Salı, Şubat 14, 2012

tolstoy'un abisi, kraliçenin aşkı ve "gerçek" hayat

 

Bu şarkıyı çok seviyorum, daha önce kesin söylemişimdir. Zaten bir şeyi yüz kere söylemezsem rahat edemem, bilirim ben kendimi. Neyse, bugün çok iyi oldu bu şarkıya rastlamam, yağmur tertemiz yaptı manzarayı, ben de şehre boş boş baktım. Dışarıyı seyrederken şarkıyı dinledim tabii, sözlerine takıldım her zaman olduğu gibi, eh tam anlamıyla boşluk sayılmaz sanırım bu. 
--------
Nerede kalmıştık? En son annem geldi demiştim sanki, bakayım ne demişim... Evet, bunamamışım daha, doğruymuş;) Bu Cumartesi gidiyor yine, benden önce İstanbul'da olacak yani. Farkında mısınız bilmem artık 'yani'yi rahat rahat kullanıyorum, Calvino'nun elimdeki kitabının çevirmeni Rekin Teksoy (ben onu sinema eleştirmenliğinden bilir ve severdim. bir de Svevo ve Pavese'yi onun cümlelerinden tanımıştım.) aynı rahatlıkla kullanmış çünkü. Referans sağlam olunca rahatlıyor insan elbette, rahatlık da takdir edersiniz ki çok şeydir, yani;p Geçen gün Sunay'la buluştum, çok eski bir arkadaşım Sunay, beraber nöbet tutardık, sonra o ayrıldı, avukatlık yapmaya başladı. İzmir'i bilenler, Bonjour'u da bilirler, ben Eko'da buluşalım dedim (alışkanlıklarına fena bağlı biriyimdir;)) o, farklı bir yer olsa bu sefer dedi, orayı söyledi. Duyan da iki günde bir buluşuyoruz sanır, yılda iki kere filan görüşüyoruz oysa, eh bu durumda da Eko farklılaşmış bir tercih bile sayılabilirdi aslında. Tamam, dedim uyumlu insan sesinin en yumuşak tonuyla (kafam çok karışıktı o sıra, başka şeyler düşünüyordum.), ki Bonjour'u hiç sevmem, düşünün artık tonu tutturmanın zorluğunu. Orada yıllar önce saçma bir görüşme yapmıştım, tarzını da sevmem o kafenin, oturanların tipini de. Neyse, işte orada buluştuk. Onu beklerken garson menüyü uzattı, korktum. Ne bu böyle, Karamazov Kardeşler gibi dedim, gülüştük öyle, gerçekten çok kalındı menü, yarısından başladım incelemeye ve bu espriyi telefonda konuştuğum C.'ye de yaptım. Sanırım artık espri yapma yeteneğimi kaybediyorum;p  Güzel değildi istediğim yemek, çok övüyorlar oysa, bir şey anlamadım ben, kalabalıkta oturmak ve sohbet etmek iyi geldi ama, havadan sudan konuştuk. Dışarıda göründüğüme göre, anladım ki yaşıyorum.
-------
Gece yatarken -dün ve önceki gece-, Tolstoy'un oğlunun yazdığı, -babasını anlattığı kitabı- biyografiyi okuyorum. (Palomar'ı iki gündür elime anladım, onu başka zaman anlatacağım fakat şunu söylemeliyim; Palomar benim için iyi bir ders oluyor. Betimleme sevmediğimi hep söylerim, sade anlatım ilgimi çeker, ve yazıda minimalizmi severim. Palomar ise tam anlamıyla betimleme şaheseri. Gözlem cenneti! Bay Palomar görmenin biçimlerini araştırırken gördüklerini en ince ayrıntısıyla yazıyor. İşte bu yüzden, uzun ve karışık tasvirlere yatağıma çok çok yorgun girdiğim iki gece boyunca ara verdim.) Sergey Tolstoy, babasının, veremden ölen amcasını her zaman büyük bir sevgiyle andığını yazmış. Tolstoy şöyle dermiş abisi için; "Ağabeyim dünyada hiçbir şey yapmamayı başarmış bir adamdı. Bunu herkes beceremez." Çok hoşuma gitti bu tanım, amca tatlı tatlı konuşan, anlatan, ama hiçbir iş yapmayan bir adammış. Yapmak istemediğinden değil, her şeyi denemiş, olmamış. Turgenyev ise amcası için şunları demiş; "Olağanüstü bir insandı, onu severlerdi demek yetmez, ona taparlardı." Sonra şunlar da var; "Lev Tolstoy kendisi alçak gönüllü olmayı ilke edinmiştir ama ağabeyi yaradılıştan alçak gönüllüydü." Sonra durdum, düşündüm; C.'nin bana yazdığı, söylediği şeyleri hatırladım. Ona bazen kızdığımı, eleştirdiğimi, daha sert olması gerektiğini, tüm işlerden nefret etmesinin anlamsız olduğunu söylediğimi. Her şey uzaktan, bizimle olan mesafesi rüzgâr yaratmayacak hâldeyken mi güzel? İvan haklı mı yani? Edebî acılar hoş, gerçek acılar yalanmış diyordu ya;p Dünya kaygısından uzak, yavaaaaş yavaaaaş yaşayan insanları severim, peki C. yanımda yavaş yürürken bile neden sabırsızlanıyorum?;)
------------------

