Pazartesi, Kasım 01, 2010

yemeyi ve içmeyi sevmek, yemek siteleri ve bir kitap


Nette en fazla yemek sitelerinde vakit geçirirdim bir zamanlar, en çok açken ve yemek yapmaya hazırlanırken. Binbir çeşit blog, site, tarif, öneri, hikaye arasında birini gözüme kestirir, biraz çoğaltıp, biraz azaltarak, kendime göre yapardım yemeğimi. Hepsine çok şey borçluyum şimdi, üşenmeden, yorulup sıkılmadan yaptıkları sofraların tariflerini paylaştıkları için. Ben yemek yemeyi severim, yerken yapılan sohbetleri, şenlikli sofraları, sevdiğin kişiyle masada saatlerce oturmayı, yemek tariflerini okumayı (burada aklıma Jeanne Moreau geliyor, bir röportajında hiç öyle entelektüel filan olmadığını, kitap niyetine yemek kitaplarını okumayı sevdiğini söylemişti, bayılmıştım doğallığına:)), kısaca yemekle ilgili her şeyi severim. Mutfak, yumuşak ve sıcacık bir arınma yeridir benim için. Yemek yaparken, her şeyi düşünürüm. Yemek benim katharsis aracımdır. Severim.

Yemek yapmaya ve hatta yemek yemeyi sevmeye bir yerden başlamak istiyorsanız, Isabel Allende'nin Afrodit Afrodizyak Yazılar Afrodizyak Yemekler kitabı tam size göre. Ben kitabı okurken çok güldüm, çok keyif aldım ve hatta oradan (tarifler "kültür farklılığı durumundan" zor olsa da) bir tarifi uyguladım, pek de güzel oldu:) Kadın aşkla yazmış tüm tarifleri, zaten kitabını da, "bu erotik gezintileri, oynaşmayı seven sevgililere ve, neden olmasın? korkak erkeklerle melankolik kadınlara da adıyorum." böyle bir ithaf cümlesiyle başlatmış. Daha önce Allende'nin Ruhlar Evi kitabını okumuştum, süper kitaptır lafı gelmişken söyleyeyim, orada dilini biliyor ve seviyordum. Fakat bu kitapta o kadar eğlenceli yazmış ki, bambaşka bir okuma deneyimi yaşatıyor insana. Şöyle bir giriş var mesela; "yaptığım perhizlere, boş yere geri çevirdiğim nefis yemeklere öyle pişmanım ki! İşlerimle uğraşmak için ya da tutucu namusluluk uğruna göz göre göre kaçırdığım sevişme fırsatlarına da. Belleğimin bahçelerinde gezinirken, anılarımın duyularla bağlantılı olduğunu keşfediyorum."
Çok eğlenceli değil mi? Sonra şu; "küçücüklüğümden beri ateşle dağlanarak ruhuma kazınmış olan dört ana ilke, bir küçükhanım olarak yetiştirilmemin temelini oluşturmuştur: otururken bacaklarını bitiştir, dik yürü, düşünceni kendine sakla ve adam gibi yemek ye. Yine de annemin tüm çabaları beni bir hanımefendi yapmaya yetmemiştir: hammaddeden yoksunmuşum da ondan. Ailem bu hayal kırıklığından bir türlü kurtulamamıştır. On yedi yaşımdayken, bacakları açmanın kapamaktan çok daha ilginç olduğunu keşfettiğimde, eğitimimin o katı kurallarını birer birer yok etmeye koyulmuştum; yarım yüzyıllık iyi yaşanmış bir hayat geçirdikten sonra bugün ise, gerçekten işime yaramış olan tek kuralın dik yürümek olduğunu anlıyorum."


