Salı, Ekim 02, 2012

"time immemorial", güzel anılar ve derin uyku


" Kendi kendime, 'Belki de,' dedim, 'bizi bu dünyanın eline bırakan Tanrı da bize yaptığı haksızlıkları böyle unutuyordur.' " Durrell'in Balthazar'ında Justine, çocukken yaşadığı ve tüm hayatını etkileyen taciz olayını anlatırken böyle diyor. Onu üzen, ruh sağlığını bozan ve bu yüzden bir sürü kişiyi incitmesine neden olan o insanın, geçmişteki çirkin olayı anımsamadığını yüzündeki mekanik gülümseyişle anlatıyor, karanlık gözlü kadın, Justine. Kaç gündür bunu düşünüyorum; suçlamak için, suçlanmak için, hatırlamak gerektiğini, ve vicdan azabı yaşamak için, ve sorumluluk almak için... Hepsi için derli toplu bir hafıza. Tanrı ile bir sözleşmem olup olmadığını düşünüyorum, varlıktan gelen sözsüz bir anlaşmaya her iki tarafın da bağlı kalmayacağını hissediyorum. Eğer çok acı çekiyorsam, bazı geceler (karanlıkta ve çok çok sessiz), allahım lütfen bana yardım et, beni bırakma, diye yalvarırım. Gerçek bir inanç, ciddi bir bağlılık filan diyemem bu yakarışıma, büyük bir çaresizlik olduğunu biliyorum sadece. "Neden beni terk ettin!?" sorusu tanrının hafızasına bağlı belki de, ne büyük bir yalnızlık. Unutmanın sadece insan işi olmadığına kendimi ikna edip uyumaya çalışıyorum.

Bu akşam Balthazar bitti, elimde günlerce oyalanan bir kitapla vedalaştım yine. Bu kadar uzun süre elinizde taşırsanız bir kitabı, elbette cümleleri kazımak zor olur beyninizden. Justine'i okuyalı yıllar oldu, Durrell'in cümlelerini, üslubunu unutmuşum. Aklımda dili muhteşem bir kıvraklıkla kullanan, zeki bir yazar imgesi kalmıştı sadece. Balthazar'ı okurken biraz bozuştum kendisiyle, basbayağı oryantalistti Durrell, Justine'de su yüzeyine çıkmayan alaycı dili burada zehirliydi. Onun küçümseyişlerine kulak asmadan dilinin güzelliğinin tadını çıkarmaya baktım. Sonra bir şeyler değişti tabii. Anlatayım; bilen bilir, İskenderiye Dörtlüsü sürgülü levhalı roman dizisidir aslında. Romanda bir karakterin (pursewarden) kendi kitabı için kullandığı bu benzetme bana kalırsa Durrell'in dörtlüsünü eksiksiz tarif eder. Her kitap bir sonrakinin yanlışıdır, ya da tam tersi, sonradan gelen parça öncülünü yalanlar. Balthazar, Justine'de anlatılan çoğu şeyi ters yüz ediyor okuyucunun kafasında. Kitabı bitirmek için, -tüm huzursuzluğumu unutmak için esasen- elimden bırakmadığım son üç gündür biraz önce söylediğim değişikliği ve şaşkınlığı yaşadım ben. Küçümseyici, kibirli sandığım dilin, kazınınca altında binlerce görüntüyü sakladığına şahit oldum. Ortaçağ parşömeni benzetmesi geçiyor romanda, evet onun gibi silinip silinip tekrar yazılan doğrular, yanlışlar vardı Durrell'in dilinde. Ben bu anlatımdan büyülendim. Zaten, bir karakterinin adını kendime mahlas seçecek kadar (sade'ın değil durrell'in justine'idir bu. hoş, durrell de sade'dan ödünç almıştır ya, neyse) dilini sevdiğim Durrell, bu kitaptan sonra kıymetlim oldu. Bunu tarihe not düşelim öyleyse;)

Serinin bu ikinci romanında (kitap, olaylar değil, düşünceler geçidi ve bunun için konuyu özetlemek nafile bir çaba bana göre), ilk kitaptan tanıdığımız anlatıcı (darley) bu sefer kendi gözlemlerinden değil, dostu Balthazar'ın ona verdiği notlardan faydalanarak yaşananları anımsamaya çalışır. Justine'i aslında hiç tanımadığını fark eder (düş gücü ve bellek uyumsuzdur, üstelik kim kimi ne kadar tanıyabilir?), şaşkınlık ve hayal kırıklığı Clea'nın mektubuyla (benim fikrim) son bulur. Şimdi, burada, kitabı okumayanların kafasını karıştırmak istemiyorum. Güzel romanların böyle bir etkisi vardır bilirsiniz, her şeyi anlatmak isteyip, sessizliğe mahkûm ederler sizi. Bende, "yumuşak bir sarsıntı" yaratan -bunu çok düşündüm, özellikle bu şekilde tanımlamak istiyorum, başka açıklaması yok- kitabın sonundaki iki mektup bahsettiğim sessizliği mükemmel açıklıyor. Mektuplardan ilki Clea'dan. Diğeri Justine'in belki de tek gerçek aşkı, yazar Pursewarden'dan geliyor. Pursewarden, "ah, keşke konuşabilseydik, ne iyi olurdu" diye yazıklanıyor Clea'ya ('yazıklanmak' Ece Ayhan'ı anma kelimem benim), yalnızlığı anlatıyor. O bölümü düpedüz yazmalıyım, aracısız. Sizin de okumanızı istiyorum çünkü; "İçimde kullanılmadan duran bir sürü tamamlanmış konuşma var! Yalnız yaşayan insanların belki de gerçekten eksikliğini duydukları tek şey bu; düşüncelerini kendi düşüncelerinin yanına koyup uyup uymadıklarına bakabileceğin bir dostun arabuluculuğu! Yalnız insanlar saltçı oluyorlar, olmak zorundalar, eşyanın doğası uyarınca yargıları da öyle, ex cathedra." Alıntının sonundaki Latince kelimeyi "yetkeli" diye not düşmüş çevirmen, ben otorite sahibi diyeyim size. Sonradan uydurulmuş, dile uymayan kelimeleri sevmiyorum. (hepimiz, tüm yalnızlar pursewarden'ın dediği tuzağa mı düşüyoruz yoksa? yargılar, yargılar, yargılar, sevip sevmemeler, tam komedi) 

