Cumartesi, Eylül 24, 2011

rüyaya sızan roman; Döşeğimde Ölürken


"...Zamanın içine bir dolanıp karışabilsen. Bu iyi olurdu işte. Zamanın içine bir dolanıp karışabilsen iyi olurdu..."


Bir rüya gördüm. Hiç aklımda yokken, hatta okuduktan sonra, içindeki derin hüznü özellikle unutmaya çalışırken, ve başka bir kitap okumuşken ondan sonra, bir gün önce de komik bir romana başlamışken, bir rüya gördüm. Döşeğimde Ölürken kitabındaki Cash vardı rüyamda. Cash'in bacağı çok ağrıyordu, acı çekmediğini söylüyordu ama ben biliyordum. Kitabı okurken düşündüğüm her şey rüyama da geçmiş, bunu anladım yine rüyamda şaşırarak. Yapmayın dedim, babasına ve diğer kardeşlerine, bacağa çimento dökmeye çalışırken onlar. Kitabın tüm kapaklarına bakmıştım okumam bitince. Bir kapağı hiç beğenmemiştim. Aslında fena değildi ama arabanın olması, o kapakla arabanın mahsus imlenmesi bana tuhaf gelmişti. Oysa bırakın arabayı, ailenin onları başka bir kasabaya götürecek hayvanı bile yoktu. (Okumayanlar için -çok kısaca- konu şöyle; çok çocuklu bir ailenin annesi ölür ve vasiyeti üzerine ölüyü başka bir kasabaya gömmeye götürürler. Biz bu olayı farklı farklı karakterlerin ağzından işitiriz. Gerisi okunmalı tabii, hiçbir anlatmanın veremeyeceği güzellikte bir dili var romanın. Bilinç akışı tekniği hem tüm karakterlerin ruhuna nüfuz etmesini sağlıyor okuyanın hem de şiir gibi dinliyorsunuz konuşanı.) İşte o kapak da aynen gördüğüm şekilde oradaydı; rüyamda. Bir o arabaya koşuyordum (bekleyen iki kişiye), bir Cash'in yanına. Ben rüyamda çok çok üzülürsem sanki katıla katıla ağlıyormuş gibi olurum, konuşamam. Konuşamıyordum yine. Yapmayın diyordum sadece, niye böyle yapıyorsunuz?

Bir ailenin bu kadar sancılı bir yolculuğa çıkması, farklı farklı huylarla üstelik, bir ölüyü taşıması hiçbirinin bilmediği bir yere (kasabadan değil, toprağın altından bahsediyorum), çok zor. Tüm aileye karşıdan baktım okurken. Anlamaya çalışarak, anlamayarak, anlamanın mümkün olmadığı bir uzaklıktan, çok yakından, kendi yolculuğumu iterek kıyıya, çok uzaktan o aileye baktım. Babaya acıdım, kızdım, Jewel'i kardeşleri adına kıskandım, atıyla kurduğu ilişkiye hayran kaldım, Dewey Dell için üzüldüm, çocuk o, yol göstereni de yok dedim defalarca. Cash'i özellikle sevdim. deliren Darl, annesinin bir balık olduğunu düşünen Vardaman hep bir adım ötemdeydi, omuzlarına dokunmaya korkup, sesimi duymalarını istediğim mesafede. 

"...Yaşantılarımız nasıl da esinti-siz'e, ses-siz'e dolanıp, karışıp gidiyor, yorgun hareketlerimiz yorgun yorgun eski özetleri yeniden anlatıyor; geçmiş zorunlulukların yankıları tel-siz'ler üstünde el-siz: günbatımında kızgın davranışlar takınıyoruz, yapma bebeklerin ölü hareketleri. Cash bacağını kırdı, şimdi de talaş akıp gidiyor. Ölüme değin kanıyor Cash kanıyor..."

