i. özel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
i. özel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Ocak 25, 2013

gök ve toprak arasında bir yerlerde

 Sogni (1896)/ Vittorio Matteo Corcos

Dengesiz bir gün. Yağmur kararsız, hava öyle, haberler iç karartıcı, üstelik nereye baksam midem bulanıyor. Öğlen bizim bölümün toplantısı vardı hastanede, oraya gittim. Hastanenin karşısındaki kafedeydiler ben gittiğimde ve toplantı filan kalmamıştı, çay içip gülüşüyordu arkadaşlar. Eh, toplantıyı kaçırdım, sohbet kısmına da katıldım sayılmaz, on dakika bile durmadan ayrıldım oradan. Yolda kitap okumak için arabamla gitmemiştim, otobüste boş bir koltuk buldum, kitabımı açtım, açtığım gibi yaşlı bir kadın bindi otobüse, yer verdim. Önüm, arkam, sağım, solum yaşlı olmalı ki, hep bir ağızdan takdir etmeye başladılar bu hareketimi, hatta yer verdikten hemen sonra başka bir boş koltuk bulmamı illuminati'ye bağlayan bile çıkacaktı az kalsın, düşünün artık abartının derecesini. Oturan gençleri ayıpladı aynı yaşlı grubu, ben ayakta dışarıyı seyretmeye koyuldum, bir yandan da düşünüyordum; sanırım beni orta yaşlı diye kategorize etmişlerdi, yavaş yavaş yaşımı gösteriyorum belki de derken, arkadan şiddetli bir bağırtı geldi. İki adam (orta yaşlı?!) tartışmaya başladı ama tüm dikkatimi vermeme rağmen (onlara bakmayarak fakat kulağım onlarda. tartışan insanlara bakamam ben, çirkin gelir seyretmek) tartışmanın konusunu bir türlü anlayamadım. Biri bir kızın ayağına basmış, öteki çakı gibi adammış (on kere söylendi bu laf), diğeri sabrederken, beriki hani bana demiş. Valla bundan fazlasını anlamadım, sadece en son dakikada edilen küfür gereksizdi bence, diğer adam inmişti ve küfür eden utanmasıyla başbaşa kaldı. Sonra kendi kendine konuşmaya başladı, yüzüne hiç bakmadığım için şu an karanlık bir surat canlandırıyorum hayalimde (ah hollywood!), karanlık surat konuştu konuştu, terbiyesizle terbiyesiz olmamak lazımmış, yapmış bir hata. Hiç kimseden "olur öyle "onayı çıkmadı, o da söylenerek indi sonraki durakta (sanırım), ses kesildi, ayağına basılan kız hemen önümde durdu. Süet çizmesinde kocaman bir ayak izi vardı, gülümseyip, şakalaşıyordu arkadaşıyla, ya ortaokul ya da liseliydiler, ayağındaki izden tanıdım onu, bana da gülümsedi, inmem gereken duraktan bir önceki durakta indim. 

Sonrası baş ağrısı.


Bu gece çok başım ağrıyor. Eve geldiğim gibi ağrı kesici almıştım, işe yaramadı. Film seyredeyim dedim, Lo imposible diye bir filme başladım. Ewan McGregor ve Naomi Watts oynuyor, 2004 yılındaki tsunami felaketinde hayatta kalan bir ailenin öyküsü. Felaket kısmı çok inandırıcıydı, herkesin başına gelebilecek korkunç bir olay, işte şimdi burada deprem olsa aynı trajedi yaşanacak, doğanın karşısında hissedilen büyük çaresizlik. Neyse bizi geçelim, tsunami sonrası ailenin birbirini arayışı fazlasıyla klişeydi ve özellikle ağlatmak için dramatize edilmişti, hatta filmin sonlarında bir adamın aileye yaklaşıp; zürich sigorta iyi günler diler, tarzında konuşması berbattı (öyle demedi ama ben gözümde yaşlarla izlerken birden "zürich sigorta reklamını"! duyunca öyle anlayıp, gülmeye başladım) yine de takmadım bu sefer bunlara, dediğim gibi gözlerim doldu, ağladım, korktum. Üstelik benim zürich sigorta gibi koruyanım kollayanım da yok, kalacağız buraların muhteşem sağlık sistemine. A, evet bu akşam twitter'da böyle bir yazışma oldu. Bu ülkede sağlık sisteminin düzeldiğini düşünen insanlar var, ne tuhaf. Acaba doğru yerden mi bakamıyorum ben? Sağlıkçıyım ama devlet hastanesinde muayene olmuyorum. Diğerine de param yettiği kadar tabii. Yine dağıttım. Acıklı bir şey izlemek isterseniz bu filmi izleyin, oyunculuklar gayet iyi, çocuklar muhteşem, ağlatıyor filan, rahatlarsınız, allahım bize böyle felaket verme diye dua edip yatarsınız üstüne, oh mis. 
---------------------

