Çarşamba, Eylül 07, 2011

boş





Nasıl oturulur, kitabını yazarım. Öyle çok yapacak iş var ki, düşünmek bile yoruyor. Şöyle yapsam diyorum, kafamda bir yere oturtuyorum, olmuyor. Kendimi oyalıyorum farkındayım. Sorunlarımı içkiyle anlatsam rakı, müzikle anlatsam arabesk olurdu sanırım, bugün böyle zırvalıklar da düşündüm, hiç gülemedim ama kendime. Çözülse birden her şey... Ah, keşke Ayasofya'da milletin elini soktuğu yere ben de gidip dilek dileseydim. Dilemediğim gibi bir de espri yapmıştım, komiğim ya. A, bir de ertesi gün bir haber görmüştüm gazetede (ya da göstermişlerdi, hatırlayamadım şimdi) Ayasofya'da uğurlu direğe parmağını sokan adamın dileği kabul oldu diye. Komedi! 


Olsun, hızla geçelim.

Şu müzikleri aradım buldum bugün. Ben Azeri müziğini bilmem, pek sevmem de, fakat daha önce bahsettiğim gruptaki keman çalan çocuk Azeri imiş. İdare eder müzikler, yok ya fazla idare etmez, "eh işte" belki. Bana göre benim dinlediğim grubun (bkz; serbest radikaller) müziği daha iyiydi ve orada bu çocuğun çaldığı keman daha etkili geliyordu kulağıma. Her neyse, ben o gece; "bu çocuk kesin Roman, fıstık gibi çalıyor işte", demiştim C.'ye. O beğenmemişti "elbette", daha önce de yazmıştım sevmediğini, Roman olduğuna da katılmamıştı. Ben bildim sayıyorum yine de, Roman olmasa bile Azeri çıktı, yabancı kontenjanından bildim kısaca;p

Aşağıya grubun öylesine birkaç parçasını koyayım, bir de onları dinleyin bakalım. 

(boş işler sorumlusu Justine evindeki koltuktan bildirdi; küçümsemeyin sakın, o koltuk ki, Justine'in en yakın arkadaşıdır bugüne bugün)






p.s.: Yukarıda üstünü çizdiğim espri, nasıl kötü nasıl kötü, biliyorum, olsun çizgi hoşuma gitti kaldı öyle;)

8 yorum:

Cüneyt Karakuş dedi ki...

Ne güzel fotoğraf... Kum, ağaçlar, dağ...

endiseliperi dedi ki...

yok, ben sevdim o espriyi. üstünü de çizmişsin ya, gönlüm hiç razı gelmedi o cümlenin öyle mahzun durmasına. şimdi sorunun ne olduğunu bilmiyorum ve senin sorunlarla ilişkin, "amaaan, geçer gider bu da" şeklinde olduğunu bildiğimden büyük bir sorunmuş gibi görünüyor şimdi. umarım senid aha fazla üzmeden hallolur bir şekilde.

benim sorunlarım içki olsa, evet rakı ile başlamak gerekiyor ya sonra şaraptı, votkaydı, arada biraydı... maksat dünyayı daha hızlı döndürmek... çünkü sanki o koca dünyayı döndüren benmişim gibi yorgunum.

şimdi sabah ve müzik bana fazla geliyor. az da uyudum çünkü. öğleyin dinlerim. azeri müziğini ben de sevmem pek. tiyatro gecemizin son günü, diğer oyuncu arkadaşlarla dekoru toplayıp, boş salonda ayrılık (hani, fikrinden geceler yatabilmirem, bu fikri başımdan atabilmirem,) şarkısını söylemiştim bağıra bağıra. sözleri yine bilmiyordum. ben şarkı sözü hiç ezberleyemem. salonun akustiği iyi olduğundan sanki benim sesim bile güzeldi. yaş, 15 filan işte:) o günden sonra da ne söyledim ne de dinledim sanırım. işte sonra kısmet bugüneymiş:)