 (Albert lir kuşuymuş bu güzel kuş. İsmini kraliçenin kocasından almış.)
 
"...kraliçe victoria,
ben pek modern aşkla beslenmiş değilim,
benim hayatıma girecek misin
hüznün ve kara arabalarınla
ve kusursuz
anılarınla..."

Kraliçe Viktoria, kocasına deli gibi aşıkmış. Yazıya koyduğum şarkıdan da anlaşılıyor bu, ama biz başka şeylerden de öğreniyoruz bu kara sevdayı. "Kara" diyorum, çünkü bu sözcük tam anlamıyla karşılıyor durumu. Kocası ölünce hiç bitmeyen bir yas tutmuş kraliçe, sadece siyah giymiş. Çok gençken tanışmış ve sonra evlenmişler. Ne güzel böyle hikâyeleri okumak, tatlı tatlı anlatmışlar sayfalar dolusu. İş gerçeğe gelince ne oluyor peki, şu oluyor; kraliçenin başka bir aşkı daha olmuş, yas aslında sadece görüntüdeymiş, vs. vs.

Bana şunu bunu (aşk, para filan falan) vermeyin, sadece gerçeği verin, diyen bir yazar kesin vardı, böyle şeyleri okuyunca aklıma hep o geliyor;)
------------------------
Yukarıya afişini koyduğum filmi izledim biraz önce, henüz bitti. Muhasebeci bir kadınla, garsonluk yapan bir adamın aşkını anlatıyor film. Ben beğendim, doğal buldum oyunculukları. Kadınla adam arasındaki çok hızlı başlayan ilişkiyi, ilk başta tutku, merak, heyecan isteği diye tanımlarken, film ilerledikçe yaşadıklarının aşk olduğuna karar verdim. Aferin bana;p Sulandırmayayım; İtalyan filmlerini pek sevmem, ne bileyim, belki kulağıma komik (ve hâliyle abartılı) gelen dilleri yüzünden (herkes çok sever İtalyanca ve İspanyolca'yı, neden acaba?) böyle düşünüyorum, ama gerçek bu, klasikler ve birkaç örnek dışında sevdiğim çok film çıkmıyor karşıma. Bu filme başlamadan önce de onlarca filmi açıp kapattım. Oscar adayı filmlere göz attım (fena sıkıcılar), festival filmi vardı ona takıldım (We Need to Talk About Kevin), sonra hakkında hiçbir şey bilmediğim bu filmi açtım. İyi yapmışım, dediğim gibi iki kişi arasında yaşanan çoook şiddetli tutkuyu güzel vermiş yönetmen. Adamın iki çocuğunu ve karısını bırakmaya cesaret edememesi, kadının işte, evde, her yerde sadece ve sadece adamı düşünmesi, parasızlık, kadınların -ülke, din, dil hiçbir şey fark etmez-, hep "sonra", "bundan sonra ne olacak" diye sormaları, erkeklerin "anı yaşayalım, olmaz mı" rahatlığı, çok gerçekti. Kadın güzel değildi ve adam da yakışıklı sayılmazdı, tamam idare ederlerdi ama sokaktan öylesine çevrilmiş iki tip gibiydiler daha çok, bu benim için önemli, çoğu filmde göremediğim küçük ama mühim bir ayrıntı çünkü.  Özetle, herhangi iki insanın yaşamıydı seyrettiğim, bunu önemsiyorum ben. Böyle işte, biraz uzun (pekâlâ daha kısa olabilirdi), fakat yapmacık olmayan (taktım bu akşam doğallığa, hayır olsun;)) bir film izlemek istiyorsanız aklınızda olsun bu yazdıklarım, belki siz de beğenirsiniz. Afiş üzerine tıklarsanız filmi online seyredebilirsiniz, umarım tabii;) Ben öyle izlemedim, ve online izleme sitelerindeki tanıtımları çok komik buluyorum. Şimdi link vermek için baktım, bu film için şunları yazmışlar; yakışıklı bir lokanta yöneticisiyle sıradan bir ofis çalışanının tutkulu ilişkisiymiş ve dram türü erotizmle buluşuyormuş, vay ki ne vay.

