Perşembe, Kasım 18, 2010

birkaç yudum şarap, uçucu iki fotoğraf ve "Günlerin Köpüğü" tabii



"...
Bir ağaç sürüsünün üstünden
Çok ağaçlı bir ağaç sürüsünün üstünden
Kesilmiş limon dilimleri gibi düşüyor güneş
Votka bardağımın içine

Benim olmayan bir sevinç duyuyorum.
..."
                                       e. cansever/uçurum

İtiraf etmeliyim, ben bu fotoğraf uçucu, köpük gibi görünsün diye çok uğraştım! Öyle görünmediği gibi, yaşlı, net ve çok gündelik (gündelik ne yahu!) göründüm, farkındayım. Üstelik, altına koyduğum Edip Cansever şiirinde de caz kelimesi geçmiyor. Bu ne bedbahtlık! Fakat, başka bir şey var; adı geçen şiir, "Uçurum" şiiri büsbütün cazdır. Limonun sarılığıyla, güneşi ve içkisiyle caza adanmıştır, ya da yıllarca ben öyle bildim.

Şimdi şarap içiyorum, keyfim de yerinde ayrıca. Dün gecenin tüm yorgunluğunu, delirten baş ağrımı, bitmeyen sorunlarımı filan unuttum, "Günlerin Köpüğü"nü yazmak istiyorum sadece. Dünkü yirmi dört saatlik nöbete biraz da onun sayesinde dayandım ben, hiç bilinmez bu, Vian duy lütfen! 


Aslında Günlerin Köpüğü benim kitabım değil. Hiç değil. Sinemada Bunuel hayranı olsam da, sürrealizme bayılsam da, tuhaf geldi yazıda bu iş bana. Gerçeküstücü roman, öyle bir yazım tarzı, uçuşan kelimeler, devrilen, savrulan karakterler, olağanüstü masallar (Borges'in izniyle:)) şaşırttı,  uzak tuttu yazıya beni.

Yine de burada bambaşka bir çekicilik var. Sadece aşık olmak isteyen bir adam Colin, Sartre (Romanda Vian'ın müthiş ironisiyle, Partre!) hayranı bir arkadaş Chick, göğsünde nilüfer yetiştiren hasta bir kadın Chloé, güzeller güzeli Alise (Bu kızın romana katkısını pek anlayamadım, caz ve güzel kızlar ikilisi hatırına sanırım.), saygıyla konuşmayı seven bir aşçı Nicolas, siyah bıyıklı gri ve üstelik sempatik fare, bunlar ve daha fazlası bu romanın kahramanları. O kadar çok çizmişim ki romanı okurken, nereden başlayacağımı bilemiyorum. Yazarın önsözüyle başlayalım bakalım, Vian romana giriş yaparken aslolan iki şey vardır, diyor; güzel kızlarla aşk ve Duke Ellington müziği... Romanı yazarken gerçeğin yansıtılması yöntemini kullandığını ve aslında bir yöntemin olup olmadığından emin bile olmadığını söylüyor okura. Bizi bekleyen, uçucu bir şey. Orası kesin, ayağımızın altında kayıp giden bir metin ve sadece sınırsız bir hayal gücü ile eşlik edilen satırlar var önümüzde.

Pamuk helva tadında bir yaşam sürüyor Colin, İlk önce Alise'e sonra (Onu arkadaşı kapmış diye!) herhangi bir kadına aşık olmak istiyor. Saçlarının kokusunda kendinden geçilecek bir kadın olmalı bu, çiçek gibi! İş filan yok tabii, çalışmıyor, parası arkadaşına borç verecek kadar bol üstelik. Mutfağında aşçısı ona ilginç yemekler pişiriyor, faresi ve sevgili arkadaşı Chick ile bu yemeklerin tadına bakıp caz dinliyorlar, ta ki aşk gelene kadar. Chloé, sorunsuz bir kadın, aşık olmak için uygun ama kim bilirdi ki hasta olacak düğünden hemen sonra! Düğün peri masalı gibi oluyor, sonra Chloé üşütüyor, akciğerlerinde bir nilüfer büyümeye başlıyor. Ve çiçek bile olsa hiçbir hastalık sevimli değildir, bunu anlıyoruz.

"-Ben yoksulum... dedi Colin, ve Chloé öldü..."

Sevgilisi daha iyi olsun, iyileşsin diye ona devamlı çiçek alıyor Colin, parası bitiyor, işe girmeye çalışıyor ama ne yazık ki çalışmayı sevmiyor;

"-Siz ne iş yaparsınız? diye sordu profesör.
-Birtakım şeyler öğrenirim, dedi Colin. Ve de Chloé'yi severim.
-İşinizden bir şey kazanmıyor musunuz? diye sordu profesör.
-Hayır, dedi Colin. İnsanların iş olarak anladığı bir işte çalışmıyorum.
-Çalışmak iğrenç bir şeydir, bilirim, diye mırıldandı profesör, insanın kendi seçtiği iş de fazla gelir getirmiyor çünkü..."

arkadaşı Chick de öyle;

"-İstemiyorum, dedi Chick. Çalışmak istemiyorum. Sevmiyorum bunu.
-Kimsenin bunu söylemeye hakkı yoktur, dedi üretim şefi. Kovuldunuz, diye ekledi.
-Elimden bir şey gelmedi, dedi Chick. Adalet bu mudur?
-Hiç böyle şey duymadım, dedi (bayıldım ben buraya, çok komik!:)) üretim şefi. O kadar işim var ki."

Hastalık ilerliyor, büyük paralarla alınan (Çiçek çok pahalı bu romanda.) ve odaya doldurulan çiçekler ciğerdeki nilüferi yenemiyor, korkutup kaçıramıyor. Yaşadıkları ev gittikçe şekil değiştiriyor, daralıyor, küçülüyor. En sonunda karanlık ve havasız, mezar gibi bir yer oluyor.

Günlerin köpüğü böyledir, uçuşur uçuşur, diner sonra. Sorunsuz ilk gençlik günleri biter, aşk her zaman ilk günün heyecanı ve tasasızlığıyla sürmez, hastalıklar gelir biz fanileri bulur, sorumluluklar cazı susturur. Vian bu romanında bütün kurumlarla dalga geçmiş; din, elbette kilise, devletin güvenlik ve silah merakı, para tutkusu, tıp, iş ve kurumları aklınıza gelecek her şeyle. İşin alkışlanacak yanı, bunu caz ve blues tadıyla yapmış. Bir zamanlar çok fazla blues dinlerdim, ilk gençlik yıllarımda, blues festivallerini hiç kaçırmazdım, ağızdan ağıza konyak içmenin tadına varmıştım yani, işte o zamanlardan bilirim ben 'swing'i. Bu roman swing ritminde yazılmıştır, buna inanın. Komedi ile acı, çirkinlikle güzellik, yaşam ile ölüm kendini tekrarlar belli bir ritmle. Hiç korkmayın hem, günler köpük gibidir, güzel ve kısacık. İz bırakmayan.

Son söz; şaşkın ve mutsuz aşıklar, sevgiliye çiçek alınız. Onun yaşaması ve gülümsemesi için (ki çok şeydir), önemlidir bu. Her şeyi geçtim, genç yaşında öylesine ölüveren, Vian'ı da mı duymadınız? 

