“…
insanlar tıpkı diğer yerlerdeki dağlı köylüler gibidir. özgür, gösterişsiz.
çalışmaları gerektiğinde çalışır, içlerinden gelirse gülerler...
ve insanlara hürmet etmezler.
erkekler yine erkek. başka yerdekilere kıyasla, ne iyi, ne de kötü.
kadınlar yine kadın. çocuklar yine çocuk.
..."
(filmde bay Dean bölge insanını bu sözlerle tarif ediyor.)
Black Narcissus'u seyrettim, biraz önce bitti film. Çok geç oldu, yine de uyku görüntüleri ve anlamı bulanıklaştırmadan bir şeyler anlatmalıyım. Powell'ı bilen bilir, Peeping Tom'u ve The Red Shoes'u seyreden daha iyi bilir ne kadar sağlam bir yönetmen olduğunu. Black Narcissus, Powell ve Pressburger iş birliği ile yapılmış bir film. Bu ikili, bir dönem çoğu kült filmi yazıp yönetmiş. Çok iyi yapmışlar, ellerine sağlık, uzun süredir ilk defa harika bir film izledim sayelerinde.
46 yapımı filmde, bir grup rahibe Himalayalar'da kendilerine hediye edilen bir binayı okul, hastane, manastır haline getirmek için görevlendirilirler. Grubun başında rahibe Clodagh (Deborah Kerr) vardır, bir yaşlı, bir şişman, bir sevimli bir de hasta rahibeyle yola çıkarlar. Gittikleri yerde hiç durmadan esen rüzgâr ve cam gibi bir gökyüzü vardır. Doğaya söz geçiremezler, sebebi olmasa da (rahibe giysilerinin içinde bile ihtiraslarını saklayamayan bu kadınlar için sebep ne kadar önemlidir?) iklim delirtir. Kalmaları için onlara verilen bina önceden harem olarak kullanılmış ve duvarlarda hâlâ erotik resimler asılı. Yaşlı bir hizmetçi bizim rahibelere yardım eder, genç general (yaşlı generalin oğlu, neredeyse çocuk prens) orada ders alıp olgunlaşmak ister. Yerli bir kız -yine ergen-, akıllanması için rahibelerin emrine verilir. Kız elbette prense abayı yakar. Cinsellik, tensel arzular, sömürü filan dinlemez. İlkel ya da değil, insan "önemli olmak" ister ve farkedilmek ihtiyaçtır. Çok yaşlı bir yerli gözlerini ileride bir yere dikip kımıldamadan, uyumadan, yemeden, içmeden, kısaca hiçbir şey yapmadan yaşar. Orada yerli olmayan tek kişi vardır, Bay Dean. Kibar, küstah ve akıllı biridir. Duyguları bu denli bastırılmış kadınlar arasında elbette kıskançlık başlar ve çanlar bu sefer başka bir tınıda çalar.
Filmin sonunu söylemek yersiz, zaten netten biraz bakılırsa bu kadar az bilinen filmin sonu, (evet şaşırtıcı) ayan beyan yazılmış her yere. Esasen, o tuhaf ama tahmin edilebilir son önemli bile değil. Çünkü, dağa da gitsen, bin kat elbise de giysen, kendini götürüyorsan yanında, orada sorun vardır. Gözlerin kızarır, başın ağrır, ellerin terler. Sen tüm bunları "Siyah Nergis" isimli bir kokunun yaptığını sanırsın ama beynin kokudan da keskindir. Yabancı bir eleştirmen film için; rahibelerin fantezileri hakkında erotik bir İngiliz filmi, nadir görülen bir şey", demiş. Sadece şunu eklemek istiyorum bu tanıma; başının içinde esen rüzgârdan daha fazla, hiçbir şey kafanı karıştıramaz ve bunun ilacı temiz hava değildir.
Hemen hemen uyumalıyım. Uyku unuttursun tüm sesleri ve görüntüleri.
* Filmde yaşlı rahibe gitmek istediğini ve artık dayanamadığını söyler. Kaldıkları yere katlanabilmek için ne yapılması gerektiğini başlıktaki cümleyle açıklar.



