Cumartesi, Temmuz 30, 2011

her renge boyan da renk verme*

“…
Bazen geceleri yataktan kalktığımda  yerdeki marley niye öyle hiç anlayamıyorum. Her karenin üzerinde bir takım çizgiler var. Niye öyle? Her kare muşamba da birbirinden farklı.
Sonra kaloriferin borusu da öyle. Kendi öyle istediği için sanki kıvrılıyor ve artık canı sıkıldığı için, boru değil biraz da kalorifer olayım, diyor. Lamba da öyle bir tuhaf. Eğer ampulünü hiç görmüyorsan aslında şöyle olduğunu düşünebilirsin: Lambanın ışığı çinko sapından ve başlığındaki saten kumaştan dışarı çıkıyor. Hani bir insanın yüzünün derisinden dışarı ışık fışkırsa, nasıl olursa öyle. Bazen size de öyle olur bilirim: Acaba kafatasımın içinde bir ampul yansa, mesela gözlerimle ağzım arasında derinde bir yerde: ışığı nasıl tatlı bir şekilde dışarı sızardı derimin gözeneklerinden diye siz de düşünürsünüz. Özellikle yanaklarımızdan ve alnımızdan: Akşamüstü birdenbire elektrikler kesilince…
Ama böyle şeyleri düşündüğünüzü hiç söylemezsiniz.
Ben de öyle yapıyorum. Kimseye söylemiyorum.
…”**
Eşyalar Konuşurken Sizler Nasıl Uyuyorsunuz?  Öteki Renkler/o. Pamuk

..........................................
Nöbetten geldim, esti geçti nöbet, yorulmadım, hissetmedim bile. Son nöbet ondandır belki. Gelirken dalgın dalgın kullanıyordum arabayı, tek yön bir sokağa girdim, eve giderken hep kullandığım yol, ezberledim zaten. Karşıdan bir araba geliyor, ilerledim, bakalım ne yapacak diye. Yaşlı bir adam kullanıyordu arabayı, benim camlar açık, onun da. Biraz sağa yanaşmak zorunda kaldım (aslında benim yolum, öyle duracaksın yolun ortasında, ne işin var benim yolumda diyeceksin ya, neyse) yanımdan geçerken; "geç bekleme bayan, ilerle" dedi. Kızgınlığım geçti, nasıl haklı, nasıl haklı. Geçecek ilerleyecekmişim, bak sen şu işe, küçücük bir mantığı bile kuramıyorum kafamda. Yol düz, açık, ilerleyeceksin elbette. Gülesim geldi bu lafa, "gerizekalı" dedim gülerken, nereden duyacak duymamıştır tabii, ben onu söylerken o Konak'a, ben eve varmıştım bile. Ondan bir iki dakika önce de daha saçma bir şey olmuştu; iki şeritte ilerliyoruz, zaten şehir içi trafiği, rutin, sıkıcı. Bir ses var beynimin içinde, çok alçak sesle müzik dinliyordum ama çok çok az sesi, God Is in the House, God Is in the House fısıldıyor Nick Caveciğim. O olamaz beynimin içindeki ses. Ama gittikçe yaklaşıyor sesler. Sonra beynimin içindeki ses de yükseldi, ambulans sesine dönüştü, canhıraş bağırıyor ambulans, a, önünde ben varmışım! Sürpriz yumurta Justine! Neyse, daha yeni yaklaşmış benim arkama, çok hızlı sürüyorlar ya, kurtaracaklar hastayı (bu konu hakkındaki önemli fikirlerimi de bir ara paylaşırım sizinle, Gerede'de ambulansla çok hasta taşımıştık. hızdan o zamandan beri korkarım.), yanaştım işte sağa. Benim burada şaşırdığım gecikmem filan değildi, zaten hemen diğer şeride geçtim, bekletmedim aracı. Sorun o sesi kendimle özdeşleştirmiş olmam. Hani hastaneden geliyorum ya, nöbet tutmuşum güzel güzel. Ben ambulans gibi bir şey olmuşum yani. Hey allahım, anlatamadım, anlamadınız kesin. Neyse, o sesi duyunca çekilin siz kenara, ben geliyorum diye düşünün, hah ha şimdi anladınız mı? (valla hiç güleceğim yoktu, çok yaşayın siz)

