Pazar, Şubat 06, 2011

bak işte, gece gece düşününce...



Yarın iş var, uzun uzun hastane kokusu, sesi, görüntüsü bekliyor beni. Bu şarkıya dün rastladım sanırım. Ya da daha önceki gün, her neyse, ne fark eder? Çok hoş şarkılar var şu hayatta, söylüyorlar hem güzel güzel:p Bakın şimdi ne geldi aklıma, ben hep şöyle düşünürüm; adını duymadığım ya da duysam bile beklettiğim, okumadığım ne çok kitap vardır etrafımda. Bir el uzaklığında. Alıklar Birliği'ni okuduğumda bu duygu ciddi bir şekilde içime yerleşmişti. Nasıl kaçırmışım bu kitabı! Ve ne kitaplar, filmler var hayran kalacağım ama beklettiğim. Kitaplık ötede, filmler orada, müzik bekliyor. Ben gözüm açık gideceğim o kesin.

Bazen yanımdaki kişi konuşurken, "sen kimsin" demek istiyorum. Birkaç kere dedim ama kırmadan tabii, dalgınlıkla, yavaşça:) Beraber güldük elbette. Zaten amacım neden üzmek olsun ki birini, boş boş bakıyorum, kafam karışıyor o kadar. Yine bir çizgi ve yine Yiğit. Ne güzel anlatmış, çok seviyorum.

(Yiğit Özgür)

25 yorum:

Buket dedi ki...

Okuyamayacağım sonsuz kitap, izleyemeyeceğim sonsuz film, dinleyemeyeceğim sonsuz müzik, çekemeyeceğim sonsuz fotoğraf, gidemeyeceğim sonsuz yer, yazamayacağım sonsuz kelime..

bunları düşündükçe çıkışsızlık hissiyle birlikte boğazıma düğümleniyor hayat..

justine dedi ki...

Buket canım, ya delirir ya da ölürüz, bu da iş mi yani?:p
Sevgiler çok.

endiseliperi dedi ki...

alalaaa bu şarkıyı hiç duymadım:)aaa şeffaflaşıp siliniyorum, kayboluyorum!:)
karikatür şahane. dün geceden beri gülüyorum. ama dün gece yazmadım, yarın uzun uzun yazarım, dedim. ama bugün de dilsizim pek. güneş var. çay güzel demlenmiş. sen iştesin. nasılsın? ben fena değilim. durgun, yatışmış bir halim var. dün akşam bir yazı da yazdım, okudum, yayınlamayacağım. fena olmamış da fazla içerden olmuş. bazen yazının tadını beğenmiyorum. kızılcık gibi. güzel, parıltılı da, çok buruk tadı var.

ben bir çay daha koyayım.

sarılmalar.

justine dedi ki...

O la la, (ben farklı başlayayım ama akustiği tutsun istedim:p)kızılcık tadı mı! Peri harikuladesin, bayıldım bu benzetmeye. Dur, çalışma sırası bende, ee, kahve de hazırladım kendime. Bu konu üzerinde biraz düşüneceğim. Birazcık ama, sonra buradayım tabii:)

p.s.: Yazarken yukarıdaki şarkıyı dinleyince geyik yapamıyorum, ne tuhaf. Sakız çiğnerken yürüyememek gibi aynı:p

Adsız dedi ki...

Alıklar Birliği yaklaşık iki yıldır kitaplarımın arasında, kitaplığımda bir yerlerden bir yerlere sürüklenip duruyor. Zaman zaman kendimi o kadar zamansız, kendimi o kadar ne okuyacağına karar veremeyen birisi gibi gibi görüyorum ki... Geçen gün şunu düşündüm; acaba ne zaman bugün aldığım kitabı eve gelip, kapağını açıp okumaya başlayacağım, ta bitene kadar. O kadar uzun bir sıralama var ki... Ömürmüzün, bırakın ömrü, sınırlı zamanımızın hep izlediklerimizden, okuduklarımızdan, tattığımız, yaşadığımız güzelliklerden fazlasını dışarıda bıraktığını bırakacağını kabullendim. Bu bir koşu, yarış değil. Belki öyle olduğnu sanmış olabilirim bir zamanlar. Ama şimdi öyle değil.
Bilmiyorum. Neyse.
Sevgiler.
Mehmet

Adsız dedi ki...