 

Geç oldu değil mi? Yarından sonra sevimsiz bir gün, ihtimal o zaman göndereceğim bu yazıyı bloğa. Şimdi biraz dinlenmeli, ama uykum yok. Ne yapalım, Clea'nın mektubundan parçalarla devam edelim mi yazıya? Sonra tatil fotolarını bir iki cümleyle anlatır ve çatılan kaşlarımı rahatlatıp giderim yatağa. İyi fikir, öyle yapalım. Bu yukarıdaki foto deniz kıyısından, Olympos sahili. Son iki gün, C. gittiği için (onun izni benimkisinden çok çok az) kızlarla beraberdim. Onlar, bizden ayrı, beğendikleri başka bir yerde -kayalıklara yakın- denize giriyordu. Onlara eşlik edince yukarıdaki güzelim minyatür ağacı, çalıyı da gördüm. Bu küçücük bitki, çiçeklenip etrafı güzelliğiyle süslemenin dışında gölge de veriyordu. Öyle şaşırtıcı ki bu güzellik, hayran olmamak elde değil. Küçük, basit bir çalılık, ama gölgesinde kitabını okuyabiliyorsun, güneşi neredeyse tamamen engelliyor. Aklım almıyor gerçekten, bizi böylesine koruyan ve muhtaç olduğumuz doğaya nasıl da zarar verebiliyoruz? 

 
 
Clea, kitabın sonundaki mektubu, kirletilmemiş, zarar verilmemiş bir doğanın içinden yazıp, gönderiyor; ortasından tatlı sular, Akdeniz çiçekleri fışkıran kayaların süslediği bir yerden. "Gündüzleri kumrular, geceleri bülbüller", diyor, "tozdan sonra ne büyük bir erinç". Benim çok sevdiğim ve sizinle paylaşmak istediğim şöyle bir bölüm var mektupta; ölen yaşlı bir adamın (scobie) papağanı Clea'dadır, papağanın her sabah sahibinin sesini ve hareketlerini taklit ettiğini söyler Clea, sonra eskiyen bir plak gibi anısı yavaş yavaş silikleşti, der; "...bunları daha seyrek yapmaya, sesi daha az güvenli çıkmaya başladı. ... Bence galiba insan dostlarının, dünyanın gözünde böyle ölüyor, eski bir dans ezgisi gibi ya da bir vişne ağacının altında bir filozofla yapılmış unutulmaz bir konuşma gibi yavaş yavaş eskiyor. Suskunluğa geri dönüyor. Sonunda kuş iyice güçten düştü, bir gün başını kanadının altına sokup öldü. Çok üzüldüm, ama çok da sevindim. 
Biz yaşayanlar için sorun daha başka -bir yürek üslubu oluşturmaya çalışırken zamanın dizginlerini nasıl kullanmalı- bunun gibi bir şey? Ben yalnızca anlatmaya çalışıyorum. Güçsüz kişilerin yaptığı gibi zamanı zorlamamak -çünkü bunun sonu kendi kendini incitme, büyük iç acısıdır- ama dizginleri elimizde tutup ritmini istediğimiz gibi, işimize geldiği biçimde ayarlamak. Pursewarden, "Tanrım, bize sanatçıların kararlılığını, ustalığını ver," derdi, benim buna ekleyecek tek sözüm, yürekten bir amin olurdu..."

Zamanı zorlamayalım, tamam, bu işimizi kolaylaştırır. Eskiyi anıları tazelemek için değil, bir güzelliğin kaydını sağlama almak için, belleğimizdeki kayıtları -rakamsız, sembolsüz- numaralamak için kullanalım. Şimdi ben, hiç istemediğim bir karar vermişken, ameliyat olmayı en sonunda kabul etmişken bu mutlu fotolara bakalım, rahatlatır. C. ile ilk uzun tatilimizdi, bu tatil. Daha önce çok fazla yere gittik, çok gezdik ama sonunda hep eve dönüyorduk. Ada tatilleri de en fazla iki gündü. Geçen yıl Olympos'a gitmiş, onu da iki güne sığdırmak zorunda kalmıştık. Ben böyle, iki, üç, beş diye çocuk diliyle anlatıyorum ya, gülmeyin bana, inanın küçük şeylere sığınarak büyüyor insan. Ben böyle büyüdüm. (acaba?;)) Her neyse, sizden önce C. gülecek bu yazdıklarıma, o üçe beşe inanmaz. Bir şeylerin, başka başka şeyleri sembollemesini sevmez. Ben konuştuğum zaman hayretle dinliyor beni, biliyorum. Cevap vermeye çekiniyor (verdiğinde olan şey, hepimizin yaşadığı kavga, tartışma işte, bilirsiniz), kalbimi kırmak, beni üzmek istemiyor ama ikimiz de farkındayız onun algısı sadece bana inanmak üzerine kurulmuş. Bana inanıyor, ve bununla yetinmeye çalışıyorum ben de. Hmmm, kötü değil sanki, yazı sıradanı şiir yapar;p Yukarıdaki fotoğrafı seviyorum, dalmış, birilerini dinliyoruz. Polişka çekmiştir kesin, ya da Serap. Çok, çok özledim onları, keşke fotoğraftaki zamana dönsek. Tamam ağlamak bu saatin işi değil, bir bardak su içeyim, sonra devam. 

