Cumartesi, Temmuz 30, 2011

her renge boyan da renk verme*

“…
Bazen geceleri yataktan kalktığımda  yerdeki marley niye öyle hiç anlayamıyorum. Her karenin üzerinde bir takım çizgiler var. Niye öyle? Her kare muşamba da birbirinden farklı.
Sonra kaloriferin borusu da öyle. Kendi öyle istediği için sanki kıvrılıyor ve artık canı sıkıldığı için, boru değil biraz da kalorifer olayım, diyor. Lamba da öyle bir tuhaf. Eğer ampulünü hiç görmüyorsan aslında şöyle olduğunu düşünebilirsin: Lambanın ışığı çinko sapından ve başlığındaki saten kumaştan dışarı çıkıyor. Hani bir insanın yüzünün derisinden dışarı ışık fışkırsa, nasıl olursa öyle. Bazen size de öyle olur bilirim: Acaba kafatasımın içinde bir ampul yansa, mesela gözlerimle ağzım arasında derinde bir yerde: ışığı nasıl tatlı bir şekilde dışarı sızardı derimin gözeneklerinden diye siz de düşünürsünüz. Özellikle yanaklarımızdan ve alnımızdan: Akşamüstü birdenbire elektrikler kesilince…
Ama böyle şeyleri düşündüğünüzü hiç söylemezsiniz.
Ben de öyle yapıyorum. Kimseye söylemiyorum.
…”**
Eşyalar Konuşurken Sizler Nasıl Uyuyorsunuz?  Öteki Renkler/o. Pamuk

..........................................
Nöbetten geldim, esti geçti nöbet, yorulmadım, hissetmedim bile. Son nöbet ondandır belki. Gelirken dalgın dalgın kullanıyordum arabayı, tek yön bir sokağa girdim, eve giderken hep kullandığım yol, ezberledim zaten. Karşıdan bir araba geliyor, ilerledim, bakalım ne yapacak diye. Yaşlı bir adam kullanıyordu arabayı, benim camlar açık, onun da. Biraz sağa yanaşmak zorunda kaldım (aslında benim yolum, öyle duracaksın yolun ortasında, ne işin var benim yolumda diyeceksin ya, neyse) yanımdan geçerken; "geç bekleme bayan, ilerle" dedi. Kızgınlığım geçti, nasıl haklı, nasıl haklı. Geçecek ilerleyecekmişim, bak sen şu işe, küçücük bir mantığı bile kuramıyorum kafamda. Yol düz, açık, ilerleyeceksin elbette. Gülesim geldi bu lafa, "gerizekalı" dedim gülerken, nereden duyacak duymamıştır tabii, ben onu söylerken o Konak'a, ben eve varmıştım bile. Ondan bir iki dakika önce de daha saçma bir şey olmuştu; iki şeritte ilerliyoruz, zaten şehir içi trafiği, rutin, sıkıcı. Bir ses var beynimin içinde, çok alçak sesle müzik dinliyordum ama çok çok az sesi, God Is in the House, God Is in the House fısıldıyor Nick Caveciğim. O olamaz beynimin içindeki ses. Ama gittikçe yaklaşıyor sesler. Sonra beynimin içindeki ses de yükseldi, ambulans sesine dönüştü, canhıraş bağırıyor ambulans, a, önünde ben varmışım! Sürpriz yumurta Justine! Neyse, daha yeni yaklaşmış benim arkama, çok hızlı sürüyorlar ya, kurtaracaklar hastayı (bu konu hakkındaki önemli fikirlerimi de bir ara paylaşırım sizinle, Gerede'de ambulansla çok hasta taşımıştık. hızdan o zamandan beri korkarım.), yanaştım işte sağa. Benim burada şaşırdığım gecikmem filan değildi, zaten hemen diğer şeride geçtim, bekletmedim aracı. Sorun o sesi kendimle özdeşleştirmiş olmam. Hani hastaneden geliyorum ya, nöbet tutmuşum güzel güzel. Ben ambulans gibi bir şey olmuşum yani. Hey allahım, anlatamadım, anlamadınız kesin. Neyse, o sesi duyunca çekilin siz kenara, ben geliyorum diye düşünün, hah ha şimdi anladınız mı? (valla hiç güleceğim yoktu, çok yaşayın siz)

Bir süredir ikişer saat, ikişer saat uyuyorum. Hesaplı ve ölçülü, eşitlik uykuma bile sinmiş, yay burcu adaletlidir. (yerse;p) Pardon, ne diyordum; uykuya dal, bir iki saat sonra kalk, sonra tekrar uyku, tepe sersemi oluyorum uyandığımda. Bir de telefon konuşmalarında derdimi anlatamıyorum (bunlar hep yeni sorunlar). Sanki şöyle bir girizgâh yapmam gerekiyormuş gibi; başlangıçta kaos vardı, ondan sonra bildiğiniz, şudur budur faslı. Karşımdaki hep haklıymış gibi geliyor, ama içten içe kendi haklılığıma da derinden inanıyorum. Keşke tersi olsa, ben haksız olsam ve derinden haklılığına inandığım kişi sorun yaşadığım olsa.

Aşağıdaki klip çok hüzünlü, gerek yok böyle mutsuzluk görüntülerine, zaten dünden beri içim sıkılıyor. Biraz önce öylesine rastlamasam koymazdım bile buraya, ama sözleri çok güzel laf aramızda, bir kere dinleyip kapatın bence:/ Borges’in güzel bir lafı varmış; Elbette, bütün gençler gibi ben de elimden geldiğince mutsuz olmaya çalışıyorum.”, bayıldım bu lafa! Eee, genç değiliz tabii, öyleyse ne yapıyoruz, salondan gelen seslere uyalım hadi. Hangi sesler mi? Ben şimdi yatak odasındayım, nöbetten geldiğim gibi duşa girmiş, buz gibi duş, buz gibi kola ikilisine serin bir yer eşlik etsin diye yatak odamda, yatağıma oturmuştum. Camlar, kapılar hep açık, çok güzel esiyor burası. Uzatmayayım, bir ara kalktım mutfağa gittim, salonla yan yana kendileri, ne güzel, düğün başlamış! Siz davet edilmediniz mi yoksa, pek fena, bence kalkın gelin, benim evin az aşağısında hep eğleniyorlar, dans eder, hüznü dağıtırsınız. Birkaç kült parçayı (oy farfara farfara çalıyor şimdi) kaçırdınız yalnız, baştan uyarayım. Olsun, eğlenirken hayatta kaçırdığı ve kaçıracağı fırsatlar hiç aklına gelmez insanın. Hem Borges’in lafına da gülüp geçersiniz, halayla dünyayı dört dönerken.

................................
*Şeyh Galip söylemiş, güzel söylemiş.
**Bu yazıyı ben Kara Kitap'taki çok beğendiğim "Uyuyamıyor musunuz?" yazısına benzettim. İkisi de ayrı güzel, elbette uyuyamamak asıl mesele.