Anlamsız, dalgınca gezinirken nette, (direksiyondaydım, dalgın dalgın gidiyordum sahil boyunca'ya ne kadar benzedi bu deyiş. Hayret) Neyse söylemeye çalıştığıma dönecek olursam, dikkatimi çeken bir ada rastladım bu dalgın gezintide;(çok da dalmamışım demek ki) "Justine" Bir an (Bende kitaplar ardı ardına bir mekanlar çağrışımına yol açar. Kıbrıs'ta okumuştum. İskenderiye Dörtlüsü'nü.) İskenderiye, Akdeniz, birbiriyle bir anlamda örtüşen mekanlar gibi algılandı bence. Yıllar yılı beni en çok etkileyen kitaplardan oldu. daha sonra Avignon Beşili'sini aldım. Monsieour'u okudum. Ardı gelmedi bir türlü. Çok çok beğeneceğimi biliyorum. Çünkü öncesini biliyordum. Şunu demek istiyorum; burada bana, (beni) bir şeyler yapan güzel şeyler buluyorum. Teşekkürler.
Mehmet.

justine dedi ki...

Sevgili Mehmet,
(iki Mehmet aynı kişi mi acaba?)

Bu serüvenin (ne kadar yakıştı bu kelime buraya, inan bilmiyorum:)) bir yarış olmadığına katılıyorum. Farkındayım bunun, hatta koşu bile değil.Bu inanılmaz etkileyici, çok güzel bir şeyle karşılaşıldığında, "neden daha önce farkına varamadım bunun" üzüntüsü.

Biraz ara, yoğunlaştı burası. Devam edeceğim yine:)

Adsız dedi ki...

""neden daha önce farkına varamadım bunun" üzüntüsü"
Edebiyat, Müzik, Resim, Fotoğraf ve diğer güzel sanatlar, belli bir tat alma eşiğinden sonra farklı yerlere seslenen mutluluk kaynaklarına dönüşüyorlar. (Mutluluğun "bencilce" öznel bir şey olduğunu düşünüyorum) Bu adını saydığım şeyler dünyanın en güzel şeyleri(bence).
şöyle de söyleyebilirim, sözü fazla uzun yola sürmeden; tüm bu sanatın dallarında, ulaşamadıklarımızın üzüntüsü hiçbir zaman bizden uzak olmayacak. Ama şuna inanın, o istesek de ulaşamadığımız, hiçbir zaman ulaşamayacağımız güzelliklere bizde daha fazla yaklaşanlar da olmayacak.
Güzel yanı burada bence. Önce o güzelliklerin varlığı, sonra da bizim onların ardında oluşumuzun verdiği tat.
Teşekkür ederim.
iki mehmet ve bu mehmet aynı kişiler.(en azından bunları yazdığım ana kadar):)
Mehmet

justine dedi ki...

:) Mehmet çok konuşacağız daha, böyle olmaz bu. Kesik kesik. Hasta yağıyor bugün, havalar biraz düzeldi insanlar kendilerini hastanelere attılar!:)

Geleceğim, bekle tamam mı?:p

Adsız dedi ki...

Tamam.
Bir şişe şarabım, bir parça da zamanım var. (uykum gelene kadar) ("Bir parça" ve "neyse" sözcüklerini çok seviyorum. nedenine gelince; iddasız, boynubükük, üstelemeyen sözcükler olarak bulduğumdan onları belki de. "neyse" sanki hep bana yeni bir başlangıç sunuyormuş, bir soluk almışım, o görünmeyen tepeye, zirveye doğru devam etmeme yol açarmış gibi geliyor. Sözcükler sonuçta harflerden oluşmuş bileşiklerdir. onlara çok katmanlı anlamlar yüklemek saçmalık diyor bazıları. Ama olsun. Duymadığım, görmediğim, okuyamayacağım o kadar çok şey var ki, bunu da ben duymamazlıktan geliveririm, olur biter.
Gevezelik ettiysem bağışlayın.
Nöbetin ne kadar "sıkıcı-gerçek anlamıyla" bir şey olduğunu inanın sizin kadar bildiğimi düşünüyorum.
Neyse.
Mehmet.

justine dedi ki...

