Pazartesi, Kasım 25, 2013

oyalan-ma


 
Akşam fark ettim; bulutları yan gözle izleyip "yarın hava nasıl olacak acaba" diye düşünürken bir yandan da gelecek ayın hesabını yapıyordum. Artık çok eminim, şu hayatta nefes alana rahat yok, plan, program, akşama ne pişirsem, hangi kitabı okusam, nereye gitsem, ne yapsam, günlük dertler, kurmaca dertler, varoluş sıkıntısı (duydum "peh!" dediğinizi, hı hı), gelecek, geçmiş, bin türlü cehennem. Sonra merak ederiz tabii, başımız neden ağrıyor diye. Ağrır, patlayıp infilak etmediğine şükredelim. Benim bu patlamalardan kaçış yolum ya bir filme, ya bir kitaba ya da mutfağa sığınmak oluyor. İnsana tahammül edemiyorum, hayır, başka birisiyle sohbet filan benim ilacım değil, eminim. Başkalarını rahatlatabilir ama beni daha da delirtiyor. (Evin delisi salondan bildirdi, hadi bakalım ilk taşı delirmeyeniniz atsın.;p)

Dün gece yine bu anlarımdan birinde koltuktan bir hışım fırladım, limonlu kek yapmaya koyuldum. Limonu rendelerken önceki gece izlediğim filmi, hamuru çırparken de okuduğum kitaptaki albayı düşündüm. Hmmm, keki fırına verirken de boş durmadım (allah boş duranı sevmezmiş) önceden acil durumlar için bir cümle atmıştım çuvala, oradan onu çıkardım, evirip çevirdim cümleciği. İki gecedir yatağımda uyumadan önce okuduğum kuran'dan (çevirisi kötüymüş, C. dedi.:/) bir cümle bu; "isa allah'ın kelimesidir." Kelam demek istiyormuş aslında, fakat ben bu versiyonunu daha çok sevdim, şiirsel mi buldum, yoksa saf bir şekilde masum olduğunu mu düşündüm bilmiyorum, ama sevdim valla. Şiirsel saflık diyelim.;p

Kek nefis oldu, Passive'den aldığım tüyo sayesinde tabii. Bu sefer önceden yaptığımın aksine süt ve yoğurt filan katmadım, sadece krema ve limon suyuna karışmış birazcık yağ kattım o kadar. Yumuşacık, mis gibi oldu kekim. Çayın yanında film izlerken güzel gitti ve az da olsa huzur geldi sayesinde, iyileştim. Merak eden varsa tam tarifi yazarım, basit bir şey zaten.




Yazıya uzuuun bir film ve çay arası verip geldim. Geldim, çünkü bu gece yazmazsam hiç yazamam, üzerimde nasıl bir tembellik, nasıl bir uyuşukluk var anlatamam size, ölü toprağı serpilmiş gibi. Az önce izlediğim ve yazıyı bitirmek için yarım bırakıp geldiğim film uyduruk bir şey; Eat Pray Love(yazıyı yarım bırakıp filme, filmi yarım bırakıp yazıya, onu da yarım bırakıp hah ha, hayatımın özeti budur; her şeyi ama her şeyi "yarım bırakmak"!) Film, herkesin bildiği "ne yaparsan yap bir türlü kendini bulama"-yış hikâyesini anlatıyor. İzlediğim yere kadar henüz bir şey bulamamıştı kadın, hâlâ bunalımdaydı. İtalya'ya gitti, hedefinde de Bali vardı, bilmiyorum neler olacak. Ama ben size söyleyeyim, o kafayla jüpiter'e bile gitse aradığını bulamaz o kadın. Keyifle dondurma yalamayı sadece İtalya'da yapabileceğini sanan kafadan bahsediyorum, aroma ve gustoyu da orada bulacağını sanıyor şapşal. Her neyse, kıytırık bir film işte, tam da kıytırık film kafasında olduğum için izlemeye başlamıştım, bitsin sonra da azıcık erotik soslu, drama izleyeceğim. Umarım o güzel çıkar.

