Cuma, Kasım 30, 2012

dayanak noktası


 
Dışarıda, yarı karanlık ormanın üstüne yağmur yağıyor. Gök gürlüyor. Saat yedi, yılın en uzun günlerinden biri, ama masamdaki lambayı yakmak zorunda kaldım: Alçak, karanlık bulutlar, orman, gök gürlemeleri ve şimşekler... Göremediğim dalgalı denizin üzerindeki bir vapurun düdüğü: Yazmak için bir "romantizm" gerekiyorsa (pek az belki) benim istediğimden fazlası var. Belki de bu yüzden ilk cümleyi yazamıyorum. 

öteki renkler/o. Pamuk

Bugün yağmur şaşkınlığıyla güldürdü beni; "ne haber, tek şaşkın ben değilmişim, bak kaldın öyle", derken ben, o bir hevesle hızlandı, ama ı ıh devam edemedi. Gece şehrin sessizliğinden cesaret alıp başlayacak sanırım, ne yalan söyleyeyim, öyle olsun istiyorum.
Gece, bu masaya benzer şeyin (şifonyer?) yanında uykuya dalıyorum. İki gecedir çok zor geliyor uyku, sonra duvarlar duvarlar. Eşyalarla olan ilişkimi söylemiştim, otelde yaşarken hiçbir eşyaya bağlanmayacağım diye sayıklayıp duruyordum, hâlâ da bağlılığım yok, ama eşya bir dayanak, tutunma noktası, bunu biliyorum. Gülerken, yamuk duran bir objeyi düzelten, ağlarken duvardaki bir lekeye takılan bizler için, biz bir şeylere tutunmaya çalışanlar için, hiç olmazsa bu akşam müziğimiz yukarıdaki müzik olsun, yazarımız Orhan Pamuk. Hepsinden önemlisi iyi bir gece olsun, dayanağa ihtiyacı olmayan, rüyalı, renkli, boşluğunu varlığımızdan alan. Benimkisi uzun olacak orası kesin, hepinize iyi geceler.

Çarşamba, Kasım 28, 2012

iyi



"Kendimde, herhangi birindeki kadar kötülük olduğunu fark ediyorum, ama eylemden -bütün kusurların anasından- tiksindiğimden, hiç kimse için acı nedeni değilim. Zararsız ve tokgözlü olduğum, ötekilere meydan okuyacak enerji ve patavatsızlıkta da olmadığım için, dünyayı bulduğum halde bırakıyorum. Öç almak, her an uyanık olmayı ve sistemli bir zihni, pahalıya mal olan bir devamlılığı gerektirir; oysa bağışlamanın ve horgörünün ilgisizliği, saatleri hoş bir şekilde boş kılar. Bütün ahlâklar iyilik için birer tehlikedir; iyiliği yalnızca ihmal kurtarır. Avanağın ağırkanlılığını ve meleğin ihtirassızlığını tercih ederek kendimi fiillerin dışına çıkardım; iyilik de hayatla bağdaşmadığından, iyi olmak için kendimi ayrıştırdım." 

iyilik teorisi - Çürümenin Kitabı/e. m. Cioran   

Ani bir kararla dışarı çıkan biri, postanedeki sırayı fazla bulup beklemekten vazgeçen ve hiç aklında yokken balık almaya karar veren biri. O şaşkın biri, balık tezgahına yanaşır, çipuralar güzel görünür gözüne, rokalar çok yeşil. Fırında çipura ve roka salatası iyi olur, der. Çiçekçinin önünden geçer, çiçekler ne güzel, ama mevsimi değil sanki, pahalı bulur, almamak daha iyi. Yavaş yavaş yürümeli, hava sisli ama iyi; sakinliği öneren, yatıştırıcı bir etkisi var. Marketteki kız çok küçük, devamlı abla diye konuşuyor, bunun tezgahtar alışkanlığı mı yoksa yaş farkı mı olduğunu anlayamıyorsun, ama senin için uzun süredir aradığın bir ürünü ayırmayı düşünmesi iyi. Havadisler kafa karıştırıcı, insanların hiç susmadan fikir üretmesi şaşırtıcı, tüm bunları unutmak gerek. Unutmak için koyu bir kahve çok iyi. Kahve sağaltır. Kahve en iyisi. 