Bundan kim bilir kaç yıl önce, bir Aralık akşamında (sonradan gece oldu) abim, annem ve ben babamın ölüsünü taşıyorduk ananemin köyüne. Yılbaşı günüydü, 31 Aralık, babam birkaç gün önce ölmüş, biz sonra duyduk. Hastaneye görmeye gitmiştik, farklı farklı şehirlerden yola çıkıp, Ankara'da buluşmuştuk. Abim yatılı okulda, ben yatılı okuldaydım, izin almak zor olsa da işin içine hastalık girince kolaylaşıyordu her şey. Beni seven dindar bir müdürümüz vardı, ben onu sever miydim bilmiyorum şimdi, ama beni sevdiğini iyi biliyorum. Odasına çağırıp, babanı görmeye gidebilirsin, demişti. Biraz anlamıştım aslında, ama çocukken neyi anlayıp neyi anlamadığını ne kadar bilebilirsin ki? Benim annem bir balık dönemindesin daha, neyi, ne kadar, bilebilirsin? O kısım çok karanlık, görme hayaliyle gidip, ortada bomboş (oturacak yer yoktu, yoktur) kalma kısmı, geçelim. Yolu hatırlıyorum şimdi, nasıl bir kar yağmıştı anlatamam. Sanırım o kış benim gördüğüm göreceğim en çetin kıştı. Yola çıkmak istemeyen ambulans şoförü -haklıydı, yılbaşı gecesiydi o gece-, doktorun onu ikna çabaları, silik kareler şeklinde beynimde, sonra rüyamda. Böyle olur hep, size de olur, bilirim. Karanlıkta yoldaydık biz, Gerede taraflarında (sonradan oraya tayinimin çıkacağını tahmin edebilir miydim? yok, hep dediğim gibi tanrı şakacıdır) ambulans yolda kaldı, gitmiyor. Deli gibi kar yağıyor, ben annemin yanında öndeyim, Abim tabutun yanında, önde yer yok. Erkekler daha mı sert, ağlamıyor. Oysa o da çocuk. Hiç ağlamadı sanki o gece, ya da sonrası, ben görmedim. Lastiklere zincir takmaya çalışıyor biri çocuk, iki erkek. Biz annemle arabadayız. Ne kadar kaldı anne, diyorum, az kaldı diyor. Altımı ıslatıyorum, az kelimesini ölçüp biçecek büyüklükte değilim. Üstelik altımı ıslatmaya da alışığım çocuklukta. Neredeyse ortaokula kadar, evet bilinçaltı benim sığınağım. 

"...Kelimelerin bir şeye yaramadığını anladığım zamandı; kelimelerin söylemek istediklerine bile uymadıklarını..."

 (Kıbrıs'tayız; ablam, abim ve ben.)

Kadını gömerler, ölü bir kadının iç sesini duyurur bize Faulkner, çocukların terini, güzelliğini, çirkinliğini görürüz, babanın yeni dişlerini, karnında bebek taşımayı, onu düşürmeyi, bunun hiç yazılmayan sancısını, yangının sesini, deliliğin gelişini, bir balığın derisinin sen istediğinde "kokmayacağını", asla kokmayacağını anlarız. Ve sonsuz bir minnet duyarım bu yazıları yazan kişiye. Rüyamı kabusa çevirse, korkuyla uyansam bile, öyle. Hem çok iyi bilirim ben; "...hiçbirimiz tam deli ya da tam akıllı değiliz, denge bir yana doğru kaymadıkça..."


--------------------------------------------------------------------
p.s.: -Bu yazıyı yazarken bira içip, yukarıdaki şarkıyı dinliyordum. Bir şarkıyı yıllarca dinlemeyip, sonra bin kere dinlemek nasıl iyi gelir insana bilir misiniz? İşte, iyi oldum ben de.
-Kitabın diğer kapaklarını merak edenler için, şurada bir post var. 
-Şimdi komik bir şey seyretmeliyim, mesela mesela..., neyse bulurum bir şey, olmadı Gargantua var, bu gece çözümler bitmiyor, ne hoş.
-Yazıdaki tüm italik cümleler, alıntılar Döşeğimde Ölürken romanından. 

13 yorum:

Buket dedi ki...

bu kadar şey yaz, bu şarkıyı dinle justine sonra da komik birşeyler izleyeyim de. nasıl başarıyorsun??

justine dedi ki...