Buraya yazmayı ihmal etmiş olabilirim, ama film seyretmeyi bırakmadım. Geçen zamanda öyle çok film izledim ki hepsinin afişini yazıya koymaya kalksam resimler arasında kayboluruz. Ben de seçip ayıklayıp koydum, kısacık cümlelerle sıradan tarife başlayayım; Le Passé, İranlı yönetmen Farhadi'nin filmi, "Geçmiş" diye çevrilmiş. Film Fransa'da geçiyor ve bir çiftin ayrılış sürecini anlatıyor, eskiyi, geçmişi, alışkanlıkları, yeniyi ve pişmanlıkları hatırlatarak. Ben filmi sevdim, epey oldu izleyeli gerçi, yine de filmi keyifle izlediğimi ve izlerken de puro içtiğimi gayet net hatırlıyorum.;) Hemen ertesi gün farenjit olmuştum çünkü! İzlediğim gibi yazsaydım anlatacak çok şeyim olurdu da şimdi kalsın böyle. Genel olarak dilsizlik hâli var üzerimde, izlediğim okuduğum şeylerle ilgili. Tavsiye edip, diğer filme atlayayım. The Thing, 82 tarihli Carpenter filminin prequeli, ilk filmi izlemedim henüz ama bu filmi beğendim. Heyecanlı, gerilimli, bilimkurgu janrında bir film arıyorsanız bir bakın derim. The Imposter, yarı belgesel-yarı kurmaca bir film, sanırım ecnebiler mockumentary diyorlar bu tarza. Büyük heyecanla başlamıştım bu filme, aynı heyecanla devam edemedim. Karakterler itici, olay tutarsız, fakat yine de son yarım saatte güzel bir dönüş yaptı, ilginç bir öykü izlemek isterseniz aklınızda olsun. The Sunset Limited, çoook uzun zamandır aklımdaydı, bir türlü izleyememiştim. Filmde sadece iki karakter var, siyah ve beyaz. Beyaz ateist bir profesör, siyah ise eski bir suçlu ve elbette inançlı. Filmdeki konuşmaları takip etmek keyifliydi, bir de oyuncuları çok sevdiğimden (samuel jackson'ı iki kere çok!) benim için fazlasıyla zevkliydi filmi izlemek. Yalnız şunu söylemeliyim; filmin yarısına kadar ve hatta daha da fazlasında siyahın beyaza olan üstünlüğü beni rahatsız etmişti, o vaaz hâli, inançlı insanın kendinden emin tavrı, o tavra sinmiş rahatsız edici gülümseme sinirimi bozmuştu, ki film son dakikalarında beyazı unutmadı. (ivan'ın sahneye çıkışı diye kodlayayım ben bu dönüşü, siz de filmi izleyince dostoyevski'nin karakterini beyazın suretinde görün.) Bol diyaloglu film bulmak kolay da, içi dolu konuşma bulmak zordur, onun için herkese tavsiye ediyorum bu filmi, kaçırmayın. En beğendiğimi en sona sakladım; Chinese Coffee, nefis bir film. Karakterler sağlam, konuşmalar müthiş, oyuncular superb! Daha ne ister ki insan bir filmden? Ben bayıldım. Bir iki yer vardı takıldığım, canımı sıkan ama boş verdim, olur o kadar. Çok uygun bir zamanıma denk geldi ve on üzerinden on verdim. (bu filmi belki yine konuşuruz, şimdi burada keseyim. uzun uzun sohbet etmeyi hak ediyor gerçekten. bakalım.)

Bir de dizi var izlemeye başladığım; filmlerden artan zamanda hangi diziye başlasam diye düşünüp duruyordum Masters of Sex'i buldum, bir bölüm seyrettim. Şimdi ne desem bilmiyorum, kararsızım bu dizi hakkında. Güzel, iyi, farklı bir konu tamam da, bir şeyler eksik ve fazla klişe sanki. Neyse, daha çok çok başındayım dizinin, bakalım ilerleyen bölümlerde neler olacak? (unutmadan dizinin ilk bölümündeki sevdiğim yeri söyleyeyim; kadın orgazmını araştıran doktor, araştırmanın fahişe deneğine orgazm hakkında bir şeyler sorar ve aldığı cevap şaşırtıcıdır. ben gülmüştüm o sahnede, kadının söyledikleri hem doğru hem de komikti.)

Bunların dışında onlarca film var izlediğim, çoğu çöp, ıvır zıvır. Aklıma geldikçe bahsederim belki, ya da beynimin çöplüğünde bir daha dokunulmamak üzere yerlerini alırlar, bilmiyorum. Hah ha, sonra da işte ahhh bilinçaltı ve rüyalar!
-------------------- 

Bir kitapla bitireyim; 


" Kadın alçak sesle güldü. "Çizgi filmleri anımsamıyorum bile artık," dedi. Albay cibinliğin gerisinden onu görmeye çalıştı. "Sinemaya en son ne zaman gittin?" "

Belli bir ayın hikâyesi, romanı var mıdır bilemem, ama bana kalırsa ekim ayına en uygun hikâye Mârquez'in Albaya Mektup Yok hikâyesi. Albaya Mektup Yok'u okumaya geçen ay başlamıştım, kısacık bir kitap aslında, bir oturuşta biter. I ıh, ben öyle yapmadım. Öyküyle senkronize ilerledim, kahramanlar ekim ayını bitirdi ben de bitirdim, kasım ayına geçtiler, onları takip ettim. Sadece meraktan sonunu bekleyemedim; geçenlerde bitti kitap, öykü ise aralık ayında bitiyor. Kitabın ana karakteri albay, karısıyla o, ölen oğullarından hayata yetim kalmışlar. Kitapta en çok bu lafı sevmiştim; "biz de oğlumuzun yetimleriyiz", diyordu albayın karısı, çok etkilenmiştim. 