Akşam yemeği için balık ve salata yaptım, harikaydı. Yoğun, koşturmalı bir günün sonunda kahve keyfi hızlı da olsa güzeldi. Şimdi işteyim. Hayat hiç durmuyor. Hastalıklar bitmez, iyileşmeler bitmez, birileri devamlı devinimde. Bir süredir ev dekorasyonuyla ilgileniyorum. Bu eve taşındığımdan beri hiç bakmamışım etrafa. Çok fazla sevmem zaten dekorasyon dergilerini karıştırmayı, mağaza gezmeyi ve hatta İkea'yı. Bunu özellikle söylüyorum çünkü bir arkadaşım böyle dediğimde çok şaşırmış ve karısıyla annesinin, hatta bir yaşına henüz girmiş çocuğunun İkea gezintilerini rutin hâle getirdiğini söylemişti. Haftada iki kere gitmezlerse rahat edemiyorlarmış;) Eh, haklılar aslında, öyle güzel bir hayat simülasyonu var ki oralarda (özellikle İkea), gezip görünce yaşamış gibi oluyorsun. Neyse, işte ev dekorasyonuna takmamın nedeni yatak odamın duvarlarını fazla boş bulmam. Ben duvarlarda resim severim. Sevdiğim ressamların tabloları asılı olsun isterim. Resim olmayan ev sevmem, ve hatta -belki kötü bir huy bu ama- ev sahibi hakkında ilk kanım da böyle oluşur. Kitap ve resim olmayan ev anlamsızdır benim için. Diğer şeyler olmayabilir; kahve makinesi, yatak, gece lambası (bu olsa fena olmaz, gece karanlıkta uyumayı sevmem;)), gardırop vs. vs. Duvarların boşluğu takılmama neden oluyor. Takılıp saatlerce duvara bakmama, duvara bakarken düşündüğüm şeyi unutuyorum, kafam karışıyor, boşluğun ne olduğunu merak ediyorum. Sonrası felaket. Bir gece, çok geç vakit, mesaj atmıştım C.'ye; uzun bir süredir boşluğa baktığımı ve artık boşluğun gerçekten boş olduğundan emin olmadığımı yazmıştım. Bana verdiği cevap komikti; "o kadar eşya alırsan olmaz tabii", demişti. A hah, çok sarkastik, komik, ironik ve bumbastik bir sevgilim var, lafı gediğine oturtuyor. Aferin.
Onun ima ettiği kadar olmasa da üç beş parça şey aldım. En sevdiğim fotoğraflarım için çerçeve aldım ki bu çok önemliydi benim için. C. ile(!) -buraya da koyduğum- beraber olan ilk fotomuzu yerleştirdim birine. Başucumdaki gece lambasıyla harika bir uyum sergilediler. Geceleri bakışıp duruyoruz biz üç şaşkın. A, evet ben eşyaların ruhu olduğuna inanırım, ondan böyle bu;p Şimdi sırada işin sevdiğim ressamlar kısmı var. Salona astıklarıma ilişmeyeceğim. O ressamları pas geçiyorum. Yine de bir sürü isim var aklımda, şahane resimler var uyanınca görmek istediğim. Üstelik tumblr sayesinde olağanüstü illüstrasyonlardan haberim oldu. Hep sevdiğim, hayran olduğum ressamları düşünürken şimdi bir de o güzelim, çocuksu ve masal gibi resimleri aklıma taktım. Neler olacak hiç bilmiyorum. Bu küçük ve önemsiz görünen macera aslında epey mühim; sonuçta iyi olmanın sırrı ayrıntılar ve gündelik hayatta saklı. İnsan içine fazla dönmemeli, bunu geçen gün, Orhan Pamuk da "Öteki Renkler" kitabıyla fısıldamıştı kulağıma. İçine fazla bakarsan derinlik korkutucu olur gibi bir şeyler demişti. Şimdi yanımda yok, öylesine yazıyorum. Fakat yanımda olmasa bile Beyaz Kale'den sonra (Kara Kitap tecrübesinde olduğu gibi) takılıp kaldığım yerden kurtulamıyorum. Onun için elime seçkilerinden ve diğer yazılarından oluşan Öteki Renkler kitabını aldım. Başım sıkıştığında o kitap hep iyi gelir. İyi olmak mühim mesele demiş miydim? Hah işte, her şey iyiliğimiz için; evle, işle, güçle, kitaplarla, oyalanalım öyleyse.   

---------
p.s.: nöbette yazdığım -sanırım-  ikinci yazı bu. birazdan nöbet arkadaşım oturacak bilgisayara, ben sabaha karşı çalışacağım. onun için hızlı hızlı ve kontrol etmeden yazıyorum. tekrar okumadan da göndereceğim. hatalar ve kusurlar için yine affola demeliyim. böyle.    

Çarşamba, Kasım 14, 2012

kim ölü? albay, kızları, kabil...kim?

 Repose /John Singer Sargent

 

Hangi geceydi hatırlamıyorum, üç-dört gün önce, ya da bir hafta, her neyse, tüm günler birbirine benzeyince (bu iyi mi yoksa kötü mü) karıştırıyor insan, işte o gece, çok çok keyifsiz, mutsuzdum. Dinlediğim hiçbir şeyi anlamadığım gibi, derdimi de karşımdakilere anlatamıyordum. Gece geç vakit yatağa gittim, yanıma Mansfield'ın Katıksız Mutluluk kitabını aldım. (bende İş Bankası yayınlarının bastığı ciltli kitap var, Oya Dalgıç çevirisi, gayet güzel bir çeviri, kitabı almayı düşünenlere küçüm bir not olsun bu) Ölü Albayın Kızları öyküsünü okumayı neden bilmem hep erteliyordum, o gece okumaya başladım. Sonra kesildi, ben üzüldüm, konuştum, dinledim, olmadı, ertesi gün 24 saat nöbet vardı, gittim geldim, öykü hep benimle dolaştı bu süre içinde. Bitirdikten sonra da aklımdaydı. Yavaş yavaş, sindire sindire okudum, şimdi her boşlukta Cons ve Jug'ı düşünüyorum, onların ve aslında hepimizin sıkışıp kalmışlığını.
 
