Perşembe, Ağustos 11, 2011

oralarda buralarda gezerken, döşeğimde ölürken...*

(Bu pek mutlu poz, Bodrum tatilinden. Daha izne ayrılmadan, kısacık bir nefes alayım demiştim ya, işte oradan. İstanbul'da her şey güzel, hoş ama fotoğraflar daha puslu, elime bugünlerde çekilen yeni bir foto geçerse buraya koyarım elbette)


Bir süredir İstanbul'dayım. Ne güzel şehriniz varmış (herkes buralı ya, genele seslenince yerlilere sesleniyormuş gibi oluyor insan;p), gez gez bitiremiyorsun. Bir de benim gibi devamlı evde oturursan hiç bitmiyor, o ayrı bir mesele tabii. Şimdi markete gitmeyi düşünüyorum mesela, yemek yapacağım akşam için. En büyük planım bu. Sabahtan beri sadece duş aldım, kahve içtim ve biraz okudum. A, dün gece Faulkner'ın Döşeğimde Ölürken romanına başladım. Elimdeki kitap İletişim'in ilk baskısı -herkes bilir-, Murat Belge çevirisi (daha önce De Yayınevi ve Adam Yayıncılık basmış), kapağı çok güzel. C.'nin hediye ettiği kitapları gördüğümde diğerlerini hızla geçip hemen buna başlamak istedim. Çok uzun süredir aklımdaydı, mitolojiden ödünç aldığı ismi, sevdiğim ve Bernhard'da iyice test ettiğim(!) bilinç akışı tekniği, hepsinden önemlisi İdefix'in o unutamadığım alıntısı; "Eğimli Yaptım. Çivileri tutturacak daha çok yer var...vs. vs.",  sayesinde kafamda ciddi yer etmişti. Bakalım nasıl bir okuma olacak? Darl'ı, Cora'yı, Jewel'i yeni yeni tanımaya başladım, diğerleri ve roman henüz bir sır benim için. Çok hızlı okuyamıyorum, Lily'lerde değilim, güzel Lilişka beni oyalıyor bahanesine yatamam ama C.'nin yanındayım, neyse sabahları yalnızım oyalanmazsam belki daha çok okuyabilirim.

 (Polişka çalıştığı dizinin setinde, hayret o da mutlu;p)

Poliş yoğun çalışıyor, bir gün beraber olabildik sadece, ve o gün -sanırım- hiç aralıksız konuştuk. Kiraladığı evi gördüm, kendisi gibi şirin, güzel, tek kusuru zemin kat olması. Biz hep üst katta oturduk bu yaşımıza kadar, yıllar önce Beykoz'da kiraladığı ev de üst kattı, onun için tek sorun, kaldırım ve sokak seslerini çok yoğun duymak olacak. Her neyse, alışılır, ne demişler ev alma komşu al, önemli olan çevre yani, komşuları iyi olsun Polişka'nın yeter bize;)

(Lilişka ablam ile, burada sorun yok; o hep mutlu!;))

Lilişka iyice büyümüş, şımarık değil ama söz dinlemesi daha zor artık. Yüzmeyi öğrenmiş, beni çok şaşırttı, beraber havuz kenarına gitmiştik, benden önce atladı havuza. Simit var elinde, fakat havuz da çocuk havuzu değil valla. Boyunu kat kat aşan bir havuza atlıyor ve beni de ıslatmaya çalışıyor, günümüz çocukları über sanırım, ben ise hayran hayran bakıyorum sadece.
-------------------------------------------
Uzun süredir uğramıyordum, iyi oldu bugün yazmam. Burayı boşlayınca sanki önemli bir ödevi yerine getirmemiş gibi hissediyorum, komik ama öyle. Yazdım, rahatladım. Şimdi hemen dışarı çıkmalıyım. Akşam yemeği yalan olacak yoksa. Sonra belki fırsat bulursam, diğer blog yazılarını da okuyacağım. Şimdilik benim cephemden haberler bu kadar. Justine cephesinde yeni bir şey yok kısaca, yaşıyoruz bir şekilde. 