Albay ve karısı oğullarını aylar önce kaybetmiş; çocuk, horoz dövüşlerinde el altından bildiri dağıttığı için "devlet" tarafından öldürülmüş. Oğullarından bir horoz hatıra kalmış onlara, başka hiçbir şeyleri yok. Bir de umutları var tabii, her cuma günü üşenmeden ve bıkmadan gelmesini beklediği bir mektubu var albayın. Emekliliğini haber verecek mektup onlar için bir yaşam umudu. Ama gelmiyor, gelmeyecek de. Albay, geçen zamanda beklemeyi öğrenmiş, zamandan ve mekândan bağımsız yaşamayı. Hüzünlü bir öykü bu, ben okurken ölümün kadına benzediğini, ekim ayında gömülmenin korkunçluğunu, şemsiyelerin ölümle bağını ve tüm yılın aralık olduğunu öğrendim. Bazı insanların camdan yapıldığını, yağmurun her pencereden aynı görünmediğini ve devletin çirkin yüzünü tekrar ve tekrar gördüm. Márquez'in sihirli dilini seven bu öyküyü de sever, ben sevdim. 

İki filmlik vakit kalmadı; ya bahsettiğim saçma filme devam edeceğim ya da diğerine başlayacağım. O hâlde; ya şundadır ya bunda...
--------------

p.s.: Başlıkta kendime çektiğim ihtar inanın subliminal, bende yalan yok.;p

32 yorum:

Buket dedi ki...

justine, yazdıklarını okumak keyifliydi yeniden . hele film referansları senden olunca tadına doyum olmaz. ve kitaplarda. filmlerden The Sunset Limited uzun zaman önce ben de zevkle seyretmiştim. hemen diğerlerini not aldım. daha sık yazmanı istesem :)

justine dedi ki...

Olur, yazarım.;)

Aslında çok fazla film izliyorum bu günlerde, hepsini yazsam bloğu da boşlamamış olurum amaaaa, tembelim işte kıvırmaya gerek yok.;p

Uzun süredir blogları da dolaşmadım, seni gördüm aklıma geldi. Ben bir turlayıp geleyim.

Sevgiler çok.

passiveapathetic dedi ki...

Bu kekin güzel olacağı görünüşünden belliydi zaten. :)

Filmleri ve Albay'ın öyküsünü not ettim, özellikle filmler iyi gelecek dizilerden sıkıldığım bu günlerde.

Masters of Sex ise çok beklendik, haklısın. En iyi yanı denen jeneriği bile aslında HBO dizi jeneriği tekrarı. Başarılı mı, eh; izletiyor mu, canın sıkkınsa ve oyalanmak istiyorsan, evet. Ama o ölçülü biçili hesaplı "güya sıradışı" hali bile sıkıyor bi yerden sonra. Ama izlemiyor muyum, izliyorum; o ayrı. :P

Ne diycem, BBC tarzı durum komedilerinden hoşlanıyorsan eğer Big School'u tavsiye edebilirim. Arada da olsa zeka pırıltısı gösteren dizilerden: http://en.wikipedia.org/wiki/Big_School_(TV_series)

Clea dedi ki...

canım canım, ne kitap okuyabiliyorum ne de film seyredebiliyorum bugünlerde, mutfağa girmeye ise hiç vakit yok, bulaşıklar dışında tabii:-/ ama güzel yazın sayesinde biraz nefes aldım, kitaplar, filmler ve güzel yemeklerle dolu bir dünyanın olduğunu tekrar hatırladım. limonlu kekinin kokusu burnuma kadar geldi:-) bir aralık yaratmaya çok ihtiyacım var aslında hayatımda, yanında geçireceğim birkaç saat bile yeterdi, nefes almam gerek. neyse, şu an o aralığın çok uzağındayım ama bakalım önümüzdeki günler ne gösterecek. seni seviyorum canım, hem de çok!

guguk kuşu dedi ki...

sana iyi gelen kek miydi, film miydi yoksa kitaplar mı bilmem ama denemeye değer bütün bu huysuzluğuma, neredeyse herkese olan kızgınlığıma..iyi gelir belki ...ya da belki de tek ihtiyacım olan yalnız kalmakken bunu yapamıyor olmaya hayıflanmaya devam mı etmeliyim:)

justine dedi ki...

Passiveciğim, sayende güzel oldu o kek, yalan yok. Sen krema işini söylemeseydin eğer, bu kadar yumuşak olacağını sanmıyorum. Tekrar teşekkür ederim tavsiyen için.

Masters of Sex'e devam edemedim. Sanırım ben dizideki karakterlere de tam ısınamadım, onun için mızmızlanıyorum, bir de hâlâ klişelerin fazla olduğunu düşünüyorum. Belki değişir fikrim, şimdilik böyle.

Söylediğin diziyi not aldım, bakacağım. Sağolasın.

Sarılıyorum sana, sevgiler.

justine dedi ki...

Canım Poliş. Sesini duyunca şaşırdım; beter bir yoğunlukta olduğunu ve gece gündüz çalıştığını biliyorum, burayı okumayı bırak, bir de vakit ayırıp bir şeyler yazmışsın ya, çok şaşırdım, çok sevindim.