(Vian benim için sadece bu fotodaki gibidir; cin gibi bakan ve hep gülen:))

Pazartesi, Kasım 15, 2010

ah eski günler ve bir şiir, ithaf edilen


".... yapılacak en iyi şeyi bilir
doğarken kanatlarına üflenmiştir.
hep gidebileceğini bildiğinden belki
eve sonsuz bir şefkat gösterir.
onun yol açtığı yaralar kollarda ellerde bacaklarda seğirmez
kalbi gagalar gıdıklar gibi
sonsuz bir şefkat gibi
ağlamaya yol açan güzel bir şiir gibi

onun bildiği bizim bilmediğimiz bir şey var
ona uzun uzun bakma isteği uyandıran
şeffaf olmayan bedeninin körüklediği merak duygusuna karşıt
bütün soruları susturan yüzünün, bütün duyguları geçiren ince derisi
yüz haritasının parşömen kağıdı
yırtıldı yırtılacak
sema'da çakan ansız bir şimşek gibi
belki hep bildiği için çakabileceğini
sakin bir uğultu doğduğundan beri"


Canım canım, benim için şiir yazmıştın sen! Sonra araya yıllar girdi, kısa kısa kavgalar, atışmalar, yollar, kahkahalar, büyüme çabası. Ben o kasabadayken, hep mektup yazardık birbirimize. Bildiğimiz mektup, pullu, uzun gecikmelerle gelen karmaşık yazılı mektuplar. Yazını bir tek ben çözerdim, içindeki huzursuzluğun karmaşasını. Bana yazarken, gördüğün tüm karanlık arkada kalsın isterdin, yazdıkça rahatlamak, beni rahatlatmak. Esentepe'den inerken cebimde mektubun vardı, ilk aşkımla buluşmanın heyecanından çok mektuptan gelen sesin heyecanına kapılmıştım. Tekrar tekrar okumak, o da duysun, seni tanısın, bana yazdığın şeylere şahit olsun istiyordum. Yine soğuktu, hep soğuktu, sanırım orada mutlu olduğum tek gündü, mektubu çıkardım, "ablam göndermiş, okusana", dedim! Hah ha, şimdi gülüyorum bak, büyümüşüm demek. Yazını çözemedi tabii, beraber okuduk, çok sevdi yazdıklarını, öyle dedi ya da bilmiyorum şimdi. Sana sarılabilir miyim, diyordun, silik silik hatırlıyorum, ısınmamış bir yerim için sana sımsıkı sarılabilir miyim canım, diye soruyordun. Nasıl severdim mektuplarını, bana seslenmelerini. Kırlangıç, diyordun bana, hatırlıyor musun? Hep biraz uzak, hep "dokunmanın mümkün olmadığı" -kapı arkasında, evet-, soyut kardeşindim senin. Annem çocukken kişiliklerimize göre iç çamaşırı almazdı, bunu biliyordun, sen bir şeye kızardın, o sana, ben aramızdaki her şeye. Benim sana ve senin bana tahammül etmemiz gerektiğini o küçük evde öğrendik, bahçesiyle hayat kadar genişleyen. Bana bulaşmama geleceği yok kardeşim!, diyordun. Kendimizi birbirimizden koruyabilme geleceği yok, sen yazıyordun. Köyde, duvarlarına afişler astığımız bir oda, küçük tiyatrolar oynadığımız, yağmurda beraber dışarı kaçtığımız, ne sorunlu bir geçmiş yarattık biz. Şimdi o geçmiş olmasa dağılıp parçalanacağımız. Rüyanda eline o atletler geliyor mu? Geliyor mu sahiden abla, annemin aldığı beyaz çamaşırlar? Ensemde toplamadığım saçlara bakardın, banyodan çıkışıma, beraber bir kahvaltı sonra, çayımı soğutmadan, ardını bırakmadan içersem şaşıracağını söylerdin. Çayımı hep içtiğim gibi içersem de şaşıracaktın, biliyordun. Biraz şaşırmaksın benim için kardeşim, demiştin. Şaşkınlığın, aynı topraktan geldiğini unutarak. O toprak, kan kırmızı terra rosa! Yeryüzünün cin gibi olduğu terra rosa topraklar, benim sözümü kırmızı döktüğüm, senin kırmızı bağırdığın. Nasıl bir sessizlikti?

Can havliyle , aramızdaki ayrık otlarından, ısırganlardan canı yanan gözlerimizin acısıyla geliyoruz birbirimize. Sarıldığım hep sensin, konuşurken sesimdeki kamaşmayı, utanmayı tek duyan. Sana şimdi ve daima "aldıracağım" canım, seni seviyorum. (Buradaki aldırmak, en en en eski mektubundan kalma!)

(Ben kuşsam sen de romantik bir balıksın işte, ne dersen de, bak bu da kanıtı:) Bu fotoğrafın sende olmadığına eminim, neresi hatırlayamadım ama, ne kadar eski!)

Pazar, Kasım 14, 2010

"insanlardan 'buz gibi' soğudum"

Sis ve Gece filmini seyredeli çok oldu. Vizyona girdiği gibi sinemada izlemiştim. Çok etkilenmiş, biraz şarabın, biraz gecenin, biraz da müziğin etkisiyle aşağıdaki yazıyı yazmıştım. Yazının tarihi de eski yani. Burada bulunsun istedim, hemen aşağıda;

“bizi bölmek istiyorlar
 devletimizi güçsüz kılmak istiyorlar…”

                                                                sis ve gece/ismet

Tekvin’de daha başlarken tanrı, yeri göğü nasıl yarattığını anlatır.

“ve yer ıssız ve boştu; ve enginin yüzü üzerinde karanlık vardı; ve Allah’ın ruhu suların yüzü üzerinde hareket ediyordu. Ve Allah dedi: Işık olsun; ve ışık oldu. Ve Allah ışığın iyi olduğunu gördü; ve Allah ışığı karanlıktan ayırdı. Ve Allah ışığa Gündüz, ve karanlığa Gece dedi. Ve akşam oldu ve sabah oldu, bir gün…”   (Bap 1)

Burada mesele bir gün ne olduğu. Bir gün kız kayboldu. Bir gün düşünmen gereken şeylerin ertelenmesi ihtimali belirdi. Bir gün başka şeyleri düşünmen ve şüphelenmen gerekti. Bir gün paranoya başladı. Düş başladı.

Adamın arkadaşı öldürülür, biraz kimlerin öldürdüğünü bilir biraz neden öldürüldüğünü. Ama hep biraz. Çünkü aslında bilmek istemez. Ama işte arkadaşının yüzü devamlı gelir gözünün önüne. Devamlı konuşur onunla, cevabını vermek zorunda olduğu sorular sorar, duymak istemediği cevaplar verir. Nedir arkadaşını unutamamasını sağlayan? Zaman ölüyü de acıyı da unutturur lafı burada niçin etkili değildir? Karısı orada evinde bulunduğu sürece karısıdır, çocukları sevdiği sürece. Diğer zamanlar onları unutur. Aklına hiçbir zaman gelmezler. Peki, nedir sevdiği kız Mine’nin farkı? Devamlı gözünün önüne gelmesi, unutamaması? Sadece kaybolması olabilir mi? Olamaz, çünkü kız gitmek istemiştir belki. Unutulmak unutmak istemiştir. Hem onun başka bir sevdiği yok mudur?


Evet, başka bir sevgilisi vardır kızın. Unutamadığı arkadaşından başkasının söyleyemediği sebepler vardır: “genç bir kız yetişkin bir kadının erkeğini alıyor.” Hem Fahri var. “O çocuğun hiç mi etkisi yok ayrılmanızda?” O zaman yine tanrıya dönelim, hem yaratan hem yakan tanrıya. Hem yükselten hem alçaltan. Habil, koyun çobanıyken, Kain (kabil) çiftçiydi. Tanrının bir göz yanılgısı Kabil’i sinirlendirdi. (Neden çocuklarına aynı anda bakmaz tanrı?) Tanrı Kain’e sordu: “niçin öfkelendin? Ve niçin çehreni astın? Sorular cevapsız kalır bazen. Tanrı da olsa bekleyebilir. Bekledi de. Kabil’in kardeşini öldürmesini bekledi. Sonra tekrar sordu: “kardeşin Habil nerede? Ve dedi: bilmiyorum; kardeşimin bekçisi miyim ben?”