 
Su, en güzel ve en fazla işe yarayan plasebo. Haksızlık etmeyeyim, milyon faydası varmış, öyle diyorlar. İçince pişman olunmayan tek şey. Ben kaç gündür çay dışında bir şey içmiyorum.  Soğuk algınlığı hazırlıksız, ve hiç sırası değilken yakalamasın diye, gazoz, kola ve bira içmeyi de bıraktım. Yine de terleyip duruyorum üç gündür. Dün ve ondan önceki gün gürültü yüzünden camı, kapıyı kapatmıştım, belki ondan sıcak olmuştur, fakat bugün bir tuhafım. Sıcak diye camları açınca (bu evin camları çok çok büyük, boydan boya, biraz açınca bile yetiyor), üşüyorum, kapatınca da terleme başlıyor. Böyle saçma sapan işler. Buraya nasıl geldik biz, yine dağıttım, farkındayım;) Kızlar sizi seviyorum!, böyle toparlasam nasıl olur?;p Ablam ve Polişka mükemmel tatil arkadaşlarım benim. Ablamla çokça tartışsam, Poliş'e kızıp, sinir olsam bile onlarsız olmaz. İkisi ile paylaşmayınca yaşadıklarım hep biraz eksik kalır, kalıyor, eminim. 



Bir şort, bir de askılıyı kendime tatil üniforması yapmışım sanırım. Olur öyle:/ Olsun;) Tatilde harika insanlarla tanıştım, çok keyifli sohbetler, sert (!) tavla maçları yaptım. Hızla geçti, aksi hâlde nasıl büyürdük?;p Tatilin büyük bir kısmı İstanbul'daydı, onu anlatmak da sonraya kalsın. Kendime geleyim, aklımdaki can sıkıcı sorular gitsin o zaman. Şimdi bu anılar yüzüme bir gülümseme koymakla görevli. Bunun için, bir albüm hazırlamanın hafifliğiyle yazıyorum bu postu. Siz bu yazıları okurken ben derin bir uykuda olacağım. Tüm anıları, öfkeleri, sevinçleri unutturacak kadar etkili bir uyku. Sevgilim, bana kızma lütfen, Güzel Polişkam, canım ablam, siz de. Yalnız değilim, yanımda sizinle yaşanmış harika bir geçmiş var, bırakın hatırladıklarımı, unutulmuş zamanların bile rüzgârı var. Geçmiş olsun diyeyim, geçsin. 
A, bir de, bu satırları okuyan herkese günaydın, güzel bir sabah olacağa benziyor. Uyanınca anlatırsınız.
----------
 p.s.: 'time immemorial' "çok eski, anımsanmayan zaman", demekmiş. Yazıdaki italikler ise Balthazar'dan.

27 yorum:

Zelda Capulet dedi ki...

müzikle ve blog okuyarak geçirdiğim sabahı senin yazınla kutsayarak kapatıyorum.

koyu gri hava da az önce sırtıma vuran güneşle evrildi...

içim dışım puslu bugünlerde; geçmiyor, geçiremiyorum. durell'in dörtlemesinin aksine bir sonraki gün diğerini doğrular nitelikte anlamsız...

durrell'i herşeyiyle seviyorum... ve seni her gördüğümde, o devasa 10 kitabı yeniden okumak istiyorum.

kopuk kopuk bu bir dizi notla sevgiyle kal diyorum,

z.

Zedka dedi ki...

Sevimsiz günlerin gecesinde neden uykusu kaçar insanın? Hiçbir pazar gecesi üçten önce uyuyabildiğimi hatırlamıyorum. Yok öyle bir şey.

Biraz tılsımlı olmuş bu yazı. Durrell'dan mı kaynaklanıyor yoksa Clea ve Justine'in bu kadar kendisi olmasından mı? Durrell hiç okumadım ve birçok kitabın, birçok yazarın ardından okuyacağım bir yazar olacak benim için, gibi hissediyorum. Gerçekten okunacak ne çok şey, ne az zaman?!

Önce sen mi Justine'i kullanmayı seçtin yoksa Clea mı Clea oluverdi? Evet, bunu ifade edebildiğimi düşünüyorum :) Sanki bir yerde, bir yazında belki "o benim yazarım!" dediğin birisi olmadığını okumuştum. Ya da başkasıyla karıştırıyorum. O yazar hep mi burnunun dibindeymiş ? :)

Ameliyat, ne ameliyatı diye soracağım hiç şüphesiz. Umarım tadını kaçıran bu şey, ciddi değildir. Aslında ciddi şeylerin olağanlaştığı bir zamanı düşünürsek .. Ama hayır, sana bir şey olmasını asla istemem Justine.

Tavla oynadığın fotoğrafın kesinlikle bir film sahnesi renklerinde ve yakalayışında olduğunu belirtmeliyim. O kadar ani bir fotoğraf, sanki süregelen bir kahkahanın tam ortasında, şak! Haha :) Aile biraz değişik bir şey, ne onlarla ne onsuz. Konudan konuya atladığımı fark ediyorum ama söylemek istediğim o kadar çok şey var ki birini söylerken diğerini unutuyorum.

Sanırım o şeylerden birisi, uzun zamandır ya da kısa bir zamanın derinliğinde düşününce, böyle bir yazı yazmamıştın. Nasıl dememeni isteyeceğim, böyle işte. Tanımlanamayan şeyler gene karşımda dikiliyor.