Cuma, Temmuz 29, 2011

bir günlük macera; Justine filmin sonunu değiştiriyor

(Rüya ve ben tatil yapıyoruz, ne anlıyorsak artık tatilden;p Yemek fotoları güzel çıkmayınca tatil fotoları her zaman işe yarar. Bir Yeni Zelanda atasözü)

 

 
(İlk parçayı yaşı olanlar bilir. Evet biraz yaşlandım;p Zamanında Martika diye hoş bir kadın şarkıcı vardı, onun aynı adlı albümünün ilk parçasıydı bu. Ben Gerede'de bunu çok dinlerdim. Hatta radyo programı yapmam teklif edilmişti, gece uyumamış açılış parçam ne olsun diye düşünmüştüm de bunda karar kılmıştım. Aslında biraz üzücü bir hikâye o, şimdi anlatmayayım. Taşranın boktanlığını da içeren sıkıcı eski günler işte. Neyse bu şarkı çok hoştur, dinleyin, dinlettirin. Alttakini ise zaten biliyorsunuz. Kıpır kıpır bir yaz parçası! hadi eller havaya! Radyocu olacak kızmışım aslında yaa;p) 
-------------
Nasıl başlayacağımı biliyorsunuz, onun için "sıcak, sıcak, sıcak" demeyeceğim bu yazıda. Farklı bir şeyler olsun hadi;
sabah uyandığımda odamda ifil ifil esen (buna efil efil de diyorlar, takılmayın, ya da ben takıntılıyım!) bir rüzgâr vardı. Evin serinliği beni kendime getirdi ve iştahla kahvaltı hazırlamaya başladım. Güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra günü verimli kullanmak için biraz elimdeki kitabı okudum, biraz gazetelerin köşe yazılarına baktım, biraz evi temizledim ve alışverişe çıktım. Güzel bir şarap almıştım, çok oldu tabii, anlatmışımdır. O şarabın yanına beyaz etle (tavuk, balık) bir şeyler yapmak istiyordum. Uzun süredir şarap içmedim, belki sarhoş bile olurum demiştim kendi kendime. Her neyse, yalnızım onun için ilginç tariflerimi deneyebiliyorum. Bu sefer yine aklımda öyle bir tarif vardı. Knorr tavuk çeşnilerini biliyorsunuzdur, onlara tavuk göğsünü koyup çok uğraşmamayı düşünmüştüm ilk önce, ama mutfağa girince akıl bir başka işliyor. Bir yaratıcılık, bir dahilik geliyor insana, bilmem neden;p Tavuk göğüslerini kuşbaşı kestirmiştim, yıkadım yıkadım yıkadım. Niye öyle yaptım bilmem, ama yaz (sıcak demedim!) insanı "başka bir deli" yapıyor. Taze sebze almıştım, kabak, biber, onları da doğrayıp fırın poşetindeki tavukların üstüne kattım. Tavukları koymuş muydum ki ben poşete, yoo hayır, neyse karışık tarif veriyorum, evde yalnız denemeyin siz yine de;p Sonra, soğanları halka halka doğradım, biraz zeytinyağı damlattım ve çeşniyi kattım. Ama tek çeşni katmadım, dağ kekikli-susamlı ve baharatlı-sarımsaklı çeşniden karışık kattım. İlla bozacağım ya bir şeyi. Pardon ne diyordum, unutun o son cümleyi, sonra işte 200 derecede önceden ısıttığım fırına sürdüm tavuğu. Mis gibi oldu, yanında buz gibi pembe şarabım, yoğurt sosum ve bol yeşillikli salatamla harika bir yemekti. Aferin bana.

Yok öyle olmadı işte. I ıh, gönül isterdi ama...

Hah ha, olaya bir de başka bir açıdan bakmaya ne dersiniz? Beter, kötü bir rüya görmüşüm, sabah kötü uyandım. Tekrar tekrar allahım gerçek değilmiş, gerçek değilmiş diye sayıklaya sayıklaya yeniden dalıyordum ki zil çaldı. Öfkeyle "kim o!" diye seslendim diyafona, "merdiven yıkama", dedi karşıdaki ses.  Mantıklı, apartmanın kapısını açtım, haydi tekrar yatağa. Bir yandan da düşünüyorum tabii, sanki apartmanda bir tek ben yaşıyorum, niye benim zilime basıyorsa, ne saçmalık, diye. Sinir içinde uyumuşum. Öğlen uyandığımda çok çok sıcaktı. Duş aldım kahvaltı filan yapacak hâlim yoktu, dışarıda yaparım dedim. Tesadüf Meloşlar da kahvaltı için dışarı çıkmışlar, buluştuk, çay içtik, lafladık biraz. Güzel bir şey oldu aslında, kısaca onu anlatayım; Rüya'ya oyuncak almak için bir dükkâna girdik, orada öylesine etrafa bakarken harika resimler gördüm. "A, bu resim ne kadar", dedim adama, çerçeveliydi ayrıca. Satıcı gülümseyerek -çok kibardı yalan yok-, "biz çerçeve satıyoruz aslında, resim değil", dedi. Çok hoşuma gitti bu, çok güldüm, "tamam tamam, resmi almayacaksınız haliyle, onu da veriyorsunuz değil mi, dedim. Şaşırdı, tabii veriyoruz, ama içine kendi fotoğraflarını koyuyorlar dedi. Böyle bir süre gülüştük. Evet, çok salak bir manzara gibi geliyor şimdi size, ama değil işte, çok toplumcu, çok pastoral bir şeydi yaşadığımız. Pastorali öylesine yazdım tamam, ama doğal, şirin bir şey yaşadık yahu;p Bu resim ünlü bir ressama ait değilse ben de Justine değilim dedim Meloş'a, inandı bana elbette. Ho ho, inanacak tabii resim kime aitmiş biliyor musunuz? Film burada kesilsin şimdilik, maatteessüf yazamayacağım, hediye çünkü. Aslında bu kadarını bile yazmak sürprizi bozdu ya, neyse. Hızla akşam yemeği kısmına geçeyim. Yemek fena değildi aslında, ama iki çeşni zaten tuzlu bir de ben ekstra tuz katmıştım doğradığım kabakların üstüne ve pul biber.  Eee, paketin üstünde baharatlı yazması kesmez türk insanını, o denemek, yaşamak ister;p Oh çok güzel denedim, zaten çok acılı yiyemem ben, yandım akşam akşam. Yanına güzelim şarabı açmışım, o yanmaya şarap olmadı, gittim şarap bardağını koydum mutfağa, buzdolabından buzzz gibi kolayı çıkardım, içine de bir sürü buz doldurdum ve işte o zaman harika oldu yemek;) Neymiş, her anlatılana inanmayın ve itiraf zamanını bekleyin, çünkü aksiyon orada gizlidir;p

