acı çeken iki insan, söylenen onlarca yalan, ve diyor Alexis, samimiyeti denemekten ne zarar çıkar? Belki iyileştirici yanı bile vardır. Okumayanlar için karışık olmasın diye şöyle basit bir özet yapayım; Alexis, -mektupta hiç dillendirilmese de- homoseksüel bir adam. (eğer öyle değilse Yourcenar beni affetsin -tanrı değil!;p-, ben onu çıkardım çooook uzun mektuptan), küçük yaşta bunu fark ediyor ve tüm gençliği boyunca özür kabul ettiği bu yaradılışla sürüklenip duruyor. Ruhunu, bedenini, bazen ikisini de acıyla oradan oraya koşturuyor, unutmak istiyor, geçsin istiyor, olsun ben bir günahkârım öyleyse diyor ama hayır, işe yaramıyor. Çünkü, o sadece "Alexis", belki bunu kabullense yetecek, olduğu kişiyi, kendisini. Hayatımızda bazı anlar vardır, diyor karısına, o anlarda ileride olacağımız kişi oluruz, açıklanamaz ve korkutucu bir şekilde. Burada çok düşündüm. Önceden yazdığım bir yazıda durdum, her şeyin bir boşluk bıraktığını söylüyordum orada, küçük şeylerin bile. Korkunç ama gerçek. O küçük şeyler bir hayalet gibi içimize saklanıyor, hayaletlerle yaşıyoruz hepimiz. Ne diyor Alexis; "eski evleri ürkütücü kılan içinde hayaletlerin olması değil, içinde hayaletlerin olabileceği ihtimali." Onun da hayaletleri var.
Alexis müzisyen, müziğin düşleri kolaylaştırdığını düşünüyor, düşünceleri değil. Aklıma Kroyçer Sonat'ı geldi Tolstoy'un. İnsanın içgüdüleri ve ahlak arasında sıkışmışlık. Erdem nedir, insan erdemli olabilir mi? Müziğin sarsıcı ve elbette libidoyu azdıran gücü. Tolstoy kitabında Beethoven'ın meşhur Kroyçer Sonat'ının bu etkiyi yarattığını söylüyordu, bu kitapta Alexis genel olarak müzikten bahsediyor (elbette klasik müzik).  Çok acı çektiğinde müziğe sığınıyor, yine çok acı çekmemek için müziği unutmak istiyor, bırakıyor. Hazzı öylesine korkunç kılanın bize bir vücudumuz olduğunu öğretmesidir, buna inanıyor. Vücudun kendine özgü bir varoluşu, hayalleri, iradesi var ve ölene kadar onunla hesaplaşmak zorundayız. Ya boyun eğecek, ya uzlaşacak ya da böyle mektuplarla af dileyeceğiz, Alexis gibi. 
Size yazacağım öyle çok şey var ki kitaptan, yüzlerce alıntı. Ama bu böyle olmaz. Siz de Alexis'in size anlatmasını bekleyin hikâyesini. Monique'e anlatırken kulak kabartın ya da, özel ama ortada bırakılmış esrarlı bir mektup gibi okuyun. Yourcenar çok zeki bir kadın, kelimelerle istediği gibi oynuyor, mitolojiyi çok sevdiğini biliyordum elbette, bu kitapla Rus romanlarının hayranı olduğunu da hissettim. Hiç ilgisi olmayabilir, ama ben bu kitabı okurken ateşli Rus karakterlerinin (özellikle Stavrogin, belki biraz Rogojin) bir kadınla neden mutsuz olduklarını da anladım.  Çok açık bir okuma, yine de içimden geçen bu.

