Perşembe, Kasım 18, 2010

birkaç yudum şarap, uçucu iki fotoğraf ve "Günlerin Köpüğü" tabii


"...
Bir ağaç sürüsünün üstünden
Çok ağaçlı bir ağaç sürüsünün üstünden
Kesilmiş limon dilimleri gibi düşüyor güneş
Votka bardağımın içine

Benim olmayan bir sevinç duyuyorum.
..."
                                       e. cansever/uçurum

İtiraf etmeliyim, ben bu fotoğraf uçucu, köpük gibi görünsün diye çok uğraştım! Öyle görünmediği gibi, yaşlı, net ve çok gündelik (gündelik ne yahu!) göründüm, farkındayım. Üstelik, altına koyduğum Edip Cansever şiirinde de caz kelimesi geçmiyor. Bu ne bedbahtlık! Fakat, başka bir şey var; adı geçen şiir, "Uçurum" şiiri büsbütün cazdır. Limonun sarılığıyla, güneşi ve içkisiyle caza adanmıştır, ya da yıllarca ben öyle bildim.

Şimdi şarap içiyorum, keyfim de yerinde ayrıca. Dün gecenin tüm yorgunluğunu, delirten baş ağrımı, bitmeyen sorunlarımı filan unuttum, "Günlerin Köpüğü"nü yazmak istiyorum sadece. Dünkü yirmi dört saatlik nöbete biraz da onun sayesinde dayandım ben, hiç bilinmez bu, Vian duy lütfen! 


Aslında Günlerin Köpüğü benim kitabım değil. Hiç değil. Sinemada Bunuel hayranı olsam da, sürrealizme bayılsam da, tuhaf geldi yazıda bu iş bana. Gerçeküstücü roman, öyle bir yazım tarzı, uçuşan kelimeler, devrilen, savrulan karakterler, olağanüstü masallar (Borges'in izniyle:)) şaşırttı,  uzak tuttu yazıya beni.

Yine de burada bambaşka bir çekicilik var. Sadece aşık olmak isteyen bir adam Colin, Sartre (Romanda Vian'ın müthiş ironisiyle, Partre!) hayranı bir arkadaş Chick, göğsünde nilüfer yetiştiren hasta bir kadın Chloé, güzeller güzeli Alise (Bu kızın romana katkısını pek anlayamadım, caz ve güzel kızlar ikilisi hatırına sanırım.), saygıyla konuşmayı seven bir aşçı Nicolas, siyah bıyıklı gri ve üstelik sempatik fare, bunlar ve daha fazlası bu romanın kahramanları. O kadar çok çizmişim ki romanı okurken, nereden başlayacağımı bilemiyorum. Yazarın önsözüyle başlayalım bakalım, Vian romana giriş yaparken aslolan iki şey vardır, diyor; güzel kızlarla aşk ve Duke Ellington müziği... Romanı yazarken gerçeğin yansıtılması yöntemini kullandığını ve aslında bir yöntemin olup olmadığından emin bile olmadığını söylüyor okura. Bizi bekleyen, uçucu bir şey. Orası kesin, ayağımızın altında kayıp giden bir metin ve sadece sınırsız bir hayal gücü ile eşlik edilen satırlar var önümüzde.

Pamuk helva tadında bir yaşam sürüyor Colin, İlk önce Alise'e sonra (Onu arkadaşı kapmış diye!) herhangi bir kadına aşık olmak istiyor. Saçlarının kokusunda kendinden geçilecek bir kadın olmalı bu, çiçek gibi! İş filan yok tabii, çalışmıyor, parası arkadaşına borç verecek kadar bol üstelik. Mutfağında aşçısı ona ilginç yemekler pişiriyor, faresi ve sevgili arkadaşı Chick ile bu yemeklerin tadına bakıp caz dinliyorlar, ta ki aşk gelene kadar. Chloé, sorunsuz bir kadın, aşık olmak için uygun ama kim bilirdi ki hasta olacak düğünden hemen sonra! Düğün peri masalı gibi oluyor, sonra Chloé üşütüyor, akciğerlerinde bir nilüfer büyümeye başlıyor. Ve çiçek bile olsa hiçbir hastalık sevimli değildir, bunu anlıyoruz.

"-Ben yoksulum... dedi Colin, ve Chloé öldü..."