Geçmiş olsun diyelim, geçsin. Kötü şeyler gülen yüzünüze, Clea'ya, ablan Serap'a, masanın üzerindeki sigara paketine, C.'nin teslimiyetine değmesin.

O çok eski, anımsanmayan ama yaşandığı bilinen zamanlar..

Serin bir gece diliyorum sana ve minyatür çalılar, minyatür ağaçlar!

Çok çok sevgiyle.


uzatmayacaktım (hıhı, ben mi? :) ) ama şunu gördüm, bir diyesim geldi ki :

"Çocuklar hızlı koşamaz… Acılardan hayal kurarak kaçarlar."

the fall

justine dedi ki...

Hastanedeyim şimdi. Narkozun etkisi geçiyor, bir saat önce çorba içmeme izin verilmişti, şimdi çay ve bisküvi ile biraz daha toparlıyorum kendimi. Doktorum geldi, hiçbir sorun yok, gayet iyiymiş her şey, ağrıları da ağrı kesici ile geçiştiriyorum.

----------
Antibiyotiğimi yapmak için hemşire geldi, ne yazdığımı unuttum, saçmalık.
------------

Kimseye söylememiştim ameliyatı, annem yanımda, telaş yapmasınlar istemiştim. Her şey bitince söyleyecektim, öyle oldu.

C. çok şaşırdı, olmamaya karar verdiğimi sanıyordu. Neyse, oldum bitti işte, zaten hasta başında on tane adam istemem ben;)

Neyse, şimdi biraz daha dinleneyim. Zaten anestezi uyutup duruyor. (Anneme de anestezi vermiş olabilirler mi, kadın benden çok uyuyor;)) Yazarken de zorlanıyorum, elimin üstünde damar yolu açık, olmuyor böyle. Evde laptop'a harika belgesellerden birini atmıştım (evet yine uzay, evren filan;)), onu izleyeyim, izlerken uyurum.

Yarın buradan çıkacağım. Hoşçakalın.

Zelda Capulet dedi ki...

sevgili justine, çok çok geçmiş olsun... 2010-2011 yıllarında 11 ay arayla 2 farklı ameliyat oldum. hissettiklerine yakın hissediyorum o yüzden. bak geçmiş bitmiş işte. evde her şey daha da güzel olacak :-)
yarın ne dinlemek istersin, sana ne çalayım?

alkım dedi ki...

Justine, iyi olmana çok sevindim, tez elden iyileşirsin umarım. Yazını okurken ameliyat olduğun birden karşıma çıkıverince telaşlandım. Hastaneler çabuk telaşlandırıyor beni. Neyse ama yorumları okuyunca rahatladım. Umarım üzerinden de büyük bir yük kalkmıştır.

İskenderiye Dörtlüsü'nü okuyalı epey oluyor. 3-4 yıl önce de Justine'i okumuştum tekrar. Ama sen yazdıkça dörtlüyü okuma isteğim depreşiyor. Clea'nın mektubuna (alıntıladığın kısma) bayıldım! Ayna kırıklarını anımsatıyor bana bı dörtlü. Parçalanmış görüntüler...

Tatil fotoları çok güzel! Bana neredeyse yazı özletecek kadar güzel:) Yaz fotolarının böyle bir sihri oluyor. Seviyorum o hafifliği. (Tabii yine Çehov geldi aklıma üç kızkardeşi bir arada görünce.)

Dikkat et kendine Justine. Geçmiş olsun tekrar. Çiçekler, kelebekler!

neolitikhanim dedi ki...

geçmiş olsun justinciğim. acil şifa diliyor, kucaklıyorum seni.

MEHMET OSMAN ÇAĞLAR dedi ki...

Ben de geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Şimdi daha iyi olmanız sevindirici. En kısa sürede tamamen eski sağlığınıza kavuşmanızı umarım.

İskenderiye Dörtlüsünü yıllar önce zaman yayarak okumuş, daha sonra tekrar okumuştum. Anımsattığınız için teşekkürler.

Sağlık ve dostlukla...

Zedka dedi ki...

Justine, çok çok geçmiş olsun! Bu da bitmiş oldu, ne güzel! En kısa zamanda bütün deli doluluğunla gel buralara, gene konuşalım, gene sevinelim.

Kocaman sevgiler ve içtenlikle.

şenay izne ayrıldı dedi ki...

acil şifalar dilerim.

Buket dedi ki...

justine, ben de yıllar önce iskndrye dörtlüsünü okudum falan diyecektim ama ameliyat durumunla karşılaştım. en kısa zamanda sağlığına kavuşursun dilerim, geçmiş olsun..

justine dedi ki...

Geçmiş olsun dilekleri için hepinize çok teşekkürler. Bu akşam biraz daha iyiyim, dün gece ve ameliyat gecesi kabus gibiydi. Sanırım ameliyatın olduğu akşam narkozun ve ağrı kesicilerin etkisiyle sancıları hissetmemişim. Gece ise beter bir deneyimdi; sabaha karşı yataktan zorla kalkıp, annemi uyandırmadan odadan çıktığımı, hemşireye çok acı çektiğimi söylediğimi hatırlıyorum. Yorumu yazarken oldukça iyimsermişim, belgesel seyrederim, şöyle yaparım böyle yaparım, güzel planlar kurmuşum, olmadı tabii. Neyse, yavaş yavaş geçiyor.

Ağrılar yüzünden bir şeye yoğunlaşmak zor, kitap okumak ya da film seyretmek gibi. Fakat tv. izlemek daha basit bir iş, bütün saçma programlar hakkında bilgi sahibiyim artık. Hiç bilmediğim, enteresan bir dünyayı tanıdım, ağzım açık izliyorum ve ağrıları unutuyorum onlar sayesinde;) Haberleri açmamaya çalıştım, hastanede kaldığım akşam gördüğüm kadarıyla gerçek bir deja vu yaşıyoruz yine.

