Kariye Müzesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kariye Müzesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Mart 17, 2012

gören göz


İstanbul'dayken Kariye Müzesi ve Rembrandt sergisi fotoğraflarını koyamamıştım buraya, vakit yoktu, koşturup duruyordum, şu, bu. Şimdi boş boş oturuyorum bu sefer de tembellikten hiçbir şey yapamıyorum, elim kolum oynamıyor inanın. Neyse, kahvaltıdan sonra üşenmedim, oturdum fotoğrafları flickr sitesine yükledim. Fotoğraflar, profesyonel işi değil, hepsi benim cep telefonumla çekildi (pardon Poliş'in telefonuyla çekilenleri de atmıştım pc'ye.) ama hiç yoktan iyidir diye düşündüm. Benim işime yaradılar. Dün geceden beri onlara bakarken, çok şey düşündüm, araştırdım, okudum, umarım sizin işinize de yarar, gitmeyenler Kariye Müzesi ve Rembrandt (elbette çağdaşları;p) sergisi hakkında bir fikir edinirler. Fotoğraflar şurada.

(Mehmet/Muhammed Siyah Kalem'den kedi tasviri)

Ressam Metsu'nun yukarıya koyduğum resmine bakarken, aklıma çok eski tarihli Toplumsal Tarih dergisinin bende olan bir sayısı geldi; orada kedilerle ilgili bir dosya vardı, çoook önce okumuş, beğenmiştim. Arkeoloji kitaplarımın arasında kalmış, buldum -bulmak biraz zor olsa da;)- çayımı içerken bir iki yazıyı tekrar okudum. Türk sanatı ve sembolizminde kedi, başlıklı yazıda, kedinin günümüzde kent ve yerleşik kültürün çok içinde olmasına karşın eski türklerin hayatında pek önemi olmadığı söylenmiş. Hatta bu görüşü desteklemek için devamlı mücadele halinde olan bozkır kavimlerin ruhunun (karakterinin) kedilerle uyuşmadığı örneği verilmiş, şöyle ki; köpekler eti bulunca kavga ederler, paylaşamazlarmış, oysa ki kediler yiyecek bulunca ortalıkta yerlermiş. Düşündüm, bence iki cins de ortalıkta yiyor ama yazıya laf atmayayım şimdi, araştırıp, yazmışlar;) Sonra, şehir insanına kedilerin tabiatının uyduğu tespitinde bulunulmuş. Yumuşak ve paylaşımcı karakterli şehir insanı (bak sen!;p) kediyle benzer özellik gösterirmiş. Tabii bu fikirler Türk Mitolojisi, isimli kitabın yazarı Bahaeddin Ögel beyefendiye ait, dergideki yazının sahibi Yaşar Çoruhlu bu görüşlere yazısında yer veriyor ama katılmıyor. Eski Uygur dilinde kediye "miskiç" denirmiş ve "manu" bozkır kedisi anlamına gelirmiş. Erkek kediye ise "kök çetük" denmesinin nedeni önemliymiş; gök kelimesi göğü ifade ederken aynı zamanda tanrıya da işaret ediyormuş. Hah işte, doğru anladınız erkek kedi sembolik olarak göğe ilişkin ruhlarla bir  tutuluyormuş. Çok güzel iki hikâye anlatılıyor yazıda, ben birini kısaca aktarayım size; çok yaşlı bir adam ormana odun kesmeye gitmiş, keseceği ağaç kütüğünden bir kedi ortaya çıkmış, neden yuvama vuruyorsun, diye sormuş kedicik. (ben sevimli hâle getirdim, evet;)) Adam ihtiyacı olduğunu, fakirliğini söylemiş, kedi ağacı bırakmasını, gidip eve yatmasını tavsiye etmiş. Adam tavsiyeye uymuş ve sabah kalktığında pek çok