Mantıklı. Hatta, anlaşılabilir. Kanın sebebi olmasaydı eğer. İşte bu sebepten dolayıdır ki kardeşinin yüzünü sudaki yansımada, güneşteki ışıkta, her yerde görür. Artık onun yanı başında nefreti vardır, kini vardır, düşüncesizliği ve sitemi vardır. Yaşam bir eziyettir. Şimdi Sedat soru soruyor işte, fail arıyor. Düş kardeşi olduğu Kabil’le aynı cezayı çekiyor. “Her servis diğerlerinin içine sızmak ister.”, böyle dediler yeterli gelmedi mi Sedat sana? “Polis kızı öldürdü”, dediler. Katili mi beğenmedin? Niye bağırdın o zaman kanıtlamak ister gibi; “basit bir ilişki değil, deli gibi aşığım ona”, diye. Senin paranoyan bize de mi bulaştı Sedat? Biz neden inanmıyoruz sana? İmzala artık o dosyayı da. İmzala ki hiçbir şey gizli kalmasın. Arkadaşın bir daha konuşmasın. Kızın yüzünü bir daha görme. İmzala, Eyüp peygamberin bekçisi gitsin. Yatağı teselli bulsun. Sen uyu. Raskolnikov haklı çıksın; düşünmekten vazgeçip otorite bildiğinin emrine uysun. Cinayeti işlesin.

Senin başkaldırın kime Sedat? İş arkadaşın çok mu toy, çok mu gerçek? Harbi mahalle delikanlısı madamı ve tüm gayrimüslimleri soyarken çok mu şerefsiz? Solcu şair yeteneksiz mi yoksa? Şiirde, sevmekte. Kızın sevgilisi olamaz mı buyurdunuz? Karın çok mu sessiz, kızın babasının geçmişi çok mu karanlık? Boş ver. Boş ver. Ne demiş şair? Buz gibi, demiş. “Aşk iyidir bak, duyumunu arttırır insanın” demiş. Buz gibi demiş. Duydun mu Sedat? Cuma seni öldürseydi keşke, sorular dinseydi. Gitseydi Mine. Sussaydı Yıldırım. Buz gibi. Olmuyor mu? Dört kurşun var orada. Biri senden. Diğerleri kimin siteminden biliyor musun kardeşim? “İçinizi kemiren, ruhunuzu derinden yaralayan, vicdanınızı devamlı rahatsız eden nedir?”,  Raskolnikov acıyla güler bu soruya, “Anlatsam da anlamayacağını biliyorum der.” Adam hiçbir şey demez. Susmak öğretilmiş olandır. Edinilmiş olan değil. Anlatmaya kalkmak insanlıktır. Dosyaya olanı yazmak. Sen Eyüp değilsin. Sakın bağırma tanrıya, “beni rüyalarla korkutuyorsun” diye. Hastasın ama aklın başında. Hep seslenecek kız arkandan: “Sedat yardım et lütfen”… Dondu O, unutmayacak. Etrafta akıp giderken görüntüler, biz unuturken her şeyi o unutmayacak. “bu kimin duruşu, bu sizin en gülmediğiniz saatlerde, her cümlede iki tek göz, bu kimin, ya da kim korkuttu bu kadar sizi, bu nasıl sevişmek, üstelik bu kadar hızlı, ya da tam tersine, boş vermek öperken, severken boş vermek sevmelere”, şair böyle diyor. Adam sevişirken yeni yaralar açılıyor. Kadın kimi sarmış kollarında? Kimi bekliyor? Cuma’nın öldürdüğü kişi, babası. Karısı. Senin kocanı öldürmüş çok mu? Üç kurşun var kadının kocasının elinde. Kaynağı belirsiz üç kurşun. Vatanı olmayan ölüm. Bir yığın ölüden gelen varlığını sordun mu ona?


Ben biliyorum, adam aslında soru sormuyor. O, tek kurşunun, sevdiğinin katili. Dosyanın onaylanmışı. Yıldırım’ın tesadüfî arkadaşı. Unutan, unutacak olan. Ama bir resimden geçiyoruz şimdi. Yaşamsız bir resimden. O zaman konuşsun adam.

Bir şairin sesinden;

“…
insanlardan “buz gibi” soğudum
işte yalnız sen varsın
öyle halsizim ki sorma
anlarsın
....”  

 c. külebi.


Sedat, söylesene lütfen, bu ne sevişmek bu kadar hızlı?

*Sis ve Gece romanını okumadım ben, aslında hiç Ahmet Ümit okumadım. Bilmiyorum, film kadar güzel midir roman, genelde tersi olur değil mi? Roman harikadır, filme çekilir ve beter olur:) Bu örnekte filmi biliyorum, kitabı da iyidir diye umalım, ve sırası gelince okumayı.

Ayrıca, yazı eski bir yazı demiştim ya, çok fazla yanlışı, eksiği, gediği olabilir. Öylesine, birden, yazılması çok çok çok gerekliymiş gibi yazıp, ezan okunurken, huzurla yatağıma girmiştim:) Siz de öylesine okuyun, gitsin bitsin.

Cumartesi, Kasım 13, 2010

körfezdeki dalgın su ve bir menekşeye dokunmak ve hüzün ve gülmek...

...
Gök gürültüsünün ve alacakaranlığın sonu yoktu kasabada. Çoğu zaman bahçeye çıkamaz, pencerenin önündeki sedirde oturup hiçbir şey düşünmeden saatlerce heykel gibi dururdum. Çıplak ağaçlara konup kalkan kanatları ıslak kuşları, sise gömülmüş bahçeyi seyrederdim. Giderek kendime yakıştırdığım bir hüznüm vardı. Bunun özel bir şey olduğuna inanıyordum; boşluğa düşmek ve boşlukta kalmak gibi bir şey.
..."
                                                 h. arkan/ menekşeler atlar oburlar


Uzun süredir elimde Lady vardı, çok bereketli kitapmış bitmek bilmedi bir türlü. Şimdi Vian'in Günlerin Köpüğü romanına başladım. İnanılmaz güzel bir ismi var kitabın, caz parçası gibi. Zaten bu caz benzetmesi de tam anlamıyla kitabı tarif ediyor. Şimdi başka bir kitaptan bahsedeceğim burada, Vian'a sıra gelmedi tabii, ama hep bu ismi tekrarlamak istiyorum ben; günlerin köpüğü, günlerin köpüğü, vian köpüğü, günler, caz, deniz, dalgalar, günlerin köpüğü... Evet, yavaş yavaş deliriyorum:)

Menekşeler, Atlar, Oburlar, Hüsnü Arkan'ın ikinci romanı. Ben ilk romanı olan Ölü Kelebeklerin Dansı'nı beğenmemiştim, ısınamamıştım bir türlü kitaba ama Menekşeler... başka, çok özel bir roman bu. Önceden okuyup çok etkilendiğim kitapları anlatmak zor oluyor. Zaten sevdiğin şeyleri yazmak zordur bir de zaman giriyor araya, unutkanlık giriyor iyice imkansızlaşıyor. (Bundan sonra sadece taze taze okuduklarımı yazayım bari:)) Menekşeler...'ı 2003 yılında okumuşum, kitabın ilk sayfasına attığım tarih bu ve aldığım gibi okuduğumu hatırlıyorum. Şimdi çoğu ayrıntı silinmiş romandan, konu belirsizleşmiş. Aklımda; körfez, rakı, eski şarkılar, menekşenin solması, bir evi sorgusuz dağıtan, Gaugin bilmeyen polisler ve acı kalmış.