Of, bu da çok karamsar oldu, hadi değiş tonton!;)
----------------
*Başlıkta bilinç akışı tekniğini kullandım, nasıl becerebilmiş miyim?;p

17 yorum:

Vuslat AKTEPE dedi ki...

* Cık olmamış :)
Kitap fena bir kitap değil. Zevkle okuyacağını düşünüyorum. İstanbul'dasın ve hep evdesin? Bu da ilginç olmuş.
İyi eğlenceler ve iyi tatiller o halde...

şenay izne ayrıldı dedi ki...

hah, sevgili bulunca arkadaşlarını unutanlardansınız, çok belli.
hamiş : şaka yaptım tabii ki, bir yerlere gitmiş olduğunu tahmin etmiştim.
sevgiler.

Adsız dedi ki...

Canım,
Bloğa yazmaya zaman bulduğuna çok sevindim. Burda olsaydın, Lily yazdırmazdı ama:)) Kolunun altından girer, kendi çalışmalarını yapmaya başlardı, pğoje! falan:)) Özlemişim yazılarını, okumak ve fotoğraflara bakmak iyi geldi, gülen yüzlerinize bakmak...
Çok sarıldım.
Serap

Adsız dedi ki...

Canım tekrar merhaba,
Poliş'in fotoğrafına bakarken düşündüm de, kamera arkasından ziyade, önünde olsa, biz de her zaman yanımızda olamayan kardeşimizi ekranlarda doya doya seyretsek:))
Serap

Buket dedi ki...

biz de diyorduk bu justine nerelerde :)) neyse mutlusu ya sevindim.ama senden yana haberleri daha sık alsak..

TheSaint dedi ki...

Şehrimize hoş geldin Justine. Senin de söylediğin gibi ödevini yapmamış öğrencinin ödev tesliminden önceki gece ödevini hazırlayıp yapması gibi rahatladığını görmek iyi.
Ödevi teslim etmeni bekleyenler için daha iyi...
PS: Umarım şehrimize yağmuru sen getirmişsindir...

justine dedi ki...

A, Vuslat olmamış demek, üzüldüm şimdi;p Benim ismim Joyce, Faulkner ya da ne bileyim Atay filan değil tabii, ondan böyle acımasızca vuruyorsun;)

Sen kitabı pek beğenmemişsin sanki, öyle anlaşılıyor. Ben iyi hislerle başladım, göreceğiz bakalım.
Çok sevgiler.

justine dedi ki...

"Absolutely definitely" hayır, sevgili Şenay!

(Bu iki kelimeyi Rosemary's Baby filminin bir sahnesinde Sidney Blackmer'ın canlandırdığı yaşlı adam kullanır. Kaldırımdaki ceset hakkında sorulan bir soruya çoook havalı ve kendinden emin böyle cevap verir ve sonradan o da şeytanın müridi çıkar, filan falan. Çok severim o filmi, bayılırım.)

Şenaycığım, bebeğim, ben bloğa yazmaya başladığımda ilişkim bir yılını çoktan doldurmuştu. Sonra blog yüzünden biraz tekledi tabii ama onu hızla geçelim;))
İzne ayrıldım ve onun için bloğa çok bakamadım ama daha önemlisi biraz canım sıkkındı, yazmak zor geliyordu. Her şeyi ama her şeyi kafama takıyorum ben, içim sıkılıyorken yazmak da zor geliyor. Böyleyken böyle oldu işte.

Senin yazılarına bakmayı unutmadım tabii, gifi de gördüm. Aferin sana, iyice 18 yaş üstü sınırına doğru gidiyorsun;) Gife tek başına bakamadım ayrıca, Serap ve Deyvo da yanımdaydı, Serap çok eğlendi Deyvo ise, gif bu canım, diye gayet bilimsel bir tepki verdi. Ho ho tabii tabii gif dedik biz de, orada sorun yoktu zaten;p

Öpüldün.