Bir süredir ikişer saat, ikişer saat uyuyorum. Hesaplı ve ölçülü, eşitlik uykuma bile sinmiş, yay burcu adaletlidir. (yerse;p) Pardon, ne diyordum; uykuya dal, bir iki saat sonra kalk, sonra tekrar uyku, tepe sersemi oluyorum uyandığımda. Bir de telefon konuşmalarında derdimi anlatamıyorum (bunlar hep yeni sorunlar). Sanki şöyle bir girizgâh yapmam gerekiyormuş gibi; başlangıçta kaos vardı, ondan sonra bildiğiniz, şudur budur faslı. Karşımdaki hep haklıymış gibi geliyor, ama içten içe kendi haklılığıma da derinden inanıyorum. Keşke tersi olsa, ben haksız olsam ve derinden haklılığına inandığım kişi sorun yaşadığım olsa.

Aşağıdaki klip çok hüzünlü, gerek yok böyle mutsuzluk görüntülerine, zaten dünden beri içim sıkılıyor. Biraz önce öylesine rastlamasam koymazdım bile buraya, ama sözleri çok güzel laf aramızda, bir kere dinleyip kapatın bence:/ Borges’in güzel bir lafı varmış; Elbette, bütün gençler gibi ben de elimden geldiğince mutsuz olmaya çalışıyorum.”, bayıldım bu lafa! Eee, genç değiliz tabii, öyleyse ne yapıyoruz, salondan gelen seslere uyalım hadi. Hangi sesler mi? Ben şimdi yatak odasındayım, nöbetten geldiğim gibi duşa girmiş, buz gibi duş, buz gibi kola ikilisine serin bir yer eşlik etsin diye yatak odamda, yatağıma oturmuştum. Camlar, kapılar hep açık, çok güzel esiyor burası. Uzatmayayım, bir ara kalktım mutfağa gittim, salonla yan yana kendileri, ne güzel, düğün başlamış! Siz davet edilmediniz mi yoksa, pek fena, bence kalkın gelin, benim evin az aşağısında hep eğleniyorlar, dans eder, hüznü dağıtırsınız. Birkaç kült parçayı (oy farfara farfara çalıyor şimdi) kaçırdınız yalnız, baştan uyarayım. Olsun, eğlenirken hayatta kaçırdığı ve kaçıracağı fırsatlar hiç aklına gelmez insanın. Hem Borges’in lafına da gülüp geçersiniz, halayla dünyayı dört dönerken.

................................
*Şeyh Galip söylemiş, güzel söylemiş.
**Bu yazıyı ben Kara Kitap'taki çok beğendiğim "Uyuyamıyor musunuz?" yazısına benzettim. İkisi de ayrı güzel, elbette uyuyamamak asıl mesele.

20 yorum:

neolitikhanim dedi ki...

benim de içim sıkılıyor justine. böyle sanki bi şey oldu olacak gibi, yüreğim ağzımda dolaştım bütün gün. hiç keyfim yok. yıldızlarda mı var bi şey, yoksa bu yaprak kımıldamayan, nemli hava yüzünden mi? üşendiğimden gidip dondurma da almadım, kös kös oturuyorum. "elimden geldiğince mutsuz olmaya çalışıyorum" anlıycağın :)

sevgiler.

oykudefteri dedi ki...

