Çarşamba, Mart 30, 2011

ortaya karışık

Biraz müzik;


Biraz felsefe;
    (Elbette Yiğit Özgür)

Biraz film;
(Spoiler vermeyip filmden bu kareyi koymam gerçekten çok komik!)

"¿Quién puede matar a un niño?",  İspanya yapımı bir film. Daha çok, "Who Can Kill a Child?" adıyla biliniyor. Film, evli bir çiftin bir tatil kasabasına gelişiyle açılıyor. Kadın hamile ve filmin bütününde çiftin peşini bırakmayacak olan talihsiz olaylar daha kasabaya adım atmalarıyla başlar. Sahilde bir kadın cesedi bulunur, gitmek istedikleri adaya giden geri dönmemektedir(!) ve çift adaya ayak bastığında sakinlik kavramının "en yoğun" hâliyle karşılaşır. Filmi anlatıp seyir zevkini öldürmenin anlamı yok, sadece tüm kült filmler gibi oldukça etkileyici bir yapım olduğunu söyleyebilirim. Ben 70'lerin tarzını beğenirim (Poliş bayılır:)), korku filmlerini de severim, böylelikle film benim için oldukça ilginç bir deneyimdi. Ben filmi seyrederken son zamanlarda arka arkaya çekilen ve  çocukların  kullanıldığı korku filmlerini düşündüm. Ils dışında hepsi çok kötüydü. Bu filmle hem güzel bir korku izledim hem de o yılların atmosferinin tadına vardım. Ils (Onlar) filmini daha sonra uzun uzun anlatmalıyım, çok etkileyiciydi. Burada kısa kısa geçmek olmaz. Bir de bu filmlere benzeyen The Strangers öyle kötüydü ki o filmi anlatacak kelime bulamıyorum. Dedim ve rahatladım:) 

Biraz laf;
(Yine Justine, yine sahil ve yine laflıyor!)

Çok ama çok hızlı geçti bugün. Doğru düzgün ne temizlik yapabildim ne de başka bir şey. Masterchef'i izlemiştim, ciğer yaptılar, ee akşama yemek yok ben de yapayım dedim. Çıktım markete gittim, hem hava alırım hem de ciğer hesabıyla. Hava güzel, burada sıkıntı yok fakat markette saçma sapan bir şey oldu. Bir ürünün fiyatını sormuştum (zaten doğru düzgün bir market bulsam, kapısında yatacağım, o kadar), çalışan çocuk yüzüme bakmadan, "üzerinde yazıyor arkadaşım", dedi. Hah ha, işe bak! Sonra bana yaklaşırken kibarlaşma belirtileri göstermeye de başlamıştı ama (gülümsedi, hemen bakayım dedi vs. vs.), ben "arkadaşım" lafına takılmıştım bir kere. Şimdi beni bilen bilir, hayatta başkalarına bulaşmam, kavga etmem, utanırım, yüzüm kızarır, kalbim hızlı hızlı atar, kimseye hesap filan sormam kısaca. Bu sefer merak ettim; "nerede yazıyor" ve "arkadaşım dediniz tanışıyor muyuz", dedim. Burada bir açıklama yapmalıyım; arkadaşım kelimesi çok tuhaf hisler uyandırıyor bende. Hani, canım arkadaşım,  güzel arkadaşım, kaç yıllık arkadaşımsın, filan deriz ama tek başına "arkadaşım" kelimesi beni çok rahatsız ediyor. "Güzel kardeşim" lafı da öyle fakat onun şimdi konumuzla ilgisi yok:) Aman neyse, adam kibarlaştı, hanımefendi diye geveledi, fiyatı kasadan öğrenip (gerçekten yazmıyordu, sonuç; 2-0 :)) söyledi sonuçta. Burada önemli olan, ben tanımadığım bir insanın yüzüne, ilk defa bir dakikadan fazla baktım! Vallahi, adama o cümleyi söylerken bir süre gözlerimi ayırmadım ondan. Hah ha, çok saçmaydı. Ve korkunç! Ciğer de alamadım zaten. Sanırım herkes o programı seyretmiş.
--------------
Arabayı devamlı park ettiğim bir yer var, apartmanın biraz uzağında (epey!), bir tek orası boş kalıyor (bazen orası bile doluyor ya neyse), ve her park edişte perde aralanıyor, yaşlı bir adam bana bakıyor. Göz göze geliyoruz ama ben hemen kaçırıyorum bakışlarımı. Saat gece ikide, dörtte, sabahın köründe, akşam fark etmiyor, ne zaman olursa olsun o perde aralanıyor ve amca bana bakıyor. Uyumuyor adam! Penceresi yüksekte kesinlikle önünü kapatmıyorum fakat insan yine de huylanıyor. Ne bileyim; rahatsız mı oluyor acaba, nedir, ne değildir diye. Dün akşam yine aynı şey oldu. Bu sefer arabanın aynasını kapatırken adama gülümsedim ve iyi akşamlar dedim. (Bir de ben gecenin bir vakti geliyorum eve, çok ıssız o sokak. Biber gazıyla hızlı hızlı yürüyorum, yine de bir şey olursa haber verecek biri olsun istedim. Adam uyumuyor ya:)) Elbette beklediğim cevap geldi; "biraz ileriye kaydır kızım, olur mu", dedi. "Tabii tabii", dedim hemen. Şimdi evin genişliği benim araba kadar ama ne yaparsın el mahkum, adamı rahatlatayım, arabaya zarar vermesinler filan. Sonra, "ben aslında buraya park etmek istemiyorum", diye uzun bir cümleye başladım. "Siz de, göz kulak olursunuz değil mi arabaya", diyerek bitirdim konuşmayı:) "Tabii canım tabii, bakarım ben", dedi. Hâlâ, ciddi miydi yoksa benimle kafa mı buluyordu bilmiyorum. İyi bir adama benziyordu, gülümsüyordu, kibardı ama ne bileyim bu devirde kimseye güvenilmiyor ki:p
---------------
Hastanede bir "arkadaşın" (hah ha!) benimle yaptığı konuşma daha ilginçti ama anlatacak hâlim kalmadı onu da sonra, unutmazsam yazarım. Ayrıca, akşam yemeğinde ciğer yoktu fakat biftek, patates püresi, sigara böreği ve mantar kızartmasıyla güzel bir yemekti. O kadar da tembel değiliz yani:p