Sevgilisi daha iyi olsun, iyileşsin diye ona devamlı çiçek alıyor Colin, parası bitiyor, işe girmeye çalışıyor ama ne yazık ki çalışmayı sevmiyor;

"-Siz ne iş yaparsınız? diye sordu profesör.
-Birtakım şeyler öğrenirim, dedi Colin. Ve de Chloé'yi severim.
-İşinizden bir şey kazanmıyor musunuz? diye sordu profesör.
-Hayır, dedi Colin. İnsanların iş olarak anladığı bir işte çalışmıyorum.
-Çalışmak iğrenç bir şeydir, bilirim, diye mırıldandı profesör, insanın kendi seçtiği iş de fazla gelir getirmiyor çünkü..."

arkadaşı Chick de öyle;

"-İstemiyorum, dedi Chick. Çalışmak istemiyorum. Sevmiyorum bunu.
-Kimsenin bunu söylemeye hakkı yoktur, dedi üretim şefi. Kovuldunuz, diye ekledi.
-Elimden bir şey gelmedi, dedi Chick. Adalet bu mudur?
-Hiç böyle şey duymadım, dedi (bayıldım ben buraya, çok komik!:)) üretim şefi. O kadar işim var ki."

Hastalık ilerliyor, büyük paralarla alınan (Çiçek çok pahalı bu romanda.) ve odaya doldurulan çiçekler ciğerdeki nilüferi yenemiyor, korkutup kaçıramıyor. Yaşadıkları ev gittikçe şekil değiştiriyor, daralıyor, küçülüyor. En sonunda karanlık ve havasız, mezar gibi bir yer oluyor.

Günlerin köpüğü böyledir, uçuşur uçuşur, diner sonra. Sorunsuz ilk gençlik günleri biter, aşk her zaman ilk günün heyecanı ve tasasızlığıyla sürmez, hastalıklar gelir biz fanileri bulur, sorumluluklar cazı susturur. Vian bu romanında bütün kurumlarla dalga geçmiş; din, elbette kilise, devletin güvenlik ve silah merakı, para tutkusu, tıp, iş ve kurumları aklınıza gelecek her şeyle. İşin alkışlanacak yanı, bunu caz ve blues tadıyla yapmış. Bir zamanlar çok fazla blues dinlerdim, ilk gençlik yıllarımda, blues festivallerini hiç kaçırmazdım, ağızdan ağıza konyak içmenin tadına varmıştım yani, işte o zamanlardan bilirim ben 'swing'i. Bu roman swing ritminde yazılmıştır, buna inanın. Komedi ile acı, çirkinlikle güzellik, yaşam ile ölüm kendini tekrarlar belli bir ritmle. Hiç korkmayın hem, günler köpük gibidir, güzel ve kısacık. İz bırakmayan.

Son söz; şaşkın ve mutsuz aşıklar, sevgiliye çiçek alınız. Onun yaşaması ve gülümsemesi için (ki çok şeydir), önemlidir bu. Her şeyi geçtim, genç yaşında öylesine ölüveren, Vian'ı da mı duymadınız? 

(Vian benim için sadece bu fotodaki gibidir; cin gibi bakan ve hep gülen:))

13 yorum:

endiseliperi dedi ki...

justine,
boris vian külliyatını ard arda üniversitede okumuş, bir daha da ilgilenmemiştim onunla. günlerin köpüğüne şimdi seninle dönüyorum. o zamanlar, okuduğum en güzel aşk hikayesi derdim günlerin köpüğü için. aşkla doluyken o pırıl pırıl, çılgın, renkli evin, chloe'nin hastalanıp, yoksulluğun da başlamasıyla solmasını hatırlıyorum şimdi. düğün törenleri için arı rengini istemişlerdi de arının mor ve sarıdan oluştuğuna o zaman dikkat etmiştim. sonra o şahane piyano... kokteyle göre müzik yapan, çok çılgın bir şeydi.

pekin'de sonbahar kitabındaki çöl imgesi etkilemişti beni ve o karşılıksız aşk... kız başka bir adamla seviştikçe eskiyordu.

yürek söken de ise çocuklarına aşırı titizlenen kadın, bana çocuklarına aşırı düşkünleşip, ne yapacağını bilemeyen şimdiki anneler gibidir. ordaki anne en sonunda tuvalet kağıtlarına da güvenemeyip, çocukların temizliğini diliyle yapıyordu.

mezarlarınıza tüküreceğim evet sarsıcıydı ya, hayatımda ilk kez o kitapta okumuştum öylesi seks sahnelerini. sonra henri miller ve bukovski'lerde okudum ama hiç birini çok fazla sevmedim.

sonra kızlar farkına varmıyor, derinizi yüzeceğim ve bir de hikaye kitabını okumuştum. o kitapta evde yangın çıkaran küçük oğlu travma yaşamasın diye çocuğuyla çok tatlı ve sakin konuşur adam ve öylece çıkarlar yangından. gerçekten önemli olan nedir ki zaten.

erken öleceğini bilirmiş gibi yazıp durmuş, trompet çalmış, o kısa hayatına iki evlilik sığdırmış... pek benim yazarım değildir, yaratıcılığında çocuksu bir çılgınlık bulurum. onu özlememişim ama hatırlamak yine de iyi oldu, özellikle en çok sevdiğim kitabı günlerin köpüğünü hatırlamak... teşekkür ederim.

bugün kendime gelemiyorum, zihnimde bir dalgınlık uyuşukluk var; ondan bu yazıdaki donuk hal.

sevgiler.

justine dedi ki...