İlk fırsatta limonlu kek yapacağım sana, ben de seni çok seviyorum. Canım kardeşim benim.

justine dedi ki...

Sevgili Guguk kuşu, sanırım cevabım hepsi olacak; güzel bir yemek, filmler, nefis bir müzik, kitaplar, tüm bunlar işte, şu boktan dünyada nefes almamı sağlayan biricik şeyler. Hepsinin, onlarla geçirdiğim güzel ve kıymetli vakitlerin üzerine titriyorum. Senin işin biraz daha zor, biliyorum. Çocuklar, ev, dersler bunalıyorsundur, haklısın. Birinden başla bakalım, eminim işe yarayacak. Çok sevgiler.

justine dedi ki...

Adsız, gel seninle biraz sohbet edelim. Çirkin ve nefret dolu bir yorum yazmaya vaktin olduğuna göre sana söyleyeceklerimi dinlemeye de vaktin vardır, benim zaten var, biliyorsun.

İlk önce bir yanlışı düzeltmeliyim; kitap okumakla, film izlemekle -senin deyiminle- "entel" olunmaz. Benim öyle bir çabam yok en azından, zevk alıyorum, keyifleniyorum onun için yapıyorum. Tavsiye ederim, sen de oku, izle, boş vakitlerin için nefret ettiğin kişilere mektup yazmak dışında başka şeyler yap, origami filan mesela, ne bileyim üzerindeki siniri alır belki, rahatlarsın. Ya da boş ver yahu, bana ne, herkese aynı şekilde etki etmez, kal öyle.

Tek bir gerçek olduğunu söylemiş ve kimsenin bilmediğini düşündüğün bu gerçeği büyük harflerle yazmışsın. Kusura bakma etkileyici bir buluş değil bu, haklısın, yalnızım. Hepimiz öyleyiz, bunun farkına yeni varmadım üstelik, bir gece vakti zapzayıf, küçücük, zavallı bir kız çocuğu hâlimle yatılı okula teslim edildiğimde, babamın ölüm dediğimiz yere gidip bir daha dönmemesiyle, bir otel odasında lanet olasıca bir yılımı geçirirken her gün değil, her saat, her saniyeyi içim acıyarak yaşarken anladım. Aslında, sadece bu mutsuz, ağlak sahneler değil yalnızlığımı hissettiğim anlar, mutluyken, kalabalıkta, gülüp eğlenirken, özetle hiç tahmin edemeyeceğim zamanda gelip hatırlatır o his kendisini bana, alışığım şaşırmam. Ama şunu iyi biliyorum; yalnızlığımı unutup, kendimi yanlarında avutabildiğim sevdiklerim, beni sevenler var. Hani özel olmaktan filan bahsetmişsin ya, rahatla, değilim, umrumda da değil, fakat beni sevenlerin gözünde özel ve farklı olduğumu biliyorum, bundan eminim. Eh, bu da bana yeter.

Çok vaktim var mı bilmiyorum, çoğu insandan daha fazla olduğu bir gerçek. Keşke daha güzel değerlendirebilsem ama olmuyor, olmaz da, çünkü ben iflah olmaz bir nihilistim, tembelim, boş vermeciyim, farkındayım bunun. (a, bir de böyle yorumlara şerbetliyim, takmam. bunu da araya sıkıştırayım kendimi tarif bölümü eksik kalmasın.) Senin benim boş vaktime takılman ilginç aslında, benden daha şanslı olmalısın vakit konusunda. Sevmediğin blogları gezip bir de onlara yorum yazacak kadar vakit bulmak müthiş olmalı, kıskanma huyum olsa kıskanırdım seni, ama yok.

Böyleyken böyle. Hasretle bu cevabı beklediğine eminim. Seni daha fazla bekletip her gün sayfaya yüz kere tıklamanı istemedim. Yorumunu yayınlamamama kızmazsın umarım, inan bana burayı çok seviyorum. Bloğum çok değerli benim için, daha önce yayınlamayıp sildiğim yorumlar gibi senin çirkin yorumunun da sayfamı kirletmesini istemiyorum. Bu cevabı da sonra silerim belki. Sen oku, rahatla bakarız.

guguk kuşu dedi ki...

kitap okuyamadım, flim de izleyemedim, limonlu kek de yoktu ama bu son yazdıkların çook iyi geldi justincim:) teşekkürler Adsız:)

mango meyvesi dedi ki...

<3

alkım dedi ki...