Şimdi bir film seyretmeliyim. Hadi bakalım!

26 yorum:

endiseliperi dedi ki...

korku filmi kısmını hızla geçeyim. izleyemem. en adisi bile korkutur, günlerce rüyalarıma girer, ışıklar açık uyurum vs. lüzumsuzdur korku filmi, niye yapılır, niye izlenir anlamam:p bungee jumping yapmak ya da ne biliim dağa tırmanmak kadar lüzumsuz bir şeydir.

seni yola getirmek için "arkadaşım" diye seslenen biri bizzat arkadaş olamayacğını vurgulayan bir mesafe koyar ve sesin tınısı "ben düzgün biriyim ama sen değilsin" diye çınlamaktadır. acaba? "ben düzgünüm, ama sen değilsin" dersin (bkz.yiğit özgür)belki. beni sinirlendiren arkadaşım sözcüğüne sıvanmış azar tonu ile sözcüpğün arkasındaki "senin gibi biriyle asla arkadaş olmam" gizli bildirgesidir. elimden bir arkadaşlık olanağı hiçbir kontrolüm olmadan alınmaktadır. "hey! buna ben karar veririm," demek isterim.

eski patronlarımdan biri "dostum" derdi. benim de ağzıma pelesenk oldu. yıllar geçti, başkasına değil de arçil'e ara sıra derim; "hayır, dostum ya, yanlış anladın beni," şeklinde.

ayy! sıkıldım kendimden şimdi. ne konuşup duruyorum, yaa. odamı temizleyeceğim şimdi. güzel oldu dünkü düzenleme ile. sabah hava aydınlanırken yağmur yağdı. camı ve radyoyu açıp (radyo da odamda artık. mutfak kitaplığının mütemmim cüz'ü olarak o da odama geldi:), kitap okudum. akşam da dandik vizyon filmlerinden yana kullandım oyumu, o kadar da dandik değildi.

öpücükler, sevgiler.