Peri canım, geçelim şimdi Vian'ı biraz sonra ona dönerim de, sen kötü olma lütfen. Dalgınlık, uyuşukluk filan bunlar bende olunca, eşyanın tabiatı diyor, boş verip geçiyorum, dert etmeye değmez ama "donuk hâl" peki? İşte, seyretseydin dün gece After Hours filmini, bu durumda olmazdın!:) Tamam, o da benim hayatımın filmi değil (nedir bu hayatımın filmi, ya da hayatımın kitabı tasası onu da anlamadım ya, sanırsın atla deve:p) fakat çok keyifli seyretmesi. Keşke aynı şehirde olsaydık, bir şekilde sana ulaştırırdım filmi, ama şimdi zor tabii. İstersen anlatayım ha, ne dersin?:)) Hah ha, evet saçmaladım.

Vian'ı Vian'dan daha çok biliyorsun, farkında mısın?! Ben muhteşem isimli (Günlerin Köpüğü, duyduğum en etkili kitap isimlerinden biri) bu romanı dışında ilgilenmemiştim pek Boris Vian'la. Ve laf aramızda, romanın başında rahatsız oldum tarzından, tuhaf geldi, yabancılık hissettim. Sevmediğime karar veriyordum ki, birden sarmaya başladı. Dediğin gibi o büyülü aşk, uçuşan hava, renkler, caz ritmi. Sevdim valla:) Yalnız bir şeye sıkıldım, arı rengi demişsin, senden duyunca şaşırdım ve hemen kitabı elime aldım biraz önce. Hatırlamıyordum çünkü öyle bir şey, dediğin gibi mor ve sarı renginden bahsedilmiş ama kesinlikle arının rengi filan diye çevrilmemiş. Ben zaten çeviriden de rahatsız olmuştum, birkaç yerde karakterler karıştırılmış ve cümleler birbirini tutmuyordu. Çevirisi kötü kitaptan daha beter bir şey yoktur!

Ve, müziğe göre kokteyl yapan piyano:) Uçuk, neşeli bir roman Günlerin Köpüğü, kadın sonunda ölse bile, öyle.

Pekin'de Sonbahar'ı okumalıyım, çok güzel geldi başka bir adamla seviştikçe eskime fikri. Nasıl buluyorlar bu tuhaf şeyleri, anlamıyorum valla! Neyse, geçelim:))

Miller'a biraz kredim var yine de (komik adam, hem çok seviyor Dosto'yu:)), Bukowski benden uzak dursun, lütfen. Bunları da sonra konuşuruz belki.

Sana yazarken hep eksik bir şey kalıyor sanki, olsun günler torbaya girmedi ya, yazarız bir ara:))
Hoşça kal, çok sarıldım.

Cüneyt Karakuş dedi ki...

Sana ne desem az Justine... İnan açar açmaz Sarı Kent'e baktım yeni bir yazı var mı diye. Bir de ne göreyim Günlerin Köpüğü burada, yorumda geçen After Hours da cabası... Şimdi konuşmaya/yazmaya başlasam uzun sürecek. Her ne kadar son zamanlarda kelime yitimine sahip olsam da; -ne kadar garip değil mi içinde yitim olan bir şeye sahibim:)- yine de uzun uzun bahsedebilirim romanın bana hissettirdikleri üzerine... Öncelikle bendeki basımın (2. Baskı E Yayınları, 1984) kapağındaki kifayetsiz resim -romanla alakası yok bence, çünkü topuklu ayakkabısıyla yürüyen bir kadının sadece sağ bacağı ve yanında bir kedi var (acaba romandaki kedi mi:( vs, gerçi bunu da göstergebilimsel olarak tartışabiliriz ama bence Günlerin Köpüğü'ne haksızlık bu- kitabı bir sahaftan bulmamdan yaklaşık beş yıl sonra okumama sebep oldu. Ah ah çok kitap okurdum o zamanlar, demek sıra gelememişti bu kapak yüzünden. Şimdi bir dikkat dağınıklığıdır gidiyor...

