Lily etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Lily etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Şubat 13, 2014

tekrar

 


Hey!
Uzun süredir böyle ünlemli başlangıçlardan korkuyorum, daha sakin, daha sessiz, mümkünse fısıl fısıl konuşmak, ruh halime, hastalığıma ve soğuk algınlığı ilaçlarıyla uyuşan kafama iyi geliyor. Öyleyse bu ünlem sadece ve sadece uzun ayrılığın işareti olsun, burayı özledim, bir de bunun.  Ötesi, anlamsız baş ağrısı.  
Hemen üstte fotoğrafını gördüğünüz, yumuşaklığını, sıcaklığını  ve lezzetini -maalesef- sadece tahmin edebileceğiniz (kendim yaptım diye demiyorum, bana inanın, nefis olmuşlardı) şu güzelim poğaçalar yukarıdaki iki tatlı bebek yesin diye yapıldı. Sabahın köründe -saat on benim için çok erken bir saat- kalkıldı ve hamur yoğrulup, sızlayan bir boğaz ve ağrıyan bir baş eşliğinde mayalanması için beklendi. Sonuç güzel oldu ama, Liliş ve Rüya poğaçaları sevdiler, eh benim için onların yüzlerinin gülmesi yeterdi, yetti mutlu oldum. Hastalığı filan unuttum, poğaçalar da servis edildiği gibi bitti. (çocuklarla zaman geçirince insanın dili işte böyle masal anlatır gibi oluyor) 

Size bir sır vereyim mi -hayatın anlamı değil, heyecan yok- hamur yoğurmak çoğu sorunu unutmak için (dikkat; "çoğu") harika bir yöntem. Hamur ellerinizin arasında ezilip şekilden şekle girerken siz de aklınızdakileri bir hâle yola koymaya çalışıyorsunuz. Eliniz ve enerjiniz hamurda ama aklınız bir türlü çözülemeyen sorunlarda, sonra hamur yuvarlaklaşıyor, yapışkanlığı azalıp o dillere pelesenk (kulak memesi!) kıvama ulaşırken sözünüzü dinlediğini de kanıtlıyor. Bravo bana, bunu başardıysam pekâlâ ona da derdimi anlatabilirim. Beni dinler, hamur kadar inatçı değil a, sonunda yumuşar ve bir şeye benzer. Hmmm... Acaba? Burada durmalı.

Az su içiyormuşum, bir yudum su içip içtiğim sudan daha kocaman güldüm. Hamur, sadece hamurdur, pişerken çıkardığı mis koku ve yoğurmanın sağaltıcı 'lokal' etkisi dışında başka hiçbir şeye derman olmaz. Fazlasının bel çevresinde yaptığı ciddi etki ise diyetisyenlerin derdi olsun. Ben, az önce yaptığım komik, kişisel sorun benzetmesini temizleyeyim yeter. Arkamda iz bırakmam hanımlar beyler, bazı sorunları çözemiyorsam çözülmüyordur, bunu bilirim. That's it.;p Allende, yıllar önce burada da bahsettiğim afrodizyak yemeklerle ilgili kitabında, hamur yoğurmanın maharet istediğini, fakat bundan da önemli olanın niyet olduğunu yazmıştı, aklımda öyle kalmış. Ağır, hantal, hafif, ürkek, nazik, güçlü çeşit çeşit ellerin olduğunu ve aşk yaparken olduğu gibi hamuru şekillendirirken de bu ellere yol gösterenin niyet olduğunu söylüyordu. Çok haklı, ben o sabah yataktan sevimli yeğenlerimi mutlu etmek için kalktım, dua tuttu, maya gibi. 