Bir ucundan halaya ben de katılayım öyleyse:)
I am a cyborg but that’s ok diye bir film vardı, bu alıntı bana onu hatırlattı, cyborg olduğunu düşünen bir kız vardı, büyükannesini beyaz önlüklüler bir ambulansa koyup götürmüşlerdi, arkasından bisikletle yetişmeye çalışmıştı kız ama “bir bisiklet bir ambulansa nasıl yetişsin.” İşte bir cyborg olmaya o zaman karar vermişti, bisiklet ona “bir cyborg her şeyi yenebilir” demişti. O kız da böyle geceleri mekanik eşyalarla konuşuyordu, bir yerinde şöyle diyordu: “Kalkın ve gece yarısı buzdolabının çıkardığı sesi dinleyin, soğuk bir kış sabahı bütün gece çalışan kombinin sesini hissedin, deniz fenerinin kutsal sevgi dolu kalbini hissedin, onlar bizim gözlerimizi yaşartırlar, çünkü hepsinin bir amacı var, keşke benim de bir varoluş amacım olsaydı.”
Evet üşenmedim ve filmin yarım yamalak hatırladığım cümlelerini bulup tam ve doğru şekilde yazdım, çünkü gerçekten de çok çok güzel bir filmdi, buna değerdi:) İşte böyle hüzünlü bi şarkı dinleyip sonra halay çekmek gibi bi filmdi.

justine dedi ki...

Rüyalar kahvaltıya çağırdı (yedi aylık bebek çağırıyor, düşünün artık;p), şimdi çıkıyorum. Akşam dönünce konuşalım. Sizin son yazılarınıza ve bir iki yere de yorum yapacağım daha, aklımda kalıyor sonra rahatsız oluyorum;)

Rahatsız Justine, bugün iyi uyandı, hayret!;))

justine dedi ki...

Hata, sevgili Neo, yıldızlarımızda değil. Hata bizde. Evet evet, azıcık intihal oldu bu, Shakespeare efendiden;p

Bilmiyorum ki Neo, aslında "varoluşsal problemlerle" debelenmiyorum, alışılageldiği gibi. Elimde sağlam, somut dertlerim var (sağlam kozlarım var gibi oldu bu). Belki onlar sıkıntı yapıyordur, bakalım. Ne olacağını göreceğiz. Bugün daha iyiyim.
Sevgiler.

justine dedi ki...

Filmi biliyorum Öyküdefteri, var elimde ama izlememiştim. Ne güzelmiş konusu. Adı çok ilginç gelmişti bana, konusu da öyleymiş, alıntılar da çok güzel. Teşekkürler zahmet edip yazdığın için.

Ben halay filan çekemem biliyor musun, belki de tüm sorun budur;)
Sevgiler.

oykudefteri dedi ki...

çok güldüm, ben halay bile çekemem cümlene:) çünkü ben de yorum yazarken halay dahil hiçbir dansı beceremediğimi düşünüyordum, sanırım adımlarıma çok odaklanıyorum ve birden her şey karışıyor, halbuki kendini müziğe bırakmak kâfidir, sen yalnızca kendini müziğe bırak dimi:) evet bence de tüm sorun halay çekememizde:)

oykudefteri dedi ki...

filan kelimeni bile olarak değiştirmişim sanırım.sürç-i lisan ettiysek affola:)

Çobanaldatan dedi ki...

şekerim, bloğun adını, bulutolsam.blogspot olarak değiştirdim. Neyin var senin?

Adsız dedi ki...

Borges deyince , özellikle şunu hatırlamakta yarar var sayın Justine... Borges , neden kitap yayınladığını soran acar ve zeki (!) muhabire bir gün şunu demiş gözünün birini kırparak; "Yazdıklarımı sonrasında okurken beğenmeyip üzerlerinde sonsuza dek düzeltme yapmamak için kitap olarak yayınlıyorum...."

Bir de ayrıca ; Aziz Nesin"in Maçinli Kız hikayesi vardır ki , entelektüellerimiz Aziz Nesin"e ve yazdıklarına dudak bükerler her nedense....

Saygılar...

justine dedi ki...

Senin güzel yazında belirttiğin gibi, düşünüyoruz çünkü Öyküdefteri. Düşününce de, böyle halay dahil her güzel şeyde sorun çıkıyor. Keşke yapmasak, ama böyle oluyor işte. Ben bir tek yüzerken düşünmüyorum galiba, aklıma geldi şimdi. "Artık döneyim", ya da "çok dalga var sanki" diyorum içimden, o kadar, düşünmüyorum geri kalan şeyleri.
Sevgiler.

justine dedi ki...