Romanda, gerçek ve düş iç içe geçmiş. Hatta neyin gerçek neyin düş olduğu iyice karışıyor bir yerden sonra.

"geri dönemiyordum, hangi yolu tutarsam tutayım kendime çıkamıyordum. sonsuza dek sürebilecek bir kısır döngüydü bu; kaybolan biri kaybolmayı açıklamak istiyorsa, önce kaybolmaktan kurtulmalıydı. ilk gençliğimi düşle gerçek arasındaki çizgide geçirdim ben. yanılsamayla yüz yüze gelmeden yaşayanlar ve bu yüzden yaşamlarını kendilerine ait bir şeymiş gibi hissedenler bu çizginin varlığından habersizdir. ama orada bir yaşam alanı olduğunu bilenler, gerçeğin hiç de göründüğü gibi olmadığını öğrenirler. çünkü bu çizgi düşle gerçeği birbirinden ayırmakla kalmaz, aynı zamanda onları birbirine bağlar. inanılması güç bir durumdur bu. bir şey yaşarsınız ama aslında yaşadığınız başka bir şeydir. hıçkırarak ağlarsınız ama aslında kahkahalar atmışsınızdır. sevgi, mutluluk, zafer, hepsi birer yanılsamadır. yaşam kurgudur, gerçek düştür. yalnızca inancınızla biçimlenen bir avuç hamur. neye inanıyorsanız, gerçek odur."

Çiftlikte büyüyen bir çocuk, geceleri uyumayan, sabahları uyanamayan, nazlı, kırılgan bir anne, daha çok kadınlar arasında büyüme, alt metninde çok şey saklayan sembolik mi sembolik bir amca, bir arkadaş, adı; Raif. Arkadaşla kırgın olmalar, "küslük" hâlleri.


"Raif, sabahları beni masada görmeye alışıyor artık. Uyuyup uyumadığımı, kahvaltı isteyip istemediğimi bile sormuyor. Yanımdan geçip gidiyor, üstüme basıp eziyor. 'Küs müyüz?' diye düşünüyorum; 'ne zaman küsmüştük, önce kim küsmüştü?' "

İntihar denemeleri, akıldan çay demleme düşüncesinin geçmesi, ama sadece gölgesi. Dokundukça dağılan. Bir doktora görünme, psikiyatr, Cemil bey, iyi bir doktor. Raif solcu bir çocuk, kitabın başkişisinin ev arkadaşı. Özendiği, onun gibi tutkulu bir inancı olmasını istediği arkadaşı. "yaşam karşısında niye onun kadar istekli değilim?", sorunu sorduran. Laroxyl, Melleril ve doktorun sihirli sesi, "çözümü birlikte bulmaya çalışacağız, yanıtı birlikte vermeye çalışacağız ama asıl çabayı senin göstermen gerekiyor."

Beni sarsan o cümleler geliyordu arkasından;

"O gece Raif verdi yanıtı.
1 Mayıs afişlerini asarken boynundan vurulup öldü."

Morgda arkadaşını görüyordu, "Burada hiçbir şey yok Hüseyin, diyordu uykusunun içinden. Hep inandığım gibi; boşluk! Burası da öyle Raif, diye düşünüyordum. Hep inandığım gibi; boşluk..."

Zaman geçer, zaman uğultuyla geçer kitapta. Hüseyin'in kız arkadaşı Selma. Evlerinde sakladıkları konuşmayan bir adam, Sait. Devrimci, sessiz. Sonra konuşmaya karar verişi, bira içerken Selma ile beraber onu dinlemeleri, acımaları. Bir bira, iki bira, beş bira. Selma'nın acısının büyümesi, bira almaya giderken Sait'in saçlarını usulca okşaması.

"Selma Sait'in saçlarını her gün okşuyordu artık.
Acımanın duvarı ne zaman yıkıldı bilmiyorum.
Bir akşamüstü, mutfakta öpüşürken gördüm onları."

Bu kadar yeter. Burası özellikle acıtıyor. Bu romandan çok şey kaldı bana. Sokak serserileri, Olkalar, faşizmin obur yüzü, okuduğum en tuhaf cinayet, menekşenin ölümü. Hiç çekinmeden önerebileceğim bir kitaptır Menekşeler..., okumanın sarsıcı bir düş olduğu.

"...yaşam zıplamak gibi bir şeydi. insanın kendi içine doğru zıplamasıydı. her zıplayışta düşmesi ve düşmeyi bir türlü kanıksayamamasıydı...  bir yanlışlık olmalı. bir yanlışlık olmalı marks'ın yaşamış olması, proletarya hakkında bir kitap yazmış olması, gorki, dostoyevsky, hesse, çehov bütün bu adamların yaşamış olması imkansızdı. düş gibiydi. bu üç adam, her kim oluyorlarsa gaugin'i bilmiyorlardı..."

*ekşi'de yazmıştım kısa bir şeyler, burada.


Cuma, Kasım 12, 2010

sen orada düşünürken


O günü unutmak zor. Ondan önceki günü, daha öncesini, en eskiyi. Kar yağıyordu, en sıkıntılı zamanımdı, çocuktum, korkuyordum. Etraftan, insanlardan, kalabalıkta tek başına yürümekten. Sarhoş bir adam yürümemi engellemişti, evde ağlayarak anlatmıştım. Sonraki gün arabadan indiğimde yolun başındaydı. Üzerinde gri pardösüsü, elinde sigarası, başı önünde bembeyaz yolda yürüyordu. Koluna sarıldım, elimi tuttu. Başımı hafifçe koluna yasladım, beraber sessizce yürümeye başladık. Kar yağıyordu, güvendeydim, sonsuza kadar yürürdüm onunla. Babam sonsuz düşüncesiyle, benim için güvendi. Yanına uzanıp yattığımda, televizyondaki program bitmesin isterdim. Herkes uyurdu, o uyumasın saatlerce yatalım diye dua ederdim. Yılbaşıydı, trt dışında kanal yoktu, saat on ikiyi çoktan geçmişti, onun yanına yatmıştım. Başım kolunun üzerinde, düşünüyordum. İki dakika arayla soruyordum, "baba kolun acıyor mu?", gülüyordu. Sonra çok acıdı canı, hep sessizce gitti yatmaya. Başında acı vardı. Biz çocuklar gülüyorduk, sadece annem biliyordu. Ağlıyordu, bizim için her şey oyundu. Tek başınaydı, annem sabretmeye çalışırken, babam acı çekerken. İkisi de bu hastalığa hazırlıksızdı, "unutmak" oyun gibi geldi.

Babam "birgün" her şeyi unuttu.

Şimdi gecenin bu saatinde ben neden hatırlamaya çalışıyorum? Kar, onu gri pardösüsü ile gördüğümde de vardı, ölüsüne giderken de, bir yılbaşı günü ölüsünü ambulansla köye götürürken de. Hep kar vardı, unutmak gibi soğuk ve birden gelen. Ama hiçbir şeyi unutturmuyor işte, beyaz örtü gibi sarsa da.  Bütün bir hayatım karla geçti, şimdi karın hiç yağmadığı bu kentteyim. Yüzyıllardır buradayım, bekliyorum.

Perşembe, Kasım 11, 2010

darıldın mı cicim bana?