Bu yazıyı yazarken yazı için seçtiğim bin değil milyon yıllık müzikleri dinliyorum. İçlerinden bir tanesi beni çok eskiye götürdü; Schubert'in mi bemol piyano üçlüsü (piano trio in e flat) Kubrick'in Barry Lyndon'ının neredeyse karakterleri kadar önemli parçasıdır. O filmi, şimdi ancak antikacılarda bulunabilecek bir bilgisayarda izlemiştim. Devletin üzerine kocaman ve çirkin bir boyayla numarasını yazdığı, estetikten yoksun demirbaş ekranında akan "inanılmaz estetik" görüntülere bakarken ben, bir hayat bundan daha hüzünlü olamaz demiştim. Tuhaftır, Barry Lyndon bana Voltaire'in eğlenceli Candide'ini hatırlatır ama filme kitaba güldüğüm gibi gülmem. Filmi neredeyse unuttum gitti, müzik ise tablo kıvamında filmin hafızama asılmış parça parça görüntüleri gibi kulağımda asılı kalmış, silinmiyor. Tekrar izlemeli. 

Belki hiçbir sorunu çözemem, planlar kurulduğu yerde tozlanmış durur, her gün bir önceki günün reprodüksiyonu gibi benimle dalga geçer, zamana ve insana asla ayak uyduramam ama hangi filmler tekrar izlenmeli, hangi kitaplar tekrar okunmalı ve hangi müzikler sonsuza kadar dinlenmeli bunu iyi bilirim, bu da bana yeter. Unutmadan; gecenin üçünde hangi şiir iyi gelir, yatağa usulca girmeye yardımcı olur bunu da iyi bilirim, bakın sağlaması hemen aşağıda;

"Kendini bir örnek olarak mı sunuyorsun?
 Bir gül gibi açabilir mi insan
 kendi hassas özünü çoğaltarak?
 Yoksa işini yapmak yeterli mi?
 Çünkü iş denmez
 bir gül olmak için yapılana.
 Tanrı, pencereden dışarı bakarken
eve çekidüzen veriyor."*

------------------

* Rilke, güle böyle sormuş, ben Ursula K. Le Guin'in Gülün Günlüğü/Rüzgârgülü kitabında okudum bu şiiri. Geceleri yatakta bu kitaptan bir öykü okuyup uyuyorum, istisnasız tüm öyküler şaşırtıyor. Bir şair güle delirtici sorular soruyor, bir yazar tüm karakterleriyle düzene meydan okuyor, sonra bunları okuyup huzurla uyumanın duasını eden bir kadın -yok hayır, bir şaşkın- hep ama hep yanılıyor, kabuslarla sabah ezanında uyanıyor. Hiç şaşmaz. 

Çarşamba, Kasım 23, 2011

"güzel anılar gibi hüzünlü..."*

 
Biraz önce gitti Liliş. Çok üzüldüm. Bu sefer kolay olmadı. O hep güler, dalga geçer, oyun oynardı ayrılırken, bu gidişinde çok ağladı. Balkondan bakıyordum, özellikle bırakmak istemedim hava alanına, birkaç gün sonra ben de geleceğim yanına, diye seslendim. Ağlıyormuş ben konuşurken. Hissettim sanırım, hemen üzerime bir şey alıp, aşağıya indim. Öptüm, kokladım, oynadığımız oyunları yazacağım defterime Liliş, sen de yaz tamam mı, dedim. Oyunları hatırlamaya başladı. Onları sayıyordu araba hareket ederken. Çocuk işte, sadece çocuk. Uçakta uyumak istememiş, el sallayacağım, görür mü acaba beni, demiş. Düşünüp duruyorum, büyüyünce nasıl da körleşiyor insan. Hiçbir şeyi görmüyor.

Tamam, yemek yapayım belki sıkıntım dağılır. Şu, yukarıdaki şarkıyı dinlerim, neşeli, güzel, Lily gibi. 
.................................

A, bildiğin acı bu, "çocuklar korkunç, korkunç Allah'ım! Çok güzel bu şiir, içimden okuyup duruyorum yıllardır.

"...
Çocuklar korkunç Allah'ım
Elleri yüzleri saçları
Uyurlar bütün gece
Yok sana ihtiyaçları..."**

-----------------
*C. Süreya'nın Fotoğraf şiirinden.
**F.H. Dağlarca/Çocuk ve Allah

Salı, Kasım 15, 2011

lilişka, polişka; soğuk ama güneşli ev


Lily ve Poliş yanımda, bu cümlenin anlamı, evin içine ışık giriyor demek. Bu sabah erkenden odama geldi Lily; sanırım doktora gitmem gerek, boğazlarım ağrıyor, dedi. Ondan sonra uyku yalan oldu tabii. Lily hep ama hep hastalanıyor, devamlı. Bir ay iyiyse, diğer ay kesin hasta. Nasıl bir bağışıklık sistemi var anlamadık, tam anlamıyla saçmalık. Güzel kalpli, canım Lily. Çok seviyorum onu. Yakında gidecekler, fena alıştım seslerine, benim için kötü olacak. Poliş de gidiyor Perşembe günü. Onlar varken unutuyordum her şeyi, benim de bir yerlere gitmem gerek, hemen hemen!

