Cumartesi, Ocak 15, 2011

kış uykusu

(Onorato Toso-Staglieno Cemetery, Genova, Italy)


"...
Kış. Ve işte her şey ilk kez başlıyor sanki.
Ağarmış uzaklıklarına doğru kasımın
Uzaklaşıyor aksöğütler
Değneksiz ve rehbersiz körler gibi
..."
Boris Pasternak/Kış Şiiri 

Bir Rus için kolay tabii, kış hakkında sevimli, sıcak şiirler yazmak. Güzelleme filan da yapabilir elbette, olay olmaz, bildiğin vaka-i adiye. Aslında kış sorunlu bir mevsim, arıza. Ben Aralık kadınıyım, kışı bilirim. Severim de üstelik, romantiğim ya:p Oysa hep üzüyor bu mevsim, şekli nasıl olursa olsun, acıtıyor. Yıllar önce bir gün nöbetten gelirken, sabahın köründe bankanın köşesinde yatan evsizleri görmüştüm, yazdı, üzerine bir örtü alsan ısınmaya yetecek kadar sıcaktı. Kışın bu bile sorun yaratır demiştim. Bu bile! Elbette "tinsel" sorunlar daha anlamlıydı, diğerini sadece görünce fark etmiştim. Ne çocukluk. Her neyse, kış "beyaz geceler" yaşamıyorsanız eğer problem yaratır. Sıcak şarap, kahve ve fırında kestane eşliğinde Bergman filmleri izlemek hızla geçen bir kurgu, aldanmayın. Ben, Gerede'de geçirdiğim kocaman, sopsoğuk ve beyaz üç yılı tamamen unutsam bile, kış mevsiminin yaşattığı mutsuzluğu unutamam. Bir süre barışmayacağım kendisiyle, bakalım ne olacak?

Kış uykusuna yatsam. Benim uykuyla garip bir ilişkim vardır, uykuya ne kadar geç gidersem o kadar iyidir. Ve bildiniz, kalkmak hep zordur! Bu kış sadece uyumak istiyorum. Yaz gelince uyanırım artık, o sıra Merkür de ne kadar gerileyecekse gerilesin bir zahmet. Uğursuzluğuyla bıktırdı arkadaş:p

(Bakın kışın ne zor şartlarda kitap okunuyor, oysa yaz öyle mi hiç!? Bir de yukarıdaki heykeli çok beğeniyorum ben, onun için tekrar tekrar koyuyorum bloğa, biraz anlayış:p)

p.s.: Diğer fotonun (benim fotoğrafın yanındaki) linkini vermeyi unutmuşum. Buradan, çeşit çeşit okuyan kadın fotoğraflarına ulaşabilirsiniz. Zamanında ekşi'ye de link vermiştim. İlginç bir site.

Çarşamba, Ocak 12, 2011

yaşam sert, iki dakikada...


Yaşam sert, yaşamı sert yaşamak gerek.  Kim bilir nereden duydum bu lafları, ya da belki kendim uydurdum. Her şey mümkündür. Bugüne iyi başlamıştım, akşam bile iyi geçti. Gece bitebilir gibiydi. Ama olursa iki dakikada olur her şey. Görünürde kimse olmaz, ses duyulmaz, dokunmaz, kafanda ters bir rüzgar. Nereden düşünüyorsan artık. Beyin mi, kalp mi, bacak mı, benim şimdi inandığım gibi, buraya yazdığım gibi, kafan mı, nereden düşünce gelip oturuyorsa bir yer bulup artık. Oraya ters bir rüzgar esiyor. Anlamsız konuşuyorsun, anlamsız yazıyorsun, anlamsız bakıyorsun. Ah, iyi ki kimse yanında değil. Bu nöbetler beni etraftan, onları benden koruyor. Oda çok sessiz, müzik sadece senin sevdiğin, kulağında çalıyor, sabaha karşı git evine, yat yatağına kalkma bir daha. Yani, gerçekten buna herkes inanıyor mu; ben olmasam tufan! Yok canım.

Ben o kemanı çalsam iki dakikada çalardım. Sanırım birini bekliyorum. Bir iltimas geçse inandığım tanrı, bir bana baksa. Ama ötekinin duası?

Tabii.

Pazartesi, Ocak 10, 2011

"sahibinin sesi" ve geç kalmış bir teşekkür


"...
Oteller, oteller, o bakımsız suçluluğum benim
Geçmem kapınızdan bile artık.

Doğasın, bir sen beklersin beni, bilirim
Sesimi, düşlerimi, kırık parmaklarımı
Var başka neyimse onları artık.

Doğasın sen, doğasın, yarat beni yeniden
Ey yalnızlığımı kuşatan yalnızlık.
..."

e. cansever/kuşatma

Şairlerin kendi seslerinden şiirlerini dinleme meraklısı değilim, hatta bana göre, mümkünse şiir okunmasın. Şiirin içten okunduğunu ve sessizce kalbe girdiğini düşünüyorum. Kendi sesimle bile şiiri duymaya yabancıyım. Düşünün; yıllardır beyninizde, kulağınızda taşıdığınız kendi sesiniz size yabancı. Uzatıyorum yine, hâl böyleyken Edip'in sesini merak ederdim. Sanki sesi yokmuş, o sadece her şeyi seyredip beklermiş gibi gelirdi bana. Elinde içki bardağı (votka, cin?), kafasında oteller, oteller, bakışında sessizlik, gelmeyecek bir şeyi beklermiş gibiydi. Sesini duydum. Yine tuhaf bir yabancılaşma yaşadım ama uykuda gibiydim zaten. Mutfakta yemek yaparken, o bana şiirler okuyordu. Tekrar, tekrar okudu.

Sevgili Murat Örem, kaydı dinledim ve çok sevdim. Geç bir teşekkür oldu ama içten olduğuna inanın. Edip Cansever'in sesini bana duyurdunuz, siz çok ve iyi yaşayın olur mu?:)

Pazar, Ocak 09, 2011

edebiyat magazinine ba-yı-lı-yo-rum!