Sevgili Mehmet,
dün gece yaptığım telefon konuşmasında o kadar çok neyse kullandım ki, "aaa yeter artık" dedim sonunda, bir daha bu kelimeyi kullanmayacağım:) Yazıda da öyle, bulaştı, bırakmıyor beni. Ve sanırım artık kabullenmeliyim, ben bu kelimeyi seviyorum.

Hem aynı kelimeyi sevdik hem de nöbet kardeşiyiz:p Eee, o zaman bana "sen" diye seslenebilirsin, samimiyetini kanıtlar.

"Şimdilik", hoşça kal.

Vuslat AKTEPE dedi ki...

Babam ve Oğlum'u hatırlarsın (Ya o ne bizden bir filmdir öyle; sade, katışıksız, dik, onurlu) Orada bir replik vardır: "Yeni filmler çekilecek izleyemeyeceksin. Birileri yeni kitaplar yazacak okuyamayacaksın... Hani buna alışılırda...." Sonra aklıma Nazım geliyor: uyumak şimdi ve uyanmak yüzyıl sonra, hayır! Asrım korkutmuyor beni. Bana yeter yirminci asırda bulunduğum safta olmak..."
Elbette hep yeniler yazılacak, çekilecek belki bir çoğunu okuyamayacağız. Ama bu asırda bulunduğumuz safta olmak yetecek bize. Okuduklarımız, okumaya çalıştıklarımız, izlediklerimiz, izlemeye çalıştıklarımız, olmuşluklarımız, olmamışlıklarımız... Ama ille de insan yanımız... Yani öyle ya hayatımıza dahl ettiklerimiz kocaman bir tamam ve edemediklerimiz koca bir eksikken, hangi yanımızla gömüleceğiz toprağa...
Bana kalırsa yine ustadan doğru cevaplayabiliriz:
"Yine de büyük bir merakla dinleyeceğiz ajans haberlerini"

Adsız dedi ki...

Birkaç kez bir şeyler yazmış mısın diye baktım. Yazmadığını gördüm. Tabi ki nöbetin "lanet"ine bağladım. Çünkü hiç kimse kendine nöbet tutmadı. Veya ben tutmadım. Kendimi önemsemediğimden değil, insanları, diğer insanları daha fazla önemsediğimden belki... "Kendine nöbet tutabilir misin?" Hep yaptığımız bu ucuz harf pazarlığı bence. başka şeyler olmalı.

justine dedi ki...

Sevgili Vuslat,
sen ne güzel, umut dolusun hep!:)Çok tuhaf ve beni düşündüren bir soru sormuşsun, "hangi yanımızla gömüleceğiz toprağa?". Ne kadar zor değil mi?
Ben öyle bekliyorum; bakalım daha ne okuyacak, kimlerle tanışacak ve neleri görecek gözlerim?

Sevgiler çok.

justine dedi ki...

Mehmet, sen misin?
Bak yine isim yazmayı unutmuşsun yazının sonuna:)

Şarap fazla geldi değil mi? Paylaşmadın tabii birisiyle:p
Bu sorular tehlikeli sorular; "başka şeyler olmalı", acıtır, şaşırtır, delirtir hatta.
Yine mi ucuz harf pazarlığı kokusu geliyor, bağışla tamam mı, yorgunum ben:)

Sevgiler, sen hep yaz lütfen "lanet" tutmasın.

Adsız dedi ki...

Tamam. nöbetin gözlerini kapatmadan bitmediğini biliyorum.
Benim; Mehmet (o "m " küçüğk de olsa büyük de , hiç farketmedi) Kapatsan da yeri geldiğinde hiç bitmeyeceğini, bitmediğini de biliyorum.
sevgilerimle.
Mehmet.

Adsız dedi ki...