Buket, benim baktığım yerin tam tersinden bakmışsın meseleye. Hay allah, açık ve net anlatıyorum aslında. Sen öğretmensin, iyi bilirsin anlatmayı, senin öğrencilerinle konuştuğun şekilde konuşayım öyleyse; canım çok sıkıldığında, epey derdim de birikmişse günü daha da rezil etmemek için keyifli bir uğraş bulurum kendime. Film seyredeceksem, komedi filmi olsun, dram olmasın sakın derim. Kitap okuyacaksam, keza. Dün gece de öyle kötü gecelerden biriydi, yazıdan sonra dramın dibine vuramazdım, ki hiçbir zaman öyle bir şey yapmam. Bir de şu var; bugünlerde büyük sorunlarla uğraşıyorum, daha da dertlenmeye ihtiyacım yok. Sadece rüyamı ve haliyle kitabı anlatacaktım aslında, laf eskilere kadar gitti, kontrol edemedim.

Böyle işte, başarıyorum demeyeyim de başarmaya çalışıyorum bu taktiklerle şekerim;p Herkes gibi çabalıyorum kısaca. Hem onu bunu geç, tüm bu lafları beğenmediysen ironi diye bir şey var şu hayatta, ben de çok severim kendisini, huyum kurusun;)

Sevgiler.

oykudefteri dedi ki...

nefis bir kitap yazısı olmuş bu, aldı götürdü beni, karanlığa sürükledi ve biliyor musun senin bilinçakışı kullanmaya yatkın bir yazım dilin var bence ( bakar mısın yalnız, edebiyat otoritesiyim sanki:)) yani ben öyle hissettim en azından. parça parça sahneler, gelişler gidişler, inişler çıkışlar, dalgalanmalar, bir nehirde sürüklenir gibi.
şu geldi aklıma bir de, Kafka demiş ki; “Bizi ısıran ve bizi zehirleyen kitapları okumalıyız. Okuduğumuz kitap kafamıza balyoz indirilmiş gibi bizi uyandırmıyor ise, neden okuma zahmetine girelim ki? Senin dediğin gibi, bizi mutlu kılsın diye mi? Aman Tanrım, hiç kitap olmasaydı da o denli mutlu olurduk… Kitap içimizdeki donmuş denize inen balta gibi olmalı. Ben buna inanıyorum.”
ben gerçi bu görüşüne tam olarak katılmıyorum Kafka’nın (ama adam Kafka sonuçta bişey de diyemezsin:)) ama bu bahsettiğin kitabın da donmuş denize inen balta gibi kitaplardan olduğunu düşündüm.

Buket dedi ki...

zaten en güzelini yapıyorsun justine, sana sorarken de kendimi baz alarak sordum. canım sıkılmışsa daha da moral bozucu şeyler yaparım. daha da bunalıma girerim.bugün blog dünyasından http://hayalkahvem.blogspot.com/ geldi bana. seni konuştuk, nasıl içten ve güzel yazdığından..

justine dedi ki...

Çok çok yorgunum şimdi. 24 saat nöbet mahvediyor insanı. Bugün başka kötü şeyler de oldu, her şey ters gidiyor son günlerde, ne oluyor anlamıyorum. Yarın konuşalım olur mu, sıcak çayımı içerken(!) diye hayal ediyorum. Bakalım, hayal tabii.
Neyse, hasta yağıyor bu gece, dörde kadar çalışacağım.
İyi geceler.

justine dedi ki...