"...
sen daima güzeller güzelini bulursun lili
sen istesen de taş yürekli olamazsın
sen daima güzeller güzeli olursun lili
..."
s. karakoç/liliyar

Liliş, benim yeğenim, özetle canımın içi. Daha dün gibi, ucuz korku filmlerini seyrederken ablamın karnından bize katılması, gülmesi. Şimdi neredeyse üç (3, rakamla yazsam bile bir şey ifade etmiyor, boşluk doldurmayan küçücük bir rakam üç. :)) yaşında! Çok güleryüzlü bir bebek Lily, sevgi dolu. Bugün İzmir'e gelmek istediğini söyledi, özlemiş.
Ben oradayken, yanındayken nedensiz küsmelerin oluyordu Lilişka, "ben taklit ediyorum da" dediğin:) Oyundu, ama yine de içim sızlıyordu, sen farklıydın, küsmek nedir bilmezdin çünkü. Seni İzmir'de, evin yanındaki küçük parka götürdüğümde, bir türlü dönmek istemeyişin. Hemen barışman sonra. Sen istesen de taş yürekli olamazsın bebeğim:)) Seni çok özledim canım, kolye takmıyorum ve gel artık.


*Bu şarkı çok tatlı, seviyorum ben. Siz de dinleyin istedim, hemen aşağıda.


Çarşamba, Kasım 10, 2010

Süskind'in en iyisi; Güvercin


                             Orhan Peker-Yeşil Güvercin Başı


"...
Bütün güvercinler havalandı kimse korku nedir bilmiyecek
Her şeyin uyandığı bir saatte
Aşk başlayacak
Her şey duracak
..."

İlhan Berk/Saint-Antoine'in Güvercinleri

"Bebeklerin yanındaydım, şimdi geldim.", demişim çok önce yazdığım bir notta. "Hacmin önemi yok, hepimiz yaşamaya çalışıyoruz. Ve evet, yaşarken çayın tatlı olması çok önemli.",

böyle devam etmişim. Ne geçmişte yazdığım bu yazının ne de Berk'in güvercinlerinin bahsedeceğim romanla gerçekten ilgisi var. Belki ucundan kıyısından biraz dokunuyorlar. Şiir, bir güvercinin hayata nasıl eklemlenebileceğini, eski notum ise "her şeyin" yaşamaya çalışmasını romanın anlattığı gibi söylüyor. Süskind'in "Güvercin" adlı romanı aslında bir novella. Bir hikaye gibi kısacık ve yine onun gibi çok vurucu, çok etkili.


Romanın protagonisti, herhangi bir olayın bile kahramanı olamayacak biri, "sıradan" bir banka bekçisi. Böyle diyorum, çünkü "o" kahraman olmak istemiyor. Romanın başkişisi demeliyiz Jonathan Noel için, Jonathan "olaysızlık" isteyen biri. Günün birinde ölecek olması dışında, olayları sevmeyen bir adam, hele karışık olayları asla. Bankada bekçi olarak çalışan Jonathan, bir çatı katında yaşıyor ve kimseyle görüşmüyor. İnsanlara güvenmiyor, evliliği bile, tekdüze bir yaşamı olsun diye istiyor ve karısının onu bir adamla aldatıp kaçması onun daha da içine kapanmasına yol açıyor. Bankada bir iş bulup, sorunsuz bir çatı katına yerleşmesi talihin onun yüzüne güldüğü olaylardan, evet bildiniz, o öyle düşünüyor. Küçücük bir oda, tek konforu bir masa, bir yatak, bir sandalye, bir ampul ve elbise askısı olan küçük bir oda (Bu hikayeyi okurken ne çok düşünmüştüm, yıllar önce kaldığım o otel odasını, işte katharsis!). On beş kitabı var bu odada adamın, tastamam on beş kitap! Ne bir eksik ne bir fazla, gerek duymuyor zaten. İşine gidiyor, odasına dönüyor ve huzurla uyuyor. Jonathan için yaşam bu demek ve bence oldukça anlaşılır.
Bir gün odasının kapısı önünde gördüğü bir güvercin, bütün hayatını kabusa çeviriyor. Yüzyıllardır (neredeyse otuz yıl kadar, hoş görün:)) yaşadığı yerin kapısında bir yabancı! Adım atmasını, nefes almasını, işe gitmesini, yaşamasını engelleyen bir şey. Bir güvercin, ve ilginç olan, o şey adamı "umursamıyor".

"ölesiye dehşete kapılmıştı-sonradan böyle anlatırdı herhalde o anı, ama doğrusu bu olmazdı, çünkü dehşet neden sonra gelmişti. Daha çok, ölesiye bir şaşkınlıktı duyduğu."

Hayatına ortak olan ve tabii tehdit eden bu güvercin yüzünden evini terk ediyor ve kuşu şikayete gidiyor. Şikayetten bir şey çıkmayacağını biliyor, içi sıkılıyor. İşler ters gidiyor, üstelik pantolonu yırtılıyor!

"yürümek yatıştırır. yürümede sağaltıcı bir güç vardır. düzenli biçimde hep bir ayağı öbürünün ilerisine basma, aynı zamanda kolları ritmik bir biçimde kürek çeker gibi sallayıp soluma sıklığının yükselmesi, nabzın hafifçe uyarılması, gözün ve kulağın yönün saptanmasına ve dengenin korunmasına yönelik etkinlikleri, akıp giden havanın deri yüzeyinde duyumlanışı -bütün bunlar bedenle zihni hiç karşı durulmaz biçimde birbirine yaklaştıran ve ruhu, ne kadar dumura uğramış, zedelenmiş de olsa, büyüten, genişleten olaylardır."

Güvercin, bir insanın yalnızlık paranoyasını, hayatını kontrol alma isteğini, huzur ve sessizliğin belki "yaşam" olabileceğini sabırla anlatan bir roman, uzun bir öykü. Daha fazla anlatıp kimsenin okuma zevkini kırmak istemem. Bence Süskind'in en iyi romanı bu, Koku çok güzeldi ama Güvercin sarsıcı. Okuyun, pişman olmayacaksınız. 

* Peker'in resmini çok beğendiğim için koydum buraya, yeşil rengi (parlak, siyaha çalan yeşil ama, burada bordo ile ressam dengeyi sağlamış.) güvercine çok yakışıyor ve lütfen bu kitabı okuduktan sonra daha dikkatli bakın kuşlara. Nasıl da hayata dahil olma çabası içindeler ve biliyorlar. Gözlerine bakın, göreceksiniz.

Pazartesi, Kasım 08, 2010

uyan ey uykusu çok gözlerim uyan


"...
Sizce
Uyanık mıyız? Bana öyle geliyor ki
Uykudayız daha biz, düş görüyoruz.
..."
William Shakespeare/Bir Yaz Gecesi Rüyası

Uyku, şu "tuhaf" hayatta asla anlayamayacağım tek şey, ne olduğunu bilmediğim. Orada ne olup bitiyor, uyurken gördüğüm şeyler ne anlama geliyor, ne uyanmamı sağlıyor, nasıl birden uykuya dalınıyor, çözemiyorum. Bir süredir tuhaf uyku hâlleri yaşıyorum, birden ve korkarak uykudan uyanıyorum. Gördüğüm rüyalarla ya da dışarıdan gelen seslerle ilgisi yok bu durumun, uyku kendisini benden çekiyor. Birden gidiyor, eminim. "Uyan!", diyor, şimdi uyanmalısın. Gördüğüm rüya çok kötüyse, her şey düzeliyor uyandığım için, ya da tam tersi, "keşke!", diyorum.

Uyanmalıyım, bunu biliyorum. O zaman sorun ne?