Sisyphus dedi ki...

sevgili justine, ne kadar ince bir insansınız siz, ne kadar naif. alakasız olacak belki ama sizinki ile beraber endişeli peri'nin blogunu da bayadır takip ediyorum. ikiniz de çok güzel insanlarsınız ve de çok tatlı bayanlar… şimdi bunları yazdım sapık sayılmayayım takip, biber gazı falan mazallah, ben de bir bayanım :) hani anlatmışsın ya böyle gündelik hayat içinde, herkesin geniş geniş yaşadığı hayat içinde tek bireyle olan o çatışmanı, ruhundaki incelik yüzünden bu durumun geldiği halleri :) ve de herkesin kaba bir biçimde bin beter tepki göstereceği halde (hak ettiği halde üstelik) bu adama tepki gösterebilmene sevinmeni :) ama eminim sonra üzülmüşsündür onunla aynı dili konuşmak zorunda bıraktığı için seni... tüm bunlar bana kendimi hatırlattı. benim de kafamda milyon tilki dolanır, basit bir hareketi bile bin bir analizle ne hale getiririm ve de insanları kırmamak en büyük düsturum, her manada kabalıktan nefret ederim, ama tezgahtarlarla özellikle büyük mağazalardakilerde en çok yaşadığım şeydir bu.. samimi ve eşit bir dilden konuşunca bu insanlar çok enteresan bir şekilde sana saygısızca davranıyorlar (tamam büyük çoğunluğu diyorum, haksızlık olmasın). ancak emret bunu getir şunu getir şu kaç para vs. şeklinde konuşanlara karşı bir hürmet, hayır sebebi için derinlikli bir okuma yapmak isterdim : ) iktidar kavramının bireydeki yansımasının en saf hali mi anlayamadım..neyse belki de sorun bendedir bu da benim sloganımdır haha... bunları niye yazdım şimdi aylarca takipten sonra buraya ben de bilmiyorum, kendime çok yakın hissediyorum seni, sizleri... ne kadar zor hayatlar yaşasalar da bu ince duyguların sahibi insanları çok seviyorum.. hep böyle kalın lütfen…dünya sizlerle güzel diye de hazır bahar gelmişken yazarım : ) ne kadar çok gülmüşüm değil mi? nadirdir bu aslında, sevgilerimle.

Buket dedi ki...

justine,biz de 2 gündür sahilimzde oturuyoruz.arkadaşlarla..evlerden kurtulduk ya ,dışardayız ya çok mutluyum:) eve dönünce saate bir bakıyorum saat 8 olmuş.artık yemekler de uyduruk oluyor bu saatten sonra..

justine dedi ki...

Öyle yorgunum ki! Temizlik yaptım, temiz çamaşırları yerleştirdim, şu, bu derken şimdi oturdum ancak. Temizlik yaparken kafam boşalacak sanıyordum, olmadı. O kadar düşündüm ki, canım sıkılıyor şimdi. Çok sıkılıyor. Neyse.

Şu korku filmlerini benden başka kim izliyor allasen? Kimse sevmiyor korku filmlerini, ben bayılırım. Poliş'le beraber zevkle izleriz. Bazıları harikadır, The Shining, The Changeling, Calvaire (bunu seyretsene) filan, ama harika olmayanlar da dalga geçerek izlenir işte:) Ortada olanları yarısına gelmeden kapatıyoruz zaten. Bungee jumping ve diğer adrenalin gerektiren şeyleri ise ben de hızla geçeyim. Hiç sevmem, yapmam ve hatta işim olmaz:)

'Arkadaşım', kelimesinin azar tonunu taşıdığı konusunda haklısın. Onun için rahatsız oluyoruz zaten, yoksa allahın kelimesi işte, ne zorum olur kendisiyle?:p 'Dostum'u ben de söylerim, ama dalga geçmek için yakınlarıma. Hoşuma gidiyor, o filmlerde kullanılan hâli; "yo dostum yo":)
Eline sağlık canım, ne güzel, temizlik ve evde düzenleme yapmışsın. Güle güle oturursun inşallah. Ben dün gece film izlemedim, çok geçti filme başlamak için. Senin bahsettiğin dizinin (Modern Family) iki bölümünü seyrettim. Komedi dizileriyle pek aram yok. Seinfeld filan harika ama diğerlerini çok izlemedim. İlk başta ısınmam gerek tabii, daha başlardayım ve bisiklet esprisiyle, bebek Lily'nin bölümünde çok eğlendim:) Böyle işte.

Sarıldım canım, benden de sevgiler.

justine dedi ki...