Sevgili Öykü, çok teşekkürler güzel sözlerin için ama inan, karanlığa sürüklenmen isteyeceğim son şey olurdu;)
Ne diyebilirim ki Kafka'nın lafı için, adam haklı tabii, senin dediğin gibi sonuçta Kafka o, benim lafımın üstüne laf, sözümün üstüne söz söyleyen çok bulunur ama Kafka deyince akan sular durur;p Hah ha, keyiflendim şimdi, bu edebiyatçılarla dalga geçmek çok hoş, herkese tavsiye ederim. Elbette, çoğu Elif Şafak gibi malzeme vermiyor elimize, olsun kendimizle dalga geçiyoruz sonuçta. Elif Şafak demişken son haberi duydun mu? Villasında okuma gecesi düzenlemiş, evlere şenlik haliyle. Bak istersen, beni çok güldürdü sabah sabah;

http://www.medyatava.com/haber.asp?id=85545

Ne diyorduk? Boş ver. Hah, ben çok geç kalkmadım aslında bugün. Sabah nöbetten geldim ve duş almak dışında hiç oyalanmadan yatağa girdim. Saati bire kurmuştum, kalktım valla, her yerim ağrıyordu ama mızmızlanmadım. Kahvaltı işi zor oluyor nöbet sonrası, pizza istedim, oyalanarak, çok çok bekleyerek kendime gelmeyi. C. pizza yemeye şaşırıyor kahvaltıda. Oysa onun çok geç bir öğün, neredeyse akşam yemeği olduğunu anlamıyor;) Saat üç buçuk gibi pizzam geldi ve sonra kuruldum koltuğuma. Çay demleyip size yazacaktım fakat vazgeçtim. Türk kahvesi yaptım, kocaman bir bardağa tabii. Şimdi hem onu içiyor hem de sana yazıyorum. Güzel bu.

Yazdığın benzetmeyi düşündüm biraz, okuduğumuz şeyler hakkında. Döşeğimde Ölürken balta gibi mi bilmiyorum, yine de çok derinlerde bir şeyleri kestiği, can acıttığı doğru. Şöyle düşünüyorum; okuduğumuz şeyler mutluluk da verebilir, sorun yok burada, sadece bir farklılık, bir esinti yaratması önemli bana göre. Alıklar Birliği çok eğlenceli bir kitaptır, keyifli, zekice esprilerle doludur ama yazarının çok genç yaşta intihar ettiği bilgisi okuyan kişinin beyninin bir köşesinde asılı durur. İgnatius'un hep kibirli, komik, herkese, her şeye üstten bakışı onun nasıl farklı, hüzünlü, tuhaf bir karakter olduğu gerçeğini değiştirmez.

Herkes bir şey anlatmak zorunda değildir. Yönetmen olmak isteyenler için de bunu düşünürüm ben, yazar olmak isteyenler için de. Durup okumak belki daha anlamlı ve Kafka'nın dediği gibi bizi uyandıran kitapları arayıp bulmak.

Tekrar, teşekkür ederim yorumun için. Cevabım karmakarışık ve komik olduysa kusura bakma ve nöbet sonrası şaşkınlığına ver, olur mu?;) Sevgiler.

justine dedi ki...

Buketciğim, çok teşekkür ederim, benim yazılarımın güzelliğinden çok senin inceliğin bu. Sana cevap yazmakta geciktim, kusura bakma. Bir önceki cevaptan sonra uzuuuun uzuuun iki telefon görüşmesi yaptım. Böyleyken böyle oldu işte.

HayalKahvem bloğunu biliyorum. Hoşuma gidiyor orada dolaşmak, hatta geçenlerde Ripley ve Raskolnikov'u anlatan, aralarındaki benzerliği bulan bir yazısı vardı, çok sevmiştim onu. Geçmiş yazı olduğundan ve aslında eminim yoğun bir günümde olduğum için, yorum bırakamadım ama aklımda kaldı. İkiniz de sağolun, kulaklarımı çınlatmışsınız ;)

Sevgiler.

oykudefteri dedi ki...