Gülocuğum baktım ben bloğuna, kusura bakma geç cevap için. (öyküdefteri ve adsız da kusura bakmasın lütfen) Biraz keyifsizim bu günlerde, havalardandır. Sevdim ben fotoğrafların hepsini, daha iyi olayım, oradan bir şeyler yazacağım sana. Çok öpüyorum canım, buluşamadığımız için binlerce özür, telafi ederiz biliyorsun.

justine dedi ki...

Adsız,
Borges zeki adam, güzel söylemiş.

Aziz Nesin için -sanki- öyle bir durum var, evet ben de farkındayım. Yatılı okulda okurken (lisede) onun Surname romanını okumuştum. Çok etkilenmiştim. Bir defter tutardım sarı, beyaz, kahverengi, kirli turuncu, renkte sayfaları olan (röntgen filmlerinin arasındaki kağıtlardan yapmıştım, hoşuma gidiyordu renkleri) oraya okuduğum kitaplardan etkilendiğim şeyleri yazardım. (şimdi kalktım baktım, sanırım yukarıdaki kutularda kalmış, bulsam yazacaktım alıntıyı) Çok güzel bir kitaptı diye hatırlıyorum, belki hayal meyal aklımda ama, affetmek ve insanın değişmesi üzerine idi sanırım. Bir adam hapse giriyordu ve oradaki değişimini anlatıyordu Nesin. Kitapta Hugo'dan bir alıntı da vardı. Büyük ihtimal "Bir İdam Mahkûmunun Son Günü" romanından. Çok etkilenmiştim. Şimdi aklımdan yazacağım fakat yarım yamalak olacak. Alıntıda, çardan af dileniyor ve eğer vermezse tanrıdan çar için af dileğinde bulunacağını söylüyordu birisi. Neyse, güzeldi işte.

Nesin böyle kalmış aklımda, sonra okumadım, neden bilmiyorum. Belki dediğiniz nedendendir. Fakat ben tüm -entelektüel- ön yargıların ötesinde Aziz Nesin'in çok zeki bir adam olduğunu ve güzel kitaplar yazdığını düşünüyorum. Maçinli Kız'ı okuyacağım. Eğer siz tahmin ettiğim kişiyseniz (adsız, soru işaretidir. keşke bir mahlas kullansanız), söylemiştim okuyacağımı zaten.

Uzattım, kahvaltı yapmalıyım artık, çok geciktim yine. Son olarak "sayın" hitabını pek sevmem ben. Eğer sorun olmazsa kullanmamanızı isterim. Uzaklaştırıcı ve soğuk bir etki yapıyor benim için. Belki akademisyenliği bile bunun yüzünden yapmak istemedim ben, kim bilir?
Sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

justine,
orhan pamuk'u severim ben. tüm kitaplarını da okudum. ama bu kısmı hatırlayamadım hiç. epey kötü yazmış. bir yazardan beklenmeyecek kaba bir dikkati var burda bana kalırsa. öyle iyi yazan blog yazarları var ki, profesyonel yazarların bence çok daha gayretli olmaları gerek.

insan eğlenirken neyi kaçırdığını düşünmez, demişsin. bunu çok beğendim. ama insan kendiyle evin içinde meşgulken, işiyle meşgulken, sevgilisiyle meşgulken, çocuğunun altını değiştirirken de hep bir şeyler kaçar zaten. klişe olacak ama hayat dediğin şey, senin yaşadığın hayat, kaçan şeyler değil.

geçenlerde kitapta, şöyle bir şey okudum. hatırladığım kadarıyla; yeni doğan bebek bile annesiyle kurduğu ilişki içinde, onun kendisine gerekli desteği veremeyeceğini, o koşullara sahip olmadığını anlayıp, kendi zihninde kendisi için bir "cici anne" yaratıyormuş. erken olgunlaşan insanlarda görülen bir şeymiş bu. ama sakat da bir durum tabii. bebeğin dikkati kendine yoğunlaşıyor annesine olan dikkati dağılıyor vs. şunu diyeceğim; insanın hayatı yaşadığı hayattır ve insan kendine bir cici anne yaratabilir kendi zihninde ve o eksik, kusurlu kaldığı yerlerde hayatının, bir anneymiş gibi meşgul olabilir kendiyle. sanırım ihtiyaç duyduğumuz böyle bir şey. başka kimse yok.

sevgiler.

justine dedi ki...