Justine, daha once soylemis miydim:) yazilarini seviyorum (ve ozluyorum). Yazarken bu kadar ciplak olabilmek ne guc. Atolyesine katildigim bir yazar ( sen biliyorsun:) ilk kitabi ciktiginda "kendimi beyoglunda donumu indirmis gibi hissettim," demisti. Yazmak, samimiyetle yapildiginda biraz da boyle bir sey. Herkesin zirhini kusandigi bir yerde ciplak kalmayi goze almak da cetin bir sey. Neyse, daha fazla uzatmayayim...guzel bir konuya geceyim:
Ikimizin de yazilarinda "keke itibar" konusunda birlesmesine ne diyorsun;) ortada bir kek gercegi var! limonlu krema en sevdigim kremadir bu arada. Bir de, azicik hashas da cok yakisabilir bu keke.
Bu arada soylemeden gecmeyeyim, Eat Pray Love yorumlarina cok guldum. Izlemedim ama tahmin edebiliyorum;)

Bazi insanlarin camdan yapildigini dusundum demissin ya - ne guzel bir deyis- aklima Tennesse Williams' in sirca kumes'i ve hatta oradaki camdan tek boynuzlu at heykeli geldi. Beni cok etkileyen bir hikayedir. Her seferinde bir takilirim mutlaka.
Sana yazmaya baslayinca laf lafi aciyor. Bir suru bir suru yazmak istiyor insan. Yoldayim yine, biraz ayakustu yaziyorum ama bu guzel kek fotosuna kayitsiz kalamazdim;) Clea'nin sesini duymak da cok guzel!
Simdilik hoscakal justinecim. Sevgiler,
Sadik bir okurun;)

zerka dedi ki...

limonlu kek çok fena ilgi alanıma giriyor, sık sık yaparım ben de. senin kek ne güzel görünüyor fırının içinde, yaydığı sıcaklığı ve kokuyu buradan hissedebiliyorum. yorumlara falan da baktım ama tarifini göremedim, krema, limon suyu falan demişsin çok merak ettim:) ben limon suyu değil de limon kabuğu rendesiyle yapıyorum,gerçi kabuklara dikkat etmek lazım diyorlar mumlanıyor falan diye, un yerine buğday nişastası kullanıyorum, bir de alkım’ın dediği gibi içine haşhaş koyuyorum, yerken pıtır pıtır çok hoş oluyor:) anlatınca canım çekti yapsam mı şimdi:) bu sıralar ben de yulaflı kurabiyenin farklı versiyonlarıyla haşır neşirim, neredeyse her hafta düzenli olarak yulaflı kurabiye yapıyorum:) çok güzel oluyor tavsiye ederim onu da, şu tarifteki malzemelerin yarısını kullanarak yapmıştım en son http://www.hepimizaileyiz.com/Doc/7372/Yulafli-ve-Pekmezli-Kurabiyeler

uzun zamandır film izleyemedim, zamanım var aslında ama ben de alkım gibi yerleşik hayata geçememe sorunu yaşıyorum:) bu yüzden sanırım kitaplar da filmler de bekliyor, le passe ilgimi çekti, izliyeyim onu dedim kendime.

hava ne soğuk, sabah yolda battaniye ve kurabiye hayalleri kurdum hep, hayallerimi gerçekleştireceğim birazdan:)

çok sevgiler.

justine dedi ki...

Sen yine de limonlu kek yap Guguk Kuşu, daha da iyi olacaksın, inan bana.;p

justine dedi ki...

Mango meyvesi, hoşgeldin. Restini görüyorum; <3
;)

justine dedi ki...

Alkım, yorumunu okurken düşündüm, daldım biraz. Buraya yazmaya başladığımda yazdığım şey ne olursa olsun, ıvır zıvır, saçma sapan, boş dolu hiç fark etmez, yazmanın risklerini hiç ama hiç hesaba katmamıştım. Daha önce böylesi bir soyunmayı yazdığım mektuplarda yaşıyordum ama onlar en yakınlarıma yazılmış, adresi çok belli yazılardı. Burası başka, yazdığın sıradan bir şeye inanılmaz anlamlar da yüklenebilir, en derin anını paylaştığın, hayatının belki de en samimi cümlesi için "peh! beYenmedim" de denebilir. Olur öyle, engelleyemezsin, kontrol de edemezsin bunu. Hâl böyleyken, bazen niye yazıyorum diye sorduğum oluyor, yazar değilim, olma çabasında hiç değilim, sosyalleşmek filan desen hiç işim olmaz, hayatta görüp görülecek en yabani, en insandankorkan tip de benim, peki niye öyleyse? Sanırım buradaki yazılı albüm mutlu ediyor beni, inanılmaz hızla geçen zamanı bir yerlerinden tutuyor, "burada durdun" "bunu düşündün", "bunu izledin", "bunu yaptın" diye bana hatırlatıyor. Böyle bir yol arkadaşı kimin hoşuna gitmez, eh ben de bayılıyorum kendisine.;) Herkese açık olması da işin tuzu biberi, güzel sohbetler, harika insanlar, farklı düşünceler hepsi burada, bu blog sayesinde etrafımda. Minnettarım sarıkent'e.;p

Eat Pray Love sonunda bitti! Bir haftada izleyip ancak bitirebildiğim(!) nadir filmlerdendi kendisi, ve kimseye tavsiye etmiyorum.;)

Tennesse Williams'ı severim ben, Arzu Tramvayı müthiştir. Sırça Kümes'i okumadım, bir kenara yazayım okuyayım hemen.