Konuyla ilgili fotoğraf da koyarsam mis gibi bir uykuyu hak ederim sanırım. Olympos günlerinden gelsin öyleyse, İtalyanları tavlada yendiğimin resmidir. Hadi bakalım, tanrı türkü korusun;p (milliyetçilik, nasıl komik gelmez bazı insanlara, kendimi bildim bileli en çok buna şaşarım ben, tam anlamıyla saçmalık. başka ülkelerin insanları tavla bile biliyorlar oysa ki, müthiş bir şey bu! eşitiz ne güzel;p)
 

(fotoğrafları Serap çekti ve bir gün sonra C. geliyordu, ondan bu kadar keyfim yerinde. italyan çifti bilemem tabii, ben yeniyordum oysa;p)

25 yorum:

TOLGA dedi ki...

ben hep yavaş yürürüm, her işimi sindire sindire yapmaktan yana tercihlerimi kullanırım. zeynep'se
hep heyecanlı, hızlıdır:p
müzik nini gibi geldi. tamam kabul ediyorum, iyi espriler yapamıyorum.
ahmet hamdi'yi her zaman tek geçerim:)
sevgiyle.

alkım dedi ki...

justine,
bu filmle ilgili yazdıklarını okurken aklıma Ali: Fear Eats the Soul filmi geldi. orada da sıradan, gösterişsiz iki insanın aşkı anlatılıyordu. bu sahici karakterler insanın aklında nasıl da yer ediyor. güncel İtalyan sineması konusunda sana katılıyorum, pek ilham verici değil sanki. ama temelleri pek sağlam doğrusu:)

calvino, film ve fotoyu (tam yaz fotoğrafları, ne güzel!) düşününce bir İtalyan haftasındayız sanırım:) ben calvino'nın "zor sevdalar" ve "görünmez kentler" kitaplarını severek okumuştum ama "varolmayan şövalye"de -neden olduğunu hatırlamıyorum- ama çok zorlanmış, okumayı bırakmıştım.

bu arada tolstoy'un abisi için söylediği söz çok hoşuma gitti. benim aklımda da bir sözü kalmış. çocuklukta kendisine bakan kadın için söyledmiş. "iki erdemi vardı: sakinlik ve sevgi."

güzel bir akşam diliyorum sana. sevgiler.

Nisa dedi ki...

Belki de sadece "buradayım ben" demek için attığım bir yorum olacak bu. Bil istedim (: bir de şey : O güzelim İtalyanlara nasıl kıyarsın :P

zerka dedi ki...

belki o da yalandır, kraliçenin aşkını kıskananlar uydurmuştur yasın gerçek olmadığını:)

“we need to talk about kevin” merak ettiğim bir filmdi, övgü dolu yazılar okudum hakkında, bir de piskolocik film falan diye ilgimi çekti:) onu da izledin sanırım değil mi? nasıl? iyi değilse hiç izlemiyim. (zerka kocatembel:))

justine dedi ki...

Bana kalırsa yavaş yavaş yürürken sadece yediklerinizi sindiriyorsunuz Tolga, ötesi yok bunun;p

Ahmet Hamdi Tanpınar'ı hep seviyoruz, orada sorun yok, Calvino'yu da sevelim, Tolstoy'u da, iyi yazarların hepsini tek geçelim hatta;)

Sevgiler.

justine dedi ki...