Her akşam film seyrediyoruz, Serap, Polişka ve ben. Çoğu kötü çıkıyor tabii, kavun değil ki koklayasın olayı. Güzel olacağı, yönetmeninden, oyuncusundan, şuyundan buyundan kesin belli filmleri ise yine bekletiyoruz, bu da zor zamanlar vs. vs. durumu. Dün gece Sleeping Beauty' yi seyrettik, kötüydü. Ondan önce bir diziye başlamıştık. Korku dizisi olur mu sizce? Olmuş, onu da yapmışlar, evet. American Horror Story tüm korku klişelerini kullanan, hareketli kamera çekimleriyle ilginç bir dizi. Ben bir bölüm seyrettim, eğlendim izlerken. The Shining değil elbette, yine de korku filmi severler için bulunmaz nimet. Den brysomme mannen, aklımdaydı uzun süredir, seyredememiştim bir türlü. İki üç gün önce o da çıktı aradan. Güzel bir konuyu, tüketim toplumu eleştirisini oldukça basit işlemiş bir film, iyi belki ama çok iyi değil. Ben basit buldum anlatımını, sevmedim. 

Ve bu yazıyı yolladığım gibi hemen herkesin seyrettiği, ilginçtir; entelektüel veya değil, (akıllı-aptal, komik-sıkıcı, şıkları arttırabiliriz Hıncal Uluç geliyor aklıma;p) yine hemen herkesin beğendiği, Allen'ın Midnight in Paris filmini izleyeceğiz, çok umutluyum çok. Ben Woody Allen'ın filmlerini severim, bakalım nasılmış?

Böyle işte; filmler, hastalıklar, soğuk hava(!), nöbet ve oyunlarla geçiyor hayat. Geçsin, ne var yani, bundan ötesi Şam'da kayısı!;)

Cuma, Eylül 09, 2011

şeytanlı şiirler, güneşli şarkılar, gülen yüzler

 (Poliş ve Lily. ikisini de çok özledim, burnumda tütüyorlar. bu deyimin doğrusu, burun mu, yoksa göz müdür, yıllardır kafam karışır bu işe?)




"...
Üstümüzde gökyüzü açılmıyor mu?
Yeryüzü sapasağlam,
Uzanmıyor mu altımızda?
Ve ebedi yıldızlar,
Sevecen bir gülümsemeyle,
Yükselmiyor mu?
Seninle göz göze değil miyiz?
Ve her şey,
Senin kafan ve yüreğinde,
Bir araya gelip,
Sonsuz bir giz içinde,
Hemen yanıbaşında oluşmuyor mu?
Görünmeden görünerek?
Yüreğinin büyüklüğü el verdiğince,
Bütün bunları doldur içine,
Ve duyguların coşunca,
Buna istediğin adı ver:
Mutluluk! Gönül! Sevgi! Tanrı!
..."

Faust / j. w. Goethe

Sabah sabah Faust okudum, yatağa götüreyim, biraz da orada karıştırırım. Gerede'de okumuşum ben bu kitabı, altını çizdiğim yerler şimdi eskinin dalgası. Ne çok şey değişiyor; yerler, eşyalar, zaman, her şey, her şey. En önemlisi de alışkanlıklar, tüm alışkanlıklar zamanla dağılıyor ya da güçleniyor. Ben küçüklüğümden beri alıştığım şeylere tutunurum, tüm cesaretimi, yaşam sevincimi onlardan alırım. Oysa alışkanlık da beslenmek istiyor. Neyle beslersen besle, hangi adı verirsen ver; sevgi, gönül, tanrı!