 (Çektiğim fotoğraflar arasında en güzeli şarabın fotosuydu. Onu da ben yapmadım hah ha! Yok ya, cep telefonuyla ancak bu kadar oluyor, göz zevkinize de kıyamadım. Resmin ayarıyla oynamayınız lütfen)
------------
Şimdi şarabımı içiyorum, bu yazıyı yazarken uzun uzun telefon görüşmeleri yaptım, ara verdim. Biri C. ile o kısmı hızla geçelim. Onlardan birisi de Deyvo'ylaydı. Deyvo klima ve televizyon almaya karar vermiş, İstanbul'dayken başladı bana sormaya, sektirmeden her fırsatta soruyor. İlk önce normal karşıladım, Serap bir şey anlamaz netten alışverişten, annem de uğraşmak istemez, bana sorması normal tabii. Fakat, sonradan kıllandım hafiften. Hayır, perakende sektörü benden sorulurmuş gibi davranıyor. Bir de iyice bozulmuş türkçesi yanında ben olmayınca (hava atıyorum her fırsatta;p), anlamak zorlaşıyor böylelikle. Şöyle bir konuşma; "ben bakıyo canım, eee kısmet aslında (şans işi demek istiyor), araştırıyor, iş yerinden arkadaşım koyuyor nete (ne koyuyor anlamadım), sen Demirdöküm iyi demiştin sanıyorum, galiba." (yabancılar zarf, edat allah ne verdiyse artık, kullanıyorlar bol bol. cümleyi zenginleştiriyor, mantıklı aslında) vs. vs. böyle bir şeyler işte, "inşallah canım alacağım, teşekkürler, yarın. öptüm, iyi geceler byeeee", diyerek bitiriyoruz. Bunun bir de mail kısmı var, hayır hayır onu şimdi lütfen geçelim;p Bunu neden anlattım, bu yazı böyle çorbaysa bunda en büyük suç Deyvo'nun, sonra C.'nin, sonra benim, sonra sizin, ne diyorum ben yahu! Tanrı devlete, millete zeval vermesin diye cami duası gibi bitireyim en iyisi;p

Pazar, Temmuz 24, 2011

kurgu uçurur

(Rüya ve ben, denizden çıktık yorgunuz;) İki, üç günlüğüne onların yanına gitmiştim, iyi ki gitmişim, iyi geldi.)

Söylemiştim değil mi, söylemişimdir tabii bu gürültü sessizce geçilmez. Çok çooook ses var burada. Hafta içi güzel, sorun yok, o zaman bu evi seviyorum ama ne zaman hafta sonu geliyor, bu millet eğlenmeye başlıyor. Sabah nöbetten gelmiş duştan hemen sonra uyumuştum, gürültüyle uyandım. Sadece dört saat uyuyabilmişim. Çayı koyarken nereden geliyor bu sefer gürültü diye baktım, arkadaki gecekonduların bana en yakın yerine konuşlanmış düğün (dernek?) ekibi. Gittikçe yaklaşıyorlar! Hah ha, delireceğim sonunda, o olacak. Saat on iki oldu hâlâ kesmediler, bitmeyen bir eğlence anlayışı, ilginç. A, daha tuhafını anlatayım, iki üç saat önce yangın çıkardı bu kalabalık. Düğün kalabalığı havai fişek patlatırken -sanırım- (hiç bilmem o şeyleri), başarmış o işi. Yangın yayıldı, ben balkondan seyrediyorum, bunlar ilk önce bir sustu sonra yine başladılar çalıp oynamaya, şok oldum. Vallahi "bana mısın" demediler (ananem çok severdi bu lafı, tatlı kadındı anmak istedim bu özel kutlama gününde;)) yangın olayına. İtfaiye geldi, nümayiş, temaşa ve çığlık çığlığa bir seyir. Aklıma yine Ece geldi, Ece Ayhan, bu milletin yangın seyir zevkinden bahseder bir kitabında, zevkle heyecan ve mutlulukla seyrederler yangını, der. Haklı sanırım. 

Denize gitmeye son anda karar verdim, Rüyalar gidiyordu, acaba diye düşündüm ve iyi ki gitmişim. Üç gün yetti zaten. Bol bol yüzdüm, hatta belki sadece yüzdüm ve kitap okudum. Güneşlenmeyle filan hiiiiç uğraşmadım. Zaten beceremem ben o işi, ilk önce bir taraf, sonra diğer taraf, yüzüstü, sırtüstü derken benim kafam çorba oluyor, hem kitap okuyamıyorum yüzüstü pozisyonda, zor işler sonuçta. Ne diyordum, tamam, bir anda karar verdiğim için o sıra okuduğum kitabı çantama atsam mı acaba, dedim. Elimde Yürekte Bukağı'sı vardı Tomris Uyar'ın, bir de Hrabal'ın Sıkı Kontrol Edilen Trenler'inin son sayfalarındaydım. Aslında iki kitabı aynı anda okumam ben, sevmem öyle bir okumayı. Fakat okuduğum kitabın arasına öykü, dergi, deneme tarzında çok fazla şey girer. İki roman (kurgu) aynı anda gitmiyor benim kafamda, Uyar'ın kitabı hem öykü olduğu için hem de diğer kitap bitti bitiyor kontenjanından girmişti araya yani. Of ne çok uzattım! Neyse, Çekler komik insanlar tamam, ama tatilde o kitabı yanıma almak istemedim. Türkler komik değil, diğer kitabı hemen geçelim;p 


Hemen polisiyelere kaydı gözüm, işte Uçuş Korkusu'nu o sıra gördüm. Aradığım kitap neden o olmasındı, hah ha böyle bir yazım tarzı var, sakın bilmiyorum demeyin;p Ben tatil kitabı filan diye bir ayrım yapmam aslında. Hiç yapmadım, bu yaşıma kadar. Güneşin altına Fowles, Dosto, Tolstoy'la uzandım, onları dinledim hep. (böyle bir yazım tarzı da var! hadi hadi, bilirsiniz o tarzı da, yalancı mıyım ben?) Fakat dostlar, polisiyenin tadı başka oluyor, yüzmenin yorgunluğuyla biranızı yudumlayıp, üzerinizden sular akarken. (bu yazı nereye gidiyor, biri durdursun beni;p) Kısa kesiyorum, bu sefer polisiye yerine Erica Jong'ın Uçuş Korkusu'nu aldım. Tam kafa boşaltmaya yarayan basit bir kitap dedim. Bir de bu kitabın unutulmayan bir hikâyesi var. İdefix alıntı yarışması yapmaya başladığı yıl sorulardan biri de bu romandan bir alıntıydı. Pia ve anlatan kadın kabusum olmuştu! Hatta (sorulan) alıntıyı buraya koyayım da bakın bir;

"...1965 yılının yazında ikimiz de yirmi üç yaşına gelmiş, Avrupayı bir baştan ötekine gezmiştik. Öylesine düş kırıklığına uğramıştık ki, yalnızca avladığımız hayvan sayısıyla övünebilmek için yatar olmuştuk erkeklerle. Karşılıklı oturur çantadaki keklikleri sayardık.

Floransa'ya vardığımızda Pia, Robert Browning'i taklit edecek hale gelmişti:
"Kıçına baksan görürsün
Kazılmış bir kelime: İtalya."