Alkım, ben çok beğenmiştim Korku Ruhu Kemirir, filmini. Adı ne güzel, hatta en güzel film isimlerinden biri bana göre. Dediğin gibi, orada da sıradan ve gösterişsiz iki insanın aşkı anlatılıyordu, ama oradaki durum sanki biraz daha zordu. (eh, Fassbinder faktörü;)) Yaşlı bir kadın ve genç bir adamın aşkı, genç adam bir araptı üstelik. Öyleydi değil mi, çok oldu ben seyredeli? En beğendiğim filmlerden değildir, fakat benim için önemlidir bu film. İyi oldu hatırlattığın, kafedeki simultane gelişen dans sahnesini tekrar seyredeyim bu gece. Ne hoştu, bayılmıştım oradaki yönetmenliğe ve oyunculuğa. A, bir de o film çok sağlam bir filmin yeniden çevrimidir aslında, Sirk'ün All That Heaven Allows filminin. Muhteşem bir remake bence. Özgün, ama yüzü kaynağına dönük.

İtalyan sinemasının temelleri sağlam tabii, haklısın. Düşünüyorum şimdi, Rossellini'yi severim, Antonioni bir filmi dışında ı ıh (bir laf attın, bin ah işitiyorsun Alkımcığım, ne çok derdim varmış bu konuda yahu!;p), hmmm sonra sonra, Fellini'yi sevmem. Fotoğraftaki İtalyan çifte de söylemiştim bunu, çok ama çok şaşırmışlardı. Onların Fellini dışında hiçbir yönetmeni tanımamasına da ben şaşırmıştım tabii;) Bunuel'i, Bergman'ı filan bile duymamışlardı, varsa yoksa Fellini, eh ben bir de saf saf, acaba Nuri Bilge'yi duydular mı diye bile düşünmüş ve sormuştum;))
Neyse, ne diyordum, hah bir de Visconti'yi severim. O naif hâlini ve insanlığını çok çok önemserim. Gerçekten de öyleymiş biliyor musun? Bunuel anlatıyordu Son Nefesim kitabında, gerçek hayatında da (filmleri dışında, yoksa gerçek hayat saçma bir laf biliyorum;)) çok iyi kalpli bir insan olduğundan bahsediyordu. Bunuel diyorsa doğrudur, çok fazla insan seven bir tip değildir beyefendi;)
Yenilerden de (pek yeni sayılmaz ama, olsun) Nanni Moretti'yi beğeniyorum. Böyleyken böyle işte. Geri kalan çoğu İtalyan filmi kuru gürültü gibi geliyor, arada dün gece olduğu gibi istisnalar çıkıyor tabii.

Ne çok uzattım!

;p
--------
Yaz fotoğrafları benim de içimi açıyor Alkım, zaten şu sıralar berbat günler geçiriyorum, yazı düşünmek iyi geliyor. Daha çok fotoğraf koyayım diye geçiyor aklımdan ama sonra unutuyorum. Dur ben yaz fotolarını kurcalayayım bir;)

Sakinlik ve sevgi, ne hoş iki kelime. Bunu C. için kullanabilirim sanırım. Bu kelimeler onu anlatıyor çünkü;p

Çoook konuştum! Güzel bir akşam dileğin oldu sanki, annemle Rüya'yı görmeye abimlere gittik, o orada kaldı tabii, ben harika bir akşam yemeği yedim ve tavla oynayıp, eve döndüm. Şimdi de bir bira açtım kendime, film seyredeceğim birazdan. Eh, insan daha fazlasını istememeli hayattan. Sakinlik ve sevgi, yeter;)

Çok sevgiler, iyi geceler.

justine dedi ki...

Nisacığım, merhaba. Burada olman hoş ve ismini yazmışsın, bu da güzel;)

Bloğunu okuyorum, değiştirdin şeklini şemalini ama beğendim ben. Çok sinirlenme bloğa, olur öyle buhranlar, normaldir boş ver;) "Bir Delinin Hatıra Defteri"ne gidersen anlat olur mu, çok gitmek istemiştim ben de, olmadı bir türlü. Onu, bir de "Ben Ruhi Bey Nasılım?", oyununu izlemek istemiştim. Ankara işi daha zor tabii, belki yine gelir İstanbul'a o zaman seyrederim Bir Delinin Hatıra Defterini. Olmazsa da sen güzel güzel anlatırsın, okurum keyifle.

İtalyanlar sevimliydi gerçekten, ama canım, tavla yetenek işidir bilirsin, acımakla filan olmaz;p

Dershaneyi, okulu filan takma kafana, her şey bir şekilde geçip gidiyor, kendinle kalıyorsun sonunda, onun için dikkat et lütfen kendine. Uğradığına sevindim, çok sevgiler, kolaylıklar diliyorum sana.

justine dedi ki...