Constantia ve Josephine iki kız kardeş, babaları henüz ölmüş ve onlar bu ölümle tüm dünyanın yükünü birden omuzlarında bulmuşlar. Öykü kızların yatakta konuşmalarıyla başlıyor, ne yapalım, nasıl yapalım diye tartışıp duruyorlar. Babalarının silindir şapkasını kime vereceklerinden sabahlıklarının rengini siyah yapmaya kadar her şey kafalarından hızlı düşünceler şeklinde geçip gidiyor. Belirgin ve sarsıcı tek şey var, tüm düşüncelerindeki ölü albayın gölgesi. Siyah sabahlık, siyah yünlü terlikler, iki kara kedi gibi iki kız kardeş, bu düşünce onları korkutuyor, üzüyor; yapmasak olmaz mı? Hizmetçi kızın işine son verip vermeme konusunda da kararsızlar, kız katı ve sert, bir şey istemek çok zor, yoksa tüm istekler babalarının emriyle mi oluyordu? Peki babaları gerçekten öldü mü? Aaah diye inliyor Josephine, keşke yapmasaydık, keşke babamızı gömmelerine izin vermeseydik, diyor. Ne yapabilirdik diye cevap veriyor Constantia, en azından emin olsaydık, biraz bekleseydik diye ağlıyor kardeşi, babamız bizi asla affetmeyecek. Tüm öykü boyunca gerçekte ölenin albay mı yoksa kızlar mı olduğunu düşündüm durdum. Babaları yokken öyle çaresiz ki kızlar, hiç yaşamamış gibi. Babaları ölmeden kendi hayatlarını yaşamalarına izin verilmeyen iki kardeş "sahipleri" ölünce hayal kurmaya bile cesaret edemiyor, belli belirsiz akıllarına gelen düşünceleri unutmaya çalışıyorlar. "Diyeceğimi söyleyemem, Jug, çünkü ne olduğunu unuttum." Kardeşi kısaca yanıtlıyor; "Ben de unuttum."
---------------

Bu son günlerde üzerimde tuhaf bir hâl var. Hani üzerine ölü toprağı atılmış derler ya, hah onun gibi bir şey. Tumblr kurtarıcı oldu bir bakıma, ya da oyalayıcı, fark etmez. Oradaki fotoğraflara, resimlere bakıp zamanı geçiriyorum. Benim için albüm değerinde olması da güzel, sevdiğim, beğendiğim çoğu resim, müzik, foto bir arada, aramak için uğraşmıyorum. Twitter'da, daha önce dinlediğim bir müziği tekrar bulmak için uğraşıyor, bir sürü zaman harcıyordum, şimdi her şey elimin altında, iyi bu. Bir tek şey kafamı kurcalıyor o da tumblr'da paylaşılan bazı çok sert, çok acı anların fotoğrafları için rutin işlemin, beğenme mi, sevme mi ne derseniz işte o işin, hiç umursamadan ezbere yapılması. Bana göre de her şey sevilebilir, atla deve mi, tıkla gitsin de, bir savaş fotoğrafının altında (benim gördüğüm fotoda çukurun içine atılan cesetler ve hemen fotoğraf çekildikten bir iki saniye sonra öleceği kesin olan gözleri bağlanmış tutsaklar vardı) bunu beğendi yazısı bana komik geliyor valla, neyi beğeniyorlar anlamadım. Fotoğraf sanatını mı? Saçma. Neyse, bu benim her bir şeye takılmam olsun, anlamsız onca şey varken bu örnek hiç aslında. 