yiyecek ve malı etrafında görmüş. Eh tabii, insan sonuçta, yetmemiş ve tekrar bizim kedinin yanına gitmiş, ağaç kütüğüne vurmuş, bunlar bana yetmez demiş. uzatmayayım aynı olay tekrarlanmış ve adam sabah uyandığında bey olduğunu görmüş. Ama adama bu da yetmemiş, benden güçlü tanrı var, tanrı olmak istiyorum demiş. Kedi evine git uyu demiş yine (C. olsa nasıl da sevinerek gider, uyurdu hemen, ayrıca onun beylik, mal mülkte de gözü yok, ohhh mis gibi uyu akşama kadar;p), adam uyumuş ve uyanmış, ne görse beğenirsiniz (hikâyeyi masal yaptım;)); sahip olduğu her şey yok olup gitmiş. Kediye gidip, ağaç kütüğüne son kez vurduğunda kedinin orada olmadığını görmüş, ağacı kestiğinde içinden de çıkmamış. Eve dönmüş ve sonra ölmüş. İşte böyle, kedi eski türklerde ve belki şimdi de ölüm, kader ve ecelin alegorisi olarak görülüyor. Kara kedi (renklerdeki sembolizm) uğursuzluk belirtisi sayılıyor. Tanrı şekline giriyor, cin gibi etrafta dolaştığı düşünülüyor. Bahsettiğim dergide Bir Zamanlar Tanrıydılar, başlıklı bir yazı var, Oğuz Tekin imzalı. Tekin'i tarih ve arkeoloji ile ilgilenenler iyi bilir, bu yazıda da eskiçağ'dan ortaçağ'a kediyi anlatmış, ben çok beğendim. (yazının sonuna kendi kedisi rüştü'nün fotoğrafını da koymuş, çok tatlı;)) Kısacık bir araştırma yazısından (8-9 sayfa kadar) çok ilginç şeyler öğrendim; kedilerin parlayan gözlerinin Mısırlılar'a tanrılarını hatırlattığını (güneş tanrısı-Atum-Ra), güneş battıktan sonra bile, bu tanrının yeraltı dünyasının karanlığında parladığını, kediler ve sahipleri arasındaki ilişkinin kedi ile annesi arasındaki ilişkiye benzediğini, ön patileriyle sahibine masaj yapma sinyalini veren kediciğin (yine ben;)) annesinden süt istediğinde de aynı hareketi yaptığını, kadınların kedileri çok sevmesinin ve yakınlıklarının sebebinin, yavrularını kucaklarında tutuyor hissine kapılmaları ve daha yaşlı kadınların ise çocuklarını hatırlamaları olduğunun düşünüldüğünü bu yazıyla öğrendim. Tabii bunlar sadece varsayım, ama hoş, güzel fikirler, ayrıca mantıklı da. 

 (Nicolas Maes/Hayalci-Penceredeki Genç Kız - Rembrandt ve Çağdaşları sergisinden.)

Çok uzadı, oysa ben sadece fotoğrafların linkini verip işime bakacaktım. Araya bir sürü ıvır zıvır alıp Palomar'ın son birkaç sayfasıyla bir türlü vedalaşamıyorum. Onu bitirip, yeni kitaba başlayacaktım, güya. Hem bir de, Maes'in Hayalci Kız'ı hakkında duygusal bir yazı yazmaya niyetlenmiştim. (ah, yazmadığın iyi olmuş mu dediniz?;p) Olmadı yine. Olsun, bloğun bu özelliğini seviyorum. Kural, düzen, şart, hesap, kitap yok, aklına ne gelirse yazıyorsun. Tez yazmaktan bin kat daha güzel ve eğlenceli;) (ben daha hâlâ, tez hocamla yüz yüze görüşemedim bu arada, telefonla konuştuk kim bilir kaç ay önce, yıl oldu gidemedim adamın yanına. bravo bana!)
--------------------------------
Genç kız hayal kurar, kedi yemek yer, ve bir göz tüm bu olanları görür. 