Dianne Reeves'i çok severim, hastasıyım. Onun sesi bana göre, şefkatli, gülümseyen, anlayışlı bir kadın sesidir, ısıtır. Güneş ne büyük tanrım, şaşıyorum bazen; başka başka suretlerde gelip karşıma oturuyor. Bu sıcaklıkla sonsuza kadar uyuyabilirim. Siz de dinlesenize bu sabah Dianne'i, şarkı aralarında kulağınıza "i love you, darling", diye fısıldadığını duyacaksınız;)

p.s.: Yukarıya üç parçasını koydum Dianne'in, siz şuradan diğer harika şarkılarını da dinleyebilirsiniz.

Perşembe, Temmuz 07, 2011

fantastik, bumbastik, komik bir dünya

(Lily ve ben, bir yıl önce İstanbul'da.)


Evi temizledim. Aslında bunu söyleyip, yazıyı bitirsem ne iyi olur. Yaptığım en anlamlı iş oydu çünkü, gerisi faso fiso. Dün nöbet yorgunuydum, evde oturmayı isterdim ama alınacak şeyler vardı, markete gittik. Eve dönünce erken yatayım dedim, olmadı. Saat beşi çoktan geçmişti. Balkonda durdum biraz, ezan okundu, rüzgar esti, geçti (dalga geçiyorum, bakmayın bana, biraz serindi sadece), sabah oldu. Hah işte şimdi yatabilirim dedim, uykum gelmedi bu sefer. Ya işte, hay aksi şeytan durumları. Sabah satılık ev ilanı için aradı biri, onun telefonuyla uyandım. Oysa yarım saat daha uyumalıydım, kurmuştum cep telefonunu. Neyse, sağlık olsun, uyuruz bir ara. 
Ev temizdi ama üç günde toz filan olmuş, silip süpürüp öyle oturayım dedim. Güya bir dakikada yapacaktım temizliği, C.'ye de öyle demiştim. Tabii yaparsın sen bir dakikada, neredeyse üç saate yakın sürdü. Süpürme, toz alma, silme, bu da güreş kategorisi gibi oldu; çırpma, silkme, künde! Hah ha hiç gülesim yoktu valla, hey allahım kendi kendimin maskarasıyım. Keyfim yoktu oysa, allahallah. Neyse. Ne diyordum, işte temizlik bitti, duş aldım, koşa koşa (neredeyse) kahve yaptım. Türk kahvesi tabii. Yanında çikolata, albeni tane tane. Güzel oldu. Aklımdayken söyleyeyim, biscolata diye bir şey gördüm kahve aldığım yerde, kutusu çok zarifti, aldım tabii. Kaçar mı? Kahveyle çok iyi oluyor o da, şık bir görüntü ve güzel bir tat. 
Sonra, kahve keyfi yapayım dedim, netin başına oturdum bir şeyler karalayacaktım, ama önce yazılanları okurum ben. Daha eğlenceli ve tembel işi. Kimse bir şey yazmamış, bana gelen bir mektupta yazdığı gibi (çok gülmüştüm o lafa, benim sezon finali yaptığımı sanmış mektubun sahibi;)) sezon finali yapmış millet. Passive'i gördüm son anda, keyfim yerine geldi. Okudum, yorum yazdım. Benim keyifler hâlâ iyi. Sonra Serap aradı, ablam. Lily'den bahsetti. Biraz canı sıkılmış. Lilişka havuz kenarında bir kıza onu çok sevdiğini söylemiş sanırım, benim anladığım bu, en azından. Kız biraz büyükmüş Lilişka'dan ama çocuk sonuçta. İşte, bahsedilen çocuk Lily'ye seni sevmiyorum filan demiş, bizimkisi onun peşinde, bu yüz vermiyor vs. vs. Liliş ağlamaya başlamış sonra, havuzun kenarında çığlık çığlığa anne beni sevmiyor, niye  sevmiyor, bir şeyler bir şeyler. Serap da evde ağlamış biraz. Saçmalama dedim, çocukken yaşanır böyle şeyler, biz de yaşadık, Lily ağlasın, üzülsün ama sen annesisin, takma, gül geç dedim amaaaaa, işte orada bir ama var. Benim de içim bir tuhaf oldu. Lily bizim canımız diye değil bu, böyle aptal bir olay yüzünden ağlıyor, o güzelim kalbi acıyor diye üzülüyorum. Çok güzeldir Liliş'in kalbi, ve onun için belki, sadece orada ufak bir sorun var. Neyse, bazı çocuklar biraz huysuz. Burada da -İzmir'de- bir arkadaşı vardı, kız safi nefret. Kimseyi sevmiyor, ben tek başına oynarım diye bağırıyor, bizim kızlar (lily ve başka bir kız) bununla oynamak istedikçe bu kaçıyor, bağırıyor filan. Bir şey yapamıyorsun tabii. Lily de anlamıyor. Böyle saçma durumlar. Geçer elbette. Geçer de, umarım iz bırakmadan geçer.