 
Kabil, sonunda bitti, "benim kitabım değil" lafını ezberlemiştir burayı okuyanlar, özür dileyerek tekrarlayacağım, benim kitabım değildi. Güzel, akıcı ve komik ama ı ıh. Yine de bazı bölümleri çok keyifle okudum; Kabil'in türlü türlü peygamberlerle konuşması, onlara akıl vermesi, tanrıya kafa tutması güzeldi. Saramago, romanına kahraman seçerken kahramanın akıbetinden çok kendisinin tanrıyla hesabını düşünmüş. Bu iyi ya da kötü demiyorum, hiç umursamam böyle şeyleri fakat bu hesap yüzünden romanın dili aksamış, Kabil -çoğu yerde hak versem de- suçsuz, günahsız ve hatta ilk cinayeti iyi ki işlemiş havalarında dolanıyor roman boyunca. Kabil'in tek aşkı Lilith ise (evet o muhteşem kadın) seks hastası, sarayında sıkıntıyla dolanıp duran, anlamsız bir karakter olmuş. Seksi çok sevmesi ve bunu pratikte de göstermesi harika tabii, ama bizim bildiğimiz Lilith, Adem'e bile kafa tutmuş kadındır zamanında, ilk feminist filan diye boşuna demezler, Kabil'i sarayda, gelse de sevişsem diye beklemesi komik durmuş gerçekten. İbrahim peygamber ve Kabil'in konuşmalarını ise çok sevdim. Oğlu İshak'ı tam kurban edecekken Kabil'in gelip engellemesi ve ikisinin tanrının 'karışık' işlerini tartışmaları çok iyiydi. Kabil; "tanrı, göğün ve yerin yaratıcısı tam bir zırdeli", diyor. Buna nasıl cüret edersin dediklerinde ise; "çünkü yalnızca eylemlerinin bilincinde olmayan bir deli yüz binlerce kişinin ölümünden doğrudan sorumlu olmayı  ve sonra da hiçbir şey olmamış gibi davranmayı kabul edebilir, tabii eğer, sonuçta, delilik yoksa, irade dışı, sahici delilik yoksa, dosdoğru kötülüktür bu." diye cevap veriyor. Tanrı değil, kötü olan şeytandır diyen de var kitapta, ama oraları önemsiz bulup çizmemişim;) Çizmek demişken romanda altı çizilecek çok fazla satır var, Saramago çok çok sevdiğim İvan Karamazov gibi düşünmüş düşünmüş, onun uzun  ve müthiş tiratları kadar etkili olmasa da bu kitabı yazmış, belli. Kitaptan aklımda kalan en belirgin fikir, tanrının insanları sevmemesi ve kötü niyetli olması. Kabil'in, tanrıyı savunmak için devamlı söylenip duran, "tanrının niyetine ve işlerine akıl sır ermez" lafına uyuz olması da beni çok güldürdü, katılıyorum arkadaşa. Yazarın kafası karışıkmış, benim durumum gibi, bir de bunu anladım tabii;) Habil de harcanmış diyeyim ve burada keseyim bu konuyu. Çayım demlene demlene bir hoş oldu ocakta ve hemen hızlı bir duş almam gerek. Yarın mesai var, sabah 8, akşam 10, erken yatacağım güya. En azından gece evimde yatacağım diye kendimi avutuyorum, ki bu benim için son zamanlarda en önemli şey. 
----------------
Yukarıdaki foto, alışveriş merkezinden. Poliş ve Melike ile sinemaya diye gitmiş ama mağazalara da bakmıştık. Ben biraz rahatsızdım (fotodaki ilaç kanıtı;p) kahve molası verdim onlar devam ettiler alışverişe. Bu kahve fotoğraflarını daha çok Leylak Dalı için çekiyorum, onların şahane bloglarına göndermek için, elimde çok fazla kahve fotosu birikti, neden bir türlü gönderemiyorum bilmem. 
----------------
Bir paragraf da Melike için olsun; Melike -Meloş derim ben-, abimin eşi, kardeş gibiyiz onunla. Kabil-Habil, ilk kardeş cinayeti derken pek denk düştü, aferin bana;) Kız kardeşi olmadığı için hep üzüldüğünü söylüyordu, birbirimizi bulduğumuz için şanslıyız. Aslında ondan çok abimin adı geçsin istiyordum bu yazıda. Geçenlerde Saint'le uzun bir telefon konuşması yaptık (blog vasıtasıyla tanışıp konuştuğum ikinci kişi Saint, mesafe alıyorum sanki;p), o konuşmada Hakan dediğimde, şaşırdı, abim dedim ve hiç bahsetmediğimin geyiğini yaptık. Daha çok ben yaptım tabii. Bir dahaki yazıda adını geçireyim bari, çok saçma oluyor böyle dedim, işte bu paragraf o yüzdendir. Hakan'la iyi anlaşırız, çok severiz birbirimizi (tavlada en sıkı rakibim) ama kızlarla paylaştığımız gibi her şeyi paylaşmayız. Bu yüzden, ne bir filmi anlatırken ne de bir romandan bahsederken adı geçiyor onun. Kendisi burayı da okumadığı için, ruhu bile duymadan çok içten bir sorry diyorum. Sevgiler sana abiciğim, tüm iyilikler üzerine olsun;p

Hmmm, nasıl biter bu yazı? Çay çaylıktan çıktı, planlar altüst oldu, duş kesin alınacak (o sıra çay iyice bir hoş olacak!), öyleyse hadi hemen bitsin.  Kabil'in ünlü lafı güzel bir son olur sanki; kardeşimin bekçisi miyim ben diyordu ya, hah işte Ölü Albayın Kızları'nı okurken bu cümle yankılanıp duruyordu beynimde, aman kızlar birbirinizin bekçisi olun, diye. Size de tavsiyem olsun bu, sevdiklerinizin bekçisi olun ki, sonra tanrı sorunca sıfırı çekip üzülmeyin. 

Böyleyken böyle. 

Perşembe, Ekim 25, 2012

madde madde justine (volume 2*)

 (Neşe ve tasa kuşlarıymış bu kuşlar, ismi duyduğum gibi vuruldum bu resme**, üstelik sadece ismi değil kendisi de çok güzel. Sanırım salona ya da evin herhangi bir yerine asacağım bu resmi. bakalım.)

The World's a Girl by Anita Lane on Grooveshark 

Küçük küçük şeyler...
---------------------
- Hastalık beni iyice miskin yaptı, koltuğa yapıştım kaldım.  Alışverişe çıkalım dedik Poliş'le çok yanlış bir gün (geçtiğimiz pazar) seçmişiz. İnsan seliyle karşılaştık birden, korkunçtu. Kimseye çarpmamak için ve kimse de bana değmesin diye büyük çaba harcadım. İnsanlardan böyle korkuyla kaçmamın nedeni benim yabaniliğim değil elbette, ameliyat sonrası hâlâ ağrılarım var ve morluklar -neden bilmem- çok yavaş geçiyor.

- Tüm bunların yanında yabani olduğumu neden inkâr edeyim, öyleyim evet;p

- Mentalist ikinci turunda. Poliş, izlemediği bölümleri bitirmek istediği için ona eşlik ediyorum, hiç ama hiç sıkılmıyorum aynı şeyleri tekrar seyrederken. Patrick şeker gibi, bayılıyorum onu izlemeye. Eğer hâlâ izlemeyen varsa bu keyifli diziyi, benden tavsiye bir an önce izlemeye başlasın. İlerleyen bölümlerde Red John'un kim olduğu iyice anlaşıldığında, her şey için çok geç olabilir;) (bu yazıyı bitirdiğim gibi, koltuğa iyice yayılıp, rahatça izleyeceğim, şimdi radyo gibi takip ediyorum)

- İş ise tam gaz devam ediyor. Yarın bayram değil mi, hah işte, yarın tam gün (24 saat!) nöbetçiyim. Sinirlerim bozuluyor her nöbet dediğimde, bu konuyu kısa keselim. ('birileri' kıs kıs gülüyor şimdi, o birisinin farkındayım!)

