Pazartesi, Nisan 11, 2011

titre, ama kendine gelme

(Üç yıl önce çekilmiş bu foto; o zaman düşündüğüm şeyleri hâlâ, aynı biçimde ve yine "bir yaraya merhem", "bir derde derman" olmayacak şekilde kurup kurup duruyorum.)


"...
'Yatakta dizlerini bacaklarımın arasına iterek açmak için zorladı. "Kızgın olduğun zaman," dedi, "kendimi ırzına geçiyormuşum gibi hissediyorum. Sonra da beni o kadar seviyormuşsun ki bana karşı koyamamışsın diye düşünüyorum. Görüyorum ki ıslanmışsın ve karşı koyman da ve bozguna uğraman da hoşuma gidiyor.'
'John, beni o kadar kızdırıyorsun ki seni terk edeceğim.'
Korktu. Beni öptü. Bunu tekrarlamayacağına söz verdi.
Kavgalarımıza rağmen, John'un beni yalnızca daha duyarlı kılmasıyla sevişmiş olmamızı anlayamıyordum. Vücudumu uyarıyordu. Şimdi kendimi bütün kaprislere bırakmak için daha büyük bir arzu bile duyuyordum.
..."
                                       Anais Nin/Venüs Üçgeni-sanatçılar ve modeller

Filan falan. Yazmış kadın işte, çoğu zaman yapılanın aksine tahlilleri okumak yerine, kendisini tahlil etmiş. Ben Nin'i iki yıl önce okudum, yatakta uyumadan önce hafif bir şeyler olsun niyetiyle elime almış ve beğenmemiştim. Geçelim şimdi bunu, aklıma gelmesi kafamdaki "ahlaklı olma-ahlakçı olma" sorununa takılmamdan ve hatta "takmamdandır". Sonra onu geçip, o ünlü "titreme"ye geldim. Evet, o yanak pembeliğinde durdum.

Karşındakini her hareketiyle anlamaya çalışmak, çıkan sonuçlar seni korkutsa, yıldırsa bile, kendini tartmak, tanımlamak, kendi kendinin semiyolojisini yapmak gibi önemli, anlamlı bir çaba. Yoksa daha çok düşünür, takılır kalırım; Lawrence diye bir adamın yazdığı, Lady Chatterley diye bir kadının titremelerinin ne kadarının kurgu ne kadarının gerçek olduğu sorusuna. 

Anais Nin'in yazdıkları, ben ne kadar küçümsesem, edebiyat değil desem bile önemli. Anna'yı, Emma'yı, Lady'yi, Bihter'i ve diğerlerini yazan müthiş kafaların, harika cümleleri kadar önemli.  Ne de olsa, kadın; ikinci cins* ve fakat birinci tanık;p

---------------------

*Simone De Beauvoir'nın Kadın İkinci Cins'inde, D. H. Lawrence'ın Frieda ile ilişkileri biraz anlatılır. Çok tuhaftır ve çok tahmin edilebilir. Ek bilgi olsun bu da, merak edene. A, bahsettiğim kitap nette pdf olarak bulunuyor ayrıca.  

6 yorum:

endiseliperi dedi ki...

amanın! diyip kaçıyorum. şaka şaka.
mesele ne? anais nin ya da henry miller deki sevişme sahnelerinin gerçekliği, sahteliği mi? ben o tayfayı sevmedim hiç. sanırım, 21-22 yaşlarımda filan okudum. o dönemde, özellikle cinsellik mevzusunda, hayatta ne olabilir, yani ne mümkün, neyi onaylamak lazım, diye düşünüyor ve topluma karşı çıkma farklılık yaratma telaşıyla bunları bir süs olarak kabulleniyorsun. halbuki o sırada cinsellik dünyan, nerdeyse zero! çok laf, az icraat dönemi kısaca. anais nin'i okudum, henry miller'ı yarıda kestim. ahlakçılıktan değildi, sanmıyorum... bilemiyorum, ben porno da izleyemem. cinselliğin bu şekilde kurgulanması belki de. içtenliksiz, samimiyetsiz bir şey var. orgazmla tükenen şeyin, sanki seni de sonuna kadar tüketmiş olması... sadece bedeni olanın icraa edilmesinde beni endişelendiren bir şey var. sapkın cinayet filmlerini de izleyemem, o kontrolsüzlük... bilemiyorum.

:) hay allah. bir arkadaşımın çocuğu 3 yaşında 3 dil biliyor. istemediği bir şey önerildiğinde ona, "no, sevmiyor," diyor. valla, no, sevmiyor. şimdi sevgi böceği gibi konuşacağım ama sevmeden, aşık olmadan yapılan seks bana uzak. o zaman, yabancılaşmaya, anlamsızlığa düşmezsin. bununla birlikte insanın zihninde cinsellik dünyasının kirli olduğunu biliyorum. ancak nasıl? bana, leyla ile mecnun olsun, aslı ile kerem olsun, işin içine allah karışsın, uhrevi bir şeyler dolansın, tutkudan yanıp, sevdiğini bekleyesin, sevdiğin yanında değilse bedenine düşman olasın...
bilmem anlatabildim mi?

fotoğrafın çok hoş. insan bir yandan değişiyor sanki de, bir yandan hiç değişmiyor. bakmışsın, durduğun yerde yaşlanmışsın:)

çok, çok sevgiler.

justine dedi ki...