Elimde Sıkı Kontrol Edilen Trenler kitabı var. Çek yazar Bohumil Hrabal'ın. Çok eğlenceli. Zaten bu Çekler kafa adamlar, Aslan Asker Şvayk da çok çok komikti. Bir ara hep böyle kitaplar okusam, komik, keskin bir mizahla yazılmış, eğlenceli romanlar. Ne hoş olur. Sırada da Mösyö var, o nasıl acaba? 

Kahve keyfinden sonra bir bira açayım demiştim, yemekten önce hem iştah açar hem de güzel olur diye. Birayı açtım, bardağı dolaptan alıyordum, elimde kırıldı. Valla, öyle oldu. Dirseğime çarptı herhalde. Ne olduğunu anlamadım. sinir bozucu bir durum, tekrar süpürgeyi çıkar, süpür, cam kırığı kalmasın diye uğraş. Saçmalık. Dirseğim de kanadı biraz. Nazar diyelim;p Öyle diyelim de tam dini, mistik, fantastik bir blog olsun burası;p Amaaaan olsun ya, ben zaten fantastik, bumbastik bir kızım burası öyle olmuş çok mu? 

Şimdi biftek kızartacağım. Dün gece üç gibi marine ettiğim biftekler, buzdolabında sinir filan kalmamış bir hâlde beni bekliyorlar. Marine işlemi ne güzel, kendimize de uygulasak keşke. Dün bir ara acaba düdüklüde haşlayıp, öyle mi kızartsam dedim ama, o zaman da çok yumuşuyor sevmiyorum. Yarım saat yemek sitelerine baktım karar vermek için. Toti Hanım ve Endişeliperi'nin konuşmalarına kulak kabarttım, hah tamam böyle yapayım dedim ama unuttum kalkana kadar. Olsun, bir zaman da öyle yaparım. Şimdi böyle olsun. Bu arada, Toti Hanım'ın bloğu çok güzel, zarif ve hoş. Neo sayesinde öğrendim varlığını, hep bakarım artık. Böyle blogları çok beğeniyorum, oku oku hiç sıkılmıyor insan. Dışarıda ne var ki zaten kaçırdığın? Kargaşa, gürültü, kabalık. Evimde oturup keyifle blogları dolaşmak her şeyden milyon kere daha iyi.

İyi, tamam. Gittim ben.

Cumartesi, Nisan 16, 2011

her şey bir boşluk bırakır*


(Lily o gün, parktaki çocuklarla çok oynamak istedi. onlarla konuşmaya çalıştı, olmayınca da ananesine gidip "neden benim arkadaşım yok, benimle neden oynamıyorlar diye sordu? acı ama gerçek.)


"Bugün güzel bir gün!" Bu benim lafım değil, Lily söylemişti iki yaşında filanken, biz yine huysuz huysuz oturuyor, dışarı çıkmak istemiyorduk, parka gidelim diyordu o da. Çok severim bu cümleyi, o heyecanla söylemeyi. Bir zaman ben de "tansaş'a gidiyorum!" diye bir heyecan yapmıştım ama, hem otuz yaşını geçmiş, o heyecanın yakışmayacağı durumdaydım hem de tansaş yani, milletin dalga geçmesinden başka bir işe yaramamıştı bol ünlemli cümlem;p

Neyse, ne diyordum; bugün güzel bir gün evet. Kalktığımda hava soğuk gibiydi fakat şimdi güneş çıktı. Hatta, gözüme geliyor ışığı, hemen storları indirmem gerek. Varlığı bir dert, yokluğu ayrı bir dert. Tuhaf valla.