- Miller, içimi çok keyifli bir bira, yatmadan önce bir Miller ve bir ağrı kesici ile her şey cennete dönüyor. Bu aralar bu cephede durumlar böyle.

- Kabil, elimde kaldı. Sabahları oyalanıyorum, Poliş'le laflıyoruz, gece de film, dizi derken  gün bitiyor. Aslında okuması kolay bir roman, komik de, ama neden bilmem ilerlemedi. Yarın nöbette bu konuya eğilmeliyim;p

- Poliş'in Mentalist bittiği gibi Sherlock'a başlamasını istiyorum, onu da tekrar seyredersem rahatlayacağım, gözlerim açık gitmeyecek, artık nereye gideceksem;) Çok özledim Watson ve Sherlock'u. Neydi, hadi hatırlayalım; Zekâ seksiliğin yeni adı. A hah, bayılıyorum bu afili laflara. Ve fena katılıyorum, zekâ bende de emmanuelle etkisi yaratıyor;p

-Emmanuelle'i de andım, öyleyse bitirebilirim bu yazıyı. Serinin hiçbir filmini tam olarak seyretmesem de  Sylvia Kristel'ı çok beğenirim. Hatta geçenlerde  C. ile ilk filmi seyretmeye başlamıştık, benim ısrarımla tabii, ama sıkıldık. Konu yok, erotizm eh işte, Sylvia da tek başına kurtaramadı -hâliyle- durumu. Biz de yattık uyuduk, Emmanuelle de huzur içinde uyusun, dileğim budur;)

Herkese iyi geceler olsun, uzanayım artık, Patrick çay içerken biramla ona eşlik edip yatarım. A, unutmadan, iyi bayramlar tabii, ben nöbet tutayım bayramda, siz de tatlıları fazla kaçırmayın. Göbek, ne kadın ne de erkek için iyi bir şey, Emmanuelle'in ve son Bond Daniel Craig'in muhteşem vücudunu hatırlatırım size. Aman dikkat;p
-----------------------
ve hayat akıp gider...

 *"madde madde justine, volume 1" eksik kalmasın, şurada
** Sirin and Alkonost/Viktor Vasnetsov

Pazar, Ekim 14, 2012

makarna terapisi

(bugün evimden görünen manzara buydu; güzel, soğuk ve durgun)

justine's Playlist 00 by justine on Grooveshark 

Hey, merhaba herkese.

Yıllar geçmiş gibi son yazının üzerinden, o akşam masada oturmuş, kafamdaki milyon tane düşünceyi hâle yola sokmaya çalışıyor ve itiraf etmeliyim, biraz da korkuyordum. Geçti bitti işte, emin olamadığım, endişelendiğim şeyler hâlâ var, ama olsun kararlı olmak her zaman iyidir. Daha iyiyim, yavaş yavaş normale dönüyorum, rutine. Ağrılar azalıyor, hareketlerim görece daha hızlı. Bu sabah ikinci kontrole gittim, moralim fena değil. Poliş geldi Çarşamba günü, keyfim de onunla beraber yerine geldi. O gelmeden, sanırım bir yerlere saklayıp, sıkıştırdığım sinirim patlama noktasındaydı. Sevgilimle en ufak, en basit bir konuyla ilgili konuşurken bile can sıkıcı tartışmalar yapıyordum. Hatta saçmalayıp ağladığım oldu. Ağladıkça ağrılarım arttı ve sancılar sıklaştı. Neyse, geçti hepsi. Moral önemli derler, büyük geyik gibi gelir bana, fakat öyle sanırım, moralim artık daha iyi. Zelda, böyle dönemlerde daha hassas olunduğu ve kendimi üzmemem gerektiği konusunda beni uyarmıştı, çok haklı, hiç olmadığım kadar incelmişim, şimdi düşününce şaşıyorum kendime. Her şey acıtıyordu canımı, her kelime, her davranış, her düşünce.

Peki, sıkıcı konulardan konuşmayalım. Yemek keyiftir, ondan bahsedelim. Hayata döndüm demiştim az önce, nasıl yaptım bunu sizce? Basit, yemek kokularına karışarak;) Kendimi biraz daha iyi hissettiğim bir gün, anneme bu akşam yemeği ben yapayım, sen bırak dedim. Henüz Poliş gelmemişti tabii, bir hafta olmuştu ameliyat olalı. Çok sevdiğim bir tarifi yaptım. Zeytinyağlı, domatesli ve kremalı spagetti. Yemeği yaparken hiçbir şey düşünmemeye çalıştım, müzik dinledim, manzarayı seyrettim, sos pişerken de mutfak masasına oturup Roma tarihiyle ilgili keyifli şeyler okudum. (elimde, "Mısır, Yunan ve Roma Antik Akdeniz Uygarlıkları" kitabı vardı. doktora ders aşamasında elimden düşürmemiştim ama bana inanın ders kitabı gibi değildir. "Dost" kitabevi baskısı, okuması gayet keyifli bir kitaptır, meraklısına.) 