*http://www.uyaneygozlerim.com/, böyle bir site varmış, çok güzel.

Pazar, Kasım 07, 2010

hata, sevgili Brutus, yıldızlarımızda değil...


"The fault, dear Brutus, is not in our stars, But in ourselves, that we are underlings."
William Shakespeare/Julius Caesar

Shakespeare metinlerini okurken müthiş keyif alıyorum. Şiirsel, vurucu, esprili, şaşırtıcı, say say bitmez, çok şey var işte içinde. Onca yıldır vücuduma bir şey yazdırmak isterim bir türlü fırsat bulamam, olursa Shakespeare olacak, olmalı. Kesin.

* Ya, şimdi tekrar baktım da fotoya, sanırım biz çocuklar Kıbrıs'a pek alışamamışız. O şaşkın bakışlar, duruşlar filan:) Evet, şapşik olmuşuz orada, böyle yani:))

Perşembe, Kasım 04, 2010

mis gibi ekmek kokusu!


"Ne zaman ki tüm insanlar arasında mutluluk vardır; ne zaman ki evlerde sıra sıra oturan konuklar, yanı başlarındaki masalar ekmek ve et doluyken bir ozanı dinleyebilir ve bir saki ağzına kadar dolu kaselerden şarap getirip onların kadehlerini doldurur; bu benim gönlüme göre en iyisidir."

Homeros-Odysseia 9 (Odysseus'tan kendisini konuk eden Alkinoos'a)


Uzun süredir ekmek yapmıyordum. Bu akşam hem dışarı çıkmaya üşendim hem de mis gibi ekmek kokusunu özlediğimi hissettim. Ekmek makinesi çalışıyor şimdi, biraz sonra kekikli ekmeğim hazır olacak, ve hepsinden önemlisi ev ekmek kokacak!
Ben ekmeği makine yardımıyla yapıyorum, verilen ölçüleri biraz eksiltip çoğaltarak ve istediğim malzemeyi katarak harika bir sonuç çıkıyor ortaya. Yeri gelmişken en çok kekikli ve zeytinli ekmeği sevdiğimi ve su yerine sütle yapılan ekmeğin daha harika olduğunu da söyleyeyim, ilgilenenlere tabii.
Polişka'nın bana yıllar önce (şimdi baktım, 2005 yılıymış) hediye ettiği Antik Çağ Yemekleri ve Yemek Kültürü, adlı kitapta her türlü yemeğin yanında, ekmek tarifleri de var. Bu ilginç kitaptaki çoğu tarifin yapımı oldukça zor. Nedeni, kullanılan malzemelerin antik çağ toplumunun sık kullandığı malzemelerden olması. Yazarlar, kitap fikri ilk ortaya çıktığında Yunan ve Roma tariflerinin derlenmediğini ve ayrıntılı olarak yazılmadığını fark etmişler. Amaçları, o dönemin içki, ziyafet ve şölen sofralarının resimleri ve öyküleri ile beraber "sonuç" veren menülerini oluşturmakmış. Bence çok başarılı olmuşlar, ortaya çıkan kitap oldukça keyifli ve eğlenceli bir okuma vadediyor. Ayrıca verilen tarifler zor olsa da deneyince çıkan sonuçlar hiç fena değil. Ben bu kitaptan ballı, baharatlı tavuk yemeği gibi bir şey (valla hatırlamıyorum şimdi) yapmıştım, eh fena da olmamıştı hani:) Biraz, farklı lezzetlere açık damak ve "anlayış" gerektiriyor ama yine de denemeye değer.  

Kitaptan ve onca yıllık arkeoloji eğitimimden öğrendiğim kadarıyla Yunan ve Roma mutfağının olmazsa olmazı şarap, bal ve yağ (zeytinyağı elbette). Çoğu yemekte ciddi ölçüde baharat kullanıyorlar. Denize bağımlı oldukları için balık sofralarında her zaman var. Ekmek başlıca yiyecek ve Yunanlılar arpayı, Romalılar buğday ekmeğini tercih ediyor. Çoğu kent bedava ekmek dağıtımı yapıyor, ekmeği fırında pişiremeyenler buğday ve arpayla lapa ya da polenta pişiriyormuş. Uzun süreli şölenler biliniyor zaten, varlıklı sofralar için yemek akşamın erken saatlerinde başlıyor ve bütün gece sürebiliyormuş. Bal, çok kullanılıyor, bunu söylemiştim fakat balın içki olarak kullanıldığı önemli bir bilgi. Antik çağ insanı, sulandırılmış bal içiyor, balık sosu ve sirkeyi her yemekte kullanıyormuş. Zamanım olsa saatlerce yazabilirim bu kitap hakkında, ama makineden ses geldi, bu da demek oluyor ki  ekmeğim pişti:) Kitapta verilen bir ekmek tarifini yazacaktım buraya fakat şimdi çok uzun sürer. Daha sonra kesin yazacağım, hatta bir iki püf noktasıyla beraber, sözüm olsun.
Şimdi en çok bana, ama tabii herkese mis gibi yemekler ve bol sohbetli sofralar diliyorum.

Afiyet olsun!

arkeoloji orada dursun, biz öykü okuyalım


 
Kasım oldu bile! Ne kadar hızlı geçiyor bu yıl, karar vermem gerektiği zamanlar hep böyle olur. Beklerken, gözümü saate dikmişken, yavaş. Bu ay raporu hazırlamam gerekti, ya da vazgeçmem. İkisine de hazır değilim, bütün karar vermelerden nefret ediyorum. O zaman, bir öykü okumalı, en güzelinden;

Salinger, çoğunlukla Çavdar Tarlasında Çocuklar romanıyla tanınır. Canımın içi, bir tanem Holden Caulfield'in macera bile olmayan avare dolaşmalarını anlatır roman. Müthiştir, inceliği, nihilistliği ve korkutan sezgisiyle. Diğer isim Gönülçelen, kitap Fransızca'dan çevirmen Adnan Benk tarafından dilimize çevrildiği için koyulmuş. Bence fena değil, bahsederken hep Çavdar Tarlası....'ı tercih etsem de, Gönülçelen sakil durmuyor. Ben kitabı Coşkun Yerli çevirisiyle okumuştum, ve dili çok güzeldi. Çeviri her zaman önemlidir fakat bazen çok çok önemli oluyor. Karakterler düz konuşuyorsa, yerel konuşmalar yoksa ya da karakterin dili kendine özgü değilse çeviri pek rahatsız etmiyor. Ama bazı kitaplarda çeviri yaşamsal önem taşır. Şimdi aklıma Alıklar Birliği geliyor, bayıldığım bir kitaptır ama Püren Özgören'in muhteşem çevirisi olmasa kitap bütün güzelliğini ve -tabii- komikliğini yitirir, berbat bir okuma deneyimi yaşayabilirdim. Burada da Holden'in "nevi şahsına münhasır" dili, Yerli tarafından korunmuş ve temiz bir çeviri olmuş. W. Benjamin boşuna, özgün metin ile çeviri arasındaki ilişkiyi doğal ve hatta yaşamsal bir ilişki olarak betimlememiş:) İlgilenenler için bkz; Walter Benjamin, "The Task of the Translator" (1968) (Bir türlü tez belasından kurtulamıyorum, dip not, referans filan. mesleki deformasyon!)