Ben sevdim bu alıntıyı. Geceleri böyle şeyler geçer benim aklımdan da, deli miyim neyim, derim, ama sanırım değilim, başkaları da düşünüyormuş. Belki de herkes deli.

Pamuk'un yazar olma serüvenini dinlemiştim, çok ama çok uğraşmış, yazmak için kendisini işkence çeker gibi eğitmiş, bana tuhaf ve saçma gelmişti bu. Böyle yazar mı olunur, demiştim, o sıralar Kara Kitap'ını okumamıştım tabii. Bana yazı gayretsiz akmalıymış, bir delilik anıyla yazılmalıymış gibi gelir. Karamazov Kardeşler'deki "Büyük Engizisyoncu" öyle yazılmıştır mesela. Kara Kitap'taki çoğu bölüm de öyle. Yazı, olan bir şeydir, oldurulan değil. Burada da sanki akmış gitmiş, düşünmeden yazmış, hoşuma gitti benim.

Çoğu blog yazarını beğenmiyorum. Öyle "yazar" gibi yazıyorlar ki, bir de altta mutlaka siyah bir fon oluyor, şart değil ama gözlemim o. Okuyamıyorum bile sayfa düzeninden yazıyı, neyse bu benim sorunum tabii, geçelim. Sayıklıyor, bilmiş ve mutlak bir havayla anlatıyorlar, çooook hâkim oldukları bir şeyi. Gülüyorum ben, hesaplı, planlı, bilinçli ve ilginçtir yine de acemice geliyor bu bana. Seninle bir ara konuşmuştuk o yazı tarzını ve o tarza sahip blogları. Biliyorsun zaten. Sevdiğim yazarların, bir olayı büyük bir doğallıkla anlatırken, gerçek yetkinliği ve ustalığı gösterme şekillerini seviyorum. Narcissus'un Zencisi aklıma geliyor şimdi, süslü ve ağdalı bir dil, ama yazılması şart olan bir hikâye; "Yemek yiyemiyorum, kâbuslar görüyorum ve karımı korkutuyorum. Bitsin artık şu kitap." Benim sevdiğim bu.

Hayat, kaçan şeyler değil elbette, yaşadığındır, haklısın.

p.s.: Öteki Renkler, dergi röportajlarından, kıyıda köşede kalmış yazılardan ve denemelerden oluşan bir kitap, onun için hatırlayamamışsındır belki de. Aşağıdaki linkte kitabın içindekiler kısmı var, ilgilenen olabilir diye koyalım buraya;

http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%96teki_Renkler

endiseliperi dedi ki...

okudum, okudum kitabı. onunla yapılmış röportajın filmi de var ben de. hakkında yazılan bir inceleme kitabını da okudum şöyle böyle. kara kitap ve benim adım kırmızı, belki tekrar okunabilir. hatta kar kitabı da.

justine dedi ki...

Tekrar okumalar iyidir, ben de bazı kitaplara tekrar dönmek istiyorum.

Birazdan yola çıkmam gerek, daha bavulum bile tam anlamıyla hazır değil. Hazırlanmalıyım. Hoşçakal.

yagmur dedi ki...

Aaa.

Yeni yazi bekleye durayim ben. Justine bavulu alip uzaklasmis bile.

Peki, iyi yolculuklar dileyeyim ben de :)

Sevgiler

justine dedi ki...

;) Teşekkürler Yağmur, tebdil-i mekanda ferahlık vardır, lafının hikmetini araştırıyorum sanırım;p

Sevgiler, sarıldım canım.

thesaint dedi ki...

Merhaba Yağmur,

Aynı durumdayız. Justine ayrı açıklama yapmana gerek yok :)Ama yaparsan yorum sayısı tam olacak :)

justine dedi ki...

Sevgiler, thesaint;)