Çarşamba, Mart 13, 2013

güzel atomlarla ilgili

Marc Chagall-Le Ciel Embrase

13 mart by justine on Grooveshark

Ben hep biraz korkaktım. Hayır, daha dürüst olmalıyım, burası benim kendimi kandırdığım bir yer değil, ben çok korkak biriyim. Hep öyleydim. Fiziksel, maddi bir korkaklıktan bahsetmiyorum. Bu, kurmaca korkularla ilgili bir şey. Bunu, geceleyin ıssız bir sokakta yürümekten, evde tuhaf sesler duyup kulak kesilmekten, fiziksel bir varlığın gölgesinden korkmakla bir tutma, bunu kafamızın içindeki o ıvır zıvırla dolu, tuhaf dünyaya bakıp anla. Gözlerime bak, orada -bazı insanların varlığını bile bilmediği- korkunun yarattığı mutsuzluğu göreceksin. Ben küçükken tanıştım onunla, gözlerime yerleşmesi o zamanlara rastlar. Orhan Pamuk'un muhteşem romanı Beyaz Kale'de, hoca, delirme anlarından birinde (ben o anlara bu ismi vermiştim) ikizi olan yabancıya "korkuyorsun" der, "neden korkuyorsun", diye çocuksu bir inatla sorar, esasen onun kendisi kadar korkmadığını o da bilir, içimi acıtan bir saflıkla sorar; "neden korkuyorsun?". Kendi sorusunu yine kendisi cevaplar; "Ben söyleyeyim neden korktuğunu. Suçlu olduğun için korkuyorsun. Burana kadar günaha battığın için korkuyorsun. Benim sana inandığımdan çok, sen bana inandığın için korkuyorsun." Bu satırları okuduğum zamanı dün gibi hatırlıyorum, kalkıp koridorda dolaşmıştım. Nöbetçiydim yine, boş gözlerle bahçeyi seyretmiştim, hasta insanlar, yürüyen insanlar, her şeyi bilen, korkmayan insanlar, nasıl ağlamak istiyordum anlatamam, ağlayıp içimdeki korkuyu unutmak. 

Seni tanıdım, ilk defa kardeşlerim, ailem dışında başka birinin yanında korkularımı unuttuğumu fark ettim. Uzun sürmedi. İnanç nasıl bir şey, rahatlatır mı, sağaltır mı, acı mı verir insana, neye benzer inanmak? Ben inanmayı güneşli bir güne benzetirim. Sarı bir yaz mevsimi; ölüm, endişe, ve tüm sıkıntılar bir film gibi uzaktan izlenir. Kokusu hızla yayılan şeylere yaklaşamazsın, hep bulanıktır. Sıcağın toprak üzerindeki buğusu. Güneş çekilince gölgelerin gitmediğini, daha belirginleşip etrafımızda dolaştığını, ahşap bir evin tahta kapısına açılmasın diye bıçak sokarken anladım. Girecek birisi değildi korktuğum, gölgelerin farkındaydım. İnanmaya çalışıyordum. Uzun sürmedi, hiçbir şey uzun sürmüyor. Gölgeler çok uzun sadece. Uzun, upuzun, benim boyumu geçen gölgeler. En çok gölgelerden korkuyorum, onların kalbime düşen karanlığından. 

Biricik sırdaşımsın sen benim, onun için sana anlatıyorum bunları. Doğum günü yazısına benzemedi sanki bu yazı, olsun; senin önemsemediğin, benim öğretemediğim bir saçmalık değil mi doğum günleri? Üstünü çizelim geçsin.

----------------  

Bu sefer biraz daha farklı yazıyorum bu yazıyı. Saçmalığını düşünmeden ve işin  doğrusu önemsemeden doğum gününü kutluyorum. İyi ki doğdun canım. Güzel atomlar işin kimyasını filan darmadağın eder, çünkü onlar da saçma, komik ve aptaldır. Yok deseler inanırım, ve yine umursamadan tekrar ve tekrar senin doğum gününü kutlarım.  

10 yorum:

Zelda Capulet dedi ki...

mart doğmak için en güzel aylardan biri... doğa çıldırmış bir halde kendini dönüştürürken insan varlığının bir anlamı varmış hissi yaşıyor elinde olmadan ;-) nice güzel yaşlara diyorum. sevgilerimle c. ve justine elbette...

z.

NEŞELİ VE İNCİLİ GÜNLER dedi ki...

Doğru,inanmak sağaltır galiba..birine..birşeye..
"Benim sana inandığımdan çok, sen bana inandığın için korkuyorsun."
Ne güzel yazmış Orhan Pamuk..
Kitabı ben de uzun süre önce okumuştum,hatırlayamıyorum.
Kendi korkularımı da gördüm yazınızda..
İçimizdekilerin yansımaları olan,kendi eserimiz olan korkularımı..

Adsız dedi ki...

korkmak insana özgü diye düşünüyorum, endişelenmek yersiz. insan üzüldüğünde hiç bitmeyecek sanıyor, işte o endişeyi anlıyorum:) yazılarınızı severek okuyorum, eskiden uzun aralar olmazdı keşke daha sık yazsanız.

c'ye selam, doğumgünü kutlu olsun.

aylin (gmail adresinizden aylar önce yazışmıştık, o aylin'im;)

Adsız dedi ki...