Günlerin Köpüğü'nü okumaya başladığımda "evet bu kapağa da ancak bu olur zaten" derken hayalgücüne bayılacağım bir adamla yan yana olduğumu farkettim... Mezarlarınıza Tüküreceğim ile Kızlar Farkına Varmıyor'un tersine daha da gerçek üstü diyalogları, kilisede çarmıha gerilmiş İsa ile konuşma, kedi ve farenin muhabbeti, içinde yaşayanların ruh hallerine göre değişen evleri... çok ama çok hoşuma gitmişti. Garip bir havası vardı romanın, okurken sadece hissedilebilen, kelimeye dökmek gerektiğinde zorlanılan... Okuyalı epey oldu ama şu an bununla ilgili hissettiğim duygu roman kahramanının hayatı algılama sürecinin nasıl değiştiği ve hayat karşısında ne kadar korumasız/yetim olduğu... Şimdi yanımda kitap, belki yeniden okurum, elimdekiler bitince...

After Hours'a gelince o başka bir yazı/yorum konusu... O vakte kadar iyi geceler:)

justine dedi ki...

Sevgili Cüneyt -Günlerin Köpüğü'nü henüz okumuş-, bir kadına farklı farklı yorumları aynı yorummuş gibi göndererek, onu sersemletmeye mi çalışıyorsun?:p
Hah ha, yorumların tam da romanın ruhuna uymuş, bilmece gibi, gerçeküstü bir şey:)

Şimdi seyrettiğim film bitti, basit öylesine bir filmdi, fakat tüm gecemi aldı. Yoğun bir gündü (ilk defa at yarışı seyrettim, anlatacağım bunu sonra!) uyumalıyım artık, dar zamanlar bilirsin. Sana uzun uzun cevap yazacağım yarın. Diğer yorumlarını da silmedim, farklı cümleler varsa gözümden kaçmış olabilir diye, yarın tek tek bakacağım:)
Hoşça kal.

justine dedi ki...

Hey Cüneyt!
İçinde yitim olan bir şeye sahipsin ve sen de yittin bugün, n'aber?:p

Bahsettiğin kapağı araştırıp buldum. Bence de güzel değil, anlamlı değil bir kere. Bana göre bu kitabın kapağında mutlaka ama mutlaka nilüfer olmalı. Çok önemli değil mi çiçek -özellikle nilüfer- imgesi? Bütün kapaklara baktım sanırım, yabancı- yerli, en güzelinin e yayınlarının benim bloğa koyduğum kapağı (benim elimdeki basımda da o kapak var) olduğunu düşünüyorum, bu benim fikrim tabii:)

Dediğim gibi ben kitabı sevdim, yıllar önce Tuna Ötenel'in Vian Köpüğü albümünü almıştım, onu dinliyormuş gibi okudum romanı. Uçuran, gülümseten farklı bir deneyimdi:) Tek bir şeye takıldım, sen şimdi o da takılacak şey mi öyle, filan diyeceksin ama ne yapayım sinir oldum bir kere:p Colin, aslında sevmiş olmak için sevmedi mi? Yani, Alise, Chloé fark etmezdi onun için, aşık olmak istiyordu sadece, bu bana saçma geldi işte. Neyse, yine de harika bir aşk romanıydı, Chloé acı çekerken ben de çektim inan. Hatta çok şaşırdım böyle yoğun bir hastalık duygusu yaşamama, öylesine uçuk, neredeyse şeker pembesi bir kitaptan bu kadar ciddi ve sert bir his çıkması ilginçti. Vian, emsalsiz bir kitap yazmış iyi ki okumadan ölmedim:)

Evet, After Hours'a gelince… Bayıldığım bir filmdir o, tekrar tekrar seyrettiğim. O filmden sonra artık kağıt ağırlıklarına başka bir gözle bakıyor ve macera aramıyordum:p After Hours’ı konuşalım mutlaka, hatta ya sen ya da ben, birimiz kesin yazalım ve laflayalım üstüne, tamam mı?
Şimdilik hoşça kal.

Cüneyt Karakuş dedi ki...

Haklısın Justine, aynı hisse ben de kapılmıştım hatta şaşırmıştım diyebilirim. Yazarın Colin'i öylesine bir ilişki kuruyormuş hissi uyandırmasına. Ama ortaya gerçekten başarılı ve insana hasta olduğunu hissettiren bir roman çıkmış. Kuşkusuz bu gerçekliği kendi sürreal durumu içinde bize inandırıcı kılması biraz da Vian'ın da hep hasta olmasından kaynaklanmakta...