Evet Zerka, bana kalırsa da uyduruyorlar, "kraliçem sen çok yaşa!" hatta;p

We Need to Talk About Kevin'ı seyretmedim, dün seyrettiğim film sabaha doğru bitti zaten, bugün de dışarıdaydım hep. Birazdan bir filme başlayacağım ama onu seyretmem sanırım. Sinir bozucu bir şey olmasın diyorum, canlar hep sıkkın ya, ondan böyle, amaç daha da sıkılmasın;)

Bakalım hangimiz daha tembeliz? Kim seyrederse anlatsın da diğeri boşa yormasın güzel canını, ne dersin?;p

Çok sevgiler canım, sarıldım sana.

Clea dedi ki...

italyanları tamam ama volkan ne olacak?:p bu gelişinde bu olaya bir nokta koyman gerek artık! sonuna kadar arkandayım biliyorsun.

bu filmi yeni indirmedin değil mi çünkü ben filmin adını ve sanki görüntülerine baktığımı hatırlıyorum. merak ettim, ben de seyredeyim bir ara. biz de bir film izledik bu gece. epey heyecanlı ve sürükleyiciydi; A Lonely Place to Die. bu arada Tolstoy'un abisi anlatımlarda ne güzel duruyor. ne kadar haklısın aslında yanımızdaki kişide ya da kendimizde niye tahammül edemiyoruz bu duruma? "hiçbir şey yapmamayı becermiş bir insan", olması gerektiği gibi, sahici. ama neye dikkat ettim biliyor musun? 'denemiş', evet o bile gerçekten denemiş! sanırım yok olmak istiyorum.

justine dedi ki...

Volkan'ı senin güzel hatırın uğruna yenmiyorum canım, yoksa o işi olmuş bil;p

Bu film yeni inenler arasındaydı sanırım Poliş, çünkü altyazıyı üzerine attım diye hatırlıyorum. Benim kafa bir milyon zaten, sen anlarsın. Bu akşam izlediğiniz filmi seyredecektim ben de, uzun süredir aklımdaydı o film, olmadı tabii. Her filme kesik kesik baktım, bir şeyler yazdım (yazmam gereken) ve şimdi de yatağıma gideceğim.

"Denemek zorunda kalmış", canım, hâlâ yok olmak istiyor musun peki?;)

Çok öptüm seni, sarıldım, iyi geceler Polişka.

aglea dedi ki...

sevgili justine,

öncelikle, header fotoğrafına bayıldım, çok güzelsin;)

sonra da acilen şey diyeyim. eğer moral bozacak şeylerden uzak durmaya çalıştığın bir dönemdeysen, lütfen "kevin hakkında konuşmalıyız"ı ertelemeye devam et. veya yalnız izleme diyim. zira filmdeki kötücül duygu içinde ümit barındırmayan cinsten justine, yine de kötülüğün doğuştan olduğuna asla, yine de, illâ ki, inadına inandıramadı beni. ama şu kadarını diyeyim, üstüne çok şey konuşulacak çarpıcı bir film. "yani, nasıl yeaa!" diye diye seyrettim. filmdeki çocuk, ashton kutcher'ın çıtır hali, ve oyunculuğunu çok beğendim. filmde bir de tilda swinton gerçeği var ki, hakikaten sıkı iş çıkarmış. neyse, bu kadar anlatmayacaktım ben. nasıl oldu bilemedim:)

sevgiler justine, öpücükler.

alkım dedi ki...

yorumun aklıma toronto'da çalıştığım ofisi getirdi. çoğunluk italyan'dı. italyan filmleri izleyip italyan restaurantlarında yemek yiyor, tatilde italya'ya gidiyorlardı. (ve garajlarında kavanoz kavanoz domates sosu depoluyorlardı:) bilemiyorum ne kadar genelleme yapılabilir ama italyanlar için durum biraz böyle sanırım. visconti'yi ben de sen anlatır anlatmaz sevdim:)farkettim ki hiç bir filmini izlememişim, rocco'yu izleyeyim bir ara.merak ediyorum o filmi.
bu arada bunuel'in ne menem biri olduğunu dali ile bir olup lorca'ya çektirdiklerinden biliyorum biraz.

yeni italyan sinemacılardan paolo sorrentino'yu ilginç buluyorum ben de. moretti'nin filmlerini seviyorum, sıcak, insancıl...

kraliçe viktorya şarkısını benim cohen yazısında konuşmuştuk seninle. unutmuşum söylemeyi. çok güzel şarkı!ne kadar tekrar etsek yeridir:)

justine dedi ki...