MEHMET
En başa yazayım da unutursam suçlamayın meni. Nöbetleri biz istemeyiz. yıkarlar onları bizlere. Biz de yağpabilecek tek şey olarak, araşarına kendimiz olabileceğimiz anlar ekmeye savaşırız. Bir ömür bir anlamda böyle örülür. İnsanlardan bir şey bekleyemeyeceğimizi anlayana kadar çok yaprak solup yaşamın yoluna katılır. Sonrası, sonrssı bildiğini, yaşadığını söylesem mi söylemesem mi basitliğiyle, yaşam nedir karmaşası arasındaki uzanan zamanlar... En yakınlarının ölümlerine uzanacak....

Adsız dedi ki...

Yatıyorum. İyi geceler. Bir müzik parçası, Timur Selçuk'tan, Bir de yarım yamalak bir şiirden bir dize ; Edip Beyefendiden;
"Hiç unutmam bir gün kalabalığı deniyordum kendimde." gibi bir şey. yatmadan önce onu aldım yanıma.
Hoşçakalın.
Mehmet.

justine dedi ki...

İyi geceler Mehmet, benim daha yatmama var. Nöbet bitmez dediğin gibi, sabah gözlerimi kapayana kadar. Öyleyse sabah olsun hadi!:)

Ha, bir de Mehmet ismini nedensiz severim ben. Cihan gibi. Sarı bir şeyleri hissettirir bana, sıcak, anlayışlı. Alatlı'nın Mehmet'ini bilir misin? Ben yıllar yıllar önce okumuştum, "Orada Kimse Var mı?" serisini. Romandaki Mehmet'i çok sevmiştim herkes Günay'a takılmışken. Mehmet hep anlayandı, Rodoplu'yu, dünyayı.
Ne bileyim böyle işte.

Sevgiler çok, hoşçakal.

Clea dedi ki...

vay vay vay, ne muhabbet dönmüş burada:p çalışıyoruz takip edemiyoruz dedik justine bir sürü yazı yazmışsın ama o kadar yorgunum ve bitkinim ki, sakin kafayla okuyamıyorum yazdıklarını. karikatür çok güzel canım, yiğit özgür işte muhteşem ve doğru söylüyorsun bazı filmler, bazı kitaplar hep kalacak, sıra bir türlü gelmeyecek onlara. bir repo olsa da gelsem, film izlesek birlikte. çok özledim seni çok, sarıldım kocaman!

Cüneyt Karakuş dedi ki...

Ne güzel ve hüzünlü bir tesadüf bu Justine... Birkaç gün önce çok özel bir Dostum Ankara'dan -daha doğrusu asker sonrası uğradığı Ankara'dan- bana geldi. Gelmeden birkaç gün önce de bu parçayı muştulamıştı. Her iş dönüşü günlerce bu parçayı dinledim... İnsan ne garip bir varlık değil mi? Kapanmayacak yaralar açtırır, sonra da o yaraya pansuman olsun umuduyla başka yara yapıcılar buluruz...
Yaralıyım Justine, yaralı...

justine dedi ki...

Canım kardeşim, Polişim. Bugün seni gördüm ya, yetti. Kısa, hızlı şöyle böyle olmuş, fark etmez. Çok mutluyum, onu biliyorum sadece.
Canım, lütfen kendine dikkat et.

Seni seviyorum.

justine dedi ki...

Cüneyt canım. Yapma böyle, söyleyince kendini gerçekleştiren kehanet gibi olur sonra. Lütfen.

Ve tesadüf ne güzelmiş değil mi? Aynı zamanlarda parçayı tanımış, defalarca dinlemişiz. Hüznü şimdi geçelim, şarkı yakıyor zaten.

Sevgiler çok.

Cüneyt Karakuş dedi ki...

Yok üzülme hemen, neyse ki şimdilik pansumana ya da bir yara yapıcıya ayıracak vaktim yok. Dostlar bana yeter bir de kadim türküler/şarkılar.
Artık yatma vakti, sabah çekim var.
İyi geceler...

justine dedi ki...

Tamamdır, iyi geceler sana da.
Sevgiler.

(Anlatsana bir zaman, şu çekim işlerini Cüneyt, merak ediyorum.)