Kafka’ya tam olarak katılmıyorum derken demek istediğim buydu aslında,(bu arada kafka'nın beni izlediğini ve onca kitap okudum yazdım, bildiğin edebiyat dahisiyim, bana katılmıyormuş, şuna bak dediğini hayal ediyorum bir yandan:)) mutluluk da verebilir kitaplar bence de. fark etmediğim ince, güzel detaylarla dolu kitapları da seviyorum ben. sanırım, benim için de bir kitabın kendine özgü, farklı bir dünya kurabilmesi önemli. Cemal Süreya, Enis Batur için yaptığı bir değerlendirmede, onun, kendini bir kale gibi kurduğunu, söylemiş. işte yazar da dünyasını artık malzemesi neyse ona göre; bir kale gibi, bir ev gibi ya da bir kulübe gibi kurmalı. gerçi burada kale biraz da güçlülüğü, kesinliği, kalıcılığı ifade etmek için de kullanılmış sanırım. ama daha esnek yapıların da kalıcı ve güçlü olabileceğini düşünüyorum. (merak etme, sert olan malzeme daha kolay kırılır demiycem, çok içimden geldi demek, ama demiycem:P)

linkteki haberi okudum ve yok artık dedim, zaytung haberi olsaydı iyiydi de gerçekmiş:) ben de geçenlerde sabit fikir dergisinde bir yazı okudum da, güzel tespitlerde bulunmuş dediğim bir yazıydı. http://www.sabitfikir.com/elestiri/kapak-gibi-roman-iskender

aslında, karanlığa da sürüklenmek lazım değil mi bazen? (bazen ama:)) karanlığa sürüklenmeyen insanın aydınlığı da tam bir aydınlık olmuyor sanki. ya da bu, biz karanlığa sürüklenenlerin uydurduğu bir avuntu mu?:) ama bir yanımız hep karanlık kalmaya mahkum değil mi? gölgemiz peşimizde:) (ne çok, değil mi, dedim bu arada:))

türk kahvesinin kokusu buralara kadar geldi:) ohh benim yerime de höpürdete höpürdete içseydin:)

sevgiler çok.

justine dedi ki...

;)
Aslında ben kahveyi sesli içmem, içemem. Yemeği sesli yiyenlere de sinir olurum. Ve evet biliyorum, ben çok çok uyuz bir şeyim!;p Eee, tüm bu kuru gürültünün dışında senin yerine de içmiş oldum tabii, ikimize de afiyet olsun.

Şimdi çok açım Öykücüğüm, fırında sebze yemeği yapıyorum. Uzun zamandır yapmamıştım ve çok severim ben bu yemeği. Ama pişmiyor bir türlü, dönüp duruyorum fırının etrafında;)

Öpüyorum seni, hoşçakal.

Adsız dedi ki...

Justine,
Ne yaptın böyle? Öykü defterinin dediği gibi karanlığa mı sürüklendim, boğazıma bir yumru mu saplandı, uzun zamandır düşünmediğim çocukluğum gelip yanıma mı yattı bilemiyorum. Ama ağlamak istedim, hatta gözlerim sulandı. Diyarbakır'dan dün gece döndüm. Uçak yolculuğu değil ama, İstanbul'a vardığım gibi şehrin trafik keşmekeşine düştüğüm ve eve gelmem nerdeyse Diyarbakır yolu kadar aldığı için yorgundum. Lily'mi öpüp kokladıktan, evdekilerle yemek yedikten ve hoş beş ettikten sonra. Gecenin oniki buçuğunda yalnız kaldıktan sonra, bir bakayım hemen dedim. Baktım ve vuruldum. Ertesi gün Lily çok erken kalktığı ve beni çok özlediği için, tabi ben de onu, diğer yazılarına bakamadım, koyduğun şarkıyı bile dinlemedim. Aslını istersen yazının açtığı içime de bakamadım ben ve kaçarcasına yattım. O gece baksaydım hüngür hüngür ağlardım. Yükseklikten korkmam, uçurumdan aşağı bakmak gibi değil, uçuruma düşmek gibi... Ne olduğunu hala tam olarak bilmiyorum. Biraraya gelmeliyiz ve konuşmalıyız, sarılarak sana ağlarım herhal, ya da susmalıyız, işte olan bu.
serap

justine dedi ki...

Canım, seni üzeceğimi bilseydim yazmazdım öyle şeyler. Neyse, üzülür, seviniriz, geçip gider işte.