Clea'nın sesini duymak beni de çok çok çok mutlu ediyor, canım kardeşim o kadar yoğun çalışıyor ki buraya uğraması bile mucize! (bilmeyenler için tekrar not; Clea=Poliş=Polişka=güzel, bir tanecik, canım kardeşim benim;) bloğu da şurada ve şurada)

Sarılıyorum sana Alkımcığım, çok sevgiler.

justine dedi ki...

Hah işte, sonunda kekin tarifini soran biri çıktı, mutfakla, hayatın asıl anlamıyla ilgili bir tek kişi, nihayet!;) Zerkacığım, ff'de kekin tarifini vermiştim ama buraya yazmamışım evet, iyi oldu sorduğun, gerçekten çok güzel oldu çünkü herkes yapsın farkını görsün istiyorum. Dur hemen oraya yazdığım tarifi bulup buraya kopyalayayım. Bekle, geliyorum.;p

(Limonlu kek; üç yumurta ve iki su bardağı şekeri bir limon kabuğu rendesiyle birlikte iyice çırptım. kabuğunu rendelediğim limonun suyunu sıkıp üstünü sıvı yağla tamamladım (aynı su bardağı ölçüsü) ve bir kutu krema ile birlikte karışıma katıp tekrar çırptım. sonra da elediğim iki su bardağı un ve bir paket kabartma tozunu kek karışımına katıp, tahta kaşıkla çırpmadan hafifçe karıştırdım. 180 derece ısıtılmış fırında 45 dakika pişirdim. finito. edit: bir konuda düzeltme yapmalıyım; iki su bardağı şeker çok aslında, fazla şekerli geldi bana. yaparken de öyle düşünmüştüm, ama tariften sapmamak için boş vermiştim. bana kalırsa bir ya da bir buçuk su bardağı kâfi.)

Limon kabuğu mumlanması ne demek onu bilmiyorum ben, hiç duymadım öyle bir şey. Önemli bir şeyse sen bana da söyleyiverirsin, hiçbir 'sağlık şeysini' takmayan ben takar mıyım bilmem ama olsun, bileyim de belki ileride daha dikkatli bir insan olursam aklımda kalmış olur.;p

Link için teşekkürler, inceleyeceğim biraz sonra. Oh mis gibi kekler, kurabiyeler, dalınca içine kolay kolay çıkamam da, yandım ben!;/

Le Passé güzel bir film, beğeneceğini umuyorum.

Çok sevgiler Zerkacığım, sarılıyorum.

Zelda Capulet dedi ki...

Sonunda hafta sonu geldi. Bitmiş bir durumdayım.Çıkmama sadece 10 dakika kaldı. Sana yazıp çıkacağım. Limonlu ve portakallı kek ve kurabiyeler benim favorilerim. En son yaptığım limonlu keke bolca ceviz ve toz zencefil de koydum. Şahene oldu. Aklında olsun :)

Ve kekte krema hakikaten iyi bir çözüm. Ben artık ayrıca yağ ve süt kullanmıyorum...

Kendine dikkat et lütfen.

Seni ve yazdıklarını seviyorum :)

justine dedi ki...

Zelda, sanki seninle aramızda, sözsüz, yazısız tamamen hislere dayalı tuhaf bir iletişim var. İki üç gündür ruh gibiydim, çok ağladım, çok üzüldüm ve tam da bu cehennem gibi günlerin ardından yorumun geldi. Öncesi ya da çok sonrası değil, tam bugün. Komik, saçma ve anlamsız belki, ama güzel, ben buna inanmayı seviyorum hem.;)
Zor günlerimi hissediyor, kendime dikkat etmemi söylüyor ve beni merak ediyorsun. Benim de hemen gözlerim doluyor tabii, sulugöz bir şey oldum zaten, bana ağlamak olsun.;p

Her neyse, geçelim.
Kekten konuşalım, daha keyifli.
Ben yağı çok az koymuştum, küçük bir su bardağı kullanmıştım ölçü olarak, su bardağına bir limonun suyunu koyup yağ ile tamamlamıştım. Hiç katmasam da olurdu belki, bir dahaki sefere öyle yapayım madem.

Ben de seni seviyorum.;) Sarıldım.

Zelda Capulet dedi ki...

Sevgili Justine,

Nasıl oluyor, neden oluyor bilmiyorum ama bazen oluyor bu. Bir yerlerden birbirimizi yakalıyoruz, "dokunuyoruz".

Bazen ağlamak kaçınılmaz ama toplamda iyi ol lütfen tamam mı?

Ah bir de sormadan edemeyeceğim sen mektup yazacak mısın bana merak ediyorum. Yazsan ne güzel olur; en çok kime yazacağını merak ediyorum..

Ben de sarılıyorum, sımsıkı.

justine dedi ki...