İşte böyle, çok konuştum gideyim artık, siz de eğer insana en yakın hayvan, kedilerle ilgili eğlenceli ve ilginç şeyler okumak isterseniz Toplumsal Tarih dergisinin Mart 2004 sayısını bulmaya çalışın. Ben yıllar yıllar önce Kadıköy'de bir sahaftan almıştım, iyi ki de almışım. Dönüp dönüp okunuyor bu tür dergiler. Hüseyin Rahmi'nin Kedim Nasıl Öldü, hikâyesinden harika bir alıntıyı sonraya saklıyorum, belki bir gün unutmazsam yazarım. Roma'da kedi, Yunan ve Mısır'dan kedi hikâyeleri ve onlarca güzel betim var dergide. Ne hoş, birileri görüyor ve gördüğünü şekle, yazıya döküyor. Düşünüyorum da, ressamların muhteşem çizimleri, yazarların harika tasvirleri olmasa dünya yine aynı güzellikte görünür müydü gözümüze? Kediler, Siyah Kalem'in kedisi kadar toparlak ve şaşkın, genç kızlar Maes'in çizimindeki gibi dalgın ve kederli olur muydu mesela? Bilmiyorum, fakat hayat kurgu kadar renkli değil bundan eminim, ya da şöyle; renklerini gören bir göze ihtiyacı var.

---------------------
p.s.: -Rembrandt hakkında güzel bir belgesel izlemek isterseniz BBC çekmiş, koymuş önümüze, şuraya buyrun. 
-Mehmet Siyah Kalem'in bu çizimine tek kelime ile ba-yı-lı-yo-rum ! Sergi ile ilgisi yok, sevdiğim için ve kediler hakkında konuştuğumdan aklıma geldi, koydum. Peki neden heceledim, elbette heyecandan;p Sevdiğim şeyler karşısında birden alıklaşıyorum.
-Polişka'nın (bloğu yeni okuyanlar için; kardeşim olur kendisi) yeni bloğundan da bahsedemedim. Yanda bağlantısı var, çok önce eklemiştim sayfama. Geç Saatler, başlıklı. Diğer -tematik-  bloğundan farklı olarak, böyle kişisel bir blog açmasına en çok ben sevindim, onun için daha çok bahsedilmeyi hak ediyor. Kendime sözüm olsun. (o sevmez reklamının yapılmasını;p)
-Flickr güzel siteymiş ama fotoğraflar yavaş yükleniyor, ya da benim bağlantımda bir sorun vardır, bilemedim şimdi. Kahvaltıdan sonra başlamıştım yüklemeye, saat kaç oldu hâlâ yüklüyor. Bitsin, yazıyı öyle yayınlayayım.

Çarşamba, Mart 07, 2012

ve sabah oldu, ve akşam oldu

 (Kariye Müzesi, apsisteki muhteşem anastasis -diriliş- sahnesi.)
 