Tekrar herkese teşekkür ediyorum. Sevgiler.

Adsız dedi ki...

Canım, canım, yine yaptın yapacağını. Kimseye yük olmadan, dert olmadan, yaşadın. Ben hala öğreniyorum seni, ama çok eski, anımsanmayan zamandan beri seviyorum.
Sana yıllar önce yazdığım şiiri sarı kentte yazmıştın. Burda tekrar okumak istiyorum, kanatlarından öpüyorum.

".... yapılacak en iyi şeyi bilir
doğarken kanatlarına üflenmiştir.
hep gidebileceğini bildiğinden belki
eve sonsuz bir şefkat gösterir.
onun yol açtığı yaralar kollarda ellerde bacaklarda seğirmez
kalbi gagalar gıdıklar gibi
sonsuz bir şefkat gibi
ağlamaya yol açan güzel bir şiir gibi

onun bildiği bizim bilmediğimiz bir şey var
ona uzun uzun bakma isteği uyandıran
şeffaf olmayan bedeninin körüklediği merak duygusuna karşıt
bütün soruları susturan yüzünün, bütün duyguları geçiren ince derisi
yüz haritasının parşömen kağıdı
yırtıldı yırtılacak
sema'da çakan ansız bir şimşek gibi
belki hep bildiği için çakabileceğini
sakin bir uğultu doğduğundan beri"
Serap T. Gibbons

Mehmet dedi ki...

İskenderiye dörtlüsü her kitapla olayın farklı boyutlar kazandığı bir roman dizisi. Aslı her şey son kitap okunduğunda değişiyor. Bu kitaplardan yıllar önce alıntıladıklarımı aşağıya ekledim.

LAWRENCE DURELL -

118-Bir gün Trang Su, Çinli bir filozofun çömezlerinden birisi yanına gelip şöyle demiş:
“Üstadım elli yıl çalıştıktan sonra suyun üzerinde yürümeyi öğrendim.”
Usta onu şöyle yanıtlamış:
“Çok güzel,ama vazgeçebilir misiniz.”
119-İnsan bir oluşuma varınca onu unutur.
120-İnsan, ölümden yarar sağlayacak büyük oyunu öğrenmeden ölüme göz yumarsa, ölmek kapris olmaktan öteye gitmez.
121-Ölümün bile kendine özgü, şaşmaz bir dokusu vardır ve büyük düşünürler, yürekleri henüz çarparken ölümle özdeşleşmek için, o dokunun örneklediği alemin hayaline sağlıklarında dalmışlar,orayı mesken tutmuşlardır.
122-Kişilik büründüğümüz tutarlılık kisvesinin, kolayca zedelenebilen bir anlatımıdır. Hem hayaldir, hem de gerçek ve eğer mutluluk gerekliyse, mutluluk için kişilik gereklidir.
123-İnsan ölünce vücut küçülüp büzülüyor yoksa kişiliğin bir hacmi, bir ağırlığı var mı?
124-İnsanlık, nesnelerin gerçeğiyle yüz yüze gelemeyecek kadar güçsüzdür ama duru bir akılla doğanın ve sürecin gerçeğinin karşısına dikilen herkes, aynı kaçınılmaz yanıtla karşılaşır: Günümüze kötülük egemendir.
125-Evrenin müthiş bir görünümü var! Genel bir katliam! En acımasız en barbar,alabildiğine kıyıcı güçler
yaşam için savaşıyorlar, zayıfların elenmesi, canlıyı yiyen canlı, bir başka canlıya yem oluyor...Tanrı varsa kalpsiz bir ruh olabilir ancak.
126-Monoteizm-Mesihçilik-Monogami-Materyalizm değil kültürün temel taşı. Bir başka ‘M’yani MERDE!
(bok) Altın külçesi, insan bokunun tanrılaştırılmış, yüceltilmiş biçimidir.
127-Kişinin kendini tanıması zorunludur. Ama ne dereceye kadar içtenlikli davranmayı göze alabiliriz.
128-Ölüm kendine özgü hüznü içinde zarif.
129-Ölüm döllenme anında başlar. Bu her şeyi, sevişmek gibi temel bir öğeyi bile değiştirir.
130-Sözcükleriniz bilinen anlamların ötesinde anlamlar taşımaya başlayınca, başlayınca, ya susacaksınız, ya da şair olacaksınız.
131-Bir şeyi bilebilirsin, ama onu yaşamamış olduğun için yine de fark etmeyebilirsin. Fark etme bir deneyim üzerine vurulan gerçek mühür gibidir.
132-Alışkanlıklar çok güçlüdür. Günün birinde, taklit ettiğiniz davranış gerçek kişiliğinizin bir parçası olur. İyi
gibi görünme, sizi gerçekten iyi biri yapabilir.
133-İlahlar adlarının harflerini karıştırmış birer hail’dir aslında.
134-Provence zamanı,kuzeyde yaşadığımız türden bir saat –zamanı olmadığı için vakti boldur.
135-Ölüm yaşayanlarla dolu bir zindandır.
136-Koca bir saman yığınını tutuşturmak için tek bir kibrit, aklı ateşe vermek için tek sözcük yeterlidir.
137-Meleklerin gezinmeyi göze alamadıkları yerlerde, palyaçolara ancak ağlamak düşer.
138-Aranıyor: Kürsü değil üç ayaklı sehpa
Rahip değil, bir ozan,
Vaaz değil, kehanet,
Emek konmuş iş değil, lüks içinde bir yaşam.
139-Gözler, sözcükler olmadan da anlarlar-çünkü sözcükler, açıkladıklarından daha çoğunu gizlerler.
140-Büyük yenilgiler öylesine derine işlerler ki, yüzeyde gülümseyişin ötesinde hiçbir şey görünmez.