;)
Teşekkürler, o senin güzelliğin Aglea;) Fotolar siyah beyaz olunca daha etkili ve hoş oluyor tabii, bir de ben gülen yüzümü görmeyi seviyorum, babamın kucağındaki gülüşüm geliyor aklıma hep. Hatta bkz;

http://sarikent.blogspot.com/2010/11/sen-orada-dusunurken.html

Boş boş, gülümseyip duruyorum işte, saf bir çocukmuşum ben ve hâlâ...! ;p

"Kevin Hakkında Konuşmalıyız"ın methini duydum canım, Haneke'nin Benny's Video'suyla kıyaslıyorlar hatta. Bilmem ki; öyle tuhaf, anlamsız, milletin kült dediği ama bana kalırsa sadece çöplük olan film seyrettim ki, bu film ne kadar sert olabilir diye düşünüyorum. Bir de sen çarpıcı diyorsun, önemli bir referans senin sözlerin benim için. Neyse, dursun bakalım biraz, dediğin gibi çok iyi bir dönemde değilim, C. ile seyrederim olmazsa;p

O tatlı çocuğu biliyorum ben, Every Day ve City Island filmlerinde seyretmiştim. Çok sevimli ve farklı bir yüzü var. Kevin o olduğuna göre... Hmmm, o şirin şeyi kötücül bir ruh mu yapmışlar yani, yuh diyorum;)

Tilda Swinton fazla bohem ama haklısın iyi oyuncu, ben onu (şaşıracaksın) Michael Clayton filminde beğenmiştim en çok. Düşün, Tilda da oyuncu, bu ülkede tv kanallarında gezinenler de. Biz Poliş'le bu cümleyi yine, Andy Serkis'in Maymunlar Cehennemi, Başlangıç filminin kamera arkası görüntülerini seyrettiğimizde kurmuştuk. Şaşırmalara doyamıyoruz bu topraklarda;)

A, ben de bu kadar konuşmayacaktım yahu! Bir başlıyorum, susturabilene aşk olsun;p Seninle konuşmak da çok keyifli, ondan böyle oluyor bu işler;)

Neo'ya yorum yazmıştım az önce, güya hemen kalkıp çayı koyacak ve patates salatasını yapacaktım. Hey ki ne hey, hatta vay ki ne vay Justine!;p

Sarılıyorum Aglea sana, sevgiler, selamlar benden. İnce düşünceli yorum için de teşekkürler.

Tamam, kaçtım;)

justine dedi ki...

Alkımcığım, sana patates salatamı yemiş (çok güzel olmuş, elime sağlık;)), çayımı içmiş (hâlâ içiyorum) ve Mentalist'in geçen hafta yayınlanmış bölümünü seyretmiş hâlimle yazıyorum, keyiften dört köşeyim yani;)

Sen Mentalist'e başlamamıştın değil mi? Unuttuysam kusura bakma, sohbetler karışıyor tabii. İzlemediysen başla bence, bu bölüm çok keyifliydi, ajanlardan Cho sarışın kıza aşık oldu. Kız zaten çok tatlı bir şey, bayıldım izlerken. (eğer bilmiyorsan karakterleri ne komik olmuştur şimdi bu sohbet, ayıp bana;p )

A ha! Büyük bir hata yapmışım, iyi mi?! Visconti demişim yanlışlıkla, De Sica'dan bahsediyordum ben oysa. Tamam, Visconti siyasi görüşleriyle olsun, benim bayıldığım Venedik'te Ölüm filmiyle olsun candır, harikadır ve hatta elbette iyi bir insandır ama, ben De Sica'yı söylemek istemiştim orada. Visconti'de naiflik biraz eğreti durmuştu zaten;p
Hey allahım, kusura bakma Alkım, kafam öyle karışık ki, hızlı yazıyorum bir de, dalmış gitmişim. Bisiklet Hırsızları'nın yönetmeniydi Bunuel'in iyi kalpli diye anlattığı. Neyse, ben Visconti'yi de De Sica'yı da severim, böyle deyip kapatayım bu mevzuyu;)

Paolo Sorrentino'ya baktım şimdi, hiçbir filmini seyretmemişim sanırım. Aklımda olsun, seyredeyim ben de. Teşekkürler bilgi için.