İyi olmak için tek başına çabalamak yetmiyor, etrafımızdaki her şeyin iyi olması gerek belki de. Bilmem ki.. Tamam, karışık işler bunlar hızla geçelim.;)

Doğru düzgün hiçbir bloğa, sayfaya bakamasam da senin mektup çağrını gördüm ve hemen aklımdan sevdiğim isimler geçmeye başladı. Ben oyunlara bayılırım bilirsin, heyecanlandım yine.;) Şu sıralar çok yoğunum, kötü günler de cabası, üzerimdeki yükü bir hafifleteyim, tekrar uğrayacağım sayfana. Önümüzdeki hafta benim için çok zor olacak, sonra senin orada buluşalım, olur mu?;)

Çok sevgiler.

Zelda Capulet dedi ki...

ben orada olacağım :)

Ebru dedi ki...

Ben de keki deneyeceğim filmleri de kocaya ileteyim bulsun.
Yalnız ben yaptıklarımı yiyemiyorum:) ertesi gün yiyebiliyorum.
Bu arada selam ve sevgiler :)

zerka dedi ki...

justincim tarif için teşekkürler, denedim kekini, şahane bir şey oldu, hatta kremalı brüksel lahanası yaptım o gün, kremanın kalanını keke kullandım, brüksel lahanasından kalan kremanın dolapta kalıp atılması sorununa da bir çözüm bulmuş oldum böylece:)bir su bardağı şeker yeterli geldi.

şurdaki tarifin başında biraz bahsetmiş mumlanma işleminden. http://www.misssgibi.com/limonlu-kek/
buradaki kek de şahane görünüyor bu arada, keke dalıp başta yazan kısmı okumayı unutma:)

çok sevgiler benden de.

nisa dedi ki...

Justine!
Zedka ben ya da Nisa diyelim artık, bütün bu isimler vs çok karışmaya başladı bende. Artık kendimi eskiden olduğu kadar da sadık hissetmiyorum bütün bu kitap işlerine. Belki de ilk başta böyle delicesine bir bağlılıkla başlandığı için zamanla bu hale geliyor, yoruyor artık o isim beni.
Bir şapşirikliğim sağolsun, nasıl oldu hiç anlamadım ama bloğu yanlışlıkla sildim ve kurtaramıyorum. Aman zaten artık benim için okumayı sevdiğim insanların olduğu bir yere dönüşmüştü, kumanda panelinden ibaretti anlayacağın, iyi de oldu.-hemen ertesi gün acısına dayanamayıp wordpress açmış olmam kaç puan? (neden wordpress? işte bunlar hep kendinden sıkılıp yenilik ihtiyacı, hiçbir şekilde uzun süre sabit duramıyorum, ıh!)- Ortalıktan ne denli silinirsem gerçek hayata döndüğümde o denli sağlıklı oluyorum ;) hepiniz adreslerinizde olduğunuzca benim için sıkıntı olmayacak ve hiç de peşinizi bırakacak değilim, hah!

Her neyse, ne diyorduk? Nasılsın Justine? Canım, nasıl özlemişim seni. Aslında okudum ben bu yazını, yorum da yazdım ama sonra bir şeyler bir şeyler, gönderemedim bir türlü. Şu anda da güncelleme gerekiyor, malum. Filmlerle ilgili hiçbir fikrim yok ancak kaydı şöyle bir görür görmez "Hah Justine eski tempoya mı dönüyor yoksa?!" deyiverdim, bilemiyorum belki değişmemiştir oralar ancak bol film ve dizi içerikli kenarından da kitap iliştirdiğin böyle bir yazı okumayalı uzun oldu diye hatırlıyorum ya da paralel evrende kendimin hakkından gelmişim. Dediğim gibi, tüm kötü zamanlar ve acımasız olan her şey bir yana benim için burda tek önemli nokta senin nasıl olduğun.

Zweig okuyorum ben gene, üslubumdan çok belli oluyor mu? :P

Daha önce keke krema konulduğuyla ilgili hiçbir şeyle karşılaşmamıştım. İlginç oldu ancak yemek yapmaya bile mecalim olmuyor, kek büyük bir lütuf olur. Neyse aklımda dursun bakalım, "Buuu Justine için!" diyerek sarılırım bir ara miksere :)

Şeb-i yeldaya az kaldı ki bunun senin için tek anlamı bu değil, biliyorum. Burada neden belirtme ihtiyacı duydum ki aslında sanırım anonime verdiğin cevabı okuyunca bir anda sana dair bütün izlenimlerim aklımda beliriverdi. Ben seni, bakış açını, sağaltıcılığını seviyor ve özlüyorum ziyadesiyle.

Böyleyken böyle. Bu deli dumrul zamanlardan kurtulmam lazım artık yoksa "Ayyy yeteer!" diye masaların üzerine çıkıp sirtaki yapacağım! Haha aslında şöyle bir gözümün önüne getirdim de eğlenceli fikre benziyor. A Young Doctor's Notebook diye bir diziye başladım dün gece. Dört bölüm, her biri yirmi dakika. Şu an ikinci sezonu veriyorlar zaten. Komik bir dizi aslında. Zamanın olursa ya da sıkılırsan bir bak derim ben. Radcliffe denen çocuğu hiç sevmesem de eh, neden olmasın?
Çok sarılıyorum, çok, çok.