Gönül rahatlığıyla tavsiye edebileceğim bir kitap Alexis ..., müthiş cümleler ve sarsıcı bir itiraf var içinde. Karısına yazdığı mektubu, büyük bir alçakgönüllülükle af dileyerek bitiren ve bunu terk ettiği için değil, bu kadar uzun süre onun yanında kaldığı için yapan bir adamla tanışmak sarsıcı bir deneyim. 
 ---------------------------
Ben bir süre daha Yourcenar'la devam edeceğim sanırım. Aklımda yine onun iki kitabı var, neyse bakalım yarın ne gösterecek? Yazıya koyduğum müziği bilirsiniz; Dixit Dominus'lar. Handel'in besteledikleri tabii. Ben bu ilahileri yüzlerce kez dinlemişimdir, fakat bu gece özellikle çok iyi geldi bana. Hem kitabı tamamladı hem de Michelangelo'nun ünlü heykeline harika bir fon oldu. Buraya aldığım iki parça en sevdiğim bölümleri ilahinin. Nette latincesini ve ingilizcesini rahatlıkla bulursunuz ama ben size bir güzellik yapacağım;) Türkçe şöyle diyor yukarıdaki parçalarda; "rab rabbime dedi: ben düşmanlarını senin ayaklarına basamak koyuncaya kadar, sağımda otur." diğeri ise; "senin kudretin, gününde kavmin, mukaddes süs içinde gönüllü kurbanlardır. sana gençlerin seherin bağrından doğan çiğ gibidir."  Arkadaşlara eşlik etmek isterseniz eğer, şöyle yapın; "dixit dominus domino meo: sede a dextris meis, donec ponam inimicos tuos scabellum pedum tuorum. ;))
(evet evet, Mezmurlar 110'dan türkçesi, herkesin evinde kitab-ı mukaddes vardır tamam, ama ben teşekkür istiyorum, fena bir şey mi bu?;)
 -------------------------
Veeee, söylemeden duramam, İsa heykelde çok güzel (etkileyici, sarsıcı, hmmm güzel işte) görünmüyor mu yahu, allah günah yazmasın, amin;p  Of, saat kaç olmuş yine, gerçekten deliyim ben. Bir de günaha girdim hiç yoktan!

18 yorum:

naysun dedi ki...

bak şimdi neler yapıyorsun:
Dün human planet i izledim.Bugün bahsettiğin kitabı hemen edinip okumak istiyorum.Google 'ye girip bestecilerin hayatını okuyorum müziklerini dinliyorum.Emekli olduğum için çok para harcayamıyorum ama justine benim hayatıma renk kattığını bilmeni istiyorum ve teşekkür ediyorum

Atze dedi ki...

Sevgili Justine,

Hangimiz beklemiyoruz Godot'yu zaman zaman. Sanki evet, tam da herşey onu beklerken oluyor aslında. "Mevlâ'ya değil, Mevlâ'ya giden yola" değil miydi o söz, buna benzer bir şeydi işte. Oyh, yorum yazmayı acilen bırakmam lazım benim, işkence ediyorum sana.

Hı, şeyi soracaktım. Kitabın kapak resmi Egon Schiele dokusunda, bu konuya en uygun kapağı zaten sadece Egon çizebilirmiş gibi düşündüm. Edineyim kitabı.

Sevgiyle.

justine dedi ki...

Aysun Hanım, çok mutlu oldum inanın. Asıl ben teşekkür ederim size, daha önce mailime yazdığınız mektup ve bu yorum öyle çok mutlu etti ki beni, hangi sözcüklerle anlatabilirim sevincimi size, bilmiyorum. Bazen kendi kendime sayıklıyorum gibi gelir bana, bu yorumlar, sayıklama bile olsa sesimi duyanların olduğunu gösteriyor. Daha önce Vuslat'a söylemiştim sanırım, yorumlardaki konuşmaları çok önemsiyorum ben, öyle keyifli sohbetler yapılıyor ki, yazılardan daha zevkli oluyor okuması.

Sözleriniz için tekrar teşekkür ederim, böyle kitaplar ve müzikler hayatımızı renklendiriyor asıl, bizler isimsiz aracılarız;)

Çok sevgiler, selamlar.

justine dedi ki...

Atzeciğim, seni burada görmezsem üzülürüm ben, işkenceymiş, deli misin?;p

Müthişsin! Evet, Egon Schiele'nin Otoportre'siymiş kapaktaki resim. Çok etkileyici değil mi, tam deli işi, ben çok sevdim.

Sarıldım, çok sevgiler.

alkım dedi ki...