Cemal Süreya'nın fena çapkın olduğunu öğrendiğimde çok eğlenmiştim. Sonra İlhan Berk'in cinsellikle ilgili her şeyden müthiş zevk alması, Ece Ayhan'ın büyük kavgası, ve bunun gibi diğerleri nasıl heyecanlandırmıştı beni;) Ben edebiyat dedikodularına bayılırım, hadi şuna sanat dünyası filan diyelim, daha geniş olur. Yazarlar, şairler vs. vs. bunlarla ilgili özel haberleri duyduğumda pek bir seviniyorum. (valla gayriihtiyari)




(Süreya, Tolstoy, Ayhan ve Salinger)

Salinger öyle münzevi bir hayat yaşarmış ki, hayranları şöyle dursun hiçbir komşusuyla görüşmez, kitaplarımı kendim için yazıyorum dermiş. Düzenli olarak çişini içermiş ayrıca, sağlık olsun diye. Sonra, dini bütün Tolstoy efendi (bakmayın çok severim, o Anna'nın yazarı, sevilmez mi?!) sekse o kadar düşkünmüş ki "seks evlilikten uzak olmalı" diye millete vaaz verirken, karısını rahat bırakmazmış. Ayrıca gençliğinde çirkinliğinden çok utanır ve o görüntüsünden kurtulmak için -bugünkü ve yarınki- her şeyini feda edeceğini söylermiş. İlhan Berk'in aylarca yıkanmaması, Rousseau'dan aldığı ilhamlaymış, çünkü ünlü düşünür de hiç yıkanmazmış. Rilke şiirlerini yazmadan hemen önce, mis gibi limon  kokusunu içine çekermiş (buna bayıldım işte.).  Proust'un Kayıp Zaman serisi defalarca reddedilmiş, ve sebebi "gereksiz ayrıntı" içermesiymiş! Edgar Allen Poe, üvey babasıyla hiç geçinemezmiş (orduda görevdeyken, annesinin öldüğünü Poe'ya haber vermeye bile gerek duymayan bu adamı sevmesini beklemek zor tabii.), ayrıca ölümü onlarca hastalığın adının geçtiği gizemli şeklini korumaktaymış.  Jack London ne çok içermiş öyle, çocukken başlamış ve bu yüzden suyun altında nefessiz kalacağına inanırmış. Kafka'nın cimriliğini ve hastalık hastası olmasını herkes bilir sanırım, ben en çok dilenciye para verirken paranın üstünü almasına ve deli gibi hesap kitap yapmasına şaşırmıştım! Hey gidi, Dava'nın ve "bir sabah günü, devcileyin bir böceğe dönüşen" (ben bu başlayışı çok seviyorum:p) Gregor Samsa'nın yazarı, hey! A, bir de çıplaklığı kendisinde ve başkasında hiç sevmediği için "mayolu adam" diye bilinirmiş, canım Kafkacığım ya, biraz gıcık olsan da, seviyorum ben seni.

Süreya'nın oğlu Memo ile kavgalarını üzülerek okumuştum, yine de merak ediyordum tabii. Ece'nin kaymakamlık yaptığı zamanlarda o çocukla ilgili dedikodusunun doğru çıkmaması için hâlâ dua ediyorum. Çocuklara yapılan hiçbir şeye anlayış göstermem, konunun öznesi en sevdiğim biri bile olsa. Ve muhteşem Alice'in yazarı, Lewis Carroll. Keşke bütün duyduklarım dedikodu olsa. Nabokov nasıl yazdın Lolita'yı, kafam deli gibi çalışıyor, yine de hayranım sana, ne yapayım?^^

Son olarak, Pavese Hemingway'e neden içli ve harika mektuplar gönderiyordu, bilen varsa lütfen söylesin:p Şaka bir yana, duyduğum en şiirsel bitiş Pavese'nin cümleleridir; "Piedmontese tepelerini gördün mü? Onlar kahverengi, sarı ve puslu, zaman zaman da yeşil… Görsen severdin, Senin C.P.” 

Ne güzel.

bir de ben, hâlâ çocuk gülüşümle gülerim:)
(Bu fotoyu koyduğumu sanıyordum bloğa, yanlış hatırlıyormuşum. Bahsettiğim gülüş buydu.)

Cumartesi, Ocak 08, 2011

Let's Be Happy!


(eski, eski, eski bu fotolar, sandıktan tabii.)

"Mutsuzluk gülümseyerek gelir, adıyla süslenmiştir;
Banliyö treninde rastladığımız
Sınav saatini kaçırmış liseli kız,
Hep kazanırsın ey çözümsüzlük!

Ey otobüssever ey Troya yolcusu!
Anımsarsın, günlerce konuşup durmuştuk
O İB (ipekböceği) sesli kadını;
Birinin Grönland'ı olmaya hazırlanıyordu.

İki çay söylemiştik orda, biri açık,
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni."

Mutsuzluk Gülümseyerek/C. Süreya

Hem neden erken uyunur ki, Giora Feidman dinlemek dururken?

Salı, Ocak 04, 2011

bu at, Cortázar'ın rüyasının sureti...


(pixdaus.com sitesinden, jchip8 kullanıcısına ait bir fotoğraf)


"Geliyor gece, zengin ziynetle
süslenmiş mavi giysinin eteği;-
müşfik iki Meryem eliyle
uzatıyor bana bir rüyayı.

Sonra gidiyor, görev için,
kente doğru sessiz adım
ve alıyor, bedeli olarak düşün,
ötede ruhunu sayrı çocuğun."

 rilke-düşler


Gece yatarken elimdeki kitabı okumuyorsam eğer, herhangi bir yazardan öykü okuyup, uyumaya çalışıyorum. Geçenlerde okuduğum bir öykü kaldı aklımda. İş güç arasında, bir belirip bir kayboluyor. Cortázar'ın Silvia adlı öyküsü Ayakizlerinde Adımlar kitabında bulunuyor. Sadece çocukların ve yazarın gördüğü düşsel bir yaratıktan bahsediyor hikâye. Yaratık diyorum, çünkü içimden çok genç bir kız demek gelmiyor. Kendisine kaba denildiğini düşünen bir adam anlatıyor olanları, yabani olması hoşuna gidiyor ayrıca. Sohbet ettiği bir iki kişi (ama nasıl oluyorsa, kalabalık ve neşeli mafya aileleri gibi toplanıp duruyorlar!) var ve onlarla bir gün mangal keyfi yapıyor. Konuşulanları isteksiz isteksiz dinlerken gözüne Silvia denilen kız ilişiyor. Nasıl olur da kızın kim olduğunu öğrenirim diye düşünüp dururken yardımına iyi anlaştığı çocuklar yetişiyor. Konuyu uzatmaya gerek yok, önemli olan Silvia'nın sadece çocuklara göründüğü. Bir düş yaratığı o kız. Yazarın aşık olduğu.