Kimlerle yatmadık ki: Uffizi müzesinin kapısında deri cüzdan satan gezginci satıcılar, alanın bir ucundaki Pensione'de kalan iki zenci müzisyen, Alitalia bürosundaki memurlar, American Express'in birkaç elemanı. Alessandro adında evli barklı bir İtalyanla da bir hafta süren bir aşk yaşadım. Seviştiğimiz sürece aklıma gelen bütün açık saçık kelimeleri kulağına fısıldamamı isterdi. Hatırladığım bütün ayıp kelimeleri sıralarken gülmeye başlardım birden. Öyle bir gülme nöbetine tutulurdum ki yatakta olduğumu unuturdum. Michael Karlinsky adında, orta yaşlı bir sanat tarihi profesörüyle de seviştim bir hafta kadar. Yazdığı aşk mektuplarında "Michelangelo" imzasını atardı. Fiesole'de oturan alkolik bir karısı, dazlak bir kafayla, dazlağı örten bir peruğu, kahveli dondurmaya karşı doymak bilmeyen bir açlığı vardı. Portakal dilimlerini en olmadık yerlere sıkıştırıp diliyle almaya çabalardı. Nerede okumuşsa okumuş, bunun kadına büyük bir cinsel haz verdiğine karar vermiş. Bir de şan öğrencisi bulmuştum (Tenor, İtalyan). İkinci buluşmamızda, en sevdiği kitabın Sade'ın Justine'i olduğunu bildirdi. Pia da, ben de tecrübe edinmek uğruna her şeyi denemeye hazırdık ama şan öğrencisiyle son görüşmemiz oldu.

Bu serüvenlerin bir tek eğlenceli yanı vardı. Başımızdan geçenleri birbirimize anlatırken Pia da, ben de katıla katıla gülerdik. Yoksa sevgililerimizden pek bir zevk aldığımızı söyleyemem. Erkekleri çekici buluyorduk, evet; ama anlayışlı, akıllı bir dost gerektiği zaman hep birbirimize dönüyorduk. Sonunda erkek milletini sadece "yataklık yaratıklar" olarak görmeye başladık...."

Çok zor bir soruydu, bulana kadar öldüm. Cümleleri İngilizce'ye çevirdim, Amazon'da yüz saat geçirdim, "Pia'ya da sana da!" dedim bulamadıkça ama sonuçta buldum tabii, kaçar mı?;p O zaman bende yoktu bu roman ve yalan değil yazarın adını duymamıştım. Oysa kadın epey ünlüymüş, öncü feministlerdenmiş vs. vs. Şimdi bakıyorum da herkes biliyor kitabı ve yazarını, bir ben kalmışım yaya. Ölmeden önce okunacak zamazingo bir liste var ya, (böyle dememe bakmayın, hem roman hem de film için hazırladıkları kitaplara bakmak ve şunu şunu okudum ne güzel diye saf saf mutlu olmak çok eğlenceli. doyurucu bilgi vermiyor fakat güzel.) işte orada bile varmış bu roman. Artık gözüm açık gitmeyecek, hadi uyuyalım şimdi. Hah ha, müzik kesildi ya, neşem yerine geldi, dalga geçiyorum. Üç günde kitabın sonuna geldim neredeyse. Ve aslında biterdi, ama genellikle yüzdüm ve boş boş, bira içip etrafı seyretme ayağına, düşünüp durdum. 


Jong romanda, yirmili yaşlarında bir kadının -Isadora Zelda-, evlilik hayatını, kocalarını, sevgililerini, kardeşleriyle ilişkisini, erkeklerle ilişkilerini, ihanetini, çıkmazlarını ve cinsel hayatını, kısaca her şeyini anlatıyor (elbette birazcık otobiyografi, her roman gibi. yok yok, bu biraz fazla otobiyografi), ve bunu da sohbet edermiş gibi yapıyor. Kitabı sevmedim. Yazarın feminist olduğunu da düşünmüyorum. Hatta feminist olmayı geçin, kadın bir erkeğe kul köle olmak için can atıyor, kendisiyle hep savaş halinde; aslında çocuk yapmamalıyım, hayır hayır çocuk yapıp beni seven, çok sevdiğim bir erkekle yaşamalıyım. Kocamı aldatmak istemiyorum, neden aldatmayayım, hoşlanıyorum ve yatmak istiyorum. vs. vs. Bu bana yanlış gelmiyor aslında, kişinin kendisiyle çatışması, ve bunu söylemesi tuhaf değil, doğal üstelik. Yanlış olan bu kadının feminist olarak bilinmesi ve hatta, çoğu kadın yazarı bu özelliğiyle etkilemesi. Kitabı sevmedim demiştim değil mi, ama çok akıcı Sezar'ın hakkı Sezar'a şimdi. Basit cümleler su gibi okunuyor ve eğlenceli. Bazı tespitleri çok güzel, çok içten, o cümlelerde kadına hak veriyorum, biraz acıyorum (tamam, aramızda kalsın, ben kimim ki acıyorum değil mi ama?;)), keşke bu kadar aşağılatmasa kendisini diyorum, tabii bu tipik bir kadın dayanışması hâli, farkındayım. Kitapta özellikle bir yer çok güldürdü beni, daha önce benim de söylediğim hatta bloğa yazdığım bir duruma takılmış Jong. Romandaki karakterin ağzından şöyle diyordu; "Kadınlar da kitap yazmaya başlayınca kadar hep madalyonun bir yüzünü gördük. Kitaplar kadın kanıyla değil erkek spermasıyla yazılmıştır çağlar boyunca. Yirmi bir yaşıma gelinceye kadar kendi orgazmlarımı Lady Chatterley'inkilerle karşılaştırdım da kendimde bir eksiklik olduğunu sanırdım hep. Lady Chatterley'in gerçekte kadın değil de erkek olduğunu niye akıl etmedim bilmem. Lady Chatterley, D. H. Lawrence'ın ta kendisidir aslında." Valla yalan değil, ben de aynı şeyi düşünmüştüm. Ne lady'miş ama! Ve nasıl bir hayal gücüymüş adamdaki (Lawrence efendiden bahsediyorum.) milleti şüpheye düşürmüş

Böyle bitireyim öyleyse, güzel bir son olur hem; kurgu her şeydir, gerçek ise kurgunun yanında koca bir hiç;p
-----------------------

p.s.: Kitabı yarıda bırakıp, Ağustos'ta esas (bu nedir yahu?) tatilimi yaparken okumaya devam etsem, nasıl olur acaba?  Böyle hafif, eğlenceli ve ünlü(!) bir kitap zor bulunur. Bir de işte, evde, sıkıcı sıkıcı yaşarken hiç olmuyor Isadora Zelda hanımın gönül maceralarını dinlemek. Biz de insanız sonuçta ve gıpta etmek en büyük günah;p (of ya, şaka yaptığım çok belli ama yine de; her şeye özenirim de kitaptaki kadının dünyanın en salak adamlarıyla yatmasına özenmem işte. çok boktan heriflerle takılıyor kadın, arkadaşı olsam (ki Pia ayrı manyak!)  uyarırdım onu. yazık etmiş kendisine;p)

Pazar, Temmuz 17, 2011

c'est votre main, madame*

(El Jaleo/John Singer Sargent)