Yemekle ve bağıntılı gördüğü seksle ilgili çok fazla alıntı var kitapta; "Bana bin öpücük ver, sonra bin tane daha, sonra yüz tane, sonra bin tane, daha sonra yüz tane daha; sonunda, pek çok binleri bir araya getirdiğimizde, sayısını bilemeyelim ve birbirimize onca öpücük verdiğimizi öğrendiklerinde kıskanç kişilerin bize nazarı değmesin diye, tuttuğumuz hesabı karıştıralım." bu alıntı, Catullus'tan Lesbia'ya aşk mektubuymuş. Sadece bir örnek buraya yazdığım, o kadar güzel ve ilginç alıntılar var ki kitapta, Itırlı Bahçe'den, Neşideler Neşidesi'ne, Yeats şiirlerinden haikulara kadar onlarca alıntı. Oradan bir haiku yazayım tam olsun; 

"Bu gece
sevgilisiz kalmış pek çok kadın gibi
ekmek yapacağım ben de,
parmaklarımın boğumlarını
o yumuşacık hamura göme göme"

'Haiku', Patricia Donegan

Kitaptaki içkiler bölümü, Şarabın Ruhu başlığıyla açılıyor ve İsa hikayesi elbette anlatılıyor; "Herkes önce iyi şarabı ortaya çıkarır, konuklar sarhoş olunca da, kötüsünü koyar; sense iyi şarabı şimdiye kadar sakladın." Sağlığa iyi gelen şeyin belki de şarap değil, onu içme biçimi olduğunu söylüyor Allende. Fransızları örnek veriyor; "sakin sakin oturarak yemek yerler ve her bir lokmanın tadını çıkarırlar. Bunu, bir ayine katılır gibi, sessizlik içinde, evrenin geri kalanından kopup tüm dikkatlerini kendi tabaklarıyla kadehlerine vererek yaparlar. Mönüleri çeşitlidir, porsiyonlar küçüktür ve vakitli vakitsiz yemek yemezler. Fransız paradoksunda anahtar bir sözcük vardır, o da ölçülü olmaktır." Tarihteki ilk içkinin bal şerbeti olduğunu söylüyor yazar, bunu Roma tarihi dersinde duymuştum fakat Shakespeare'in Macbeth'indeki şu lafı bilmiyordum;

"Ne olacak efendim: burnu kıpkırmızı yapar, bol bol uyutur, bol bol da işetir. Şehvete gelince, efendim, onu hem azdırır, hem de söndürür, çünkü insan arzudan yanar, ama bir şey beceremez."


(Çok içmeyi beceremesem de içki benim için hep anlamlı, hoş bir eşlikçi olmuştur; kitaba, filme, geceye.)


Allende'nin "erotik bir el kitabı, ya da bir yemek kitabı değil, bir 'duyular kitabı'" olduğunu söylediği bu mutfak ve hatta yatak arkadaşında, çay ve çikolata tarihi, baharatlar, afrodizyaklar, onlarca yemek tarifi, şaşırtıcı küçük hikayeler (ben ihtiyar ve zayıf bir profesörle, şişman öğrencisinin piknik kaçamağını unutamadım mesela, ne komikti!), kısaca ne ararsanız var. Hem de ünlü ressamların muhteşem resimleri eşliğinde. 

Kitapta okuyup, denediğim harika bir omlet tarifiyle bitirmeliyim yazıyı, daha yemek yapacağım, acıktım! 