Sevgiler çok.

zerka dedi ki...

muhabbet pek güzel görünüyor, geliyim mi?:)

header fotoğrafını ben de çok beğendim, siyah beyaz fotoğrafların farklı bir havası oluyor, ancak senin doğal ve sade havan fotoğrafı asıl güzel kılan.

aglea’nın yazdıklarından sonra, “kevin hakkında konuşmalıyız”ı izlemeyi erteliyorum öyleyse. ne zaman izlemek lazım böyle fimleri, iyiyken izlesen moralini bozar, kötüyken izlesen daha kötü yapar:) ama merak da ettim şimdi. çekmeyin şu filmleri arkadaş:P

italyan filmlerinden cennet sineması’nı çok beğenmiştim ben. bu arada, bu italyanlar baya baya bize benziyorlar hakikaten, filmi izlerken kendimi yurdumda gibi hissetmiştim. bisiklet hırsızlarını çok hasta olduğum bir günde izlemiştim, hatta cuma günüydü sanırım, ağlamıştım filmin sonunda, işte hastayım bi kırgınlık duygusallık var zaten:) film de çok etkileyiciydi tabii.

yaz filan demişsiniz de, burda lapa lapa kar yağıyor şu anda:P itiraf ediyim, aslında ben de birazcık özledim yazı sanırım, geçenlerde birden içimde bir babet giyme isteği duydum da ordan şüphelendim:) ama kışın yeri ayrıdır yine de, kar yağıyor sonuçta kışın:)

sevgiler.

Adsız dedi ki...

Canım benim,
Bloğunu açtığım zaman ilk düşündüğüm, header fotoğrafında muhteşem göründüğündü. Fotoğraf gerçeğin yansıması tabi, benim Justine'im çok güzel! Bilirsin çocukluğumuzdan beri hep böyle düşünürüm ve söylerim ben.
Korku Ruhu Kemirir filmini seyretmedim sanırım ben. Çok merak ettim şimdi. Bir de Kevin Hakkında Konuşmalıyız filmini çok merak ediyorum. Sanırım filmi tek başıma izleyeceğim. Uzun bir süre İstanbul'da olamayacağım çünkü. Tabi film Anadoluya:)) gelirse. Sarıldım çok.
Serap

justine dedi ki...

Gel tabii;)

Teşekkür ederim Zerkacığım, aslında bu sabah biz C. ile güldük o fotoya. O işteyken, gmail'in sohbet penceresinden yazışıyoruz biz, header çok komik olmuş değil mi, yine elimi saçıma koymuşum, ya da nereye koyacağımı bilememişim, dedim. Boyuna veya saça giden el utanma alametidir sanırım, kamera fobin de var ya zaten, diye gülerek cevap verdi;p Kameraya çekilmekten nefret ederim gerçekten, fotoğrafa poz vermek kameraya oranla daha kolay ve güzel. Ve çoğu fotoda ellerim saçımdadır!;p

Tamam, filmi ilk önce ben izleyeceğim ve sana söyleyeceğim durumlar nedir diye;)Çok güzel ve çok etkileyici ise sen de izlersin.

Cennet Sineması'nı Mehmet de önermişti. Mehmet Bey'in sinema zevkine de güveniyorum, sen de söyledin, ertelemeyeyim öyleyse, izlemeliyim artık o filmi. Bisiklet Hırsızları, müthiştir. Beni de ağlatır, hele lokanta sahnesi... Şimdi aynı duygusallıkta olan filmleri ağlak ve konuları dramatize ediyor diye suçluyor, eleştiriyoruz belki ama o filmin dokusunda doğallık var. Hiç yapmacık değil ve özellikle seyirciyi ağlatmak için çekilmemiş. Alkım'a dediğim gibi De Sica duygusal bir yönetmen, ne hissediyorsa onu çekmiş bence.

-----------
Şimdi kalkıp kitaplıktan Bunuel'in Son Nefesim kitabını aldım. De Sica hakkında yazdıklarına baktım tekrar (kitabı 2003 yılında almışım, daha dün gibi oysa, yaşlanıyoruz!), Bunuel'in Viridiana filmini seyredince De Sica çok kötü hissetmiş, etkilenmiş ve Bunuel'in eşine günlük yaşamında korkunç bir insan olup olmadığını ve ona şiddet uygulayıp uygulamadığını sormuş! Düşünsene naifliğini. Çok hoş. Ben seviyorum bu zarafeti.
----------------

Sizin oralar yine karlanmış, evet. Annem bu Cumartesi gidiyor İstanbul'a, öğlen üçte uçağı, o da merak ediyor uçuşu ertelenir mi acaba diye, pimpirikli annem benim;)

Güzel yorumun için teşekkür ederim, çok sevgiler.

justine dedi ki...