Sevgili Sisyphus,
yorumunu yüzümde kocaman bir gülümseyişle okudum. İktidar kavramı ve bunun bireydeki yansıması hakkında söylediğin her şeye katılıyorum. Böyle böyle yaşıyoruz işte. Birbirimize hak vererek, başka ne yapalım, değil mi ama?:p

Güzel sözlerin için teşekkürler, ne kadar incesin.
Sevgiler çok.

Adsız dedi ki...

sisyphus hakkaten bayan, hatta bağyan olabilir!

justine dedi ki...

Buket, keyifler yerinde, ne güzel:) Saatler ileri alındı ya, birden akşam oluyor gerçekten. Bir de ben çok geç yatıyorum ve öğlen kalktığımda -haliyle-, gün bitiyor ne olduğunu anlamadan.

Hayatıma bir düzen vermeliyim ve ben bunu yüz yıldır söylüyorum:)
Sevgiler çok.

erhan b. dedi ki...

korku filmlerini izlerken korkuyoruz. çünkü içinde korkunç şeyler gelişiyor bunların. birden bir şey oluyor. müzik birden bam! diye patlıyor. yüreğimiz ağzımıza geliyor birden.

korku filmlerini sevmem fakat market gezmelerini severim. ssevdiğim diğer bir şeyse şu şarkıdır; ki buradaki herkese hediyem olsun: yves montand'dan geliyor, "Quand tu Dors Pres de Moi"
http://www.youtube.com/watch?v=Tdj_2fhdlzo

justine dedi ki...

Adsız,
size ne yahu, kişi kendisine ister bayan der, ister bağyan?
Hatta; "güzel kardeşim" bu kadar rahatsız olacak, ne var?:p

Oh be, kardeşim kelimesini de kullandım ya cümle içinde, ölsem de gam yemem:)

Adsız dedi ki...

peki bağyan avukat,öyle olsun!

justine dedi ki...

Erhan Bey,
daha sakin, daha "içten içe" korkutan korku filmlerini seyredin siz de. Gerilimli olsun, müziksiz filan. Peri'ye yazdığım üç film de harikadır, bir deneyin, ölmezsiniz korkudan:)
Aynı anda birbirimizin bloğunda yorum yazıyormuşuz. Ne güzel tesadüf, ben büyütürüm böyle şeyleri, artık bir süre söyler dururum bunu da:p

Şarkı için kendi adıma teşekkürler, dinliyorum şimdi.
Sevgiler, saygılar vs. vs.

neo dedi ki...

korku filmlerine bayılırım :) ama tek başına izleyemem, illa birileri olacak. japon ve kore korku filmlerini severim, ringu, karanlık sular vs. tabii klasikler de var, shining, rosemary'nin bebegi. son dönem paranormal activity filmi de epey korkutucuydu. senin bahsettiğin filmi de izleyeyim en kısa zamanda.

sevgiler.

justine dedi ki...

Neocuğum,
(bir sesli harfin yanına "ciğim", "cuğum" gelirse böyle olur işte;p)

Korkunun özellikle Uzakdoğu'dan gelenini severim diye belirtmesen ben anlamazdım zaten:)) Karanlık Sular müthiştir. Çok çok severim ben o filmi. Biliyor musun, ben o filmi seyrederken ananem ölüyordu çok uzakta. Hissetmiştim. Çok güzel bir filmdir Karanlık Sular. Bir de, "Janghwa, Hongryeon" diye bir film var, bilir misin? Karanlık Sırlar filan denildi ama ben bir yerlerden "gül çiçeği, lotus çiçeği" adını duymuştum, o ismi seviyorum, onu kullanıyorum tabii. Neyse, o film de çok sağlamdır. Üzücü ama.

Rosemary'nin Bebeği'ni yazacaktım dün, Erhan Bey'e cevap verirken. Uzayacak iyice, kafa şişirmeyeyim dedim. Senin söylediğin iyi oldu, benim için özeldir o film. Çok özeldir. Polanski'nin o üçlemesine bayılırım.

Çok uzattım di mi?:)Kesiyorum hemen. Paranormal Activity hep aklımda ama biraz fazla reklamı yapıldı ya, bekletiyorum niyeyse.

