Nöbet sonrası biraz uykunun ardından yürümek çok iyi geliyor. Hem bir asır yürümemişim, oturup duruyorum evde, yağmur da vardı azıcık, yürüyeyim bakalım dedim. Çok çok yavaş yürüdüm ve gerçekten -yine yine yeniden- şaştım dünyanın küçük işlerine.
Bankada sıra beklemedim, oysa Conrad yanımdaydı, evde çok işim var ya, okuyamıyorum(!) en azından sıra beklerken okurum diyordum. Olmadı. Makineden sıramı almaya kalmadan yandı numara, sinir oldum. Evet, insanoğluna iyilik yaramıyor:) Benim önümden işlem yapan yaşlı bir kadın vardı, hatta o kadar yaşlıydı ki, ödemesinde bile sorun çıktı. Memur kız, "yetmiş beş yaşını geçince ödeme yapmıyoruz", dediğinde, "ne yani şimdi öleyim mi kızım?" diye cevap verdi. Bu bana müthiş felsefi açılımları olan bir lafmış gibi geldi, düşünmeye başladım, düşünürken kadına gülümsedim sanırım, o da sorusunu tekrar sordu; "öleyim mi yani kızım, az kalmış baksana". Cevap veremedim, yani isteyince ölmek intihar filan sayılır, ee, o kadının da şimdi intihar etmesi büyük aptallık olur. Yani ben dururken burada, hmmmm, çok ayıplarım teyzeyi. Üstelik para için, yiyemeyecek de afiyetle. Hah ha bana ne oluyorsa, geçelim.
Emlak ofislerinin önünden geçerken uzun uzun oyalandım, okudum yazılanları. İmla dışında pek bir sorun yok emlak dünyasında, rahat uyuyabilirsiniz bu gece. Ben sizin yerinize kontrol ettim;p Vitrinin üzerine yapıştırılmış renkli renkli kağıtları (Adam bunlar için uğraşmış evinde, ne güzel. Yok, belki de ilkokula giden çocuğu vardır üstlerini pembe boyayla filan ona çizdirmiştir.) okurken, içerdekiler de beni incelediler. Ben ilanları, onlar beni, komikti. İçerideki adam seslenecek gibi yapınca hemen ilerledim, düşecektim. Ne salaklık, sanki yiyecekler. Konuş işte değil mi, hem yokuştaki evi satıp yeni ev almak gerek, belki akıl filan verirler:)
Dönüş daha eğlenceliydi; sokaklar küçücük, yürüyecek kaldırım yok, olsa bile araba park etmiş yürüyüş yerine, evler anlamsız anlamsız dizilmiş, hatta bir apartmanın en alt katı, telefon direği ve kendi duvarına çaktığı çivi arasına tel bağlamış, neredeyse takılıyordum. Onu da düşündüm, geri dönüp biraz bakındım bile. Ne amaçla böyle bir düzenek yapmış bu arkadaşlar diye. Sanırım çamaşır asıyorlar yazın oraya. Fakat şöyle bir sorun var, orası bildiğin sokak, hatta cadde ve üstelik yaya kaldırımı! Bu rahatlığa şapkam olsa çıkarırdım ama o kadar da cumhuriyet kadını değilim, sadece ağzım açık kaldı. Bravo iç sesleri eşliğinde yürümeye devam ettim. Ayrıca bir de şükrettim tanrıya, tel tam boyun hizama geliyordu. Giyotinle ölmek çok uzak değil dostlar, hatta çok olası:)
Bir kadın bebeğiyle karşıdan bana doğru geliyordu. Düriye, yavaş yürü kızım dedi, En fazla iki yaşındaydı bebek, ismiyle uyumu var mı, acaba ben mi saçmalıyorum diye düşünürken baktım da Düriye benden daha ince giyinmiş ve gayet mutluydu. Büyüyünce daha mantıklı olacak her şey diyerek bakkala girdim. Taraf ve Radikal aldım. Eskiden Taraf için çok dolaşırdım bakkalları. Bulması zordu ve uğraştırıyordu. Hatta Deyvo (ablamın eşi) İstanbul'a bu gidişimde cafede otururken -bozuk türkçesiyle- benim için Taraf bulma çabalarını anlattı. Öyle kötü anlattı ki, masadakiler Taraf'ın illegal bir gazete benim de salak olduğumu düşündüler. Neyse, uzun süredir gazete alma işini bırakmış netten okuyordum. Ben yokken gazeteler küçülmüş. Radikal bazı yazarlarını (h.c. güzel'i heyecanla aradım sayfalarda ama gitmiş maalesef) nasıl sığdıracak bu boyuta diye aptalca bir komiklik düşünürken bakkalın mesafeli ve olgun tavrıyla kendime geldim. Bu espriyi ona da yapayım dedim ama sanırım Taraf almam adamın pek hoşuna gitmedi. Bence bazı İzmirliler (ben) çok alıngan bazıları da (bakkal) çok atatürkçü. İzmir düzelmeyecek, denge yok ya da o yaşlı kadın gibi söyleyeyim, düzelse de ben görmeyeceğim:p
Eve yaklaşırken, giderken yolda görüp çok acıdığım köpekle tekrar karşılaştım. Acımıştım, çünkü çok derin ve hızlı hızlı nefes alıp veriyordu, gözleri kapalıydı ve uyumaya çalışıyordu. Üşüyor herhalde, ne kötü demiştim. Dönüşte gördüm ki senden benden sağlıklı. Öyle herkese acıma kızım dedim, markete girdim. Lily'ye farklı bir şey alayım diye, gittim saçma sapan bir şey buldum; hüptrik yoğurt! Lily çok beğendi gerçi ama ben hâlâ meraktayım, bu işleri kocaman kocaman adamlar mı yapıyor yani? Oh ne âlâ memleket, millet hüptrik yoğurt filan icat etsin ben sıkıcı sıkıcı nöbet tutayım.
Eski oturduğum semt de şimdi oturduğum yer de çok kötü bir yerleşim düzenine sahip. Yürümek ve yürürken düşünmek imkansız. Ve sanırım ben böyle yerlerde dolaşmayı seviyorum:) İstanbul'a bir önceki gidişimde Süleymaniye'yi gezmiştik, sağlam rehberim vardı tabii:p Yani ne bileyim, çok güzel, çok etkili, muhteşem ama, insan asla kendisiyle kalamıyor ki! Sağına bak tarih, soluna bak geçmiş, zaten duygusal, saftirik bir kızım alık alık bakınıyorum etrafa. Duvarlara, taşlara dokunmaya çalışıyorum, fazla mesai işte. Daha fazla anlatamayacağım, düşünmesi bile yordu beni, bakın.
Eve geldim, Taraf ve Radikal'i tuvaletteki gazeteliğe koydum (Altan ve mahdumları -arkadaşları- üzülmesin, çok şık bir gazeteliğim ve banyom var, valla:)), kahve yaptım ve buraya yazıyorum. İşin özeti; hayat zor dostlar, gerekmedikçe dışarı çıkmayın.
Erkek sitelerine inat, hepiniz öpüldünüz!