Şimdi utandım işte;p

Sevgili ablacığım, biz sana Poliş'le o filmin dans sahnesini seyrettirmiştik aslında, hatırlasana, Arap müziği çalıyordu, yaşlı bir Alman kadınla, uzun boylu bir Arap erkeği dans ediyordu. Kadın kola istemişti sanki, çalan müziği soruyordu garson kıza, farklı bir sahneydi. Her şeyi unutuyorsun yahu!;)

Aglea beni uyardı ben de seni uyarayım, sakın izleme Kevin Hakkında...... filmini. Sen her şeyden kolay etkileniyorsun zaten, bir de Liliş'i düşünürsün kesin, yok yok izleme sen. Uzaklarda olacaksın üstelik. Ben sana anlatırım, boş ver;p

Ben İstanbul'dayken sen Malatya'da olacakmışsın, o kadar konuştuk telefonda ama bu bilgiyi biraz önce annemden öğrendim ben, tam komedi;) Umarım sorunsuz gider gelirsin.

Çok sarıldım sana, seni seviyorum.

justine dedi ki...

Polişkacığım, yorumunu isteğin üzerine yayınlamadım;p Fakat komik oldu bu iş, ablam ve diğer arkadaşlarla aynı şeyi yazmışsın şekerim, neden saklı kalsın istedin ki?;)

O fotoyu sen çekmiştin ve neredeyse iki yıl geçmiş üzerinden, güzeldi o gün, hiç unutmam. Seninle yaşadığım çoğu şeyi unutmuyorum zaten. Canım benim, güzel kardeşim.

Mehmet dedi ki...

Birkaç gündür günlerimi bir şablon belirliyor. Bu şablonun içinde; denizle ilgili, denizden, denizi yazmak, Murathan Mungan'ın Şairin Romanı'nı okumak, deniz, dalga, gitmek olan müzikler dinlemek, Ingmar Bergman'ın sıradaki filmini izlemek ve gece bir şişenin içine hapsolmuş şarap damlacıklarına özgürlük katma çabalarım var.

Halimden memnunum.

justine dedi ki...

Ben de sizin bu hâlinizden memnunum Mehmet, iyidir bu hâl;)

Sırada hangi Bergman filmi var peki?

Sevgiler.

Mehmet dedi ki...

1955_Kvinnodröm [Dreams]
sonra;
1955_Sommarnattens Leende [Smiles Of A Summer]
sonra, nihayet, bir kez daha;
The Seventh Seal

Böyle gidecek işte.
Denizle, denizden geçmeye çalışan yazıyı bitirdim. Yoruldum sayamadığım defalarca düzeltmekten.

justine dedi ki...

Dreams'ı seyretmedim sanırım, hatırlayamadım şimdi. Diğer ikisini seyrettim, hatta The Seventh Seal'i ben de sizin gibi tekrar tekrar izledim.

Yazıyı gördüm, yarın nöbet iyi olursa sakin bir kafayla okuyacağım, olmadı nöbet sonrası. Şimdi uyku zamanı, hiç uykum yok tabii. Uykuyu beklemek ne kadar sıkıcı, bilen bilir.

İyi geceler ve iyi seyirler (şimdi izleyecekseniz elbette), Mehmet.

Mehmet dedi ki...

Şanslıyım belki de. Uykuyu hiç beklemedim diyebilirim. Hep yastıkla başımın buluştuğu bir yerlerdeydi uyku. Uykusuzluğu bilmeyen değilim. Ama uykunun nereden geldiğini görecek, bakacak gözün olabileceğine inanmayanlardanım.
Neyse.

justine dedi ki...

Hmmm, bu yorumu atlamışım, aradan koca bir nöbet geçti tabii.

Bana kalırsa siz erkekler için hep aynı yerde bekliyor uyku; yastıkla başınızın buluştuğu o güzel yerde;)
Uyku birden geliyor, haklısınız, peki bilen var mı nereden nasıl geliyor, ı ıh ben de sizin gibi inanmıyorum o işe.