Film bitince akşam yemeği yemediğimi fark ettim, canım da bir şey istemiyordu, sıcak bir çorba dışında. Kalktım, kremalı patates çorbası yaptım. Çok, çok güzel oldu, hatta geçen yaptığım mantar çorbasından daha güzel oldu, fotusunu da çektim.  Bakalım foto nerede? Tamam, işte şimdi aşağıda;


Tarifini de vereyim tam olsun, çok kolay, pratik bir çorba bu; üç patatesi soyup düdüklü tencerede iki bardak su ile haşladım, sonra blender'dan geçirip sulu bir püre yaptım. Başka bir tencerede, bir kaşık tereyağı ile bir kaşık unu kavurdum ve bir bardak soğuk su ekleyip meyane elde ettim. Bu meyaneye, sulu patates püresini katıp, bir bardak süt ve bir kutu kremayı koydum ve azıcık kaynattım. Böyle işte, a ben bir de, bir tane tavuk bulyonu eritip kattım içine. Üstüne sos filan yapmadım, karabiber ve pul biber sadece, o kadar.
----------------------------

Sonrası peki? 

Yazının başına koyduğum yukarıdaki resme baktım uzuuun bir süre, takıldım kaldım. Ressam pek tanınmıyor buralarda, 1800'lerde yaşamış bir İtalyan, resmin ismi de harika, Sogni. İtalyanca bilmem, hiç anlamam da, netten baktığım kadarıyla "onun hayalleri, rüyaları" gibi bir anlama geliyor. Dreams, diye çeviren de var ama, sanki bir iyelik olmalı orada. Ne diyorum ben yahu, tek derdimiz bu olsun. Kadının bakışı sizce de olağanüstü değil mi, kışkırtıcı, tuhaf, karanlık, meydan okuyan? Ben çok sevdim bu resmi, buralarda bulunsun istedim.

Kaç gündür aklımda  Flannery O'Connor'ın İyi İnsan Bulmak Zor, öyküsü var. Metis tadımlık vermiş, onu okudum netten, kaldım öyle. Nasıl merak ediyorum, nasıl okumak istiyorum bilseniz, bir türlü büyükanne karakteri çıkmıyor aklımdan. Bir de haydutların; "Aslında iyi bir kadın olabilirdi, tabii ömrünün her anı yanı başında onu zımbalayacak biri olaydı." demeleri. Öykünün o kısmını okuyamadım daha, ama çok şey okudum öykü hakkında, o yüzden son kısmı biliyorum. Bu merakla ne yaptım dersiniz, daha yeni kitap siparişim gelmesine rağmen, bir de bu kadar harcama yapmışken, gecenin bir yarısı kitabı sipariş ettim. Bu sefer D&R sitesinden. Hazır toplantıya gitmek bahanesiyle dışarı çıkmışken İletişim Kitabevi'nden alacaktım ama netten almakla aralarında büyük fark var, onun yerine birkaç kitap daha alırım diye düşündüm. Beş-altı kitapla daha da büyüyor fiyat farkı, kısaca yakında kitabım gelecek kapıya (diğer altı kitapla birlikte! bu küçük mutluluklar olmasa ne yapardık sahi?), o zamana kadar sakın bana öykünün devamını anlatmayın, ben kafamda kurup duruyorum zaten;) Hep okumak istediğim "büyücü kadın"ın muhteşem hikâyeleriyle de tanışacağım böylelikle. Güzel bu. (D&R'ı da aklınızın bir köşesine yazın, hem ücretsiz kargo limiti çok çok düşük hem de diğer kitap sitelerinden bariz ucuz)
-----------------------

Dün gece ekşi'den birisi yüzümü güldürdü, iki kitap hakkında aynı şeyleri düşünüyormuşuz, kısa ama hoş bir sohbetti, güzel bir şarkı hediye etti bana onu dinleyip bitirelim bu yazıyı. Bir de şiir var, twitter'dan geldi o da, bu ülkenin boktan durumuna bakıp bakıp okunacak harika bir şiir, Pessoa'dan. 

Yukarıdaki resmi seyredelim, şiir okuyalım ve güzel bir müzik çalsın fonda. Belki o zaman tüm bu ağrılar geçer. Ben de beşinci fincan çayımı koyayım, sıcak, sakin, huzur vadeden. Ya tutarsa, dileğiyle tabii.


"yola çıkmak! yitirmek ülkeleri!
bir başkası olmak süresiz,
yalnız görmek için yaşamaktır
köksüz bir ruhu olmak!

kimseye ait olmamak, kendime bile!
durmadan gitmek, sonu olmayan
bir yokluğun peşinde
ve ona ulaşma isteği içinde!

böyle yola çıkmaktır yolculuk.
ama ben açık bir yol düşünden öte,
bir şeye gerek duymuyorum yolculuğumda.
gerisi sadece gök ve toprak."
 
Fernando Pessoa (çeviri: Cevat Çapan)
----------------------

p.s.: Bu şiiri okurken, İsmet Özel'in çok sevdiğim şiirini hatırladım ben, "mataramda tuzlu su". Aynı hisle yazılmışlar sanki. Değilse de canımız sağolsun, artık kalkmalı, çay kaynadı, kaynadı, kaynadı...