Justine, ben sadece Zenon'u okudum Yourcenar'dan. Bir de bir yerde "ağaç"la ilgili bir denemesini. Ki hala tadı damağımdadır. Bu kadının zihninde dolaşmak isterdim. (kitaplarında bunu yapıyoruz gerçi) bana dünya dışı gelen bir yanı var Yourcenar'ın. O nedenle müzik seçimi harika olmuş! (Herkeslerden daha engin bir hayalgücü, daha berrak bir zihni var sanki. Herkeslerden daha akıllı gibi:)Sen Yourcenar dünyasında biraz daha kalacaksın anlaşılan. Yine haberdar edersen ne güzel olur.

Üniversitede sanat tarihi dersinde Michalengelo'yu anlatan hocanın kendinden geçtiğini hatırladım birden. Kadın naapsın:) Pieta nefes kesen bir heykel fakat ben bu fotoğraf açısını da çok sevdim.

hepsi için teşekkürler. sevgiler.

justine dedi ki...

A, Zenon bende var Alkım, çok merak ediyorum, ama yıllardır duruyor yerinde. (ne merakmış!;p)

Ben de Yourcenar'ın çok çok zeki olduğunu düşünüyorum. Dün gece sanırım, şöyle dedim Poliş'e; bu kadın kurgu (roman) için fazla zeki, çok farkında her şeyin ve bu onu zorluyor. Şimdi bu lafımla diğer hayranı olduğum, belki Yourcenar'dan bile daha çok sevdiğim yazarlara, daha az zekiler demek istemiyorum. Roman, bana kalırsa engellenemez bir şeydir. Yazarın beyninden dökülür olaylar, sözcükler, ve evet yazmazsa delirmelidir yazar. Zorla kurulmuş romanı sevmem. Yourcenar kendisini zorlamasa bile yazmazsam öleceğim, derdinde değil. Hep açıklıyor, hep anlam arıyor, bu da karakterlerin adım atarken özgür olmalarını engelliyor. Mesela bu kitapta Alexis öyle çok kurcalıyor ki kendisini, bazen bir lafı diğerini tutmuyor. O altı çizilen aforizmalar, çok ilginçtir aklın müdahalesiyle hep farklı bir şekil alıyor.
Hmmm, böyle işte. Dağıldım;)

Müzik uymuş değil mi yazara? Beğenmene sevindim. Heykel, müzik (ah Handel, hastasıyım!), Yourcenar, senin de dediğin gibi, çok uhrevi, çok mistik. Kendimizden geçiyoruz biz dünyevi, sıradan insanlar, hocan haklı;p

Çok sevgiler.

neo dedi ki...

yourcenar'ı ben de çok severim. hadrianus'un anıları, ateşler, doğu öyküleri. sen de ne güzel tahlil etmişsin, çok merak ettim bu anlattığın kitabı, defterime yazdım, ilk fırsatta alıcam. zenon, bir de rüya ve kader kitabı var bende henüz okumadığım. şimdi mürsel'den sonra doris lessing'in kedilere dair'ini okuyorum, gözlerim doluyor bazen ama iyi geliyor bir yandan da.

fotoğraf ve müzikler nefis! "gerçekten deliyim ben, günaha girdim hiç yoktan!" demişsin ya, bi kahkaha attım orda :)

sevgiler.

justine dedi ki...

Neocuğum, ben son İdefix siparişimde bende olmayanları da aldım ve sanırım tamamladım Yourcenar kitaplarını. Eh laklak etmeyip okuması kaldı artık, bakalım;p
Hadrianus'un Anıları'na yıllar önce, harika bir günde, mis gibi bir kahveyle başlamıştım (tasvire bak;p) ama kaldı öyle. Çok da keyifliydi okuması, fakat sanırım bazı kitaplar bazı zamanları bekliyor okunmak için. Zorlamamak gerek. Çok merak ediyorum o kitabı ben, acaba sen beğendin mi?

Doris Lessing'i seviyorum, ne güzel bir kitap ismi; Kedilere Dair. Ayhan'a almıştım onu.

Sen kahkaha atmışsın, ben heykel rüyama girmesin diye baya uğraştım canım, sevgilimizden ayrıyız şurada kaç aydır, bana da acısın tanrı, hah ha;p

Sarılıyorum sana, çok sevgiler Neocuğum.