Domatesli spagettiye bayılırım ben, size de hemen tarifini vermek istiyorum. Belki dener ve bana minnettar olursunuz;p Hazırlaması çok basit üstelik, neyse hemen tarife geçeyim ne kadar iyileştim desem de, yoğunlaşma sorunu yaşıyorum. Yazmak bu dağınık kafayla çok zor, okumak daha kolay, keyifli. Eminim herkes farklı şekillerde yapıyordur bu yemeği, benim tarifim şöyle; bir pırasa (soğan da olabilir, ben pırasa kullandım) ve üç-dört sarmısağı zeytinyağında biraz soteledim, üzerine, kabuklarını soyup, çekirdeklerini çıkardığım ve rondodan geçirdiğim dört domatesi ekledim. Biraz siyah zeytin (daha önce dilimlenmiş kullanıyordum ama evde olmadığı için küçük bir bıçakla zeytinlerin çekirdeğini çıkarttım. hiç zor olmadı, üstelik daha lezzetliydi dilimlenmiş olandan), yarım paket krema, kekik ve fesleğen katıp sosu pişmeye bıraktım. Sonra da makarnaya ekleyip yedim. Of, yemek tarifi vermek ne zahmetli iş yahu, yapmaktan bile daha zor valla, onun için hızla kestim;) Aşağıdaki makarnanın hepsini yemediğimi belirtip usulca bitireyim yazıyı, bu son olaylardan sonra hızla kilo veriyorum, bir an önce kendime gelmem lazım. Neymiş, can boğazdan gelirmiş, e heh, tam anlamıyla saçmalık tüm bunlar.

Salı, Ekim 02, 2012

"time immemorial", güzel anılar ve derin uyku


" Kendi kendime, 'Belki de,' dedim, 'bizi bu dünyanın eline bırakan Tanrı da bize yaptığı haksızlıkları böyle unutuyordur.' " Durrell'in Balthazar'ında Justine, çocukken yaşadığı ve tüm hayatını etkileyen taciz olayını anlatırken böyle diyor. Onu üzen, ruh sağlığını bozan ve bu yüzden bir sürü kişiyi incitmesine neden olan o insanın, geçmişteki çirkin olayı anımsamadığını yüzündeki mekanik gülümseyişle anlatıyor, karanlık gözlü kadın, Justine. Kaç gündür bunu düşünüyorum; suçlamak için, suçlanmak için, hatırlamak gerektiğini, ve vicdan azabı yaşamak için, ve sorumluluk almak için... Hepsi için derli toplu bir hafıza. Tanrı ile bir sözleşmem olup olmadığını düşünüyorum, varlıktan gelen sözsüz bir anlaşmaya her iki tarafın da bağlı kalmayacağını hissediyorum. Eğer çok acı çekiyorsam, bazı geceler (karanlıkta ve çok çok sessiz), allahım lütfen bana yardım et, beni bırakma, diye yalvarırım. Gerçek bir inanç, ciddi bir bağlılık filan diyemem bu yakarışıma, büyük bir çaresizlik olduğunu biliyorum sadece. "Neden beni terk ettin!?" sorusu tanrının hafızasına bağlı belki de, ne büyük bir yalnızlık. Unutmanın sadece insan işi olmadığına kendimi ikna edip uyumaya çalışıyorum.

Bu akşam Balthazar bitti, elimde günlerce oyalanan bir kitapla vedalaştım yine. Bu kadar uzun süre elinizde taşırsanız bir kitabı, elbette cümleleri kazımak zor olur beyninizden. Justine'i okuyalı yıllar oldu, Durrell'in cümlelerini, üslubunu unutmuşum. Aklımda dili muhteşem bir kıvraklıkla kullanan, zeki bir yazar imgesi kalmıştı sadece. Balthazar'ı okurken biraz bozuştum kendisiyle, basbayağı oryantalistti Durrell, Justine'de su yüzeyine çıkmayan alaycı dili burada zehirliydi. Onun küçümseyişlerine kulak asmadan dilinin güzelliğinin tadını çıkarmaya baktım. Sonra bir şeyler değişti tabii. Anlatayım; bilen bilir, İskenderiye Dörtlüsü sürgülü levhalı roman dizisidir aslında. Romanda bir karakterin (pursewarden) kendi kitabı için kullandığı bu benzetme bana kalırsa Durrell'in dörtlüsünü eksiksiz tarif eder. Her kitap bir sonrakinin yanlışıdır, ya da tam tersi, sonradan gelen parça öncülünü yalanlar. Balthazar, Justine'de anlatılan çoğu şeyi ters yüz ediyor okuyucunun kafasında. Kitabı bitirmek için, -tüm huzursuzluğumu unutmak için esasen- elimden bırakmadığım son üç gündür biraz önce söylediğim değişikliği ve şaşkınlığı yaşadım ben. Küçümseyici, kibirli sandığım dilin, kazınınca altında binlerce görüntüyü sakladığına şahit oldum. Ortaçağ parşömeni benzetmesi geçiyor romanda, evet onun gibi silinip silinip tekrar yazılan doğrular, yanlışlar vardı Durrell'in dilinde. Ben bu anlatımdan büyülendim. Zaten, bir karakterinin adını kendime mahlas seçecek kadar (sade'ın değil durrell'in justine'idir bu. hoş, durrell de sade'dan ödünç almıştır ya, neyse) dilini sevdiğim Durrell, bu kitaptan sonra kıymetlim oldu. Bunu tarihe not düşelim öyleyse;)