Kapağa gelince evet, E Yayınları bendeki kapağı affettirmek için sendeki kapakla yeniden basmış kitabı:)

After Hours? Bilmem önce bitirmem gereken bir W. Herzog - My Son... yazısı var biliyorsun... Gerçi sen de ...Baby Jane hakkında yazacaksın diye hatırlıyorum:) hele şu önümüzdeki 2 haftanın yoğunluğunu bir atlatayım karakter üzerine ya da yazmaktan haz ettiğim tek sahne üzerine çözümleme yazısını yazacağım... Bir bakıma senin de sayende yeniden sinema yazısı yazmaya döneceğim. Ben sinema okudum. Öyle olunca da ister istemez çok titizleniyorum ve bu da üretim arzumu azaltıyor. Belki ben de filmler üzerine -arada bir- sadece hissettiklerimi anlatan yazılar yazmalıyım...

Neyse, Sana/Herzog'a/ ve varsa diğe okuyuculara değer tabi...

Kelime yitimlerinin son bulacağı günlere diyorum.

Şimdilik hoşça kal.

justine dedi ki...

Cüneyt,
anlamıştım sinema okuduğunu, ve şimdi film çekme işiyle çok çok meşgul olduğunu (mekan bulma çabaları filan). Kardeşim Poliş de sinema mezunu, bloğu sadece sinema üzerine olacaktı ama moda, sinema ortaya karışık bir şey yaptı:)

Lütfen yaz, filmlerin -ya da kitapların fark etmez-, sana "sadece hissettirdiklerini". Bence netteki yüzlerce analiz yazısından daha anlamlı o tür yazılar. Ben, bir kitap ya da film hakkında yazarken bazen takılıyorum, anlatacak o kadar çok şey oluyor ki. Sonra neden konuyu ya da problemi anlatmak zorunda olayım, ne düşünüyorsam yazarım, geçer diyorum. Roman, film, obje, resim herhangi bir şey bana ne hissettiriyorsa yazarım, birileri de okur, o kadar diye düşünüyorum. Günlük gibi işte, sadece herkese açık, biliyorsun. Of, burada anlatması çok zor oluyor, anladın ama sen değil mi?
Yeni yazılarını merakla bekliyorum, hoşça kal.

Cüneyt Karakuş dedi ki...

Anlamaz mıyım Justine:) Hem de nasıl, ama işin içine biraz da akademik vs.ler girince farkında olmadan öyle yazmaya başlıyorsun. Ya da bu bir çeşit misyonmuş gibi geliyor. Ama sonuna kadar haklısın en iyisi bundan sonra içimden gelirse akademik, gelmezse hissettiklerim üzerine yazayım:))

Bu arada Poliş'in bloğunun adı nedir? İzlemek/okumak isterim...

justine dedi ki...

A, izliyorsun zaten Cüneyt!:)
http://giyinenfilmler.blogspot.com/

Akademik vs.ler nedir, yoksa sen de?, hah ha!

Cüneyt Karakuş dedi ki...

A ah, ama o Clea değil miydi:) Çok keyif alıyorum Poliş'in bloğundan... Tabi bunu ona söylemem daha mantıklı! Hatta şimdi söyleyeceğim...

justine dedi ki...

Hah ha evet ya, Clea blog adı olmuş, ben o sıra İstanbul'daydım, bana da sürpriz olmuştu. Polişka, kardeşime benim yıllar yıllar önce verdiğim bir nick (verdiğim doğru kelime mi acaba?:)), hep onu kullanırım. Adını ara sıra, Poliş'i her zaman!
İşin komik yanı şu oldu, ben bloğa yazmaya başladığımda, öylesine bir nick alayım dedim ve aklıma Durrell'in Justine'i geldi (Sade'ın değil tabii:p), e, kardeşim de Durrell'in Clea'sını (kitabı okumadı henüz, ama çok seviyorduk o ismi) almış. Hiç düşünmeden gerçekten kardeş olan iki kurgu karakterini seçmişiz. Polişka olabilirdi dedik sonra ama böyle de hoş, zaten ne fark eder ki?

Bu da böyle bir anımdı, diye bitireyim mi şimdi?:))

Cüneyt Karakuş dedi ki...

Hımm siz ilginç kardeşlersiniz, tabi bir de Abla var:)
Bu arada bahsini ettiğin kitapları okumadım. Önerir misin diyeceğim saçma olacak, en iyisi okuma listeme ekleyeyim ve buradan Abla'ya selam...

Adsız dedi ki...

Bu yazı için çok teşekkür ederiz, o inanılmaz bilgilendirici oldu ve bana bir ton anlattı