Bazı şeylere çok takılıyorum. Dün hastaneden gelirken hep aynı müziği dinledim mesela. O da ayrı bir komediydi zaten. Daha hareket etmeden cd'yi bulayım dedim. Azıcık hareket edip cerrahi binasının önünde durmuştum. Şimdi, cd takılmadığında hemen radyoya geçiyor alet, ee radyo dinleme durumum olmadığı için de saçma sapan müzikler duyuluyor geçiş sırasında. Ses ayarında ise bir problem var, çalarken sorun yok, direksiyondaki kumandadan ayarlanıyor ama cd koyup çıkarma sırasında son ses oluyor! İki, üç kere cd'yi koymayı denedim, saniyelik bile olsa hastanenin bahçesinde aptalca müzik açmış gibi oldum. Zaten böyle şeylerde takıntılıyım, kornaya bile basmam aman bir heyecan oldu bende. Başlayacağım şimdi müziğine de şarkısına da dedim, içimden küfrede küfrede hareket ettim:) Işıklarda buldum tabii cd'yi. Gül Pansiyon'u dinledim eve gidene kadar, başa sarıp sarıp. Hatta buraya da koyayım, dinlemeyen varsa bir baksın, belki bir faydam olur insanlara;p


Hiç adı "gül" olan bir pansiyonda kalmadım, şarkıda anlatılan durumu yaşamadım ama bu şarkı çok "gizemli"(!) bir şekilde eskiyi hatırlatıyor bana. Gerede'ye ilk gittiğim zamanlarda, tam hastanenin karşısında "gül pastanesi" diye bir yer vardı. Boktan bir yerdi, en kalabalık zamanında bile üç kişi filan olurdu orada. İlk günlerde oturup çay içsem bile sonra hiç gitmedim, üç yıl boyunca. Neden bilmem, hep orası aklıma gelir. Şeklini, çalışanlarını (kesin bir kişi çalışıyordu, "lar" ne yahu?!), hiçbir şeyini net hatırlayamam ama orası büyük bir boşluktur bende.

Lily, arkadaş olma durumunu çok seviyor. İzmir'de sorunu biraz çözdük sanki, iki arkadaşı var, arada buluşuyorlar buraya gelince. İstanbul'da da ananesi onu parka götürüyor sık sık. Park her zaman boş oluyormuş ya -herkesler(!) kreşte- neyse, yine de üşenmiyor kadın, yılmıyor:) Ben ise çoooook eskiden arkadaşlık olayına boş vermiştim. İşte o çoooook eskiden olan olay da bir boşluk bırakmıştır kesin içimde. Yedi filan yaşındaydım, tüm hayal kırıklıklarına açıktım ve büyüyünce oluşacak boşluklardan habersizdim tabii;)

Yazıya koyduğum ilk şarkı, Heaven Is A Place On Earth, tam seksenler şarkısı. Salak salak dans ederdik bu şarkı çıkınca. Bugün dinledim ve dans etmedim, sakin;p

(Yiğit Özgür)
Hadi gülelim biraz, ayrıca boşluk boşluk nereye kadar değil mi ama!? Ben yapamam, öyle;p

* İlhan Berk dizesi tabii, unutmuşum yazmayı.

Cumartesi, Mart 12, 2011

boş boş otururken, aynaya dikkatle bakılır ve...

(Lily güzel, ben güzelim, tabii bizi sevenlere göre.)



Bugün akşam birden oldu. Hızlı hızlı. Annem yarın gidiyor, onunla daha çok vakit geçireyim diye dışarı çıkmıyorum ama evde oturup ya kitap okuyor, ya nette dolaşıyor ya da film seyrediyorum. Saçma işte. Bir türlü organize olamamanın sonuçları bunlar. Dağınık, karışık bir düzen. A, düzen dedim! Demek ki belli bir düzeni var hayatımın. Hiç yoktan iyidir. Bir de, annem olmasa sanki her gece dışarıdayım, komik. Ben domestik biriyim, evime sadakatle bağlıyım:) Bu nasıl oluyor bilmem artık, fakat oluyor.


