Pazartesi, Kasım 29, 2010

en sevdiğim

(Uğurhan Betin/Haydarpaşa Tren İstasyonu)

"...
Bir bakmışım gökyüzünde gömülmez bir cenaze töreni
Ve aşağıda, yıkanmış balonlar demetinin başında
..."
(ece ayhan/gökyüzünde bir cenaze töreni)

En sevdiğim orasıdır. Çocukluğum, gençliğim, her yaşım, bakışım. Öylesine hiç geçmedim önünden, hiç geçiştirmedim onu. Dün kalbim çok acıdı, hiçbir şey düşünmedim. Bütün konuşmalara kapattım kulaklarımı, bir tek onu duydum. Unutayım dedim, yine geldi oturdu kalbimin bir köşesine. Kim bilir kaç yazışmanın, kaç beklemenin, kaç kalp çarpıntısının sonunda gittiğim yer yine orasıydı. Beni yatıştıran, en sade haliyle yanına çağıran, bir çay içtiğim, soğuk gazozunu sevdiğim. En sevdiğim orasıydı.

Cemal Süreya, gri bir ev ödevi gibi demiş Haydarpaşa için, ne güzel söylemiş. Şimdi ödevimizi yaptık, içimiz rahat olmalı, uyumalıyız huzurla. Peki, neden bir şey devamlı acıtıyor kalbimizi?

Ece bilir, o hep önceden görür. Söylemişti;

"Gelir dalgın bir cambaz. Geç saatlerin denizinden. Üfler lambayı. Uzanır ağladığım yanıma. Danyal yalvaç için. Aşağıda bir kör kadın. Hısım. Sayıklar bir dilde bilmediğim. Göğsünde ağır bir kelebek. İçinde kırık çekmeceler. İçer içki Üzünç Teyze tavanarasında. İşler gergef. İnsancıl okullardan kovgun. Geçer sokaktan  bakışsız bir Kedi Kara. Çuvalında yeni ölmüş bir çocuk. Kanatları sığmamış. Bağırır Eskici Dede. Bir korsan gemisi! girmiş körfeze."

(Fotoğraf: Zeliha Şengöz)

12 yorum:

endiseliperi dedi ki...

istanbul'a taşındığımızda, anadolu'dan gelen biri gibi haydarpaşa tren istasyonun'a indim ben ilk kez. kucağımda 6 aylık arçil... eşyalar kamyonla yola çıkmıştı. kocam beni karşılayıp, karşıya, onun kiralayıp benim ilk kez göreceğim eve getirmişti, dikilitaş'a. yardımcılar evi yerleştiriyordu. kocam işe dönmüştü. ben akşama ıspanaklı yumurta yapmıştım. istanbul'un ilk sabahında bir horoz sesiyle uyanmıştım:)ne kadar zamndır istanbul'dasınız, sorusunu ben hep arçil'in 6 aylık oluşuna göre hesaplarım. çok şükür 15,5 yıldır. hala benim şehrim değil. hiç değil. hala yabancıyım. gerçi her yere yabancıyım şimdi evim dışında. evimle birlikte uzaya fırlatılsam yaşar giderim. izmir'de de yaşadım ben bir süre. bir yıl filan. bozyaka'yı bilmiyorum ama. ackroyd okursan, londra'nın kaç kere yandığını görünce çok şaşıracaksın.

sevgiler.

justine dedi ki...

Yangınlar üzer beni Peri. Bir tuhaf olurum, ne bileyim. Şehirler yanar bilirim, yanar yanar, ve kendi külleri üzerine kurulur yeniden. Antik kentler de hep öyledir, yangınsız kent yoktur. Ece Ayhan, yangınların gizli bir seyir keyfi olduğunu yazardı, ne zaman nerede okumuştum bilmiyorum ama seyrederken zevk aldıklarını yazıyordu. (ve sanırım türkler diyordu, emin değilim.) Ben çok üzüldüm dün. Geçiştirmeye çalıştım nöbette, güldüm filan ama hep durdu kalbimin ve beynimin bir köşesinde yangın kelimesi. Haydarpaşa benim okuduğum lisenin yanıbaşındaydı, çocuk bakışı varsa eğer çok bakmıştım o gözlerle saatine, her yerine.

Anlattığın görüntüyü, okurken gözümde canlandırdım biliyor musun? Hoşuma gitti. Evinle birlikte uzaya fırlatılma fikrine ise bayıldım! Sen gerçekten beni güldürüyorsun:)
Sarıldım.

Adsız dedi ki...

"İstanbul öldürülüşü İskenderi'ye kaç gün sonra
ve neyle, arkadaşları içre mi içinde mi,ulaşmıştır?"

Patron böyle buyurmuş. Sana ismini veren İskenderiye de öldü mü acaba? Ya da bu sorunun gerçekten bir anlamı var mıdır?

İki mesele var.

İlki, şehirleri Anka'ya benzetmek çok şiirsel olurdu, ne çare ki ayni surette dirilmezler. Öyleyse olsa olsa ölen bir insan ve devam eden nesli gibidirler. Peki, yazı yazamayan ve yerini doldurana bir şey anlatamayan eşyanın hatırasına ne olur? Bu belki bir gün bir masalın meselesi olur, sormakla yetineyim.