Seyret lütfen dediğim filmi. The Changeling, George C. Scott'ın muhteşem oyunuyla çok ince çok anlamlı bir korkudur. Nicolas Roeg'in Don't Look Now filmi de aklında olsun diyor ve bitiriyorum!
Sevgiler çok.

Sisyphus dedi ki...

şu an beynim sünger kıvamında ama sevgili Adsız'ın ironiyi anlamasına sevindim. ilk "güğzel kardeşim" kullanımının vesilemle olmasına da. bir de öneri. radyo Beyoğlu çok hoş şeyler çalıyor, fırsatını bulan herkesin bir denemesini tavsiye ederim, umarım bu sefer de reklamcılıkla itham edilmem, hehey :) bu arada teşekkür ederim Justine ;)

oykudefteri dedi ki...

endişeli peri gibi korku filmlerini ben de hep lüzumsuz bulmuşumdur, film izlemeden de korkmayı istemeden başarabilmemden kaynaklanıyor sanırım bu:)
ama asıl diyeceğim o değil.diyeceğim şu ki;markette yaşanan olayı anlatım tarzınız çok hoş.sıradan gibi görünen bir durumdan neler çıkabiliyor:)ama elbette sıradan değil, yalnızca öyle görünüyor.Ingeborg Bachmann'ın şu sözünü hatırladım ."Faşizm,atılan ilk bombalarla başlamaz,her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz.Faşizm,insanlar arasındaki ilişkilerde başlar,iki insan arasındaki ilişkide başlar." Bu da benden gitsin marketteki çocuğa:)

Mehmet dedi ki...

nnnn

Mehmet dedi ki...

"The Changeling" 1980'lerde gösterime girmişti. Ankarada izlemiştim filmi. O yıllarda. Müthiş bir şeydi. Bir merdivenden aşağıya inen korkutucu bir özürlü araba anımsıyorum. Çankayaya çıkan caddenin solundaki bir sinemadaydık. Yıllar 1980'lerdi. Nostaljik bir abartma yüklemeden neler söylenebilir, onu düşünüyorum, kızılayda yürürken, aklımıza sevgi soysal mutlaka geliyordu(veya benim aklıma) veya bir gül, bir badem orada, ankarda, daha aşağılardaki gökdelenlerde, daha fazla güneş görerek açabiliyordu.
ben "Bereketli Topraklar Üzerinde" filmini ilk kez ankarada izledim. Veya zoltan fabri'nin macarlar'filmini. Şunu idda etmiyorum; o zamanlar kültürel iyiler daha fazlaydı, ama şunu idda edebilirim, o değerler daha gazla insanca fark edliyordu.
Sevgilerimle.

justine dedi ki...

Sevgili öyküdefteri,
anladım ki, sizlere korku filmini sevdirme gibi bir misyona el atmalıyım acil olarak;)

Yazdığınız meşhur söz pek doğru, ve çok sık tecrübe ediyoruz doğruluğunu. İşin kötü yanı; marketteki çocuğun da dün gece nöbette karşılaştığım insanların da, yine dün gece tanıştığım sinir bozucu kadının da bu gerçeği anlayıp, tahlil edip ona göre davranmayacağı. Tabii bir de şu var;
"Ah, kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya."

Geçelim biz. Ne güzel bloğunuz varmış öyle, şimdi biraz inceledim, wordpress'in tarzını beğenmesem de sayfanızı sevdim.

Teşekkürler ve görüşene kadar hoşça kalın.

justine dedi ki...

Sevgili Mehmet,
The Changeling filmini izlemiş olmana sevindim. Genellikle bilinmez, arada kalmış bir filmdir. Sevmen de çok güzel, aynı dili konuşuyoruz. Filmin sakin oyunculuğu, güzel müziği (Scott'ın canlandırdığı karakter, müzik profesörüydü ve filmin bütününde klasik müzik kullanılmıştı diye hatırlıyorum.), ve illaki merdivenlerden yuvarlanan kırmızı top unutulmaz. Çok güzeldi.

Sevgi Soysal'ın gazete yazılarının toplandığı Bakmak isimli kitabını (yıllar önce), bir süre çantamdan hiç çıkartmamıştım. Her nöbette tekrar tekrar okuyordum. Dediğin gibi, Soysal'ın aklına gelmemesi şaşırtıcı olurdu. Yetmişli yılların Ankara'sını "sağlam" anlatır.