Ben aslında bir öyküden bahsetmek istiyorum (Çavdar Tarlası... başka zamanın konusu), Salinger'ın Dokuz Öykü kitabının ilk hikayesi, Muz Balığı İçin Mükemmel Bir Gün'den. Salinger basit hikayeleri, sıradan durumları, öyle bir anlatır ki, yaşanılan her neyse, "bir silah gibi" sert ses verir. Vurucu, acıtıcı, ve mutlaka çok derinlerden kalbimize dokunan. Muz Balığı...'nde bir çift var, çiftin erkek olanı Salinger okuyanların yakından tanıdığı Glass ailesinin en büyük çocuğu, Seymour Glass. Yine yazarı ve yarattığı karakterleri tanıyanlar bu ailenin çocuklarının nasıl zeki, akıllı ve her şeyin çok "farkında" olduklarını iyi bilirler. Hikayenin sonuna hazırlamışlardır kendilerini, hissederler.
(Öyküyü okumayanlar için bundan sonrası spoiler olabilir, şimdiden uyarayım.) Seymour "sıradan ve hoş" karısıyla balayındadır ve ona yeni bir isim takmıştır; "1948 Ruhanî Başıboşlar Güzeli". Mutsuzdur, hep bir şeyler eksik, ve her zaman birileri çok "saçma"dır. Farkında olmak böyledir işte, Oğuz Atay'ın kahramanları gibi, boktan bir şeye saatlerce ağlanabilir, birden gülünür sonra. Delilik, çok farkında olmaktan doğar.
Seymour mutsuzdur, plajda bornozla oturur, güneşin beyaz vücuduna değmesini istemez. Karısını dinler, onu dinlerken kafasından muz balığı öyküleri geçer. Seymour sadece küçük kız Sybil ile konuşurken yaşadığını hisseder. Seymour, gerçekten mutsuzdur.

Üç buçuk yaşındaki Sybil'e hayatında hiç muz balığı görüp görmediğini sorar, kızın mum yediğini itiraf etmesine, "Kim yemez ki!" tepkisini verir, beraber suda yürürler. Seymour, "Gözünüzü dört açın ve muz balıklarına bakın. Muz balığı için mükemmel bir gün bugün." der kıza. Kardeşi Franny ile konuşur gibi. Çok acıklı bir yaşamları olduğundan bahseder muz balıklarının ve küçük kıza o balığı gördürür. "Hem de tam altı tane!", gördüm der kız.
Kızdan ayrılır, odasına çıkmak için asansöre biner, oradaki bir kadına "ayaklarıma bakıyorsunuz" diye bağırır. Söylemiş miydim ben, Seymour çok mutsuzdur. "Yahu, şu iki normal ayağa bakmak için en küçük bir lanet neden bulamıyorum" der ve  yatakta yatan karısına bakar. Aseton kokulu odada Seymour, kafasına sıkar.

Seymour, farkında ve mutsuzdur.

"Ben ki bir ölüyü beklemekle geçirdim geceyi
Bir ölüyü ve ölünün bütün inceliklerini."

                      E. Cansever-Düşlüyor Ölümünü Ruhi Bey

Salı, Kasım 02, 2010

karaşın tarihi yazan bir "ece"


Ece, özeldir. Fotoğrafı arabından okumayı bilir, Kınar'ı, bakışsız, kara kedileri bize o anlatır. Tarihi tersinden okumaya adamıştır bütün ömrünü, devlet ve tabiat ilişkisi onun şiirinde anlam kazanır. Bütün bunları yapmasaydı bu mor külhani şair, yine de severdim onu, "karaşın" bir tarihi anlatmayı dert edindiği için bile severdim. Buraya sadece Bir Şiirin Bakır Çağı kitabından kısa bir alıntıyı yazacağım. Daha geniş bir zamanda, daha güzel anlatmalıyım onu. Çok zor olsa da eksiksiz ve tüm sevgimle.

Niçin yazıyorsunuz sorusuna cevap veriyor Ece Ayhan;

"- İki şey adına ve için yazdığımı söyleyebilirim. Dediklerim oturur ya da oturmaz bu benim kestiremeyeceğim bir şeydir. Ama benden söylemesi.

Kimbilir, belki de, yerimi (hakkımı) aramak uğruna çiziktiriyorum. Issız bir uçta ve kendi kendine bir şeyleri yoklamak anlayacağınız. (Efendi efendi ayakta durmaya çabalarken, bak bu bir budak da ne oluyor?)

Sonra bakın, inanılmaz bu pusu aşkına elime mürekkep almış da olabilirim. İnsan kısmısı, hele aşiretlerden boşalan Anadolu’da, üç-beş günlük bir pusu düşünebilir düşünürse. Yürürlüğe salınmış olan algı ortalaması, ideoloji ancak bu kadarına izin verebilir. Oysa ve ama otuz yıllık ya da bir ömür boyu yatan bir 'pusu', bir süreç nedense hiç tasarlanmaz. (Evet, aşağı yukarı bütün Doğu’da süreç yoktur. Nasıl Çılgın Aşk, Roman, Portre, Ara Kurumlar, Bireysellik, İnsan Hakları, Belediyelikler... pek yoksa.)

İşte böylesi bir olmaz’ın, ham hayalin arkasındayım ben; peşinde!"

Aynı kitapta Ece Ayhan'ın İstanbul'u diye bir bölüm var, Sirkeci'den bahsettiği, güzeldir.

"Türkiye'nin ve İstanbul'un gerçek başkenti Sirkeci'dir bence. Evet hatırlıyorum, çocukluğum ve yeniyetmeliğimde, yani eskiden, askerler hâki renkli elbiseleri ve palaskalarıyla, utangaç utangaç, tramvaydan Sirkeci'de inerlerdi. O zamanlar, yani, Nazım Hikmet'in, Sait Faik'in, Orhan Veli'nin... çağlarında demek ki tramvay ağı, İstanbul'a yetiyordu.

Evet, tramvaydan, Sirkeci'de inerlerdi askerler. Sanki "İstanbul Kanunları"nın her yerde, bütün bir Anadolu'da geçerli olmasını isterler insanlar."

Elbette, şairin meşhur şiirindeki Sirkeci ısrarını biliriz;

"Ey orta ikiden ölerek ayrılan çocuklar! Aslında başlayan
askerler tabiatta hâlâ tramvaydan Sirkeci'de mi inerler?
Süsüne kaçılmamış bir cenaze törenine gitmek için."
 
           
E. Ayhan-Orta İkiden Ayrılan Çocuklar İçin Şiirler

Pazartesi, Kasım 01, 2010

yemeyi ve içmeyi sevmek, yemek siteleri ve bir kitap



Nette en fazla yemek sitelerinde vakit geçirirdim bir zamanlar, en çok açken ve yemek yapmaya hazırlanırken. Binbir çeşit blog, site, tarif, öneri, hikaye arasında birini gözüme kestirir, biraz çoğaltıp, biraz azaltarak, kendime göre yapardım yemeğimi. Hepsine çok şey borçluyum şimdi, üşenmeden, yorulup sıkılmadan yaptıkları sofraların tariflerini paylaştıkları için. Ben yemek yemeyi severim, yerken yapılan sohbetleri, şenlikli sofraları, sevdiğin kişiyle masada saatlerce oturmayı, yemek tariflerini okumayı (burada aklıma Jeanne Moreau geliyor, bir röportajında hiç öyle entelektüel filan olmadığını, kitap niyetine yemek kitaplarını okumayı sevdiğini söylemişti, bayılmıştım doğallığına:)), kısaca yemekle ilgili her şeyi severim. Mutfak, yumuşak ve sıcacık bir arınma yeridir benim için. Yemek yaparken, her şeyi düşünürüm. Yemek benim katharsis aracımdır. Severim.