öpüyorum çok seni. sıkma canını çok fazla. eğer elinden bir şey gelmiyorsa, bırak dağınık kalsın. hani elindeki tabağı içindeki yemekle düşürdüğünde, bir süre ordan uzaklaşıp, durmak gerekir. çünkü felaket denilen şey üstüste gelmeye eğilimlidir ve ilk felaketin bu silsile merakından ancak, "o bir felaket değilmiş, sen farketmemişsin" gibi bir hal takınarak kurtulabilirsin. bu müthiş yaşam deneyimimin kaynağı da, sen seversin, boris vian'dır. küçük oğluyla yaşadığı evde yangın çıkınca, vian hiç oralı olmamış, çocuğunu ve onun en sevdiği oyuncağı alıp sakince, arabasına atlayıp uzaklaşmış. çocuğun psikolojisini kurtarmak maksat. demem o ki, o "silsile" sözcüğünü, "sil-sil-sil" şeklinde kompartmanlara ayırabilmek gerek. ben yapabiliyor muyum? berbat bir işten istifa mı ettim yoksa kovuldum mu belli değildi. gidip kitapçıları dolaşıp, bir kitap aldım, moda'ya yürüdüm ve müthiş bir yoğunlukla onu okuyup akşam her zamanki saatinde eve gitmiştim. deniyorum. işe yarıyor mu? felaketi felaket süsünden kurtarmış oluyorum en azından. bir şeyin beni korkutmasından daha nefret ettiğim bir şey yoktur.

ne çok konuştum. taa yukarda vedalaşmışım seninle zaten sanırım..

justine dedi ki...

Cüneyt, hoşgeldin, seni buralara getirecekse ben hep böyle doğa manzaraları filan koyarım bloğa, iş mi yani?;)

justine dedi ki...

Keşke şarkıcı olsaydık Peri. Belki o zaman repertuvarımıza Azeri şarkılarını da katardık, hani sahnede hiçbir şey kötü durmuyor ya, o sebeple;p

Boris Vian'la ilgili anlattığın olayı sevdim, en güzelini yapmış adam. (bu arada benim yazarım değildir Vian, tek kitabını okudum ve sadece güzeldi diyorum.) Senin yaptığın şeyi de sevdim, benim davranış şeklim de öyledir çoğu zaman. Bu sorun biraz daha uğraştırıcı, neyse geçecek tabii. Şimdi çayımı içiyorum ya, dün akşam da mis gibi bir armut yedim, ee hayat devam ediyor öyleyse.

Şarkıları dinle, biraz daha kendine gelirsen. Üstteki iki Azeri şarkıyı sadece o kemancı çocuk (bu nasıl bir tanım!;p) çalıyor diye koydum ama alttaki iki parça çok hoş. Benim Olympos'ta dinlediğim gruba ait ve yine keman sesi var tabii.

Dur bir çay daha koyayım ben, sonra postaneye(!) gitmek zorundayım!;))

Hayal Kahvem dedi ki...

Bugün ben de sabahtan beri ne potlar kırdım ne çamlar devirdim ne fena espriler yaptım anlatamam.
Yok, dolunay zamanı geliyor. Ben genelde bu zamanlar böyle olurum. Sonnraa.. İki diş geçirdim mi.. Bitiyor.. Kendime geliyorum... Vampirella zamanım:) Du bi, kahvemi içeyim. Sonra işime kaldığım yerden devam edeyim..
Öyle işte. Bizim köyde durumlar bu merkezde:))

justine dedi ki...

A, dolunay mı geliyor? Benim neden haberim yok peki?!!;p
Durumlarımız hep aynı Hayal Kahvem, iç güveyisinden hallice yaşayıp gidiyoruz.

Bu arada, Kara Kitap-Öpüş'teki şifre tamam mıdır? Sorun yok değil mi?;)

Sevgiler.

oykudefteri dedi ki...

Hoşgeldin justine, tatilin bitmesi kötü ama rüzgârlı sözcüklerini özlemiştik:)

Bende de bu sıralar, artık havalardan mı mevsim geçişinden mi, nedendir bilmiyorum bir sıkıntı, bunaltı, yorgunluk, yapılması gereken işleri yapmamak için türlü bahaneler uydurmalar, bir türlü başlayamamalar, öylece oturmalar, sürünerek evde çıkmalar, uykuya doyamamalar..

Umarım sorunlar tez zamanda uçup gider ya da sen onlardan uzaklaşıp gidersin, bir nehir akıp gider:)

justine dedi ki...

Öykü Defteri canım, (a, yoksa isminle mi seslensem sana, yok yok tamam böyle iyi) teşekkür ederim inceliğin için.

Sorunumdan çok bahsettim sanırım. Aslında bahsetmedim de bir derdim olduğunu fazla tekrarladım sanki. Kusura bakılmaz umarım, hiç istemem öyle devamlı sıkıntılarımdan söz ederek milletin başını ağrıtmayı. Bu sorun biraz fazla çetrefilli ve hemen bitecek gibi de değil. Onun için böyle konuşup duruyorum.

Tekrar teşekkürler, hoşçakal.