Buket dedi ki...

justine , merakla bekliyordum yazını. heykel, handel, yazı , bir de türkçesinide vermişin. büyüsüne kapılıp okudum . dediğin gibi yourcenar nasılda zeki bir kadın, benim okudğum röportaj kitabında da bu açıkca belli. zaten kendi de mütevazi değil. kitaplarını okuyanların çok az kısmı anlatmak istediğini kavradığını söylüyor. ben de okuyorum ama yanında yourcenar'ı anlama kılavuzuna ihtiyacım var.
son olarak günah münah boşver.görüp göreceğimiz heykelde olsa bu işte :)

justine dedi ki...

Buketciğim, şimdi böyle nasıl bir rehavet hâlindeyim bir bilsen. Bir iki saat önce aferin sinüs almıştım, hafif kırgınım diye (bahane aslında, gayet iyiyim. esas nedeni, uyutur belki düşüncesi;), o beni kedi gibi yaptı. Mentalist'in son yayınlanan bölümünü de izledim (artık amerika ile aynı anda izliyorum, aferin bana;p). İzlerken nar soymuştum onu yedim, harika bir çikolata bulmuştum Dia'da (kapanan Şok'un yerine Dia açıldı ne hoş;)), çilekli ve yoğurtlu, onu da yiyorum şimdi. Hmmm, tam uyku havasındayım. Pelin belki sever bu çikolatayı, çok lezzetli tadı, adını yazayım dur, rastlarsan alırsın. Ritter Sport'muş, baktım. Güzel.

------
Ne diyorduk? Yazıyı beğenmene sevindim, sen zaten seviyorsun Yourcenar'ı. Kılavuza ihtiyacın yok bence, hislerin yeterli oluyordur anlamana.

Günahı elbette boş veririm Buket, nedir yani cennet dedikleri, altı üstü çiçek, böcek, hurma, elma. Bu dünyadaki zevklerin yanında lafı mı edilir onların?;p
Hmmm, görüp göreceğimiz neymiş, tam anlamadım ben onu?;))
Sevgiler, iyi geceler.

alkım dedi ki...

bu kedilere dair kitabını merak ettim ben de. alayım mutlaka.

bir de yourcenar'ın doğu öyküleri'ni bir arkadaşım anlata anlata bitiremiyordu.bilmiyorum sen okudun mu justine?

yourcenar'da dünyaya epey uzaktan bakma halini görüyorum ben, aramızdaki bir ölümlü değil sanki. pek serinkanlı, bahsettiğimiz gibi pek akıllı. karakterlerine de geçiyor sanırım bu tavır. O yüzden hep bir mesafe oluyor aramızda. kimi zaman bu mesafe insana iyi geliyor, kimi zaman da insan daha yakın ve "dünyevi" bir ilişki kurmak istiyor.

öyle işte justineciğim.
bir de nar, ne kadar güzel bir meyve! neydi, çarşıya gittim bir tane, eve geldim bin tane:)

çok sevgiler.

justine dedi ki...

Alkımcığım, şimdi harika, sıcacık, uzuuuun bir banyo yaptım. Masaj yağı bile sürdüm (sevgili uzakta, masaj yapan yok, ama olsun;p), saçlarımı da kuruladım, benden mutlusu yok;) Armut yiyorum sana yazarken, çok lezzetliymiş manavdan aldığım bu armutlar, cinsini bilmiyorum ama benim gibi meyve yemeye üşenen birine bile yediriyor ya kendisini, bravo. Güzel güzel sohbet etme havamdayım. Başlayalım öyleyse;

Sana çok güzel bir tüyo vereceğim bak, tüyo denmez ya neyse. Nar soymak çok zor bir iş bilirsin, ben sırf üşendiğimden yiyemiyordum bu güzelim meyveyi. Ama bir gün işler değişti! (böyle de heyecanlı ve gizemli yazarım, sıradan bir konuyu;)) Şöyle bir yönteme rastladım;
http://www.ebruliyemekler.com/nar-soymak-artik-cok-kolay.html

Gerçekten çok çok işe yarıyor. Artık hiç üşenmeden beş, bilemedin on dakikada narımı ayıklıyor, yiyorum.