Bir zamanlar, Poliş'e Perec'in Harikalar Odası kitabını verdiğimde üzerine şunları yazmıştım; "bir hikaye biliyorum. bu kitapla alakası yok. hikayedeki kişi istediği her şeye odasında sahip olduğunu anlıyor. ressamlar, şairler, müzisyenler, ülkeler, onları tanımak için oralara gitmesi gerekmediğini, odasında her şeyin daha güzel olduğunu. bach'ı odada dinlemek, gogh'un resmine hep aynı duvardan ve yatakta uzanırken bakmak."  Hâlâ öyle düşünüyorum, bir odaya sahip olmak iyidir. İster dokunabileceğin, kıyısı, köşesi olan bir yer olsun, ister beyninde sana ait bir sığınak. İyidir.


Alain de Botton, Aşk Üzerine adlı "tatlı" kitabında (gerçekten öyle, tatlı bir kitap, okuyan anlayacaktır ne demek istediğimi.) güzellik ve aşk hakkında yekten bir soru sorar bizlere; "güzellik mi aşkı doğurur, aşk mı güzelliği?". Etrafımızdaki sayısız insan arasında arzumuz neden sevdiğimiz kişiye yönelir, neden özellikle o yüz, o ağız, o burun, o kulak ilgimizi çeker? Boynunun kıvrımına, yanağındaki gamzeye nasıl vuruluruz? Böyle şeyler soruyor yazar ve cevaplamaya çalışıyor kendince. Arzunun dikkatini neye yönelteceğinin muamma olduğunu hep söylüyorum. Yine de kafa karıştırıyor. Proust, klasik anlamda güzel kadınların hayal gücünden yoksun erkeklere bırakılması gerektiğini söylermiş. Botton, sevgilisi Chloé'nin dişleri arasındaki boşluktan bahsedip, çizimlerle de bu anlatımı destekledikten sonra kendisine -aslında güzel sayılmayan-, bu görüntünün neden çekici geldiğini kanıtlamaya çalışıyor. Hayal gücünü harekete geçirdiğini, bunun onu tahrik ettiğini, o küçük boşlukla oynamak, onu kapatıp tekrar açmak, dilini onun arasında gezdirmek, bütün bunların ona ayrı bir zevk verdiğini söylüyor. Neredeyse, saçmalayacakken (benim fikrim tabii:)), durumu Wittgenstein'ın ördek-tavşan örneğiyle kurtarıyor. Sevdiği kadının mükemmellikten uzak güzelliğini (onun fikri, yoksa nedir ki mükemmel, biri bana söylesin.) "müphem" olmasıyla değerlendiriyor ve ona bu sayede artı değer kazandırıyor.  Aynı imgede iki görüntü gören meşhur filozof gibi, sevdiği kadının yüzünde iki farklı yüz  görüyor. Hayal gücü ördek arıyorsa onu bulur, tavşan arıyorsa tavşanı. Eğitim, eğilim, özel durum vs. vs. imgenin durumunu belirler.

Burada aşk mutlak olandır. 

Peki, hayal gücü dişlerin arasındaki boşluktan sıkıldığında, tavşan ya da ördek görmek istemediğinde ne olur? Ortodontist? Yazar soruyor, güzelliği belirleyen bakan kişiyse, o kişi başka bir yere bakmaya karar verdiğinde ne olacak?

Bir zamanlar bir film seyretmiştim. Aklımda çok az görüntüsü kaldı. Polanski'nin Bitter Moon'u. Filmi sevmemiştim ama şimdi anlatacağım sahne önemliydi. Adam hayran olduğu, uzun süre peşinden koştuğu kızla sonunda sevgili oluyor ve onun her davranışından keyif alıyordu. Duruşu, bakışı inanılmaz seksi geliyordu adama, hatta kadının sütü karton kutusundan döke saça içişi adam için tahrik edici olabiliyordu.  Gel zaman git zaman (masal gibi oldu, ne yapayım?:)) aralarındaki tutku azalıyor -daha çok adamın tabii-, ve arzunun o zaten belirsiz olan nesnesi iyice silikleşiyordu. Bir gün kadın yine sütü öyle içerken, yüzüne, vücuduna dökerek, adam tarafından uyarılıyordu, "şu sütü doğru dürüst iç, herkes gibi bardağa koyarak!"