Mehmet dedi ki...

Devamı;
141-Düzyazı sanatına kesilip özetlenmiş düşünce egemendir; çünkü düşünceler dile getirilmezse yürekte çöreklenir.
142-Fikir görünmeyen nadide bir kuşa benzer. Gördüğümüz şey kuşun az önce havalandığı dalın titreyişidir.
143-İnsan felaketten usanacak kadar kanıksarsa gülmeyi öğrenebilirmiş. Komedyenler intihara en yatkın kişilerdir.
144-Yaşam hep doğru yönü gösterir; almasını biliyorsak mutluluk yüzü hep üste,bize bakan yana gelir. Ama mutluluğu alabilmek için vermekle işe başlamak gerek; vermeyi öğrenmek de zordur.
145-Deli olarak doğarız. Sonra ahlak ediniriz, durgunlaşıp aptallaşır ve mutsuz oluruz. Sonra da ölürüz.
146-Aynalar; uçan mutsuz kırlangıçların görüntüsünü yakalamak için icat edildi.
147-Her gökkuşağında, öte taraftaki altın küpüne ulaşmak için altından geçilmesi gereken bir gizli geçit vardır.
148-Beden denilen bu köhne şehirlerarası otobüsün gerçek marşı, paylaşılmış orgazmdır –aşk sanatının önemi buradan gelir.
149-Termonükleer bir Yehova bize yukarıdan göz kulak oluyor.
150-Sarhoşun sözcük dağarcığı, kimi zaman bilgeninkiyle eş olur.
151-İnsanı çıldırtan şey, bulunması gereken şeyin aranamamasıdır.
152-Azizliğe giden yola koyulup da amacına ulaşamazsan, şeytan olmaya mahkumsun.
153-Aşk,gülme tutkunu gerçeğin, kadınlarla erkekler kayıp düşsünler diye kaldırıma attığı muz kabuğudur.
154-İnsan ruhu sonsuz değişkendir-öylesine çeşitlilik gösterir ki, kendisiyle bile çelişkiye düşebilir.
155-Sesinde gözyaşları olan kız.
156-İnsan birinin ölüşünü, soluğunun kesilişini gördüğü zaman bir soluğun nasıl bir ötekine halkalanmış,
tutturulmuş olduğunu şaşkınlıkla anlıyor. Soluklar arasında kalan boşlukta yaşıyoruz, soluk öncesi ile soluk sonrası arasında zamanın var olduğu, sonra var olmayı bıraktığı bir alan, bir alem var.
157-Aşkların en bereketlisi, zamanın yargıcılığına bırakılandır.
158-Bütün dinler, birer kontr - teoloji içerirler.
159-Rasgele düşünenler için, kafası bulanık olanlar için, belirli bir odak noktası bulunmasında yarar vardır,
ikonlar, türbeler, büstler bu yüzden yapılır.
160-Hiçbir zaman açıklama yapmamalı, yalnızca ima etmeli.
161-Yakmak, sadece ölülerinizi değil, ölümle ilgili düşüncelerinizi, korkularınızı ve kuşkularınızı da ortadan
kaldırmanın en temiz ve en kestirme yoludur.
162-Eşsiz bir ölümün maliyeti yoktur. Daha sıradan ölümler daha pahalıya mal olur.
163-Gölgesiz insanlar hayaletlerinde kusursuzlaşır.

aglea dedi ki...

canım justine,

hiç bilmiyordum. şimdi zelda'nın oradan duydum. bu yazıyı bi iş günü sonunda kazan gibi olmuş kafamla okumuş -eve gidip kendime gelince okuyayım deyip, uyuyup kalmıştım. öylece kaldı. geri dönebilseydim, yorumlardaki," hastanedeyim şimdi ve narkoz..." diye devam eden yeri görebilirdim belki. şaşkınlıktan uzatıyorum.

...

neyse, şu an daha sakin düşündüm. ve iyi olmanı diliyorum, iyi olduğundan kesinlikle eminim hatta. çok geçmiş olsun justine. bir an önce cıvıl cıvıl sesini duymak istiyoruz yeniden. dua ediyorum senin için...

çok sevgiler, selamlar.

justine dedi ki...

Herkese merhaba.
Çay, çok güzel bir şey değil mi? Evet öyle, aksi cevap kabul etmiyorum bu gece, çay harika bir içecek ve her şeye iyi geliyor.

Bugün iyiyim, uykusuzluk dışında bir sorun yok. Ağrılar azaldı, yarın doktor kontrolüm var ve sıkıntı yaratan sargılardan kurtulacağım. Eve döndüğümden beri yatıp duruyorum, bilgisayar koltuğun bir ucunda filmleri tv'ye yansıtmak için kullanıyorum onu. İlk defa şimdi kucağıma aldım, biraz tumblr fotolarına baktım, ama çok oyalanmayacağım, yoruyor.

Evet, film izlemeye başladım, televizyon sıktı, boktan, hiç ama hiç sevmediğim bir dünya var orada, hiç gerek yok. Bugün Cuma değil mi? İşte o boktan dünyanın hemen yansıması yanı başımızda, yine bir düğün var ve sesler uzaktan da olsa, geliyor. Ne çok evleniyorlar. Kapı ve pencereleri kapattım, çayın da etkisiyle terliyorum, banyo da yasak... Yarın olsun bir, hemen.