"Bereketli Topraklar Üzerinde"yi izlemedim ben. Kaldı öyle, kalan yüzlerce önemli film gibi. İzleyeceğim ama. Kendime verdiğim bir söz olsun bu öyleyse. Hadi bakalım;)

Sevgiler çok.

Mehmet dedi ki...

Acıdır, o filmin korsan da olsa düzgün bir paylaşımı hala yol hiçbir yerde.
Güzelin, iyinin, doğrunun eskisi, yenisi, nostaljik olanı veya olmayanı diye bir kavramın olabileceğini sanmıyorum. Ama erezyone uğrayan doğrulukların var olup olmadıları beni hep ilgilendirmiştir.
1980'llerde AST, Ankara Sanat Tiyatrosunda Brecht Oynanıp, bugün sıradan beygirler, otlar ve canlılar bu ada tanımayarak bakıyorsa, ben sadece üzülür, bir şişe şarap daha açar...Bir sonraki yakamozu beklerim.
Yine sevgiler.

justine dedi ki...

Çay faslı bitti, ben de şimdi bir bira açtım Mehmet, geç kalmadım inşallah;p

Mehmet dedi ki...

Tabi ki kalmadın. Yetişemeyeceğimiz her zaman bir şeylerin olacağını kabullendiğince. Ben de son yudumlarımı alıyordum biramdan, yazdıklarını okurken. Ötesi yoktu. İşten gelirken üç bira almıştım. Bir piano müziği açtım, çoraplarımı, gömleğimi çıkardım. Bilgisayarımı açtım. Pencereden baktım yağan yağmura. Çocuklarımla ilgilendim.(kızın komşudaydı, oğlum bilgisayarın başında) çantamdan yarılarında ayracımın olduğu kitabımı çıkardım. Bir zaman üzülüp, kederlenip, ne yapabileceğime karar veremedim.
neyse.

justine dedi ki...

Evet sesin kederli geliyor buraya. Ne yapacağına karar verememişsin ama kedere karar vermiş yazının hâli;)
"Neyse", mucize bir kelime. Her şeye yetiyor, yeter.

Mehmet dedi ki...

Hayır keder değil bu. Üzüntü belki bir parça. Çünkü iyi bir şeyleri, bir tarafları var, bunu hissediyorsunuz. Ama kızınız veya oğluunuz sizde, elinizde bir kitap gördüğünde hapşırmaya başlıyor, bakıyor, "baba, sıradan öküzlerin kıllığına bürün lütfen, amin... diyor...
Siz de (yani bende) bir parça daha küçülen bir yok olarak (çünkü var olmak tek yanlı bir edim değil) daha çok -kenar-köşe oyunlarını sergiliyorum.
Çok öznel oldu. Önemli de değil. Belki bir gün gelecek oralarda kimler olacak, bu günden bilinemeyecek.

özetle bir şey söylemem gerek. Söze ve lafazanlığa boğmadan; sanatsal değerde olan çok şey bugün yok oldun gitti. bundan ben her şeyden önce kendimi ve sonra da tüm türdeşlerimi sorumlu tutuyorum.
Sevgilerimle.

justine dedi ki...

Mehmet, şimdi sen içkine eşlik etsin diye üzüntünü (kederi beğenmedin:)) almışsın yanına (ya da o gelip oturmuş), ee, ben de bu akşam neşemi koydum karşıya. Ne yapsak da ortada buluşsak?:)

Yarın yoğun bir gün olacak benim için, dertlenmemeli, ve hatta hiçbir şeyden sorumlu olmamalıyım!

Benden de sevgiler çok.

oykudefteri dedi ki...

kapanmış bir konuşmaya sonradan dahil olup bahsettiğiniz konuyla alakasız bir laf edeceğim şimdi ama söylemem lazım:)
asıl ben size ve endişeli periye, bir süredir okuduğum güzel yazı ve muhabbetlerinizle, blog fikrinin zihnime düşüp yeşermesine vesile olduğunuz için teşekkür etmek istiyorum. bu da kürsüye çıkmış konuşmacı cümlesi gibi oldu yani demek istediğm şu ki;hani göle bir taş atınca dalga dalga yayılır ya, sizin de bir anlamda suya bıraktığınız kelimeler kaybolup gitmiyor dalga dalga yayılıyor.
yani yazmaya devam:)