"imparatoriçe omleti şöyle yapılır; birbirine aşık iki kişi için gerekli malzeme, bakire bir tavuk tarafından daha yeni yumurtlanmış beş yumurta, yarım fincan -mümkünse baltık denizi'nden getirilmiş- beluga havyarı, dört ince, ama etli dilim norveç füme somonu, taze köy tereyağı, doğranmış taze soğan, karabiber, iki küçük kaşık çiğ krema ve tabii ki kızarmış ekmek. yumurtalar -sırf kibarlık olsun diye- ince porselenden bir kasenin içine özenle kırılarak tuz ve karabiberle hafifçe çırpılır. tereyağı, her iyi aşçının sahip olduğu o kutsal tavanın içinde ısıtılır ve tam karaipliler'e özgü o güzel ten rengini almaya başlarken yumurtalar içine katılır. omletin altı yarı pişmişken, razı edebilmek için fısıltılarla ricada bulunarak tatlı tatlı tavadan ayrılması sağlanır, çünkü sert davranılırsa o tatlı uysallığını kaybeder; içine taze soğanlarla somonlar yerleştirilerek, tıpkı bir kitabı kapatır gibi ortasından ikiye katlanır. tümüyle tavadan ayırmak için uzmanlar tavayı usta bir balerinin senkoplu salınımlarıyla sallarlar, sonra da sert bir bilek hareketiyle onu havaya atarak tersine dönmüşken yeniden yakalarlar, böylece her iki yanı da güzelce pembeleşmiş olur, ama ben her denediğimde kafama düşüyor. omleti böyle havada döndürmeler, salt işin gösterişi için; oysa omlet yaparken, tıpkı aşk yaparken de olduğu gibi, sevgi teknikten daha önemlidir. omleti, bulabildiğiniz en güzel tabakları önceden fırında ısıtarak içine yerleştirin. üzerine havyarı, yanına da yeni kızartılmış ekmekle çiğ kremayı koyun. bir aşk gecesinden sonra, günün geri kalanında da hiç ara vermeden sevişmeyi sürdürebilmek için önerilen kahvaltı budur işte."

6 yorum:

metin dedi ki...

imparotoriçe omletini tüm malzemelerin benzerini kullanarak denedim. mükemmele yakın oldu tarife teşekkür ederim. :-))

justine dedi ki...

A, gerçekten mi? Senin keklerinin güzelliğini biliyorum, inanırım:)

Cihan dedi ki...

"Julia and Julia" sanırım bu yazının üzerine konuşulabilecek en önemli filmlerden. Yemek kültürünün , toplumların değer yargılarıyla, yaşamıyla olan orantısını bizzat yaşadım. Tabi olayı bu kadar derin tahlil etmek yerine, lezzetine varıla varıla yenen, sohbetle süslenen yemeklerin özlemini konuşmak daha doğru olacaktır sanırım.

Unutmadan "löplöpçüler" adındaki blogda takip ettiğim diğer birt lezzet bloğu. Önerilir :)

justine dedi ki...

Cihan,

Julia&Julia filmini istediğim halde bir türlü izleyemedim, aklımda duruyor tabii.

Löplöpçüler'e ise bayılıyorum! Aslında bu yazıyı yazarken aklımda sevdiğim siteleri burada söylemek vardı, ama yazı uzayınca unuttum gitti:) Yedikleri içtiklerinden çok yazım tarzı ve iştahları beni keyiflendiriyor. O siteden bir şeyler okuyunca acıkıyorum ben! Fakat, şu sıralar açılmıyor siteleri, nazar mı değdirdik nedir?:)

Hoşçakal.

p.s.: Cihan ismini çok çok severim hem kadında hem de erkekte. Yeğenimin ismi aslında Cihan Lily, Latife Tekin'in Aşk İşaretleri kitabından, bilirsin. Lily de bir filmden. Söylemeden geçemedim:)

Cihan dedi ki...

İsmimi sevmen mutluluk verici. Zira insan, sevgiyi bile önyargılarla başlatıyor,tabi buna önyargı değil sezgi de diyebiliriz.)

Uluslararası bir organizasyon olan Couchsurfing'i bilirsin; sırt çantasıyla dünyayı gezenler var ya...Oradan bir çift ağırlamıştım, İstanbullulardı ve dünyada sadece lezzet duraklarını geziyorlardı. İlginç bir deneyim. Yemek tatmak için binlerce km... Unutmayalım ki "Başo" bile adını bir yiyeceğin yaprağından almış :)

Löplöpcü dedi ki...

Sitemiz tekrar yayındadır, bilgilerinize