(Sema/Dök Zülfünü Meydana Gel)
"... Peki ya Diddy, Hasarlı Diddy değil de başka birisi olsaydı? Xan'ı iyileştirebilecek, o histerik, korku içindeki hayvancığı eski haline döndürebilecek biri mesela? Onu yeniden canlandırabilseydi? Peki ya Diddy, Hasarlı Diddy değil de başka birisi olsaydı? İnatla olması gerektiğini düşündüğü becerikli ve hayat dolu insan olsaydı?
İyi Kalpli Diddy olmak istiyor. Ve ahlâki açıdan, sürekli kendi duygusal imkânlarının ötesinde yaşamayı arzuluyor. 
Bu durumda Diddy'nin daha az şeyle yetinmesi gerekmez mi? 
Bunlar, Diddy'nin yüzleşemediği sorular. Yeterince zeki olmadığı için mi? Yoksa yalnızca kuvveti yetmediğinden mi? Acaba hayata bağlılığı ve karakteri en başından beri hasarlı olabilir mi? Diddy bu sorularla da boğuşmadı hiçbir zaman. Denemedi bile bunu. Her zamanki gibi, bu korkunç soruları zorla aşıp tahammül edilebilir, avantajlı bir bakış noktasına ulaşmaya çalışıyor. Parıltılı ıstırabı silip yok etmeye çalışıyor. Güven içinde saklanabileceği, serin, sakin sessiz bir yer arayışında. İradenin koçbaşı. Diddy, iradesini kullanarak yol açmaya çalışıyor kendine. Körlüğe öykünüyor..."
                                                                                                                 
                                                                                                           Ölüm Tüneli/susan Sontag


Ne biçim ülke burası? Ne biçim yer, nasıl bir toprağın üstünde duruyorum ben, nasıl bir yer ki, her baktığım dağılıyor? Kar, yağmur, rüzgâr fark etmez, bak şimdi güneş var, melankolik, arabesk, titreyen, puslu bir görüntü hep. Gözümün önünde. Hadi, birisi size şunu demiş olsun; aslında insanın hareketleri, gördüğü rüyalar ve hayalleri baştan sona manasızlığa dayanmaktadır. Ve doğumundan bugüne yaşadığı hiçbir hikâyenin açıklaması yoktur. Bunlar kitap cümleleri, ama diyelim buna benzer bir şey size söylenmiş olsun sabah kalktığınız gibi. Ne yaparsınız? Tamam, sizin ne yaptığınızı hızla geçelim, benim ve herkesin derdi kendisiyle, öyleyse aynaya dönelim. Ne yapar, bu aynada gördüğüm, kendisini acıtan, devamlı acıtan kadın? Tüm gün oturdum. Sessiz düşündüm olmadı, müziği açtım öyle düşündüm, yine olmadı. Tek bir cevap var kafamın içinde çevirip durduğum; kimse kendisine eşlikçi aramıyor. Bu böyle. Bu sizin eliniz madam, havada boş, bomboş salınıp duran, bu sizin eliniz, hiçbir anlama ihtiyacı olmayan. Bu el, Tanburi Mustafa Çavuş ile John Singer Sargent'ı buluşturdu bu sabah, ona gereken inceliği gösteriniz.

Yakında denize gireceğim, kısa, çok kısa tatil.

-----------------------------
*fr: bu sizin eliniz madam.

Perşembe, Temmuz 14, 2011

ya aldırma, ya da kendini tamamen ona ver*

“…
insanlar tıpkı diğer yerlerdeki dağlı köylüler gibidir. özgür, gösterişsiz.
çalışmaları gerektiğinde çalışır, içlerinden gelirse gülerler...
ve insanlara hürmet etmezler.
erkekler yine erkek. başka yerdekilere kıyasla, ne iyi, ne de kötü.
kadınlar yine kadın. çocuklar yine çocuk.
..."
(filmde bay Dean bölge insanını bu sözlerle tarif ediyor.)

Black Narcissus'u seyrettim, biraz önce bitti film. Çok geç oldu, yine de uyku görüntüleri ve anlamı bulanıklaştırmadan bir şeyler anlatmalıyım. Powell'ı bilen bilir, Peeping Tom'u ve The Red Shoes'u seyreden daha iyi bilir ne kadar sağlam bir yönetmen olduğunu. Black Narcissus, Powell ve Pressburger iş birliği ile yapılmış bir film. Bu ikili, bir dönem çoğu kült filmi yazıp yönetmiş. Çok iyi yapmışlar, ellerine sağlık, uzun süredir ilk defa harika bir film izledim sayelerinde.

46 yapımı filmde, bir grup rahibe Himalayalar'da kendilerine hediye edilen bir binayı okul, hastane, manastır  haline getirmek için görevlendirilirler. Grubun başında rahibe Clodagh (Deborah Kerr) vardır, bir yaşlı, bir şişman, bir sevimli bir de hasta rahibeyle yola çıkarlar. Gittikleri yerde hiç durmadan esen rüzgâr ve cam gibi bir gökyüzü vardır. Doğaya söz geçiremezler, sebebi olmasa da (rahibe giysilerinin içinde bile ihtiraslarını saklayamayan bu kadınlar için sebep ne kadar önemlidir?) iklim delirtir. Kalmaları için onlara verilen bina önceden harem olarak kullanılmış ve duvarlarda hâlâ erotik resimler asılı. Yaşlı bir hizmetçi bizim rahibelere yardım eder, genç general (yaşlı generalin oğlu, neredeyse çocuk prens) orada ders alıp olgunlaşmak ister. Yerli bir kız -yine ergen-, akıllanması için rahibelerin emrine verilir. Kız elbette prense abayı yakar. Cinsellik, tensel arzular, sömürü filan dinlemez. İlkel ya da değil, insan "önemli olmak" ister ve farkedilmek ihtiyaçtır. Çok yaşlı bir yerli gözlerini ileride bir yere dikip kımıldamadan, uyumadan, yemeden, içmeden, kısaca hiçbir şey yapmadan yaşar. Orada yerli olmayan tek kişi vardır, Bay Dean. Kibar, küstah ve akıllı biridir. Duyguları bu denli bastırılmış kadınlar arasında elbette kıskançlık başlar ve çanlar bu sefer başka bir tınıda çalar. 
Filmin sonunu söylemek yersiz, zaten netten biraz bakılırsa bu kadar az bilinen filmin sonu, (evet şaşırtıcı) ayan beyan yazılmış her yere. Esasen, o tuhaf ama tahmin edilebilir son önemli bile değil. Çünkü, dağa da gitsen, bin kat elbise de giysen, kendini götürüyorsan yanında, orada sorun vardır. Gözlerin kızarır, başın ağrır, ellerin terler. Sen tüm bunları "Siyah Nergis" isimli bir kokunun yaptığını sanırsın ama beynin kokudan da keskindir. Yabancı bir eleştirmen film için; rahibelerin fantezileri hakkında erotik bir İngiliz filmi, nadir görülen bir şey", demiş. Sadece şunu eklemek istiyorum bu tanıma;  başının içinde esen rüzgârdan daha fazla, hiçbir şey kafanı karıştıramaz ve bunun ilacı temiz hava değildir.

Hemen hemen uyumalıyım. Uyku unuttursun tüm sesleri ve görüntüleri.

   
  


* Filmde yaşlı rahibe gitmek istediğini ve artık dayanamadığını söyler. Kaldıkları yere katlanabilmek için ne yapılması gerektiğini başlıktaki cümleyle açıklar.