Bizim, karanlıklar ardında silik bile olsa gördüğümüz düşlerimiz, tüm parlaklığını Medusa saçlarından alan. Onunla yatsan ne olacak bilmezsin, elini tutsan, sadece konuşsan, o yaratığı sevsen, bir okşasan. Evde beslesen hadi, ne olacak? Elini yanağına koysan. Cortázar'ı tek öyküsüyle bile sevdim ben. Ee öyleyse, Neruda'nın deyişiyle "kader kurbanı" filan olamam artık. Büyülü öyküler anlatıyor adam, kendine dönük filan, hem kötü bir insana da benzemiyor fotolarından, sevmek neden zor olsun?

O kadar kurguyla yaşıyoruz ki, bazen canım acıyor.



Şimdi beraber ve solo şarkılar zamanı; hah ha bu nereden geldi aklıma şimdi ya! Kendi kendimi güldürdüm yine:) Neyse, kısa kısa notlar zamanı diyecektim, sulandırmayalım.

-İşbu kitabın kapağındaki foto muhteşem. Abartmıyorum, dakikalarca baktım atı okşayan ele. Dışarıda kitabı tutan elim üşüdü, koynuma görebileceğim yere koydum, tekrar baktım. Çok şefkatli.

-Silvia güzel öykü, uzun laf işi karıştırıyor. Güzel öykü, ne kadar yeterli bir anlatım. Minimalist ol, canımı ye havasındayım. Nasıl mı, anlatayım; ... Yok yok sadece şaka.

-Ben aslında Cortazár'a önceden beri sempati beslerdim. Nedeni çok saçma tabii. Aa, bunu anlatmalıyım işte! Fuentes'in Diana adlı kitabını okuduktan sonra tuhaf bir sinir yapmıştım yazara karşı. Aynı memleketten bile olmamalarına rağmen ben bu iki adamı karşılaştırdım kendimce. Düşünmeden oluyor yalnız tüm bu şeyler. Kafamda olup bitiyor sizin anlayacağınız. Fuentes bu kadar sinirken, Cortázar ne kadar da narin, efendi, kedi(?) gibi filan diye düşünüyordum sanırım. Dediğim gibi niye özellikle bu iki adam, daha doğrusu niye Carlos'u Julio ile karşılaştırdım sadece tanrı bilir. Acaba?!:p İşte ondan böyle oldu. Ne mi oldu, unut gitsin.

-Nöbetler beni çok yoruyor artık. Olmuş on altı küsur yıl hâlâ vıdı vıdı ediyorum, biliyorum ama sanırım artık yoruldum. Hoca'yla da konuştum bugün, of of. Başlangıçta kaos vardı, evet.

-Yukarıya koyduğum müziği lütfen dinleyin. Purcell candır. Hatta dur abartayım, bugün "nöbet sonrası, hastalığa az kaldı" günüm, hakkımdır. Purcell canımdır. Who can resist such mighty charms,  çok yakışacaktı bu anlattığım öyküye ama yükleyemedim. Bir sorun var, nedir bilmem fakat siz bulursanız onu da dinleyin. Muhteşemdir!

-Yukarıda dedim ya, hasta olacağım sanırım, soğukta devamlı duş almak böyle yapıyor beni. Bir hap alayım, bakalım ne olacak?

Bitti sanırım. Aa, ne biçim bitirdim, boşlukta kaldım şimdi. Ne yapmalı?

Cuma, Aralık 31, 2010

dün gece eğlenceli bir adamla tanıştım; adı Şvayk!

(Haşek'in kahramanı Aslan Asker Şvayk)

Dün gece çok geç saatte girdim yine yatağa, hemen uyusam iyi olurdu ama hayır, ben onunla tanışmalıydım. Sıkıntılı, huzursuz ve yoğun geçen bir yılın ardından, yeni yıla eğlenceli bir kitapla başlamak istedim. Komik bir düşünce belki, fakat şöyle İgnatius gibi, Huvat gibi, Oblomov filan gibi bir karakterle tanışmak istiyordum.  Aklımda başka romanlar varken nöbete giderken çantama Haşek'in Aslan Asker Şvayk kitabını attım. İşimi bitirdim, bir kahve yaptım kendime, o gürültünün arasında kendime bir yol bulacaktım, sakin bir köşe. Ama ne oldu dersiniz, romanın ikinci cildini almışım yanıma. Sabahın köründe, uykusuz işe gidersen böyle olur tabii. Neyse, dün sabaha karşı başladım okumaya. Daha başındayım romanın ama şimdiden çok ısındım Şvayk'a. Celâl Üster'in çevirisi akıcı ve önsözü çok güzel (ki ben önsözleri sevmem!). Biraz fazla dipnot kullanmış ve bunun nedenini açıklamış fakat yine de bazı bilgiler gereksiz geldi bana. Sarayevo'nun bizde Saraybosna olarak bilindiğinin söylenmesi ne kadar gerekli ben anlamadım. Dipnot okumayı kesintiye uğratıyor ve romanda (kendisinin de belirttiği gibi) pek bir işlevi yok bence. Her neyse, olan olmuş, çok güzel bir okuma serüveni beni bekliyor, oyalanmamalıyım:)

A, unutmadan herkese iyi yıllar! Lilişka, linkteki şarkıyı seçti, hediye o olsun öyleyse;

Salı, Aralık 28, 2010

bâtıni, içrek, ezoterik...her şey karıştı

(Rene Magritte - Il telescopio)

"...
her şey bâtıni! göl
kendi dibindeki batıktan
başka nedir? acılar
derin ve siyah bayraklarını
tekneme çekeli beriydi:

her şey bâtıni! tenim
kendini yurtsuyor birden:
'ben kendimin
teknesiyim ben...'
böyle dedi ve diyen
öteki yolculardan biriydi:

her şey bâtıni! gül
goncalarda içkinken
dil, güzü bekleyen kıyıda
aşkın sözünü karşılıyor
gibiydi...

her şey bâtıni! ve hüzün
hüzün
en büyük muhalefettir şimdi
..."