Gelelim diğer meseleye, çok eski zamanda yazılmış bir hikayenin meselesi. Yaşadığı şehirden uzaklaşıp, geri döndüğünde yerle yeksan olup sonra bambaşka inşa edilmiş bir şehre bakan insan nereye gelmiştir? Toprak "tutar mı" insanı?

Ve biz, Kronos'un bize kıyak geçtiğini düşünmeliyiz. Patron ise muhtemelen Üsküdar ve Galata yangınlarını severdi.

Sarılmalıyım.

c.

Cüneyt Karakuş dedi ki...

Vapurla karşıya geçmenin en keyifli anıdır, Haydarpaşa'yı izlemek benim için... Ne desem bilemedim, yangın haberini duyduğumda... Geçiştirmedim dersem yalan olur. Öyle uzun bir süre başka şeylerle ilgilendim. Ama baktım olmuyor elim gitti, yangın haberinin linkine. Nasıl üzüldüm, nasıl üzüldüm -ki mekanlardır insanı yücelten ve alçaltan- ve alçalan insanlar gördüm/tahmin ettim/kızdım ama sövmedim. Benim ülkemin insanları dedim, "ekilecek alan için orman yakar, dikilecek pahalı bina için tarih yıkar." Umarım endişelerim yersizdir ve umarım bir aralar ortadan kaldırılma planları yapılan Haydarpaşa Garı aslına uygun hale getirilir...

justine dedi ki...

Sevgili C.,
"sana ismini veren" demişsin, bilmem ki şimdi, ne desem? Öyle mi acaba? Sarı, o sarı mıdır, İskenderiye ne kadar uygun aslında. Elbette öyledir, ve sarı kentler hep tuhaftır. (güzeldir bile diyemedim!, bu ne şimdi?)

Kenti mi yoksa yazarı mı sordun bana, öldü mü diye, bilemedim ki, ya da bu sorunun gerçekten bir anlamı var mıdır?:)

İlk mesele, eşya her zaman anlamdır. Hatırası anlam olur. Bilirsin. İkinci meseleyi bir şair hepimize söylemişti, "mendilimde kan sesleri" tabii.

Kronos kıyak adamdır, çok severim kendisini:p

Sarıldım, çok.

justine dedi ki...

Cüneyt,
aynı üzüntüyü paylaştık. Sen oradasın şimdi, nasıl acaba gar, çok mu kötü durumda?

Sevgiler.

Adsız dedi ki...

justine,

sana adını veren iskenderiye'den söz ediyorum elbette. durrell'in iskenderiye'si. ya da justine'in iskenderiye'si :)

oyna bakalım lilişka'yla, ben de hasta yatağıma döneyim.

sarıldım.

c.

Cüneyt Karakuş dedi ki...

Aslına bakarsan bir süre oradan geçmeme kararı almıştım, özel bir durum olmadıkça... Ama sen sorunca bu sefer vapur ile geçeyim dedim karşıya. Bu sefer çok acılı oldu, bilinçli olarak garda inmedim, karşıya geçtikten sonra yolumu o yana vermedim... Ama izlenimlerimi sunmak için biraz daha dikkatle baktım ağır yaralı Haydarpaşa'ya... Gördüğüm manzara sizin haberlerden gördüğünüzden farksız, sadece daha acıtıcı, dokunabilme uzaklığında ve üç boyutlu... Çatı tamamen yanmış, bir alt katın üst kısımları da gitmiş... Önden daha hasarsız ama vapur ilerledikçe yan ve arka kısımlar daha aşağılara kadar çökmüş... İlk gördüğüm anda, terkedilmiş ve çökmek üzere olan eski şatoları hatırlattı, korktum öyle kalacak diye...

Cüneyt Karakuş dedi ki...

Ama yine de içimde bir umut var! Yakından gördüğümde beni ürküten gar binası restore edilir edilmez -umarım bir an evvel başlarlar- yine vapura binme arzusu yaratacak bende...
İşte bu da çok sevdiğim bir Dostumun, hüzün ve bilgi dolu bir yazısı:

http://kentvedemiryolu.com/icerik.php?id=775

Ki kendisi demiryolları üzerine sempozyumlar düzenlemiş bir akademisyen... Belki garlar üzerine -Ankara Garını da çok severim- ilgim biraz da ondan kaynaklanmakta...

justine dedi ki...

C.,
tabii Justine'in sarı kenti, doğru. Yoksa herkesin sarısı ve kenti kendine, değil mi ama!?:)

İyileş lütfen, hemen iyileş. Hiç dikkat etmiyorsun sen kendine, hep hastasın, üzülüyorum.

Sarıldım, çok.

justine dedi ki...

Cüneyt,
anlatıp anlatıp (ki daha bu kısımda bile, çok teşekkür edecektim sana, sorumu hatırlayıp garın durumuna baktığın için.) harika bir cümleyle durumu bağlamışsın ya! "Ama yine de içimde bir umut var!", demişsin, yüzüm güldü birden, sevindim. Artık kuru bir teşekkür basit kalır dedim, öyleyse; sen çok yaşa, tamam mı?:))

Verdiğin linkteki yazıyı okudum ve sevdim. Bunun için ayrı bir teşekkür daha sana:)

Hoşça kal.

Adsız dedi ki...

The amerindian single-player was thought-out on foot the wheedling that sales displace move knowing in transit to a windscreen wrinkly on route to playact check raids. http://owenisa.com