İnançlı biriyle inanmayı konuşmak, işte bu insanın başına gelecek en zor birkaç şeyden biridir. İnancın kendisi üzerine konuşmak bile oldukça zorken; onun nesnesi, hatta öznesinin yanında konuşmak, ya da kırmadan konuşmak mümkün değildir. Bu artık bir doğruluk, gerçeklik meselesi değildir. Yapısal olarak benzese, hatta bundan ibaret olsa da; kanaat meselesi de değildir. Artık o kuruluş itibariyle bir hakikat, varlığı anlamlandırma tarzıdır. Artık bir fikri yanlışlamak, o fikri yanlışlamak anlamına gelmez. Bir varoluş türünü reddetmek anlamına gelir. Bu epistemik bir tartışma değildir, ontolojik bir meseledir.

Üstelik inanç, kendi varlığını kendinden kurar. Kanıtın yokluğu, inancın tamlığının kanıtıdır. O delilleri azalttıkça kendini mükemmelleştirir. Çünkü delillerin çürüme ihtimali her zaman vardır. İsa’ya inanır Thomas örneğin, çünkü sevgisini kalbimize koymuştur. Bundan sonra delil aradıkça, inancımız yerine şüphemiz artar. ‘Haktan ırak bir nesne yok, gözsüzlere pinhan imiş’ der Mısrî. İnanç, gerçekliği yeniden kurar. Onun içinde ne kadar korku varsa, en az o kadar da ümit vardır.

İnanç bize mükemmel olmayanı mükemmel görmeyi, hatta mükemmel olmasını istemeyi öğretir. Kusurlu bir şeyi, yüce bir şey gibi sahiplenemeyiz. Çoğu kez bu denli güçlü değiliz. Şizofren bir çobanı sevmek kimin işine yarar ki? Bu dünyanın kaba gerçekliğine kim göğsünü gerebilir ya da? Gücü yetse bile, kim biricik ömrünü böyle sessiz ve kederli yaşayabilir? Bir hakikat yoktur, fakat bir hakikati kurmak gerekir. Masanın masalığına varana kadar kurmak gerekir. Bizim dünyayla tek insani irtibatımız budur. Birbirimizle de öyle. Şeylerin kütleler, hacimler, zamanlardan başkaca bir şey ifade ettiği tek an bu.

Sana inanıyorum ben, en az masanın masa olduğuna inandığım kadar inanıyorum. Güzel atomlara, doğum günlerine inanmanın da, ancak böyle mümkün olduğunu biliyorum. Senin de bilmeni, inanmanı istiyorum. Her türlü nedensellikten şüphe edebiliriz, zihnimizin buna hakkı vardır. Ama bu şüpheyle yaşamaya hakkımız yok.
14 milyar yaşında bir evrenin ölçüme gelmez küçüklükte bir parçası olarak başka bir zihinde önemsendiğini bilmek, bak, bu insanın başını döndüren, çok tuhaf bir şey. Keşke yalnız bunun için’lere eklerim ben bunu, tartışmam!

Senin,
C.

justine dedi ki...

Zeldacığım, buradan da günaydınlar;)

Mart dönüşüm ayı evet, ablam da 1 mart doğumludur, bu ayın insanları bu dönüşüm işlerinden sanırım pek bir, hmmm nasıl desem, pek bir hoş oluyorlar;p (pek bir reröre oluyorlar diyecektim ya, neyse;p)

Çok teşekkürler inceliğin için, sarılıyorum.

Sevgiler.

justine dedi ki...

Neşeli ve İncili Günler, merhaba. (daha kısa bir mahlasın kesin vardır, bulacağım onu!;))

Beyaz Kale, en sevdiğim Orhan Pamuk romanlarından biri, diğeri de Kara Kitap zaten. Bu kitap hakkında çok yazmak istedim, ama bazen yazma anının özellikle gelmesi gerek. Bunu yazmalıyım diyerek değil, bir sayıklama, hastalık hâliyle oturmalı yazının başına. Aynı romandaki karakterler gibi. Beyaz Kale gibi muhteşem bir romana da böylesi yakışır.

Hepimizin korkuları var değil mi, kendimize özgü, biricik. Belki onlarla daha da insanız.

Sevgiler çok.

p.s.: Öyle çok ara verdim ki cevap yazarken, aidat, apartman temizlik parası vs. vs, ne yazdığımı bile unuttum. Saçmaladıysam kusura bakma lütfen.

justine dedi ki...

Aylin merhaba, hoşgeldin.
Hatırladım tabii, ama çok gerilere gitmem gerekti yazışmamızı bulmak için;) Yorumu okuduğum gibi aklıma Aysun Hanım geldi, sonra o olmadığını fark ettim.

Ben de sık yazmak istiyorum, fakat günler hızla akıyor, akıyor, akıyor...;p

Teşekkürler, sevgiler.

justine dedi ki...

C. canımsın sen, yukarıda buluşuruz.

Bir de, öperim;p

Adsız dedi ki...

Marc Chagall-Le Ciel Embrace*

justine dedi ki...

Ben de takılmıştım hangi hâlini yazayım diye. Resmin adı iki şekilde de geçiyor kaynaklarda; "le ciel embrace" ve "le ciel embrase". Aslında iki kelime arasında büyük fark var; biri kucaklaşmak anlamına geliyormuş diğeri ise alev alev, ışıltılı anlamında. Hangisi doğru bilmiyorum, fakat sizin dediğiniz mantıklı geliyor, teşekkürler düzeltme için.