Hilmi Yavuz/bâtıni

Hilmi Yavuz, benim şairlerimden değildir. Hatta Ece ile durumundan dolayı biraz tedirgin yaklaşırım sanki ona. Ama yıllar önce elimden düşürmezdim Erguvan Sözler kitabını. Yakın aşklar şiiri güzeldir ve yukarıdaki ve diğerleri. Neyse, konu bu değil zaten. Benim sevgime ihtiyacı olduğunu da sanmıyorum şairin. Kimin kime ihtiyacı var ki, esasen? Bu gece bu şiiri yazmalıydım, o kadar. Tek bildiğim bu.

Cumartesi, Aralık 25, 2010

yavaş... sakin ve gülerek oturuyorum işte, daha ne olacaktı?

hayır hayır, bir de C.'nin hâlleri var!



"mufassal kıssa başlarsın garip efsane söylersin"
                                                        bakî 

Poz vermek çok zor.  Konu bununla ilgili değil ama ben söyleyeyim dedim. Baştan söyleyeyim de sonra papaz olmayayım kimseyle. Evet, delirdim:) Nasıl bir mücadele sürüyor kafamda, kimse bilmez. Böyle bir şarkı vardı ayrıca, bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye. kimse bilmez, kimse bilmez. Güzel. Olur yani. Bugün elim kaç kere telefona gitti, olmadı. Bıraktım tezi artık, bir sorumluluk filan yok içimde ama yine de olmuyor. Onca yıl, yaz yaz, sonra, bitti gitti, bir bardak soğuk su.  Bunu geçelim, geçiyorum hızla tamam, fakat aklımda başka bir şey var benim. Aylak Adam, nasıl da havalıydı değil mi? Çok biliyordu, çok. Şu kısmı anlıyorum; kendini toplumun dışında görebilirsin. Ben öyleyimdir. Çok farklı, çok karışık, çok acınası (bakın sadece olumlu şeyler yok farklı olma derdinde), çok hassas vs. vs. Ötesi var mı peki? Yok.


"Bu caddenin elbet tenha olduğu zamanlar da vardır.  Hiç görmedim ben. Kim bu insanlar? İşten mi dönüyorlar,; eğlenceye mi gidiyorlar? Şu adamın burnu Gide'in burnuna benziyor. Ama nasıl da kasvetliler. Bunların içinde 'meçhul denizlerde balık' olmayı isteyen var mı acaba? Belki şu hep önüne bakan adam... Ne güzel okumuştu bu şiiri. Gözleri sulanmıştı. Yoksa kız mısın? Ya karşıki şaşı kadın, durmuş kimi bekliyor? Koş, bayım, koş; kaç bu caddeden. Yetişemeyecek. Evet, tramvay kalktı. Neyse, üzülme, bir başkası gelir alır seni. Ama şimdi koştun diye içinde bir utanma var değil mi?"

C'nin bilinçaltını yöneten sinemadır. Sinemanın karanlığında herkesi görür. Şaşı kadın, orada babasının hayaliyle iç içedir. Aylaktır, işi yoktur ama paralıdır, aylaklığının savunusu, babasının parasıdır. Kitabı okurken, yüzümde hep müstehzi bir ifade vardı. Elimin ucuyla tutuyordum romanı, ben de farklıydım çünkü! Neden ve nasıl bu kadar kibirliydi? Kadınları niçin küçük görüyordu?

Fakat, tutamak konusunda çok haklıydı C.

"-Ya içmediğin zamanlar?
-O zaman ararım.
-Hep arayacaksın sen. Ya resim, ya kitap...
-Tutamak sorunu. İnsanın bir tutamağı olmalı.
-Anlamadım.
-Tutamak sorunu dedim. Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. Öküzleri besiliydi, pırıl pırıldı. Herkesin, "-Veli ağanın öküzleri gibi öküz, yoktur," demesini isterdi. Daha gülünçleri de vardır. Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimizi, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!"

Arkadaşı C'ye öyle bir kadının dünyada olmadığını söyler, C izafiyet teorisine dayanır, ayrıca "o olmasaydı ben olmazdım" bile der. :) Bulamaz kadını tabii, Ayşe de Güler de yetmez ona. Tutamağı kendisidir zira.

Bugün markete gittim, gitmek zorunda kaldım aslında. Duştan yeni çıkmıştım, bir şey oldu, hızla dışarıya attım kendimi. Planlı(!) biriyimdir, dışarıya fırlarken dönüşte marketten domates ve ekmek de alırım diye kredi kartımı, ve birileri beni ararsa diye telefonumu da aldım yanıma:p Neyse, saçlarım ıslak hasta olursam yandım, düşüncesiyle dertlene dertlene, kasaya yürüdüm. Bir kadın vardı benim önümde, yaşlı, kapalı biri. Aldığı şeyi beğenmemiş herhal (saniyesinde, nasıl oluyorsa) ben bunu almayacağım dedi. İade işlemi de uzun sürer, bilirim. Kasadaki kız, ben tek kelime konuşmadığım hâlde müşterimi bekletemem, sizin işi sonra yaparım dedi. Saçımdan su damlıyor muydu acaba? Espri tabii, geçelim. Kadın bunlar olmadan da sakız çiğniyordu, sonrasında kıza "benim acelem var ama" derken de! Demek ki dedim, kadının tutamağı da sakız. Bildiğin sakız. Geçen gün işe giderken, otobüste iki genç kız önümde oturuyordu, bol makyajlı, bol öz güvenli, bol dedikodulu, onların da tutamağı sakızdı eminim. Nasıl zevkle çiğniyorlardı, nasıl, sesli, tutamak o değilse şaşarım ve hatta üzülürüm! 

C., benim tarafımdan anlaşılamadı. Neden Salinger karakterlerini anlıyorken C.'ye sinir oldum bilmiyorum. Oğuz Atay'ın o çok bilmiş erkek! karakterlerinin izi vardı C.'de. Sevişirken bile düşünen. Ben de düşünürüm! Hah işte, insan aynaya sinir olur, şaşmayın. Eli bacağında kadının, hâlâ konuşuyor beyni, ne büyük acı. Tabii çok oldu ben Aylak Adam'ı okuyalı. Belki tekrar okumada farklı düşünürüm. Belki, "olur mu, müthiş bir romandır o" diyen birisine hak veririm. Yaparım bunu. Hiç canınızı sıkmayın. Sizin yerinize de ben sıkarım canımı. Belki de C.'nin kadınıyım ben, neden olmasın?