Yemek yapmaya ve hatta yemek yemeyi sevmeye bir yerden başlamak istiyorsanız, Isabel Allende'nin Afrodit Afrodizyak Yazılar Afrodizyak Yemekler kitabı tam size göre. Ben kitabı okurken çok güldüm, çok keyif aldım ve hatta oradan (tarifler "kültür farklılığı durumundan" zor olsa da) bir tarifi uyguladım, pek de güzel oldu:) Kadın aşkla yazmış tüm tarifleri, zaten kitabını da, "bu erotik gezintileri, oynaşmayı seven sevgililere ve, neden olmasın? korkak erkeklerle melankolik kadınlara da adıyorum." böyle bir ithaf cümlesiyle başlatmış. Daha önce Allende'nin Ruhlar Evi kitabını okumuştum, süper kitaptır lafı gelmişken söyleyeyim, orada dilini biliyor ve seviyordum. Fakat bu kitapta o kadar eğlenceli yazmış ki, bambaşka bir okuma deneyimi yaşatıyor insana. Şöyle bir giriş var mesela; "yaptığım perhizlere, boş yere geri çevirdiğim nefis yemeklere öyle pişmanım ki! İşlerimle uğraşmak için ya da tutucu namusluluk uğruna göz göre göre kaçırdığım sevişme fırsatlarına da. Belleğimin bahçelerinde gezinirken, anılarımın duyularla bağlantılı olduğunu keşfediyorum."
Çok eğlenceli değil mi? Sonra şu; "küçücüklüğümden beri ateşle dağlanarak ruhuma kazınmış olan dört ana ilke, bir küçükhanım olarak yetiştirilmemin temelini oluşturmuştur: otururken bacaklarını bitiştir, dik yürü, düşünceni kendine sakla ve adam gibi yemek ye. Yine de annemin tüm çabaları beni bir hanımefendi yapmaya yetmemiştir: hammaddeden yoksunmuşum da ondan. Ailem bu hayal kırıklığından bir türlü kurtulamamıştır. On yedi yaşımdayken, bacakları açmanın kapamaktan çok daha ilginç olduğunu keşfettiğimde, eğitimimin o katı kurallarını birer birer yok etmeye koyulmuştum; yarım yüzyıllık iyi yaşanmış bir hayat geçirdikten sonra bugün ise, gerçekten işime yaramış olan tek kuralın dik yürümek olduğunu anlıyorum."


Yemekle ve bağıntılı gördüğü seksle ilgili çok fazla alıntı var kitapta; "Bana bin öpücük ver, sonra bin tane daha, sonra yüz tane, sonra bin tane, daha sonra yüz tane daha; sonunda, pek çok binleri bir araya getirdiğimizde, sayısını bilemeyelim ve birbirimize onca öpücük verdiğimizi öğrendiklerinde kıskanç kişilerin bize nazarı değmesin diye, tuttuğumuz hesabı karıştıralım." bu alıntı, Catullus'tan Lesbia'ya aşk mektubuymuş. Sadece bir örnek buraya yazdığım, o kadar güzel ve ilginç alıntılar var ki kitapta, Itırlı Bahçe'den, Neşideler Neşidesi'ne, Yeats şiirlerinden haikulara kadar onlarca alıntı. Oradan bir haiku yazayım tam olsun; 

"Bu gece
sevgilisiz kalmış pek çok kadın gibi
ekmek yapacağım ben de,
parmaklarımın boğumlarını
o yumuşacık hamura göme göme"

'Haiku', Patricia Donegan

Kitaptaki içkiler bölümü, Şarabın Ruhu başlığıyla açılıyor ve İsa hikayesi elbette anlatılıyor; "Herkes önce iyi şarabı ortaya çıkarır, konuklar sarhoş olunca da, kötüsünü koyar; sense iyi şarabı şimdiye kadar sakladın." Sağlığa iyi gelen şeyin belki de şarap değil, onu içme biçimi olduğunu söylüyor Allende. Fransızları örnek veriyor; "sakin sakin oturarak yemek yerler ve her bir lokmanın tadını çıkarırlar. Bunu, bir ayine katılır gibi, sessizlik içinde, evrenin geri kalanından kopup tüm dikkatlerini kendi tabaklarıyla kadehlerine vererek yaparlar. Mönüleri çeşitlidir, porsiyonlar küçüktür ve vakitli vakitsiz yemek yemezler. Fransız paradoksunda anahtar bir sözcük vardır, o da ölçülü olmaktır." Tarihteki ilk içkinin bal şerbeti olduğunu söylüyor yazar, bunu Roma tarihi dersinde duymuştum fakat Shakespeare'in Macbeth'indeki şu lafı bilmiyordum;

"Ne olacak efendim: burnu kıpkırmızı yapar, bol bol uyutur, bol bol da işetir. Şehvete gelince, efendim, onu hem azdırır, hem de söndürür, çünkü insan arzudan yanar, ama bir şey beceremez."


(Çok içmeyi beceremesem de içki benim için hep anlamlı, hoş bir eşlikçi olmuştur; kitaba, filme, geceye.)


Allende'nin "erotik bir el kitabı, ya da bir yemek kitabı değil, bir 'duyular kitabı'" olduğunu söylediği bu mutfak ve hatta yatak arkadaşında, çay ve çikolata tarihi, baharatlar, afrodizyaklar, onlarca yemek tarifi, şaşırtıcı küçük hikayeler (ben ihtiyar ve zayıf bir profesörle, şişman öğrencisinin piknik kaçamağını unutamadım mesela, ne komikti!), kısaca ne ararsanız var. Hem de ünlü ressamların muhteşem resimleri eşliğinde. 

Kitapta okuyup, denediğim harika bir omlet tarifiyle bitirmeliyim yazıyı, daha yemek yapacağım, acıktım! 

"imparatoriçe omleti şöyle yapılır; birbirine aşık iki kişi için gerekli malzeme, bakire bir tavuk tarafından daha yeni yumurtlanmış beş yumurta, yarım fincan -mümkünse baltık denizi'nden getirilmiş- beluga havyarı, dört ince, ama etli dilim norveç füme somonu, taze köy tereyağı, doğranmış taze soğan, karabiber, iki küçük kaşık çiğ krema ve tabii ki kızarmış ekmek. yumurtalar -sırf kibarlık olsun diye- ince porselenden bir kasenin içine özenle kırılarak tuz ve karabiberle hafifçe çırpılır. tereyağı, her iyi aşçının sahip olduğu o kutsal tavanın içinde ısıtılır ve tam karaipliler'e özgü o güzel ten rengini almaya başlarken yumurtalar içine katılır. omletin altı yarı pişmişken, razı edebilmek için fısıltılarla ricada bulunarak tatlı tatlı tavadan ayrılması sağlanır, çünkü sert davranılırsa o tatlı uysallığını kaybeder; içine taze soğanlarla somonlar yerleştirilerek, tıpkı bir kitabı kapatır gibi ortasından ikiye katlanır. tümüyle tavadan ayırmak için uzmanlar tavayı usta bir balerinin senkoplu salınımlarıyla sallarlar, sonra da sert bir bilek hareketiyle onu havaya atarak tersine dönmüşken yeniden yakalarlar, böylece her iki yanı da güzelce pembeleşmiş olur, ama ben her denediğimde kafama düşüyor. omleti böyle havada döndürmeler, salt işin gösterişi için; oysa omlet yaparken, tıpkı aşk yaparken de olduğu gibi, sevgi teknikten daha önemlidir. omleti, bulabildiğiniz en güzel tabakları önceden fırında ısıtarak içine yerleştirin. üzerine havyarı, yanına da yeni kızartılmış ekmekle çiğ kremayı koyun. bir aşk gecesinden sonra, günün geri kalanında da hiç ara vermeden sevişmeyi sürdürebilmek için önerilen kahvaltı budur işte."