Serinin bu ikinci romanında (kitap, olaylar değil, düşünceler geçidi ve bunun için konuyu özetlemek nafile bir çaba bana göre), ilk kitaptan tanıdığımız anlatıcı (darley) bu sefer kendi gözlemlerinden değil, dostu Balthazar'ın ona verdiği notlardan faydalanarak yaşananları anımsamaya çalışır. Justine'i aslında hiç tanımadığını fark eder (düş gücü ve bellek uyumsuzdur, üstelik kim kimi ne kadar tanıyabilir?), şaşkınlık ve hayal kırıklığı Clea'nın mektubuyla (benim fikrim) son bulur. Şimdi, burada, kitabı okumayanların kafasını karıştırmak istemiyorum. Güzel romanların böyle bir etkisi vardır bilirsiniz, her şeyi anlatmak isteyip, sessizliğe mahkûm ederler sizi. Bende, "yumuşak bir sarsıntı" yaratan -bunu çok düşündüm, özellikle bu şekilde tanımlamak istiyorum, başka açıklaması yok- kitabın sonundaki iki mektup bahsettiğim sessizliği mükemmel açıklıyor. Mektuplardan ilki Clea'dan. Diğeri Justine'in belki de tek gerçek aşkı, yazar Pursewarden'dan geliyor. Pursewarden, "ah, keşke konuşabilseydik, ne iyi olurdu" diye yazıklanıyor Clea'ya ('yazıklanmak' Ece Ayhan'ı anma kelimem benim), yalnızlığı anlatıyor. O bölümü düpedüz yazmalıyım, aracısız. Sizin de okumanızı istiyorum çünkü; "İçimde kullanılmadan duran bir sürü tamamlanmış konuşma var! Yalnız yaşayan insanların belki de gerçekten eksikliğini duydukları tek şey bu; düşüncelerini kendi düşüncelerinin yanına koyup uyup uymadıklarına bakabileceğin bir dostun arabuluculuğu! Yalnız insanlar saltçı oluyorlar, olmak zorundalar, eşyanın doğası uyarınca yargıları da öyle, ex cathedra." Alıntının sonundaki Latince kelimeyi "yetkeli" diye not düşmüş çevirmen, ben otorite sahibi diyeyim size. Sonradan uydurulmuş, dile uymayan kelimeleri sevmiyorum. (hepimiz, tüm yalnızlar pursewarden'ın dediği tuzağa mı düşüyoruz yoksa? yargılar, yargılar, yargılar, sevip sevmemeler, tam komedi) 

 

Geç oldu değil mi? Yarından sonra sevimsiz bir gün, ihtimal o zaman göndereceğim bu yazıyı bloğa. Şimdi biraz dinlenmeli, ama uykum yok. Ne yapalım, Clea'nın mektubundan parçalarla devam edelim mi yazıya? Sonra tatil fotolarını bir iki cümleyle anlatır ve çatılan kaşlarımı rahatlatıp giderim yatağa. İyi fikir, öyle yapalım. Bu yukarıdaki foto deniz kıyısından, Olympos sahili. Son iki gün, C. gittiği için (onun izni benimkisinden çok çok az) kızlarla beraberdim. Onlar, bizden ayrı, beğendikleri başka bir yerde -kayalıklara yakın- denize giriyordu. Onlara eşlik edince yukarıdaki güzelim minyatür ağacı, çalıyı da gördüm. Bu küçücük bitki, çiçeklenip etrafı güzelliğiyle süslemenin dışında gölge de veriyordu. Öyle şaşırtıcı ki bu güzellik, hayran olmamak elde değil. Küçük, basit bir çalılık, ama gölgesinde kitabını okuyabiliyorsun, güneşi neredeyse tamamen engelliyor. Aklım almıyor gerçekten, bizi böylesine koruyan ve muhtaç olduğumuz doğaya nasıl da zarar verebiliyoruz? 

 
 
Clea, kitabın sonundaki mektubu, kirletilmemiş, zarar verilmemiş bir doğanın içinden yazıp, gönderiyor; ortasından tatlı sular, Akdeniz çiçekleri fışkıran kayaların süslediği bir yerden. "Gündüzleri kumrular, geceleri bülbüller", diyor, "tozdan sonra ne büyük bir erinç". Benim çok sevdiğim ve sizinle paylaşmak istediğim şöyle bir bölüm var mektupta; ölen yaşlı bir adamın (scobie) papağanı Clea'dadır, papağanın her sabah sahibinin sesini ve hareketlerini taklit ettiğini söyler Clea, sonra eskiyen bir plak gibi anısı yavaş yavaş silikleşti, der; "...bunları daha seyrek yapmaya, sesi daha az güvenli çıkmaya başladı. ... Bence galiba insan dostlarının, dünyanın gözünde böyle ölüyor, eski bir dans ezgisi gibi ya da bir vişne ağacının altında bir filozofla yapılmış unutulmaz bir konuşma gibi yavaş yavaş eskiyor. Suskunluğa geri dönüyor. Sonunda kuş iyice güçten düştü, bir gün başını kanadının altına sokup öldü. Çok üzüldüm, ama çok da sevindim. 
Biz yaşayanlar için sorun daha başka -bir yürek üslubu oluşturmaya çalışırken zamanın dizginlerini nasıl kullanmalı- bunun gibi bir şey? Ben yalnızca anlatmaya çalışıyorum. Güçsüz kişilerin yaptığı gibi zamanı zorlamamak -çünkü bunun sonu kendi kendini incitme, büyük iç acısıdır- ama dizginleri elimizde tutup ritmini istediğimiz gibi, işimize geldiği biçimde ayarlamak. Pursewarden, "Tanrım, bize sanatçıların kararlılığını, ustalığını ver," derdi, benim buna ekleyecek tek sözüm, yürekten bir amin olurdu..."