Kedili Teyze dedi ki...

Oh Justine, hadi artık kek gitsin yeni yazı gelsin lütfen. Ben zorunlu rejimdeyim, işkence oluyor. :)))))
Yeni kitap, yeni film, yeni dizi... Lütfen, lütfen. :)

Not: kendimi tanıtmam gerekirse, bir kere yorum yazmıştım "patina kali" olarak. Ronesans tablolarının insansız halini paylaşmıştım sizinle. Hatırlar mısınız bilmem. :)

Kedili Teyze dedi ki...

Ama yaparsam bir gün kek, kremalı deneyeceğim muhakkak. :)

justine dedi ki...

Zelda, senin siteye giremiyorum ben.;( Dün nöbette o kadar çok uğraştım ki, tüm şifre kombinasyonlarını denedim yine de bana mısın demedi. Yeni şifre istedim, linke tıklayıp girdim yine kabul etmedi. Sinir oldum.;/

Ne yaparız, nasıl çözülür bu sorun bilemedim.

justine dedi ki...

Ebru, hoşgeldin. Sen de annem gibi soğuk kek seviyorsun öyleyse, ben sıcacık yerim keki, öyle daha lezzetli oluyor sanki. Amaaaan, soğuk sıcak ne fark eder, yeter ki ev limon koksun, gerisi hava civa.;)

Umarım sağlık sorunlarını atlatıp, rahatlamışsınızdır, çok sevgiler.

justine dedi ki...

Zerkacığım, sevdiğim ve bloğa yazdığım iki tarifi yapmışsın o gün, "Justine günü" olmuş sanki, bayıldım.;p Hmmm, demek düşündüğüm gibi iki su bardağı şeker abartılıymış, sağlaması yapılmış oldu, bir dahaki sefere ben de öyle yapmalıyım.

Yorumlara cevapları yazayım hemen bakacağım linke, yemek sitelerini seviyorum, çok teşekkürler adres için.

Sarılıyorum, sevgiler.

justine dedi ki...

Nisa!

;p

Evet yahu, artık sen Nisa olarak kal lütfen, ben de ikide bir C.'ye siz Z üçlüsünün kim kim olduğunu anlatıp durmayayım. Daha geçenlerde söylüyordum; Zelda şu, Zerka şu, Zedka şu diye.;p Nisa harika, kal böyle.;)

Geçenlerde bloğuna uğramıştım ben senin, ve inan bana çok zor bulmuştum adresini. (bloğunu da rahat bırakmadığın için olabilir mi acaba?;)) Blog kaldırılmış mı, izin verilemedi mi ne diyordu unuttum şimdi, demek silmişsin. Sağlıklı olman benim için çok önemli ama bu kadar çok silinme tamam mı, özlerim ben seni.;p

İyiyim Nisacığım, daha önce Zelda'ya da dediğim gibi çok zor günler geçirdim ama şimdi daha iyiyim. Film seyretmek, kitap okumak, kafam iyi olunca zevk veriyor bana (kafa iyiliği derken dertsiz tasasız olmayı kastediyorum tabii;)), aksi hâlde hiçbir şey anlamıyorum yaptığım işten. Ek olarak; uzun bir süre de iyi olmak istiyorum (e heh plana bak;p), sıkıldım ağlayıp dertli dertli gezinmekten. İyi dileklerin için teşekkür ederim, bunları söylerken çok içten olduğunu biliyorum -ve sanırım bunun için-, benim hakkımda yazdıklarını okurken hem utanıyorum hem de kalbim minnetle doluyor sana karşı. Hep söylüyorum ya, çok tatlısın sen ve hislerimiz karşılıklı.;p

Zweig'ın Sabırsız Yürek'ini okumak istiyorum ben de, uzun süredir elime alıp alıp bırakıyorum, zamanını bekliyorum herhalde. Sen tek kitapla kalmadın büyük ihtimal, öyle bir okuma yapmak en doğrusu ya, ben yapamıyorum.

Diziyi not ettim bir kenara, İstanbul'dan bir döneyim tam gaz başlayacağım film-dizi işlerine, korkun benden!;p

Ben de sana çok çok sarılıyorum, canım benim.;)

justine dedi ki...

Merhaba Kedili Teyze, hoşgeldin, nasılsın?

Patina kali'yi hatırlıyorum tabii; nasıl unuturum Gürcüce "küçük kadın" anlamına gelen güzelim nicki, ı ıh asla unutmam. Çok sevmiştim anlamını.

Yorumunuz tam da yeni yazı yazmayı düşündüğüm -ve elbette çok istediğim, zorunluluk değil!- bir zamana denk geldi. İzne ayrılmadan önce bir yol yazısı yazmayı istiyordum. Sizin için yazayım madem.;)

Sevgiler, teşekkürler.