Poz vermek zordur demiş miydim?:) Yukarıdaki fotoda o aptal nesneye bakmıyorum tabii, poz veriyorum gizli gizli. Fakat, şimdi onun ne olduğunu düşünüp duruyorum, postmodern bir şey ama, ne? Justine bunalımda anlayın.

Salı, Aralık 21, 2010

uzun, karanlık gece; ama bak doğmuşum








Armenak konuşuyordu; "Bence kaldırmalı bu doğum günlerini / İnsan bir yas gibi doğuyor yeniden." Onu dinlemeye ben, çok eskiden karıncalı, sıcak, "küçük" bir günde başlamıştım. Elbette sarı. Huzur vadetmeyen, bunaltıcı bir sarı. Gogh sarısı desem, peh! çok havalı olur. Bildiğin sarıydı işte. Kirli. Şunu biliyorum artık, bazı insanların tuhaf bir defosu var, kalpte çirkin, acıtıcı bir hüzün. "Bütün coğrafyalarda karanlık bir Osmanlı" olmak. Tekrarın tekrarı bu. İnsan yaşamaktan bıkmaz. Sözler verilir, kendini sağlama almak için, biraz daha kolay dayanmak için, yok, yüzde ezbere bir gülüş. İlk önce tedirgin sonra gülümsüyorsun işte. Kimse anlamaz. Ya da sen farklısın ya "güya" onlardan, öyle sanmak işine gelir. İsa'nın ne zaman öldüğünü düşünüyorum bir haftadır, deli olabilirim, ölmedi diyorlar oysa. Otuzunu aşmıştı sanırım. İyimser bir bakışla, "eh, çarmıha da gerilebilirdin." diyebilirim. Derim yani, biliyorum ben kendimi. Şimdi otuz dört filan oldum sanırım, böyle durmaz tabii bu, gider elbet. Hemen ölmezsem. Keşke içmeyi bilen bir tip olsaydım, şöyle adamakıllı içseydim. Her doğum günümde deli gibi içeceğim diyorum. Sonuç, bir ya da iki bira.

"...Ya alkol olmasaydı. Bir uzun bardaklarımız vardı. Herkes birbirinden artardı
Bulanık, bungun artardı
Kuru gök, kuru bir yağmur bırakırdı sesimize
Çok uzaklarda çok düşündüğümüz bir şey solar solar solardı..."

Şeb-i yelda, ne şiirsel bir tamlama. Öyle ama, yalan mı? Hep söyleyesim geliyor, cümle içinde kullanacak bir durum olsa keşke. Bu gece bardayım, garsona bağırsam; "Şeb-i yelda kutlanıyor burada, tüm içkiler benden!" Hah ha, utanmasam bir ihtimal. Ben şimdilik sadece içimden söylemekle yetineyim; Şeb-i yelda, Şeb-i yelda, Şeb-i yelda...  Beynimde fısır fısır kelimeler.

Pazar, Aralık 19, 2010

"buraya bakın"

Pablo Picasso/Guernica



"...
Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı,
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür.

Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
       Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir.

..."
ece ayhan

Konuşmak ne kadar boş ve anlamsız. Tarihe bakarken, birden ayarınız kaçabilir. Saatinizi, öfkenizi ve sabrınızı kontrol altına alamazsınız. Bu ülkenin tarihiyle ilgili bir sorunum var. Halleşemediğim, huzurla geçmişe bakamadığım bir fotoğraf sergisi. Jacques-Louis David'in The Death of Socrates resmini çok çok severim ben. Her baktığımda garip bir utanç gelir oturur içime. Böyle, bu şekilde ve utanmadan, ölenlerin tarihini seyrediyoruz hep beraber. Delirmek neden zor olsun ki? Hayır bir de sor sor nereye kadar, mendil neden kanıyor diye?

Jacques-Louis David/The Death of Socrates

Çarşamba, Aralık 15, 2010

Justine alışverişte bunalır, Antichrist rahatlatır!



Alışveriş ne zor, ne sıkıcı, ne bunalım bir şey! Bugünlerde Poliş, dışarı çıkmalıyım, alışveriş yapmalıyım diye sayıklayıp duruyor. Doğum günüm yaklaşıyor ya, çaktırmıyor sözde:) Ne olursa olsun, ister sevdiğimiz birine bir şeyler alalım, ister kendimize, alışveriş bunaltır! Ben yıllardır beden, boy, en vs. vs. bakmadan, denemeden alıyorum kıyafetlerimi. Zaten değişmiyor kilom, rengini, tarzını seversem, fiyatı da uygunsa, al gitsin işte. Alışveriş yoruyor beni, sıkıyor. Hadi bu sefer, keyifli bir gezi gibi olsun diyorum, bir iki vitrin bakınca değişiyor havam. Hemen oturup bir şeyler yemek, içmek istiyorum. Tek başına alışveriş güzeldir, tezgâhtar, satış görevlisi, her neyse size sarmaması harikadır, alışverişten sonra bir yere oturup keyif çatmak ise muhteşemdir!




(Denediğiniz her şeyi almazsınız, o elimde tuttuğum öylesine bir etek tabii:p Vitrin bakmak yorar ve oturmak en iyisidir!)

A, siz de netteki moda bloglarını gördünüz mü? Dikkat ettiniz mi daha doğrusu, kadınlar poz veriyor, fotolarını yayınlıyor filan falan ama yüz yok ortada! Yüzlerinin yerine, kalp, ya da başka bir şey koyuyorlar. Silik, bulanık, yandan çekilmiş fotolar çoğu. Bir tek bana mı garip geliyor bu, yoksa ortada gerçekten tuhaf bir şey mi var? Hayır, madem hiç koyma, yüz kutsal mı acaba, bakmalıyım arkeolojik metinlere:) 

Bu saatte nelerle uğraşıyorum ben! Yılın son ayı bu ay. Benim aralığım, orası tamam da, yazmak ya da yazmamak meselesi hâlâ duruyor Demokles'in kılıcı gibi başımın üstünde. Ben bittim!