Reklamlar bitti;)
----
Çok ilginç, dün akşam ben de Doğu Öyküleri hakkında bir şeyler okudum. Şuraya baksana Alkım;

http://www.uzunhikaye.org/icerik/marguerite-yourcenar-wang-fo-nasil-kurtarildi-1451

daha önce de Uzun Hikâye sitesinden bahsetmiştim burada, seviyorum ben orada yazılanları okumayı. Her neyse, Doğu Öykülerini ben de merak ediyorum Alkım, dün gece erken (görece?) gittim yatağıma, Mişima...'nı okudum biraz. Onu okuyordum ama, aklıma Doğu Öyküleri takılmıştı, şimdi sen de bahsettin ya, okumak şart oldu.

Serinkanlı, ne kadar doğru bir tespit! Tam da öyle Yourcenar; ne Dosto gibi tutkulu ve heyecanlı, ne Tolstoy gibi müşfik ve sıcak, ne de -atıyorum- Fowles gibi oyunbaz.
-------
Kötü bir telefon aldım canım, şimdilik bitirmek zorundayım. Öpüyorum, hoşçakal.

Mehmet dedi ki...

"Wang-Fo Nasıl Kurtarıldı?"

Öyküyü buradan okuyabilirsiniz. Doğu Öyküleri'nin bence en güzellerinden birisidir bu öykü.

Söz açılmışken, Marguerite Yourcenar'ın bence bütün yazdıkları okumaya değer. En son Rüya ve Kader'ini okumuştum. Yıllar önce, adam yayınlarından çıktığında, hadrianus'un anları ile, bir ölüm bağışlama'yı çok beğenmiştim. Zenon biraz veba izinden gidiyor gibi gelmişti. ama o yıllar önceydi. yeniden okumaya değer. Helikopter yayınlarından çıkan çevirileri daha iyi

Selamlar.

http://www.metiskitap.com/Metis/Catalog/Text/62439

justine dedi ki...

Mehmet,
biraz önce Aglea'ya da yazdım. Bir önceki yazımın yorumunda. Canım çok sıkkın, her şey bir anda değişebiliyor, iyi başlamıştı günüm, öyle devam etmedi. Verdiğiniz linkteki hikâyeyi okudum şimdi. Ağladım okurken. İşin kötü yanı nöbetçiyim, hastanedeyim şimdi. Kimse fark etmeden ağlamak zor, bu hikâyeyi okurken ağlamamak daha zor.
Belki sonra uzun uzun konuşuruz.

Neyse, her şey geçer. Hoşçakalın, link ve burada olduğunuz için sağolun.

zerka dedi ki...

justinecim umarım iyisindir, yorumunu görünce endişelendim. ben de bana önerdiğin filmi (whisky) izlemiştim de o heyecanla hemen sitene geldim, alkımla sohbetiniz ne güzel diye düşünüyordum ki son yazdığın yorumu gördüm. biraz iyi olunca bizi de haberdar et. sarıldım sana.

justine dedi ki...

Zerkacığım çok sağol, ne kadar düşüncelisin. Mailini şimdi gördüm, oradan da cevap yazacağım sana. Şimdi daha iyiyim. Biraz sıkıntılıydım, ondan seslenemedim.

Whisky'yi beğendin mi? Çok sevindim seyretmene. Ben izleyeli çok oldu tabii, unuttum gitti. Ama hoş bir havası vardı filmin, ben sevmiştim. Yedi vermişim imdb sitesinde, eh fena sayılmaz bu puan;)

Ben de sarılıyorum sana, hoşçakal.

zerka dedi ki...

evet, beğendim ben de, umutsuzca bir film ama umutsuzluğu, tekdüzeliği anlatma biçimi çok güzeldi, aynı sahnelerin tekrarı, insanların yüzlerindeki bıkkınlık, her şey değişecekmiş gibi dururken hiçbir şeyin değişmeyişi ya da belki biri için değişmesi ama o da belirsiz kalıyor zaten, “öyle mi, böyle mi nasıl yani?” sorularıyla bırakıveriyor orta yerde insanı:)

justine dedi ki...

Güzel;)
Tekrar seyretsem keşke, ama daha sırada seyredilmemiş ne çok film var. Of, bir de şu koltuktan kalkabilsem;p