;)
Mesele; yazdığım alıntıdaki ilginç ve mahrem durumun kadın tarafından incelenmesi, tahlil edilmesi ve bizim huzurumuza sunulması tabii. Mesele, orgazm denen gizemli şeyin erkek dilinde nasıl süslü ve abartılı bir hâl aldığı. Ve yine mesele, kadının en özel anını yine bir kadının anlatması gerektiği gerçeği.

Şekerim, farkında mısın böyle konuşunca siyasetçi gibi oluyorum ben;p Hah ha, retorikte (politika, belagat der;)) bir kelimeyi tekrar tekrar söylemek hava katar konuşmaya. Öyle valla.

Anais'i ve o tayfadan Miller'ı ben de sevmem. Sadece Miller'ın Dosto sevgisini severim o kadar, bu da benim garipliğim;p

Porno hiç sevmem (bildiğin kadın tribi, ama valla sevmem;p), belki en fazla erotik film izleyebilirim. Ben sanat filmi diye sunulan porno filmleri de seyretmiyorum, çirkin ve samimiyetsiz geliyor, böylelikle sana katılıyorum.

Başka başka, hah, aşık olmadan seks filan yapamam ben, sex and the city kadını değilim maalesef:) Ve, bu konuda sonsuza kadar konuşurum ama şimdi kalkmam gerek, sanırım Rüya'yı görmeye gideceğiz Serap'la. Yarın gidiyor ablam, son akşam bu akşam.

Sarıldım çok.

Buket dedi ki...

mrb justine
kadınların çoğunluğu böyle düşünüyor bence yani aşksız seks hakkında ama erkeklerin de çoğuda tersini. büyük bir uyuşmazlık var ken nasılda ortak bir payda bulunuyor ki?

justine dedi ki...

Hey Buket!
Ortak payda bulunduğunu kim söylemiş ki?;p Düşe kalka, yalan yanlış, yaşayıp gidiyoruz işte.
Yok yok, dediğim gibi, ortak payda diye bir şey masal olur, ortak eylem olur onun adı, onun ne olduğunu ise ikimiz de biliyoruz zaten;)
Sarıldım.

neo dedi ki...

sex and the city kadını olmayanlar kulübüne beni de alın kızlar :) gerçi diziyi izlemeyi seviyorum, fantastik bi dünyayı anlatıyor sonuçta.

meseleyi kadınların da anlatması bence de mühim.. gerçi kadın ya da erkek edebiyatçı için hayli çetrefil bi iş, ingiltere'de galiba, her sene "en kötü yazılmış sevişme" ödülü veriyorlar :)

blogun ilk zamanlarında Ian McEwan'dan bir alıntı yapmıştım, peri ona yazdığı yorumda burda sana "amanın" yazdığı gibi bana da "eyvah eyvah" demişti :) bende de aynen böyle bir tepki verme hissi uyandırıyor bu tür alıntılar eheh (viktoryen dönemde yaşamalıydık belki de :) cumartesi adlı romandaki adam karısıyla sevişmekten hala nasıl bıkmadığını çok güzel anlatıyordu. mcewan mesele bu konuda iyi bir yazar. seviyoruz kendisini.

justine dedi ki...

Neocuğum,
Sex and The City konusunda haklısın. Gerçekten fantastik bir dünya ve izletiyor kendisini:) Bir zamanlar -yirmili yaşlarımın başında-, ben bu diziye rastlıyordum, Cine5 vardı sanırım o zamanlar, orada. Her neyse, inanılmaz itici geliyordu kadınlar bana. Hele Samantha! Kâbus gibiydi;) Nasıl bir dünya, ne kadar itici tipler filan diye konuşup duruyordum. Gel zaman git zaman, ben büyüdüm tabii;p Sonra neredeyse tüm bölümlerini seyrettim, kahvaltıdan sonra, çay içerken Poliş'le. Fena değildi valla, gülüp geçiyordum artık. Tamam, hâlâ moda deliliği ve hatta sapkınlığı inanılmaz rahatsız ediyordu beni ama daha normal geliyordu. E, tabii büyümüş ve çoğu şeyi sindirmeye alışmıştım;) En son film versiyonunu, Sex and The City 2'yi seyrettim. Çölde Gucci filan giymeleri yine çok çok komik ve saçmaydı, ayrıca moda manyaklığı yüzünden inanılmaz berbat görünüyordu kadınlar ama olsun güldüm geçtim.

E, ne diyorduk? Hah, İngiltere'de öyle bir ödül mü veriyorlarmış? Bayıldım, hemen araştırayım bakalım, neymiş, ne değilmiş.

Ian McEwan bu konuları iyi yazar demişsin canım, ee, o da erkek ama!;) Poliş sever ve çok okur McEwan'ı, ben de Sonsuz Aşk'ını sevmiştim. Fakat burada sorun, yine bir erkeğin bu çok özel konularda kalem oynatması. Yoksa Lawrence'ın Chatterley'i anlatmasıyla ilgili bir derdim yok, adam müthiş tarif ediyor. Ben merak ediyorum sadece, o titremelerin ne kadarının gerçek olabileceği konusunu.
Sonuçta erkek yazarlar candır, harikadır ama bu konularda biraz abartırlar, böyleyken böyle:)

Sevgiler çok.