Çarşamba, Temmuz 13, 2011

enteresan işler


 

"...
Anadolu'da uzun süren bir yolculuk ve bir araştırmayı da anlatmak istiyorum bu arada. İnsanlarımız ve bizim onlarla ilişkimiz. Bizi nasıl anlıyorlar? Biz onların içinde nasıl hissediyoruz? Ben hep kendimi onlarla yakın ilişkiler kurmuş bir insan olarak düşünürüm. Sonra, arkamdan olmadık düşmanca, hissiz, soğuk ve kötüleyici sözler edildiğini duyarım. Bu birliği -bana karşı davranış birliğini- nasıl kurarlar acaba? Hangi noktada birleşirler? Aralarında iyi bir izlenim edinmiş olanlar yok mudur? Nasıl başlarlar insanın arkasından çekiştirmeye sonra? Nasıl cesaret ederler? Ya biri karşı çıkarsa onlara? Aydın çevrede de aynı davranışlar sürüp gidiyor.
..."
o. Atay/Günlük

 -------------------

Sıcak. Evet, çok değil bir ay kadar önce soğuk diyordum. İnsan böyle işte, mızmızlanmak doğası. Biraz sonra dışarı çıksam, Eko'ya filan gitsem. Sıcağı belki savuştururum, bir günlük hiç olmazsa. İyi olur. A, akşam için bir planım var ilk defa, ona "belki" koymasam iyi olur. Bir peynir tabağı hazırlasam diyorum, ve geçen hafta ambalajına kanıp aldığım şarabı içsem. (kandım diyorum da, daha tadını bilmiyorum, güzeldir ihtimal) The Killing seyrederek ya da eski, güzel bir film, keyif yapsam. The Big Sleep mesela. Ne hoş olur. Humphrey Bogart'ın uykulu hâlini, bir tür coollukla saklamasını pek beğeniyorum. Akıllı adamın hâli başka oluyor tabii. Black Narcissus filmini seyreden var mı, burayı okuyanlar arasında? (tavsiyeleri takarım ya!) Poliş İstanbul'a gitmeden seyredecektik, araya hep başka bir şey girdi. Çok sağlam filmmiş, Deborah Kerr'i Henry James uyarlaması The Innocent filminden beri enteresan bulurum zaten. Bir de bugün iki keredir enteresan kelimesini kullanmam çok enteresan oldu ya, neyse.

Gazete okumak sağlıklı bir davranış şekli değil. Sağlığı takmam ben, ama sağlıklı değil, bunu kendime yüz kere söyleyip, takacağım bu sefer. Altınel'in bugün okuduğum düşüncelerinden çok altına yazılan yorumlara güldüm ben. Hah ha, şaka mı yapıyor birileri, birilerine acaba? Ve bu şakanın tam orta yerine mi düşüyorum ben her defasında? Ne kadar şirin bir dünya burası. Şimdi buz gibi bir bira ve buz gibi deniz olsa. Mis olur, hatta enfes! Beckett kitabının üstüne biramı koyar, yüzerim.

Bilirsiniz canım, bilinmez mi hiç, herkese serin bir duruş lazım.

Cumartesi, Temmuz 09, 2011

uzun saçlı, uzun gözlü, dargın peri*

(Eko barda, Ayhan, Serap, Poliş, Sunay, Lily ve ben nasıl olduysa buluşmuştuk. Poliş burada Sunay'a sigorta durumunu soruyor. Öyle hatırlıyorum. Biraya bile iş karışıyor, anlayacağınız.)



Sarı, o Çokgüzel, giriyor kentime.
i. Berk 

Ellerimiz, saçlarımız, diz kapaklarımız değişiyor**, Poliş, her şey değişiyor. Oysa bizim birbirimize seslenmemiz, her kalabalıkta, tanıdığımız, o sakin yüzü, birbirimizi aramamız, değişmiyor hiç.  Biraz önce mektupları koyduğumuz kutuları çıkardım yerlerinden, yine senin hazırladığın zarif saklama kutuları, mektuplar el yazısıyla, kendi mitolojimizden, bir kalbin en ince yerinden yazılmış. Ben Gerede'deyken ne çok yazışırmışız seninle, sen daha sınavlara hazırlanan bir çocuk, ben gittiğim kasabayı anlamayan başka bir çocuk, ne güzel yazışırmışız. Şimdi otuz mu oldun sen? Tanımanın, bilmenin, bildiğinin sıkıntısını her yerde anlamanın sayıları ezen, anlamsızlaştıran bir etkisi var. Hep yaptığım gibi parmaklarımı uzatıyorum ve sayıyorum; senin yaşın "kardeşim olman", değişmiyor bu hiç. Kardeşliğin başka bir hesabı olmalı, parmaklarıma sığmayan.

Yıllar önce birine, "sarı bir anlama" benziyor diye aşık olmuştum. Hatırlar mısın, sarı bir şey derdim ona, bana verdiği duyguyu senin sarınla açıklıyordum. Gülüyordun, bir tek sen anlıyordun, bahsettiğim ne renk ne de huydu, onun için o sarıyı sadece sen biliyordun. Kapı arkalarında, inilen bir basamakta, karanlıkta, bir yola hiç girememekte ve en gidilmeyecek yere gitmelerde o bilmenin şifresi vardı. 


Hiç unutmam, o aptal binanın bahçesinde, sabahın köründe, bir kuşu "senin şansınla" (hayır, böyle bu) bulduğum sütle beslerken, orada hemen yanında ben yatıyordum. Ellerini, kalbini tutuyor, kulağına tanıdığın o ılık sesle fısıldıyordum; her şey iyi olacak Poliş, geçecek ve biz yine güleceğiz. Hiç mucize görmeyen gözlerimiz, görmeye alışacak. Yalnız birbirimizden talep ettiğimiz, edeceğimiz nazlanmaya, mızmızlanmaya, ağlayan yüzümüze hiç kimsede olmayan sevecenlikle bakmaya devam edeceğiz. Birbirimizi sevmeye devam edeceğiz kardeşim. Geçecek.

Bir gün gelir, bir zemberek aniden boşalıverir. Sindirilmiş, bitmesi gereken bir zamandır o. İşte o zamana kadar sarı Temmuz yüzün hep karşımda olacak. O yüzü hep seveceğim. Seni seviyorum canım. İyi ki doğdun.

----------------

Yine bir ayrılıkta, ve yine biz küçükken bana bir mektupta şu şiiri yazmışsın. Ben After Hours'u senin için seyrederken, sen buzdolabının üstüne benim için not yazarken, o şiir o kağıtta, bir dua gibi hep durmuş, burada da dursun öyleyse;

köşedeki minderde otur
eski günlerdeki gibi,
usul sesle bir şeyler anlat bana,
bana bir şeyler söyle
her şey eskisi gibi olsun
ben hiç gitmemiş olayım

m. Mungan/oyunlar, intiharlar, şarkılar

-----------------
*Ece Ayhan şiiri. Daha önce yazdığım bir yazıda da bu harika dizeyi kullanmıştım.
** Senin bir mektubundan.

Perşembe, Temmuz 07, 2011

fantastik, bumbastik, komik bir dünya

(Lily ve ben, bir yıl önce İstanbul'da.)