Antichrist'i seyrettiniz değil mi? Tabii tabii, seyretmeyeni dışlıyorlar şimdi ortamlardan, bahsetmek için geç kaldım ben:) Çok çok oldu ben seyredeli ama bugünlerde hep aklıma gelip duruyor. Orada Charlotte'un canlandırdığı kadın karakter tez yazıyordu. Hah ha, delirerek! Yaşı benim yaşlarımdaydı sanırım ve bunalmıştı. Filmi yalnız izlemiştim, şarap içerek ve dertlenerek. Filmdeki onca mesele, onca sorunun yanında izlerken bir de kendi sonuma hayıflanıyordum. Kızım sonun bu işte, bir ormanın ve işkence edeceğin kocan eksik:p Trier'in tez yazanlara bir an önce gittikleri yoldan vazgeçmeleri için yaptığı iyilik budur işte. Ona sesleniyorum; yaptığın her filmi heyecanla ve tutkuyla izliyorum hayatım, çoğunun fikrine katılmasam da böyle bu. Fakat en büyük teşekkürüm bana Charlotte'un hal-i pürmelalini gösterdiğin içindir. Ellerin ve beynin dert görmesin şekerim. Bırakıyorum inşallah!

Pazar, Aralık 12, 2010

kibir, vişne reçeli, Rüya ve bir şeyler, bir şeyler


(Alberto Giacometti/Woman with her Throat Cut)



"...
-Vişne reçeli ister misin? Vardır burada. Anımsar mısın, küçükken vişne reçelini ne çok severdin?
-Ah, unutmadın mı bunu? Reçel de getirsinler bakalım, şimdi de seviyorum reçeli.
İvan çıngırağın ipini çekti. Gelen garsona, balık çorbası, çay, reçel getirmesini söyledi.
-Hiçbir şeyi unutmadım ben Alyoşa..."

Vişne reçeli ne güzeldir. İvan'ın unutmayacağı kadar, kardeşleri uzun bir konuşmaya hazırlayacak kadar güzeldir. Ekşili tadı, ağızda hoş bir sürpriz gibi diri meyvesi, baştan çıkarıcı rengiyle muhteşemdir. İvan'ı, bu konuşmayı okuduğumda sevmeye başlamıştım, sonrası geldi tabii, gelmemesi imkansızdı. Vişne reçeli, İvan'la aramızdaki şifredir, onu sevmemin şifresi. O unutmadığı gibi ben de unutmam, kardeşliği, reçelin tadını ve İvan'ın insanlığını. İvan kibirli değildir.

Bazarov kibirliydi. Babalar ve Oğullar'ı okurken hem ilginç buluyordum onu hem de kibri beni üzüyordu. Korktuğum, beni utandıran, uzak tutan bir şey kibir. En büyük günah, öyle derim hep ben, bırakın din kitaplarını şimdi. Öyledir, buna inanıyorum.

Bazarov'un hasta olması babasını çok üzüyordu, oğlunun günden güne erimesi karşısında hiçbir şey yapamıyor, soruyordu;

"-Neden yemiyorsun, Yevgeniy? Yemek güzel olmuş bence.
 -Acıkmadım, ondan yemiyorum.
 -İştahın mı yok? Peki başın, ağrıyor mu?
 -Evet ağrıyor. Neden ağrımasın?"

Bu konuşmayı hiç unutmadım, her başım ağrıdığında, bana başın ağrıyor mu diye her sorduklarında aklıma Bazarov'un komik, ironik ve "yılan" diliyle verdiği cevap geldi. Nihilistlerin piri, sevgili Bazarov, unut aşık olmanın basitliğini, zavallı köylülerin aczini filan, senin en büyük günahın boyundan büyük kibrindi.

(Anicet Charles Gabriel Lemonnier/Apollo and Artemis Attacking Niobe and her Children)

(Niobe kibri yüzünden tanrılar tarafından cezalandırılır. Yine de acıdım kadına, çocukları ölüyor, kolay mı?)

Uzak, karanlık, anlamsız, bol kahkaha ve bol gözyaşı dolu gençlik yılları, hümanizm diye bir şey varsa eğer, bulaşıcı bir hastalıksa bir de, kuluçka dönemini o yıllarda sürer. Bir zamanlar defterleri dolduruyordum insancıllığımla, insan ne çok önemliydi benim için, kaçarak gittiğim tiyatro oyunu, gece dolapta saklanacak kadar sarsıcıydı. Gorki'ye ayıp olmasın ama nasıl gaza getiren bir kitaptır "Ana". :) Neyse, şimdi, her şey saçmaydı, ah ne anlamsız yıllar filan demeyeceğim, denir mi hiç öyle?:p Sadece insan her yönüyle, her şekilde sevilmez bunu biliyorum artık. (bkz; Cassius, oradaki mesele farklıdır.) Kibirli insan sevmem ben. Bazen konuşurken zorlanırım, soğuk durduğum olmuştur, baktığım, anlamaya çalışırken yaban sanıldığım, ama kibirli olmadım hiç. Kibirin sesi, duruşu, havası bellidir, kokusunu alırım, midemi bulandıran, içimi acıtan canımı sıkan, bir şeydir. Güçsüz bırakır beni, üzer. Tanrıya karşı işlenen ilk günahın sahibi, şeytanın sıfatının kibir olduğundan ise  gerçekten emin değilim. Orada karışan bir durum var, tekrar yargılanmalı. Kibirden daha çok, yalnız bırakıldığı bilinmeli. Hoş bana ne değil mi?:) Yarın nöbet var zaten, yine tam gün, umrumda mı şeytan ya da melek! Geçelim.

Rüya, geldi bu hafta. Bir avuç olan "küçücük" aile bir kişilik daha büyüdü:) Lily, en sonunda arkadaşına kavuştu, umarım sağlıklı büyür ve çok çok mutlu olur. Hoş geldin Rüya ve yay burcu oldun şekerim, n'aber? Hah ha, bizim ailede herkes ne çok severmiş benim burcumu ona göre ayarlıyorlar bebeklerinin doğum tarihini, kibir yapsam mı ne?:p

Kocaman bir hafta farenjit saçmalığıyla geçti. Nefret ettiğim, başımın belası bir hastalık bu. Sigarayı yıllar önce bıraksam, soğuk kasabalardan en sıcak (güya!) yerlere taşınsam bile bırakmıyor peşimi! Boğazım yanıyor, yutkunamıyorum, bunları bırakalım en kötüsü çayı limonlu içmek zorunda kalıyorum! Soğuklar geldi, bol bol vitamin alın ve farenjit olmayın, size bu saatte verebileceğim tek tavsiye budur.  