Bir bakalım, kaç gün olmuş? Hmmm, tam on bir gündür İstanbul'dayım, ne çabuk geçiyor izin, haliyle zaman da. Bloğa yazı yazmak dün akşam aklımdan geçmişti, sonra dakikalar dakikaları kovaladı tabii, ve sabah oldu, ve akşam oldu (kariye freskoları etkiledi beni, dini kitapların ağzıyla konuşuyorum;p) sonunda bu gece oldu, bilin bakalım, şimdi ne durumdayım?;) Trak gelmek, der ya tiyatrocular, hah işte o hâldeyim. Geçen bir kafede Poliş, sevgilisi, C. ve ben, Tabu gibi bir oyun oynamıştık, keyifliydi (C. ve Volkan öyle umutsuz iki vakaydı ki, nasıl olur, anlatabilirler mi, oynamayı beceremezler filan diyorduk, eh fena değillerdi, konuşup, hareket edebiliyorlarmış;p), oyun sırasında Volkan aynı durumu yaşamıştı. Öldür allah, anlatamıyor adam, bir kelime bile çıkmıyor ağzından. Tabii, benim etkim de büyüktü tutulmasının üzerinde ama olsun, durum komikti. Neden anlattım bunu ben şimdi?;) Bir yandan bir şeyler atıştırıyorum da ondan böyle dalıp dalıp gidiyorum sanırım. Leyla Justine. 
Böyle hâller içinde bir kadın işte, uzak kalınca buralardan yazmak zor geliyor. Neyse, atıştırıyorum demişken bugün ne yaptığımı da yazayım kısaca. Çok uzun süredir yapmak istediğim bir tarif vardı, Hayal Kahvem bloğunda görmüş, denemeyi aklıma koymuştum. Vildan pişirmiş, güzel güzel de (o her şeyi şeker gibi anlatıyor aslında, Poliş'le hayranıyız onun neşeli hâllerinin, bir de o kadar sıklıkla yazı yazmasının tabii) anlatmıştı. İzmir'de yapacaktım, olmadı bir türlü. Olmadığı iyi olmuş, tek başına yemek zor gelirdi, şimdi burada bizimkilerle daha keyifle yendi, bitti üstelik. Pırasalı tart yaptım, harika oldu. Liliş bile yedi, daha nasıl anlatılabilir ki yemeğin lezzeti;) (lilişka yeme konusunda çok sorunlu, bir zamanlar bana bir daha yemek yapma, demişliği bile vardır) Biraz önce bağlantıyı verdim, onun için tekrar anlatmayayım nasıl yapıldığını. Ben Vildan'ın tarifini aynen uyguladım, sadece krema ölçüsünü bir iki kaşık arttırdım ve tel peynir kullandım, o kadar. Müthiş oldu bir deneyin bana kalırsa, pişman olmazsınız.
 (Abraham Mignon/ Devrilmiş Buket. Rembrandt ve Çağdaşları sergisinden.)

Yazıya başlarken Kariye Müzesi'ndeki harika freskoları, Rembrandt ve Çağdaşları sergisindeki muhteşem resimleri anlatır, fotoğraflarını bir fotoğraf sitesine yükler, bağlantılarını da buradan veririm diyordum. Yok, tatil beni iyice tembel yaptı, okumak, izlemek, konuşmak, gezmek ve uyumak dışında hiçbir şey gelmiyor elimden. (yok yahu, başka şeyler de var tabii, geçelim ama;p) Şimdi koltuğa uzanıp biraz dinleneyim ben, sonra becerebilirsem yatağıma gider uyurum, yarın da Lilişka için tazelenmiş bir şekilde kalkarım. Lily ile son günüm yarın, sonra yine C. ve İzmir. Belki C. işteyken bir yazı girer ve çektiğim fotoları paylaşırım burada. Güzel olur. Kariye Müzesi'ni çok seviyorum ben, küçücük bir yerde çok sayıda fresko, mozaik ve süsleme var. Bu ikinci gidişim ve tekrar, tekrar gitmeliyim, müthiş bir kilise orası.  Rembrandt ve Çağdaşları sergisi de güzeldi, zaten Rembrandt'ın resimlerini severim, arkadaşları da iyiymiş, gördüm rahatladım;p
-------
Fotoğraf paylaşımı için hangi site daha kolay kullanımlı ve güzel acaba? Buraya çektiğim tüm fotoları koymak saçma olacak. Neyse, şimdi yatayım ben, tek derdim de bu olsun;p
 -------------------
p.s.: -Header, Sabancı Müzesi'nin bahçesinden, sergi zevkten dört köşe yapmış beni, nasıl da mutlu  mutlu poz veriyorum;)
-Yazıya koyduğum iki fotoğraf benim objektifimden, onun için ikisi de -özellikle- ayrıntı.