Evi temizledim. Aslında bunu söyleyip, yazıyı bitirsem ne iyi olur. Yaptığım en anlamlı iş oydu çünkü, gerisi faso fiso. Dün nöbet yorgunuydum, evde oturmayı isterdim ama alınacak şeyler vardı, markete gittik. Eve dönünce erken yatayım dedim, olmadı. Saat beşi çoktan geçmişti. Balkonda durdum biraz, ezan okundu, rüzgar esti, geçti (dalga geçiyorum, bakmayın bana, biraz serindi sadece), sabah oldu. Hah işte şimdi yatabilirim dedim, uykum gelmedi bu sefer. Ya işte, hay aksi şeytan durumları. Sabah satılık ev ilanı için aradı biri, onun telefonuyla uyandım. Oysa yarım saat daha uyumalıydım, kurmuştum cep telefonunu. Neyse, sağlık olsun, uyuruz bir ara. 
Ev temizdi ama üç günde toz filan olmuş, silip süpürüp öyle oturayım dedim. Güya bir dakikada yapacaktım temizliği, C.'ye de öyle demiştim. Tabii yaparsın sen bir dakikada, neredeyse üç saate yakın sürdü. Süpürme, toz alma, silme, bu da güreş kategorisi gibi oldu; çırpma, silkme, künde! Hah ha hiç gülesim yoktu valla, hey allahım kendi kendimin maskarasıyım. Keyfim yoktu oysa, allahallah. Neyse. Ne diyordum, işte temizlik bitti, duş aldım, koşa koşa (neredeyse) kahve yaptım. Türk kahvesi tabii. Yanında çikolata, albeni tane tane. Güzel oldu. Aklımdayken söyleyeyim, biscolata diye bir şey gördüm kahve aldığım yerde, kutusu çok zarifti, aldım tabii. Kaçar mı? Kahveyle çok iyi oluyor o da, şık bir görüntü ve güzel bir tat. 
Sonra, kahve keyfi yapayım dedim, netin başına oturdum bir şeyler karalayacaktım, ama önce yazılanları okurum ben. Daha eğlenceli ve tembel işi. Kimse bir şey yazmamış, bana gelen bir mektupta yazdığı gibi (çok gülmüştüm o lafa, benim sezon finali yaptığımı sanmış mektubun sahibi;)) sezon finali yapmış millet. Passive'i gördüm son anda, keyfim yerine geldi. Okudum, yorum yazdım. Benim keyifler hâlâ iyi. Sonra Serap aradı, ablam. Lily'den bahsetti. Biraz canı sıkılmış. Lilişka havuz kenarında bir kıza onu çok sevdiğini söylemiş sanırım, benim anladığım bu, en azından. Kız biraz büyükmüş Lilişka'dan ama çocuk sonuçta. İşte, bahsedilen çocuk Lily'ye seni sevmiyorum filan demiş, bizimkisi onun peşinde, bu yüz vermiyor vs. vs. Liliş ağlamaya başlamış sonra, havuzun kenarında çığlık çığlığa anne beni sevmiyor, niye  sevmiyor, bir şeyler bir şeyler. Serap da evde ağlamış biraz. Saçmalama dedim, çocukken yaşanır böyle şeyler, biz de yaşadık, Lily ağlasın, üzülsün ama sen annesisin, takma, gül geç dedim amaaaaa, işte orada bir ama var. Benim de içim bir tuhaf oldu. Lily bizim canımız diye değil bu, böyle aptal bir olay yüzünden ağlıyor, o güzelim kalbi acıyor diye üzülüyorum. Çok güzeldir Liliş'in kalbi, ve onun için belki, sadece orada ufak bir sorun var. Neyse, bazı çocuklar biraz huysuz. Burada da -İzmir'de- bir arkadaşı vardı, kız safi nefret. Kimseyi sevmiyor, ben tek başına oynarım diye bağırıyor, bizim kızlar (lily ve başka bir kız) bununla oynamak istedikçe bu kaçıyor, bağırıyor filan. Bir şey yapamıyorsun tabii. Lily de anlamıyor. Böyle saçma durumlar. Geçer elbette. Geçer de, umarım iz bırakmadan geçer.

Elimde Sıkı Kontrol Edilen Trenler kitabı var. Çek yazar Bohumil Hrabal'ın. Çok eğlenceli. Zaten bu Çekler kafa adamlar, Aslan Asker Şvayk da çok çok komikti. Bir ara hep böyle kitaplar okusam, komik, keskin bir mizahla yazılmış, eğlenceli romanlar. Ne hoş olur. Sırada da Mösyö var, o nasıl acaba? 

Kahve keyfinden sonra bir bira açayım demiştim, yemekten önce hem iştah açar hem de güzel olur diye. Birayı açtım, bardağı dolaptan alıyordum, elimde kırıldı. Valla, öyle oldu. Dirseğime çarptı herhalde. Ne olduğunu anlamadım. sinir bozucu bir durum, tekrar süpürgeyi çıkar, süpür, cam kırığı kalmasın diye uğraş. Saçmalık. Dirseğim de kanadı biraz. Nazar diyelim;p Öyle diyelim de tam dini, mistik, fantastik bir blog olsun burası;p Amaaaan olsun ya, ben zaten fantastik, bumbastik bir kızım burası öyle olmuş çok mu? 

Şimdi biftek kızartacağım. Dün gece üç gibi marine ettiğim biftekler, buzdolabında sinir filan kalmamış bir hâlde beni bekliyorlar. Marine işlemi ne güzel, kendimize de uygulasak keşke. Dün bir ara acaba düdüklüde haşlayıp, öyle mi kızartsam dedim ama, o zaman da çok yumuşuyor sevmiyorum. Yarım saat yemek sitelerine baktım karar vermek için. Toti Hanım ve Endişeliperi'nin konuşmalarına kulak kabarttım, hah tamam böyle yapayım dedim ama unuttum kalkana kadar. Olsun, bir zaman da öyle yaparım. Şimdi böyle olsun. Bu arada, Toti Hanım'ın bloğu çok güzel, zarif ve hoş. Neo sayesinde öğrendim varlığını, hep bakarım artık. Böyle blogları çok beğeniyorum, oku oku hiç sıkılmıyor insan. Dışarıda ne var ki zaten kaçırdığın? Kargaşa, gürültü, kabalık. Evimde oturup keyifle blogları dolaşmak her şeyden milyon kere daha iyi.

İyi, tamam. Gittim ben.

Pazartesi, Temmuz 04, 2011

kafamın içinde bir şey, bir hikâye...

 (Olaylara başkasının gözüyle bakmak böyle bir şey olsa gerek. Fotoğraf Pixdaus sitesinden, comic book guy kullanıcısına ait.)


Kara Kitap bittiğinden beri, aklımda hikâye anlatmak var, nasıl istiyor canım hikâye anlatmak nasıl istiyor, bilemezsiniz. Bir hikâye anlatsam, yaşadığımı hissetsem, filan falan;p

Bir arkadaşla yazıştık geçenlerde, iyilik, sağlık, tanrı, varlık, yokluk üzerine lafladık. Yazıyla elbette. Bir hikâye olsaydı bu, nasıl anlatırdım acaba? Hmmm, koyardım iki mektubu alt alta başka da bir şey yapmazdım. Onun için Orhan Pamuk nobel ödüllü, ünlü bir yazar ve onun içindir ki zavallı Justine yarın yine nöbet tutacak!