A, bir de İzmir'e kar yağdı, olması gerektiği gibi değil tabii, sulu sepken!

(Bu yazıyı yazacağım diye oturduğumda yukarıya eklediğim güzel şarkıyı dinliyor, ve Giacometti'yi ne kadar çok sevdiğimi düşünüyordum. Şimdi şarkının ne olduğunu bile unuttum, ayrıca heykeltraştan da hiç bahsetmedim! Ciddi ciddi alık, bunak bir şey oluyorum ben, sonum çok kötü.)

Pazartesi, Aralık 06, 2010

boşluğa düşmek

(Augustyn Mirys/Punition De Cassius - "Cassius'un cezası")

"Güz kıyısından baktım bu sabah
Şakayıkların, asma kabaklarının gözünden bir anlama doğru
Bir hiçe, suya karışmış kubbenin şıpırtısına
Her şey sayıklaması gibiydi Allah'ın yalnızlığı
Lâilâhe illâllah, lâilâhe illâllah

Boşluğu onaramıyor insan
Ama inanabiliyor işte boşluğa."

H. Arkan/Bir Hiçe Doğru



Cassius'u anlayın lütfen. Ben anlıyorum diye bunu istemiyorum, Cassius'u anlamanız gerektiği için anlayın. Hâlâ yüreğiniz "evet" demiyor mu? Bekleyin.

Cassius, Brutus ile birlikte Sezar'a (akademik kaynaklara göre Caesar'dır.) karşı düzenlenen suikastin baş adamlarından. Roma senatörü ve  aynı zamanda felsefe eğitimi almış bir entelektüel. Şimdi, Cassius'un tarihteki rolünü filan yazıp bu saatte ne kendimi ne de sizi sıkmak istiyorum, Cassius'un boşluğunu söyleyeceğim size sadece. 

Cassius, dava arkadaşı zavallı Brutus ile birlikte Sezar'ın "taze" Cumhuriyeti sindirememesini izler. Yönetim yeni, güç etkilidir. Sezar, hem vatanın babası (Pater Patriae), hem de ömür boyu diktatördür  (Dictator Perpetuus). Kulağı güçten hiçbir sözü duymaz, gözleri görmez olmuştur. Onun görmedikleri görenler vardır tabii, diktatör ünvanını sikkeler üzerinde (ilk defa Sezar döneminde böyle bir uygulama -diktatör mimi- yapılmıştır.) başka anlamlarla okuyanlar. Ah, Casca (diğer suikastçı)  kardeşlerinden daha heyecanlıdır, plan budur.

Hançer diktatöre saplanmalı, cumhuriyet yaşamalıydı. Onlar ne kadar düşündüler, düşündükleri kadar ağladılar, Sezar arkadaşlarıydı. Akan kan, Cassius'un gençliğinde okuduğu şiirlerin anlattığı renge benzemiyordu. Başka bir kırmızıydı, ele değdiğinde yakıyordu. 

Shakespeare, Julius Caesar adlı eserinde Cassius'un ağzına şu cümleyi kondurur; "The fault, dear Brutus, is not in our stars, but in ourselves, that we are underlings."*

Cassius arkadaşı Brutus ile aynı kaderi paylaşır, intihar eder.

Ferit Edgü'nün "İçerdeki" adlı kısa öyküsü şöyledir;

"Kapıyı siz mi çaldınız?
 Kapıyı çalmadıysanız, burada kapının önünde ne işiniz var?
 Beni mi istiyorsunuz?
 Ama ben içerdeyim. Ben dışarı çıkamam.
 İstesem de çıkamam ben.
 Bana izin yok."

Dante, İlahi Komedya'da Cassius'un cehennemin tam ortasında yanacağını söylüyor, sonsuza kadar, şeytanın ağzında çiğnenerek. Üç kişi bu cezaya çarptırılmış, Cassius, Brutus ve Nasıralı İsa'ya ihanet eden Yehuda. Üçü için de dua edilse ne olur?

Ve, Yehuda da intihar etmiş.

Tarih hep belkidir. Sormayın şimdi, bekleyin. Boşluk, karşınıza çıkacak.
--------
* "Hata, sevgili Brutus, yıldızlarımızda değil, ancak kendimizde, başkasının iki dudağı arasında olma halimizde."

Pazar, Aralık 05, 2010

hey!



Karışık karışık günler, bolca film, iş, dışarısı, bir türlü bitmeyen kitaplar, kafa karıştıran sorunlar ve işte geçip gitmiş bir ay daha. Bu kadar zaman sonra, pop art konusu  masal oldu tabii, hatta ben neredeyse pop art gibi bir şey oldum!

Aklımda iki Danimarka filmi var yazmak istediğim, diğer filmleri şöyle bir geçeyim o zaman. 

A Single Man, öyle sıkıcı bir film ki, ben yarısında bıraktım, dayanamadım. Sıkıcılığı ağırlığında, anlamlı olmasında filan da değil üstelik. Tom Ford, tam kendisine yakışır bir film çekmiş. Her kare özenle, bir moda çekimi yapılıyormuşcasına tasarlanmış, ama bir şey unutulmuş; konu. Filmde, model olduğuna neredeyse emin olduğum (başrol oyuncuları dışında)  karakterlerin poz çabaları, sırf şekil olsun diye oluşturulan eğreti mizansenler kısacası hepsi anlamsızdı.  

Going the Distance, bildiğiniz romantik komedi. Bu kadar, daha fazla bir şey yazılır mı bu janr için? Hah ha, yazılır yazılır. Ben romantik komedilerden soğudum. Son zamanlarda seyrettiğim bu tarzdaki tüm filmler berbattı. İnsanı aptal yerine koyuyor bu filmler ve buna tahammül etmek çok zor. Going the Distance biraz daha katlanılabilir bir film. Belki konusu bana eğlenceli geldi, ondan böyle söylüyorum, ne bileyim. Uzak mesafe ilişkisinin zorluklarını anlatıyor ve ben bunu çok iyi biliyorum:) Basit, eğlenceli ama iki günde unutulacak bir film, eğlendim ve güldüm, gerisini boş verdim, bu kadar. A, telefonla seks sahnesinde kadının ve erkeğin konuya farklı yaklaşımı müthişti ayrıca, söylemeden geçmeyeyim, komik:))

It's Complicated, G.T.D. gibi fakat biraz daha klişe desem, yok yok ikisinin de birbirinden artı ya da eksi yönleri var. Şunu diyebilirim ama, Mery Streep yaş olarak  Drew Barrymore'dan neredeyse otuz yıl  ileride de olsa güzellik ve eda bakımından artı yönde fark atıyor. Böyle yani, yalan yok.