Uykuya sızar gibi dalıyorum, en fazla bir saat uyuyup birden uyanıyorum, dün gece -ağrılar da azaldığından sanırım-, kesintisiz üç, dört saat uyumuşum. Sevindim buna, gözlerimin altı düzeliyor uykumu aldıkça. Mentalist'in beşinci sezonu başlamış, yayınlanan ilk bölümü seyrettim, güzeldi. Ama şimdi sorun ne oldu diye, valla bir şey söyleyemem, unuttum gitti;)

Saramago'nun Kabil'ine başlamıştım hastanede. Şimdi ona devam ediyorum. Komik, iyi gidiyor.
---------------
Zelda, geç kaldım ihtimal, ama yine de istek şarkımı yazabilir miyim?;) Hastanedeki odamda acılar içinde dolaşırken çok çok kısık sesle Nick Cave çalıyordu sanki. Şarkıyı duyacak hâlde değildim ama izi kaldı. Ben Nick Cave'i severim, hatta çok severim. Dinlemeyeli çok oldu, ondan bir şey çalsana bana. Senin seçtiğin olsun, ne seçeceğini merak etmek bile oyun gibi, keyifli.
Tekrar teşekkür ediyorum sana.
----------

Zedka, Alkım, Neo, çok sarılıyorum size, öyle iyisiniz ki, sağolun.
-------

Mehmet Bey, daha önce konuşmamıştık sizinle. Böyle sıkıntılı bir zamana rastladı tanışmamız. Neyse, sağlık olsun, gerisi mühim değil. Geçmiş olsun dilekleri için sağolun, İskenderiye Dörtlüsü hakkında konuşuruz belki ileride. İyi geceler, sevgiler.

justine dedi ki...

Zedka, sarılmıştım ben sana değil mi? Olsun tekrar sarılayım, canım benim;)
----------

Şenay, Buket, Agleacığım, öpüyorum sizi, çok çok sevgiler, teşekkürler.
----------

Ablacığım sarılıyorum sana, telefonla bir sürü konuştuk zaten, burada kısa keselim;) Lilişka ve Deyvo'ya öpücükler.
----------

Mehmet, alıntılar için teşekkürler. Biraz daha iyi olayım, dikkatlice okuyacağım, şimdilik sadece iyi geceler diliyorum. Çok sevgiler.

TOLGA dedi ki...

çok geçmiş olsun! şimdi gördüm,
geç kaldım, özür dilerim.
sevgiyle.
-

http://www.youtube.com/watch?v=xBcC6nWtApk

zerka dedi ki...

justinecim, yazını görüp sakin bir zamanda okumak üzere bir kenara saklamıştım, şimdi yazıya ve yorumlara bakabildim, çok çok geçmiş olsun, umarım en kısa zamanda iyileşirsin, toparlarsın. sarılıyorum sana, biz burda seni bekliyoruz, hemen iyileşip oynamaya gel:) eve döndüğünde her şey gözüne daha güzel görünecek. bir daha sarıldım sana, çok çok sevgiler.

justine dedi ki...

Tolgacığım, özüre filan gerek yok olur mu öyle şey, teşekkür ederim.

Zaten nasıl yaptıysam, çok iyi becermiş, iyi saklamışım bu ameliyat işini. Yazıyı yazana kadar annem ve abim dışında kimse bilmiyordu, yazıdan sonra da kimse anlamadı zaten, ameliyat bitene kadar fark edilmesin diye çok gizemli yazmışım bu yazıyı;p

Şarkı için de teşekkürler.
----------

Canım Zerkacığım, sağol. Daha iyiyim bugün. İyileşiyorum, zaman geçtikçe ağrı ve sızılar da azalıyor. Hatırlıyor musun, gecenin bir vakti, nöbette sana yorum yazarken izne ayrıldığımı söylemiştim. İlk sana yazdığımı belirtirken, aklımdan C. burayı görmez herhalde diye geçirmiştim. İşte bu yüzdendi, izne ayrıldığımı, bu hastane işlerini saklarken maymuna dönmüşüm valla;)

Çok sarılıp, öpüyorum seni, sevgiler canım.

mavi dedi ki...

Sevgili Justine,

Cok cok cok gecmis olsun, kurtuldun gitti, en azindan karar asamasi, ki beni en cok yoran budur, ortadan kalkti, eyleme dondu. En hayirlisi... Benim de var ameliyat deneyimim, nasil oldu da bu kadar tutup icinde yasadin herseyi anlamak zor, sen cok guclu bir kadinsin.

Eger oralarda olsaydim, sana en sevdigim Iris Murdoch' in "The sea, the sea" kitabini getirirdim. Benim bu kitapla olan tanisikligim tam bir tesaduf, konusu da belki oyle cok filozofik degil ama zamanin etkisinden mi bilinmez eni o kadar etkileyip baska alemlere goturdu ki hayran kaldim. Kacmak istedigim bir anda bana baska bir dunya sundu.

Neyse, biliyorum, ben karabatak gibi bir insanim, biyaziyorum bir kayboluyorum, ama seni hep okuyor ve seviyorum. Guzel gulumsemen tekrar yerine gelsin, klasik guzel hatun! Kendine iyi bak, sevgiler.
Natali

justine dedi ki...