Hızla mektuplara geliyorum. Aşağıya buyurun efendim;

O: ... Bu arada sana bir şey sormak istiyorum. Sen ruh konusunda benden farklı baktığın için sormak istiyorum. Red Thin Line filminde hatırlarsın bir monolog geçer: “Belki de tüm insanlık büyük bir ruhun parçasıdır. Herkes aynı ruhtur.” Buna benzer bir şeydi aklımda kalan. Gerçekten buna ihtiyacımız var mı? Bütün evrenin aynı ve tek olduğuna hep inandım. Evren sonsuz bir dönüşüm ve başkalaşım dinamiğidir. Ama ona bir ruh biçmek, belirli bir aşkınlık eklemek. Daha sonra doğal bir sonuç olarak ona kendi aklımızın sınırlarından daha öte olmayan bizzat bir yaratıcı, hükmedici uyarlamak. Kurallar dayattırıp abuk bir cennet tasviri ile ağız sulandırıp, yaklaşma cıs olur mantığından pek de azade olmayan bir cehennem ile de göz korkutmak… Gerçekten tüm bunlara ihtiyaç var mı? Arkeoloji okumuştun sen. Sen de biliyorsun ki tüm mitolojik-dinsel yaratımlar insanın sosyolojik evriminin belirli bir evresine denk düşer. Hiçte aşkın değildir. Egemenlik kavramı ile doğrudan ilintilidir.
Bu tarafını tartışmıyorum. Tartıştığım bizleriz. Yani bu egemenlik süreçlerinin dışarısında, kendi gerçekliklerini kavramış insanlardan. Gerçekten bizim bir ruha, yaratıcıya, cennete ve cehenneme ihtiyacımız var mı kendimiz olabilmek adına. Gerçekten bu hallerimizle dünyayı anlamak yetmiyor mu onu yaşamaya, sevmeye yahut korkunç nefret etmeye. Senin yazını okudum. Çok teşekkür ederim her şeyden önce. .................., neyse bu bölümü hızlı geçiyorum. İnceliğine minnettarım ve bunu tartışmıyorum ama “dua” gerçekten buna ihtiyacımız var mı? Kim bizlerden daha üstün ve aşkın olmayı hak ediyor. Diyelim ki var. Diyelim ki gerçek. Gerçekten ondan bir şey istememizi, en mahrem yanlarımızı ona açmamızı hak ediyor mu? Onun yarattığı bu cennetin ve cehennemin taşıyıcıları bizken, biz ağlıyor, biz gülüyor ve dövüşüyorken. B,z aşık oluyor, biz öpüyor ve biz kaybediyorken, yani nefesi çekende alanda bizken o tüm bunların neresinde de bizler ona sığınıyoruz? O senden daha mı güçlü sanıyorsun? Sanmıyorum.
 .........................
Benim söylediğim şey bizzat senin için. Kendine ait koca bir gerçekliğin alanını daraltmandan duyduğum korkuyla ilgili.Haddimi aşmak istemem. Sadece zihninin bir yerlerinde en azından bunu da sorgulamanı isterim hepsi bu. İnan tanrı ya da tanrıların hiç biri senden daha merhametli değiller. Bırak onlar senin merhametine el açsınlar.Sonsuz teşekkür, ve sevgilerimle…

-------------------------
Ben:  Ah canım;) (canım kısmına isim geliyor tabii;p)

"Zatıma mirat edindim zatını" lafını bilmez misin Çelebi'nin, hadi onu geçelim, "Bir yerde olup ikisi câlis/Ayineye girdi aks-ü âkis" sözlerini Galip'in. Kara Kitap'ın baş kahramanı Galip değil, Şeyh Galip'in. Hoş, ne fark eder değil mi? Galip Galip'in içinde eridiyse, o "o" olduysa artık. Ben tanrıysam canım, senin için ettiğim dualar benim gücümse, benden sana geliyorsa. Aracı bu kadar önemli mi? İsim, varlığın "tekil" hâli, bu kadar şart mı ki şerh koyuyorsun anlama? 

Biliyorum, biliyorum ..., Arkeoloji'yi siktir et şimdi, hiçbir varlık tek başına aşkın değildir. Ne dualarımızı gönderdiğimiz, adına tanrı dediğimiz varlık mutlaktır, ne de duayı eden insan. Mutlak olan ikisinin arasındaki ilişkidir. Biri birini var eder, aynada görüntü çoğalır.

Benim dua'm sanaydı, aracıyı boş ver, duayı ederken, dilerken içimden geçirdiğim şey, iyi olmandı. Ötesi, önemli mi sence? Yeterince büyümedik mi, tanrı, varlık ve yokluk tartışmalarını gençliğin heyecanlı düzleminde yapmak için? 

Merhametimi, sınırlarını, kendimi ve ötesini hiç bilmiyorum ..., çok bildiğim gibi. Çok şey biliyorum, hiçbir şey bilmiyorum. Benim tanrıyla kendimi kısıtladığımı sanarken sen, sakın bugüne kadar öğrenmiş olduğun mantık ve doğrularla kendini sınırlama. Benim gerçekliğim sonsuzdur, sen de öyle ol.
 ............

filan falan. İki yazıya da ne dil bilgisi ne de anlam olarak dokundum. Sadece özel meseleler ile ilgili cümleleri kestim, bir de isimleri, o kadar. Bunları paylaşmak istedim. Çünkü bence milyon yıldır insanlar bu konu üzerinde konuşuyorlar. Bir de burada dursun öyleyse. Şimdi hızla konuyu değiştirelim. 

Ev çok sıcak, klimayı açmıyorum, o zaman da çok soğuk oluyor. Kışlık giyinmek lazım öyle bir soğukta oturmak için. Terliyorum, terledikçe ufalıyorum sanki, bira açtım, anında ısındı, yazık bana. Biranın altına koyacak bir şey bulamamıştım Beckett'ın Eşlik kitabını koydum, sanki Samuelciğim gülümsedi bir an, ya da ben deliriyorum;p Geyiği geçersem, ben Eşlik kitabını geçen İstanbul'a gittiğimde sahaftan alıp gece İzmir'e dönmeye hazırlanırken koltukta bir bira "eşliğinde" hızla okumuştum. Kısacık bir şey zaten. Fakat, çok tuhaf. Beckett'ın en tuhaf kitabı belki. Onun hakkında yazacağım yakında, unutmasam döndüğüm gibi yazacaktım ama kalmış öyle. Neyse, aklınızda olsun, okumadıysanız okuyun bana kalırsa. Sağlam kafa yapıyor.

Aşağıya koyduğum foto header fotoğrafında görünmeyen alt taraf için. Peri ayağıma ne giydiğimi merak etmişti, gizli saklı bir şey kalmasın dedim;p Aslında spor ayakkabı vardı ama içine giydiğim soket çorapların mavi olduğu, azıcık da olsa göründüğü için, o kadar da uyum olmaz olsun, olmasın, diye düşündüm ve o gün aldığım sandaletlerle çektirdiğim fotoyu koydum. Her şey dünyanın uyumu için, düzen ve sağlık kadar güzel şey yoktur dostlar, tavsiyem sandalet giyin. (hah ha, sandalet giydiğim gibi Romalı oluyorum, nedir problem acaba?)



p.s.: A, en önemli şeyi unutmuşum. Mektup, sahibinin izniyle buraya koyuldu tabii. Bira içiyoruz ama o kadar da sarhoş değiliz, çok affedersiniz;p