Ho ho ho, bu satırları okuyan sevgili "okuyucular" (valla başka kelime bulamadım), işte insan böyle bir şeydir, nankör! Kendinizi yine kendi benzerinizden koruyun, sonra üzülen siz olursunuz:p
-------------
-Güzellik Hırsızları, diye bir kitap okumuştum, eskiden. Kötü bir kitaptı fakat bu konuyla ilgili, onu bir ara anlatayım hatta Koleksiyoncu ile bağ kurarak. Koleksiyoncu güzel kitaptır, o başka. Karıştırılmasın.
-Aşk Üzerine, kitabını bana hediye eden sevgili C., kitabın üzerine "blog tadında bir kitap, oku sevgilim, sonumuz benzemesin" demiş:) Bloglara mı yoksa kitaba mı laf atıyor hâlâ anlamadım. Oysa benim gibi, "tatlı" bir kitap deseymiş, daha anlamlı, hatta pek bir güzel olurmuş:)
-Saat kaç oldu, bu saate kadar annemle konuşsam benim için daha faydalı olurdu. "Ben güzele güzel demem..." diye başlayıp, ne hoş hikâyeler anlatırdı.
-Yazıya koyduğum iki şarkı rastgele seçilmiş şarkılar, anlam aramayınız ve yazının ayarıyla oynamayınız tabii.
-Finito!

Pazartesi, Kasım 22, 2010

en güzel balon senin lilişka!




Canım Lily, sevgilim! Daha yeni doğmuştun sen, şimdi üç olmuşsun! Çengelköy'de elinde balonunla, "benim en güzel balonum bu!" diye sevinirken, ben seni seyrediyordum. Hayat bu aslında demiştim, bu kadar kolay. Bir balon alırsın ve gülümsersin, olur işte. Bir de insanın senin gibi kuş kalpli bir sevdiği varsa yanında, en güzel balon tabii elimizdeki olur:) Yanımda olduğun, bana hep gülümsediğin için sağol Lilişim, doğum günün kutlu olsun.

Seni seviyorum, iyi ki doğdun canım.


A, yukarıya koyduğum şarkıda da şöyle şeyler diyordu, büyüyünce okuyup dinleyeceksin, ne güzel! :)
"...
for every step in any walk
        any town of any thought
i'll be your guide
..."



(O güzelim filmin (Lili-1953) aynı güzellikte şarkısını hiçbir yerde bulamadım, keşke o da olsaydı bu sayfada. Aşağıdaki farklı bir yorumu.)


Perşembe, Kasım 11, 2010

darıldın mı cicim bana?


"...
sen daima güzeller güzelini bulursun lili
sen istesen de taş yürekli olamazsın
sen daima güzeller güzeli olursun lili
..."
s. karakoç/liliyar

Liliş, benim yeğenim, özetle canımın içi. Daha dün gibi, ucuz korku filmlerini seyrederken ablamın karnından bize katılması, gülmesi. Şimdi neredeyse üç (3, rakamla yazsam bile bir şey ifade etmiyor, boşluk doldurmayan küçücük bir rakam üç. :)) yaşında! Çok güleryüzlü bir bebek Lily, sevgi dolu. Bugün İzmir'e gelmek istediğini söyledi, özlemiş.
Ben oradayken, yanındayken nedensiz küsmelerin oluyordu Lilişka, "ben taklit ediyorum da" dediğin:) Oyundu, ama yine de içim sızlıyordu, sen farklıydın, küsmek nedir bilmezdin çünkü. Seni İzmir'de, evin yanındaki küçük parka götürdüğümde, bir türlü dönmek istemeyişin. Hemen barışman sonra. Sen istesen de taş yürekli olamazsın bebeğim:)) Seni çok özledim canım, kolye takmıyorum ve gel artık.


*Bu şarkı çok tatlı, seviyorum ben. Siz de dinleyin istedim, hemen aşağıda.