özel hamiş; parantez içi sen okumayı seviyorsun diye, kıymet bil;)

justine dedi ki...

Canım Serapcığım, ben de sizi çok özledim. P.tesi görüşürüz belki. Polişka konusunda haklısın, daha fazla ısrar etmeliyiz. Böyle sürünmez en azından.

Seni seviyorum, hepinize çok sarıldım, en çok Liliş'e tabii;)

justine dedi ki...

Buket, asıl sen nerelerdeydin? Hayat sana güzel valla, ben tatilde bile evde oturup duruyorum;)
Sevgiler çok.

justine dedi ki...

Sevgili TheSaint, demek sen de İstanbul'dasın, unutmuşum ya da bunu konuşmamıştık. Buraya yazman ne güzel, mailden yazılarımı takip ettiğini söylüyor ve beni sevindiriyordun ama burada sesini duymak daha anlamlı.
Yağmur ve ben, hmmm. Hatta daha uzun bir hmmmmmmm olsun bu, o kadar bereketli bir kız mıyım ben acaba?;p

Çok sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

justine,
faulkner'ın 'döşeğimde ölürken' kitabını çok ama çok severek okumuştum. çok özeldir benim için. okurken adana'yı düşünmüştüm hep. ordaki baba, anne, çocuklarıyla ilişkiler adana'daki ilişkilere çok benzer. aile denilen şeyin ne denli umutsuz, sinir bozucu ama her durumda çaresiz bir sadakat duygusuyla dolu olduğunu çok iyi anlatıyor. faulkner okumaya başlamışken eğer daha önce okumadıysan sartoris'i de okumanı öneririm. onu okuduğum sıralarda, açacağım kitapçı dükkanının adının sartoris olmasına karar vermiştim:)sartoris'i kendi büyükbabasından, kendi tarihinden esinlenerek yazmış. ve okuduğum diğer bir kitabında sartoris'e göndermede bulunduğunu görmek beni çok heyecanlandırmıştı. yarattığı kurguyu gerçekmiş gibi aynı zamana ve coğrafyaya bağlı kılarak devam ettirmesi, müthiş bir gerçeklik duygusu vermişti. hemingway'in olabildiğine sade ve yalın anlatımını çok severim, ama onunla pek geçinemeyen, dostoyevski ve conrad hayranı faulkner'ın yeri de çok başkadır benim için. faulkner'ın diğer kitaplarını okumaya sabrım yetmiyor. geçenlerde ses ve öfke kitabını yarım bıraktım, ama gerçekten çok dikkatli bir okuma ve sabır talep ediyordu. bilinçakışı tekniğini sonuna kadar kullandığı bu kitabındaki kurguyu çok takdir ettim, ama bende ona hazırlık yoktu o dönemde. başka bir zaman artık.

umarım hoşuna giden bir okuma olur. kızın yaptığı çöreğin kokup bozulma ihtimali, annenin ölüsünün kokmasına koşut bir endişe yaratacak mı sende de, merak ediyorum.

sevgiler.

justine dedi ki...

Şimdi kısacık bir bloğa bakma zamanı yarattım kendime. C. işten geldi uyukluyor, çay demlenene kadar vaktim var, Atze'ye de söylemiştim geçen gün, evcilik oyunları bilirsin;)

Ben Faulkner'ı seviyorum, bunu dümdüz sorunsuz yazabildim, çünkü doğru düzgün bir kitabını bile okumadığım halde (ilginçtir Ses ve Öfke'yi ben de yarım bırakmıştım. çok okumamıştım zaten, on sayfa kadar. sonrası, sonraya kalmıştı işte. Poliş güzel söyler, çocukken yaptığımız gibi, sonrası soğan doğra olmuştu valla;)) sevdiğimi hissediyorum onu. Bazı yazarları baştan severim, sonra belki biraz aramız bozulur, o kadar.