Zamanı zorlamayalım, tamam, bu işimizi kolaylaştırır. Eskiyi anıları tazelemek için değil, bir güzelliğin kaydını sağlama almak için, belleğimizdeki kayıtları -rakamsız, sembolsüz- numaralamak için kullanalım. Şimdi ben, hiç istemediğim bir karar vermişken, ameliyat olmayı en sonunda kabul etmişken bu mutlu fotolara bakalım, rahatlatır. C. ile ilk uzun tatilimizdi, bu tatil. Daha önce çok fazla yere gittik, çok gezdik ama sonunda hep eve dönüyorduk. Ada tatilleri de en fazla iki gündü. Geçen yıl Olympos'a gitmiş, onu da iki güne sığdırmak zorunda kalmıştık. Ben böyle, iki, üç, beş diye çocuk diliyle anlatıyorum ya, gülmeyin bana, inanın küçük şeylere sığınarak büyüyor insan. Ben böyle büyüdüm. (acaba?;)) Her neyse, sizden önce C. gülecek bu yazdıklarıma, o üçe beşe inanmaz. Bir şeylerin, başka başka şeyleri sembollemesini sevmez. Ben konuştuğum zaman hayretle dinliyor beni, biliyorum. Cevap vermeye çekiniyor (verdiğinde olan şey, hepimizin yaşadığı kavga, tartışma işte, bilirsiniz), kalbimi kırmak, beni üzmek istemiyor ama ikimiz de farkındayız onun algısı sadece bana inanmak üzerine kurulmuş. Bana inanıyor, ve bununla yetinmeye çalışıyorum ben de. Hmmm, kötü değil sanki, yazı sıradanı şiir yapar;p Yukarıdaki fotoğrafı seviyorum, dalmış, birilerini dinliyoruz. Polişka çekmiştir kesin, ya da Serap. Çok, çok özledim onları, keşke fotoğraftaki zamana dönsek. Tamam ağlamak bu saatin işi değil, bir bardak su içeyim, sonra devam. 

 
Su, en güzel ve en fazla işe yarayan plasebo. Haksızlık etmeyeyim, milyon faydası varmış, öyle diyorlar. İçince pişman olunmayan tek şey. Ben kaç gündür çay dışında bir şey içmiyorum.  Soğuk algınlığı hazırlıksız, ve hiç sırası değilken yakalamasın diye, gazoz, kola ve bira içmeyi de bıraktım. Yine de terleyip duruyorum üç gündür. Dün ve ondan önceki gün gürültü yüzünden camı, kapıyı kapatmıştım, belki ondan sıcak olmuştur, fakat bugün bir tuhafım. Sıcak diye camları açınca (bu evin camları çok çok büyük, boydan boya, biraz açınca bile yetiyor), üşüyorum, kapatınca da terleme başlıyor. Böyle saçma sapan işler. Buraya nasıl geldik biz, yine dağıttım, farkındayım;) Kızlar sizi seviyorum!, böyle toparlasam nasıl olur?;p Ablam ve Polişka mükemmel tatil arkadaşlarım benim. Ablamla çokça tartışsam, Poliş'e kızıp, sinir olsam bile onlarsız olmaz. İkisi ile paylaşmayınca yaşadıklarım hep biraz eksik kalır, kalıyor, eminim. 



Bir şort, bir de askılıyı kendime tatil üniforması yapmışım sanırım. Olur öyle:/ Olsun;) Tatilde harika insanlarla tanıştım, çok keyifli sohbetler, sert (!) tavla maçları yaptım. Hızla geçti, aksi hâlde nasıl büyürdük?;p Tatilin büyük bir kısmı İstanbul'daydı, onu anlatmak da sonraya kalsın. Kendime geleyim, aklımdaki can sıkıcı sorular gitsin o zaman. Şimdi bu anılar yüzüme bir gülümseme koymakla görevli. Bunun için, bir albüm hazırlamanın hafifliğiyle yazıyorum bu postu. Siz bu yazıları okurken ben derin bir uykuda olacağım. Tüm anıları, öfkeleri, sevinçleri unutturacak kadar etkili bir uyku. Sevgilim, bana kızma lütfen, Güzel Polişkam, canım ablam, siz de. Yalnız değilim, yanımda sizinle yaşanmış harika bir geçmiş var, bırakın hatırladıklarımı, unutulmuş zamanların bile rüzgârı var. Geçmiş olsun diyeyim, geçsin. 
A, bir de, bu satırları okuyan herkese günaydın, güzel bir sabah olacağa benziyor. Uyanınca anlatırsınız.
----------
 p.s.: 'time immemorial' "çok eski, anımsanmayan zaman", demekmiş. Yazıdaki italikler ise Balthazar'dan.