Yazıyı boş verelim, daha güzel uğraşlar var; şimdi bir film seyrettim bir an önce hepimiz bir araya gelelim ve size yemek yapayım istiyorum. Baştan sona yemeklerle ilgili bir filmdi, üşenmezsem hakkında yazacağım bir şeyler.

Liliş, annem ve sen gelecekmişsiniz buraya, çok sevindim. Ve, haberi kimden duyduğumu bilsen şaşardın.

Birlikte olduğumuzda susup, güleceğiz elbette, aksi saçmalık olur. Hem ağlamak, hüzünlenmek de neymiş;p Çok çok öpüldün, canım.

Ahmet dedi ki...

Direk söyleyeceğim, Kafka ve Faulkner kıyasını pek uygun görmem. Kafka sonuçta kendi dönüşümünü iyi analiz edip buradan halkın dönüşümüne entegrasyonunu iyi sağlayan bir yazar, hepimiz biliyoruz, yazdıkları daha sosyolojik vakıalar gibi geliyor bana ve daha bir popüler kaynaklarca metalaştırılmış bir yazar(özellikle son 2 senedir bir Kafka dır gidiyor). William ise daha çok bir ailenin ve yer yer bireylerin gözünden baktığından daha çok sosyal psikoloji (bireyin grup içindeki etkisi grubun bireye etkisi yani daha mikro gruplar üzerine çalışmış, mesajı salt okuyucuya bırakmış, hatta yer yer boşluklar bırakmış, örneğin aile gibi) odaklı işler çıkardığını düşünüyorum yani daha bir "az" genellenesi olduğundan arkasına kredibiliteyi de aldığını düşünüyorum.Belki de bu ikinci planda kalma işi "Darl" karakterinin ve "William Faulkner'ın genel anlamda anlattıklarına" daha bir inanmamızı sağlıyor, zira bence kitaptaki en güvenilir karakterdir(Darl). Bir de düşünsenize babanızın tek derdi dişlerini yaptırıp yeniden evlenebilmek, bu kadar yani, laf salatası yok, gayet net. Güzel anlatımından ötürü tebrik ederim diyerek susuyorum efendim, keyifli okumalar.

justine dedi ki...

Hey, konuya çok hızlı girmişsiniz, Ahmet;)

Merhaba, hoş geldiniz. Biraz önce (size mailde bahsettiğim dizi) izlediğim şey bitti, kafamda daha eğlenceli ve komik şeyler varken nasıl Kafka-Faulkner kıyasına gireceğim bilemem. Neyse, şaka yapıyorum tabii, aslında küçük bir karışıklık olmuş. Kafka bahsini açan Öyküdefteri idi ve yorumunda -sizin şerh koyduğunuz- mukayese yaptığını hatırlamıyorum. Kafka'nın "kitap nasıl olmalı ve hangi kitaplar okumaya değer", açılımında bir sözünü yazmıştı. Döşeğimde Ölürken'in de (benim anlatımımdan) çok etkileyici bir kitap olduğunu düşünmüş, Kafka'nın dediği türden.

Sizin roman hakkındaki yorumunuza gelirsem; ben kitabı çok sevdim ve dediğinize katılıyorum, hiç laf salatası yapmamış yazar. Tüm anlatıcılar gayet net ve açık bir şeye hizmet ediyorlar; kendi görüş hâllerine. Bu da bizim durumu bin çeşit açıdan görmemizi sağlıyor, yaşam da böyle bir şey zaten. Bilinç akışı ile duyduğumuz milyonlarca iç ses.

Kitaptaki en güvenilir karakter Darl mı bilmiyorum, ama Darl'ı neden ayırdığınızı sanki biraz anlıyorum. Deliler, hep ve her zaman dünyanın yükünü taşırlar.

Çok teşekkürler tekrar, hem yorumunuz hem de güzel sözleriniz için. İyi geceler size.

p.s.: A, unutmadan Kafka son zamanlarda gerçekten popüler oldu mu, yahu? O hep "çok meşhur" değil miydi zaten? Ben Gerede'den beri elime almadım Kafka'nın hiçbir kitabını (ki bu da neredeyse yirmi yıla tekabül ediyor), bilemedim şimdi.