Aaa, sıkıldım, çok kötü bunlar, neden haklarında yazayım ki? Eğsen, büksen, farklı renklere boyasan bile anlamlı durmuyorlar. İşte pop art budur! Nasıl bağladım ama, bunca zaman sonra, araya iki de nöbet girmişken daha bilimsel bir devam yazısı yazamazdım:))

Frygtelig lykkelig, yazının başında bahsettiğim Danimarka filmlerinden biri, diğerini seyredeli çok oldu, bu en yakın tarihli seyrettiğim. Terribly Happy, filmin İngilizce adı. Ben filmlerin konusunu uzun uzun anlatmam, anlatamam aslında, sadece bana hissettirdiği şeyleri konuşurum. Bu film, her şeyiyle yabancıydı. Uzak olmak, uyum sağlamak, taşraya ayak basmak ve bastığın yerin sallanmasını anlatıyordu.

"Bir zamanlar bataklığın derinliğine bir inek gömülmüştü. Ortadan kayboldu. Şişirilmiş bir balon gibi, altı ay sonra çıkıverdi. İki başlı bir yavru doğurdu. Bir başı buzağı, diğeri ise insan başı. Görülmemiş bir yaratığı beslemek zorundasınızdır. Bunu herkes bilir. Çiftçi de öyle yaptı. Bir süre sonra yavrusunun bu illeti hayvanı çılgına çevirdi. Kadınlar da doğmamış çocuklarını ve kendi akıllarını kaybetti. Adamlar barda toplandı... Ve sabahın erken saatlerinde bu yaratığı bataklığa attılar. O günden sonra ne kadınlarla ne de hayvanla ilgili bir karışıklık yaşandı."

Bu meselle başlayan film, kasabaya yeni gelen polis memurunun gerçek mi yoksa kabus mu olduğu anlaşılmayan maceralarıyla (Yok yok Hollywood macerası değil.) devam ediyor. Polisin arkasında bıraktığı geçmişle başı dertte, kasaba ise içindeki bataklığı daha da büyütüyor. Tesadüf bu ya, kasabanın bütün sorunları ortak bir kararla içine attığı devasa bir bataklığı var. Bataklık, ilerledikçe daha da içine alıyor insanı, kaybediyor. Çamurda kaybolmak geride kalanların nefes almasını sağlıyor.

Filmde kırmızı mantolu (Çocuklar manto giyer mi, merak ettim şimdi yazarken?) kızın boş sokakta, tekinsiz sesler çıkararak dolaşması biraz klişeydi evet, ama sanırım yönetmenler bunu yapıyor. Daha önce çekilmiş sağlam filmlere gönderme diye düşünüyorum ben. Hatta bu filmde hemen Roeg'in muhteşem Don't Look Now'ı aklıma geldi benim. Bunun dışında beni rahatsız eden bir şey olmadı ve bataklık başta olmak üzere tüm ayrıntılar çok anlamlıydı. Kasabanın okeye dörtlü aradığını biliyordum elbette fakat sonunda (tamam söylemeyeceğim bu sefer:)) polisin hareketi çok şıktı:p Söylemeyince böyle saçma oluyor işte! Güzel film, sevdim demek bu film için hoş durmaz, anladım ben diyeyim ve bitireyim.

Ve, Certified Copy. Kısa keseceğim, bu saate kaldı tabii. Kiarostami, bu filmin çıkış noktası olarak bence Rossellini'nin Viaggio in Italia filmini almış. Oradaki gibi bu filmde de, bir kadın ve erkek İtalya'yı dolaşıyorlar konuşarak. Kiarostami'nin filminde farklılıklar var elbette ama bu zaten yönetmenin düşündüğü bir şey olmalı. Çünkü, bu aslının kopyası. Heykel sanatında da böyledir, bazen kopya (bazen mi, hayır çoğu zaman!) orijinali geçer. Daha güzel, daha havalıdır. Bazen konu bu bile değildir, kopya ne, orijinal kurgudan mı doğar, budur önemli olan. Kadın hayran olduğu yazarla kenti dolaşırken birden kurguyu oynamak ister. Peki, asıl olan oynanıyor mudur? Adamın karısı olduğunu kurgular ve yazar da bu oyuna katılır. Bu saatten sonra, neyin öğrenilmiş neyin doğal olduğu karışmıştır artık. Kadının adamın omzuna başını koyması, ağlaması, hiç yoktan tartışma çıkarması, erkeğin, kadına bazen çok tepkisiz davranması, bazen gereksiz yere sert karşılık vermesi, hepsi muğlaktır. Bırakın izleyeni kendilerinin bile bilmediği bir oyunu oynarlar. Yönetmen, filmin ismini koyar, bu seyrettiğiniz orijinal değil fakat değerine siz karar vereceksiniz! Postmodernizmin söylemek istediği nedir sahi?:)

 (Filmin fotolarını her yerde görürsünüz ben Shimell'in filmden bir karesini koydum buraya, ve opera iyi ki varsın sen!:))


Bitirirken, Juliette Binoche'un abartılı oynadığını (Beni tepkileri çok çok rahatsız etti, sanırım manik kadınlara dayanamıyorum.) ve ilk filmi olmasına rağmen William Shimell'in yeterince inandırıcı olduğunu söylemeliyim. Adam hoşuma gitti, tamam inkar edemem ama gerçekten güzel oynamış valla:)) Sakin sakin, koşturmadan. Bu arada Shimell'in ilk filmi bile olsa oyunculuk konusunda deneyimsiz değil kendisi, opera sanatçısıymış ve sahnelere alışık haliyle. Hoş adam oynasın hep, ne diyeyim başka. İşte, postmodern konulara dalan bir filmin eleştirisi ancak böyle bitirilir. Yalan mı yani?

p.s.: Diğer Danimarka filmi (Den du frygter) sonraya kaldı yine. Eski filmleri biliyoruz, çoğu ağır, çoğu sağlam tamam da yeni filmlerden böyle etkili bir şeyin çıkması. Çok güzel, çok şaşırtıcı, anlatacağım.