Sevgili Natali, ne hoş oldu sesini duymak, çok mutlu oldum. İlk önce teşekkür etmeliyim sana, ne kadar ince ve düşüncelisin. Moralimi yerine getirecek harika şeyler söylemişsin bana, ne kadarını hak ediyorum bilemem, ama inan çok hoşuma gitti;)

Murdoch'ın bahsettiğin kitabına baktım hemen, merak ettim. Konusunu ilginç buldum ve seni neden etkilediğini anladım sanki. Kesik Bir Baş'ı var bende, Poliş okuyordu bu yaz o romanı, beğendi mi hiç bilmiyorum. Ne güzel romanlar var okunacak değil mi, hem hepsini okuyamayacağım diye üzülüyorum hem de listenin hiç bitmeyecek olması sevindiriyor beni, böyle komik hesaplardayım işte;)

Ben de seni seviyorum Natali. Nasıl sevmem ki? Hiç tanımadan, sadece yazılarımızla yakınlaşıyoruz birbirimize. O yazılar, sohbetler sayesinde birbirimize moral veriyor, güzel sözler söylüyoruz. Ben senin ve burada sohbet ettiğim diğerlerinin, o karabatak dediğin, bir görünüp bir kaybolma hâllerini bile düşünüp, öyle yazıyorum yazılarımı. Ameliyattan önce bu son yazıyı yazarken hep sizinle konuşuyormuş gibiydim. Orada, uzaklarda benim yazdıklarımı okuyan birileri olduğunu biliyorum, güzel bu. Ha, lafı gelmişken söyleyeyim, beni kimse okumasın, dinlemesin havaları da komik gelir bana. Bir kişi bile olsa, sesimizi duyurmak için yazıyoruz. Aksi hâlde word dosyasına yazardık, -sanki-?;p


Canım Natali, kurtuldum evet, arada hâlâ düşünsem de, iyi mi yaptım yoksa kötü mü diye, olsun, kurtuldum.
Bana ne kadar iyi geldiğini tahmin bile edemezsin, teşekkürler tekrar.

Sevgiler.

p.s.: Keşke bloğuna yazmaya devam etseydin, heyecanla tıkladım sayfana. Belki denersin yeniden, olmaz mı?

Adsız dedi ki...

A-ha! Rezil oldum... Benim bir blogum varmis da, hatta birseyler yazmisim, inan aceleden "yayinla"ya basinca bir terslik oldugunu anladim! :-P

Sonra sen onaylayinca bir baktim, aman yalebbi! Cok utandim vallahi, hem yazimin sacmaligina hem de bu kadar balik hafiza olamama...

Amaaaan, kafami kaldi iste... itis-kakis, yuvarlanirken boyle geciyor omur.

Rica ederim, butun sozlerin icin, anladim ameliyata gittigini, ve cok dokunakli geldi yazdiklarin. Ben de seni anliyorum, ama inan yalniz degilsin, ailen...kardeslerin...ne kadar guzel. Benim de bir erkek kardesim var ama 12 senedir burada olunca artik uzaklasmaya basladik sanki.

Neyse, kendine cok iyi bak, sevgiler.

Yine Natali

PS: bu sefer soooyle sacmalamadan, adam gibi bir gondereyim mesaji... hooop!

justine dedi ki...

Hayır, rezil filan olmadın, saçmalamadın da;)

Yalnızlık konusu biraz karışık sanki Natali, elbette yalnız değiliz, sevdiklerimiz, bizi sevenler var. Ama bazen, tam da o "bazen" denilen zamanlarda yanında sadece bir kişiyi istersin. Kardeşin, sevgilin, annen, arkadaşın ya da herhangi biri, önemli değil, bazen, bazı anlarda, sesini duymak istediğin o bir kişi yanında değilse işte, kalakalırsın.
Bunu benim ameliyat sürecim için söylemiyorum, hiç ilgisi yok onunla. Şimdi sıcacık çayımı içip, mis gibi müziğimi dinlerken, sevgilimle konuşmak isteyip ona ulaşamadığım için böyle yazıyorum;) Uyuyakaldı kitabını okurken biliyorum, hatta adım gibi eminim, az sonra beni arayacak ve uykulu sesiyle uyumuşum canım, kusura bakma diyecek. Fakat o bazı anlarda yalnızlık laf dinlemez, gelir oturur karşına.

Öhöm, çok duygulu oldu, hemen dağıtmalıyım bu puslu havayı;p

Bloğunu diriltmeye karar verirsen ben orada olacağım canım, unutma bunu.

Şimdi kitabıma döneyim. Bu akşam sırtım çok ağrıyor, ağrı kesici pek işe yaramadı, en iyisi uzanıp kitap okumak.
Çok sevgiler.

Adsız dedi ki...

Çok geçmiş olsun Justine. Umarım daha iyisindir şimdi.

Sarıldım çokca.

Yağmur

Adsız dedi ki...

sevgili justine, öncelikle çok çok geçmiş olsun. yıllarca birbirimizi görmediğimizi sanıyorsun ama hiç de öyle değil. zaman zaman görüyorum ben seni. yılda en az 3-4 kez rüyalarımdasın :) vicdan azabı diye yorumluyorum hep :( geçen hafta yine gördüm seni, ertesi gün blogtaki yazını okudum (ancak şimdi yazabiliyorum sana). sıkıntılı günler geçirmişsin, çok üzüldüm. biraz zaman alır tabi ama umarım ağrıların geçmiştir ve umarım bi daha böyle derin uyku falan yaşamazsın. sağlıklı, güzel, gürültüsüz günler geçirmen dileğiyle.. öptüm çok

canan

justine dedi ki...

Teşekkürler Yağmur, ben de sana sımsıkı sarılıyorum.
--------

Canan, çok tatlısın;) Nasıl giriyorum rüyalarına, umarım keyifli rüyalardır hepsi?;) Lütfen vicdan azabı filan deme, şaka yaptığını biliyorum ama olsun, daha önce açıkladığım gibi seninle ilgili hiç kötü anım yok benim.

Ağrılarım geçti sayılır, sadece arada sızı şeklinde kendisini hatırlatıyor. Yakında işe başlayacağım, ağır kaldırmamak, yoğun çalışmamak ve kendime dikkat etmek zorundayım. Eh, o kadar özeni de göstereyim artık, beni bu yaşa kadar getiren vefakâr vücuduma;p

Dileklerin için çok sağol, hepsine şiddetle ihtiyacım var;) Ben de seni öpüyorum, güzel oğlunu da öp benim yerime, çok sevgiler.