Döşeğimde Ölürken -yine ilginçtir- bana Steinbeck'in romanlarını hatırlattı. Aslında hiç alakası yok, bilinç akışı tekniğinin yanından geçmiyor biri ama sanki o yoksulluk Amerika'nın fakir kesimini anlatan dil birbirine benziyor. Ben Steinbeck'i de severim. Bilirsin, Mutsuzluğumuzun Kışı romanı benim için özeldir.

Yazarların birbiriyle geçinememe durumu tuhaf bir sıkıntı yaratıyor bende. Hoşuma da gidiyor aslında, insan olma durumları filan, ama sevdiğim insanların birbirini sevmemeleri tuhaf. Mesela Bunuel, Borges'den nefret ediyor beyefendi. Neymiş, körleri sevmezmiş, Borges de kör ya, hay allahım;) Hemingway'i severim ben, Pavese'yle mektuplaşmalarını, duyarlı yazılarını, özetle kendisini severim. A, bu arada Bunuel Hewingway ve Steinbeck'i de sevmiyormuş!

Sartoris aklımda kalsın, okurum ileride.
Şimdi C. uyandı, basket maçı seyretmeye başladı ve bana Ulus Baker'le ilgili çooook ilginç bir şey anlattı. Kısa kesiyorum. Kitap iyi gidiyor ve karakterlerin farklı farklı anlatım tarzları hoşuma gitti. Bitsin, anlatırım belki.

Sevgiler sana da.

endiseliperi dedi ki...

hatta steinbeck hepsinden daha dürüst gelir bana. ama ne çok oldu okumayalı steinbeck'i.

'evcilik oyunu'olarak tanımlayınca sen, gülümsedim. insan ne kadar bir ilişkinin olası tüm ihtimallerine aşina olduğunu söylese, bunu idrak etse de, aşık olduğunda en sıradan modeli taklit ederken heyecanlanması, çay demlenirken yorgun sevgilisinin uyanmasını beklemesi ne naif, ne çocuksu ve ne tatlı. bir ilişkiyi güzel yapan şey, arada hep bir mesafenin olması ve bu mesafenin çay demlenirken onu beklemek gibi inceliklerle doldurulması bana kalırsa.

sevgiler, selamlar.

TOLGA dedi ki...

talebelik şehrimiz istanbul'umuz güzeldir ama siz hala sırtınızı dönüyorsunuz.tamam sırtınız
güzel,değiştirme vakti gelmedi mi:)
kabul ediyorum,faulkner'i ben de tek geçerim.daha fazla uzatamayacağım,
hemen dışarı çıkmalıyım.

sevgiyle.
tolga

justine dedi ki...

Peri, Steinbeck'i ben de çok önce okudum. Mutsuzluğumuzun Kışı'nı tekrar okuyacağım bir zaman, çok etkilenmiştim o romandan. Diğerleri çok net aklımda, Fareler ve İnsanlar, Gazap Üzümleri. Oysa Gerede'deydim onları okurken. Hatta Fareler ve İnsanlar'ı okurken lise sonda.

Hava düzeliyor sanırım yine, Poliş ben yaz insanıyım diyordu geçen telefonda ve çok haklı aslında; bu kadar çabuk kış gelmemeli. Havalar düzelsin, bakalım neler olacak. Kariye Müzesini gezmek istiyorum ben bugün. Çayımı içeyim, çıkacağız.

Hoşçakal.

justine dedi ki...

Tolga sanırım bilinç akışı tekniğiyle yazdın yorumunu. Hiçbir şey anlamadım.
Ben de çıkıyorum az sonra dışarı, dışarı çıkmak iyidir, hemen çıkmak en iyisidir;)

Sana da sevgiler olsun.