Kasım oldu bile! Ne kadar hızlı geçiyor bu yıl, karar vermem gerektiği zamanlar hep böyle olur. Beklerken, gözümü saate dikmişken, yavaş. Bu ay raporu hazırlamam gerekti, ya da vazgeçmem. İkisine de hazır değilim, bütün karar vermelerden nefret ediyorum. O zaman, bir öykü okumalı, en güzelinden;
Salinger, çoğunlukla Çavdar Tarlasında Çocuklar romanıyla tanınır. Canımın içi, bir tanem Holden Caulfield'in macera bile olmayan avare dolaşmalarını anlatır roman. Müthiştir, inceliği, nihilistliği ve korkutan sezgisiyle. Diğer isim Gönülçelen, kitap Fransızca'dan çevirmen Adnan Benk tarafından dilimize çevrildiği için koyulmuş. Bence fena değil, bahsederken hep Çavdar Tarlası....'ı tercih etsem de, Gönülçelen sakil durmuyor. Ben kitabı Coşkun Yerli çevirisiyle okumuştum, ve dili çok güzeldi. Çeviri her zaman önemlidir fakat bazen çok çok önemli oluyor. Karakterler düz konuşuyorsa, yerel konuşmalar yoksa ya da karakterin dili kendine özgü değilse çeviri pek rahatsız etmiyor. Ama bazı kitaplarda çeviri yaşamsal önem taşır. Şimdi aklıma Alıklar Birliği geliyor, bayıldığım bir kitaptır ama Püren Özgören'in muhteşem çevirisi olmasa kitap bütün güzelliğini ve -tabii- komikliğini yitirir, berbat bir okuma deneyimi yaşayabilirdim. Burada da Holden'in "nevi şahsına münhasır" dili, Yerli tarafından korunmuş ve temiz bir çeviri olmuş. W. Benjamin boşuna, özgün metin ile çeviri arasındaki ilişkiyi doğal ve hatta yaşamsal bir ilişki olarak betimlememiş:) İlgilenenler için bkz; Walter Benjamin, "The Task of the Translator" (1968) (Bir türlü tez belasından kurtulamıyorum, dip not, referans filan. mesleki deformasyon!)
Ben aslında bir öyküden bahsetmek istiyorum (Çavdar Tarlası... başka zamanın konusu), Salinger'ın Dokuz Öykü kitabının ilk hikayesi, Muz Balığı İçin Mükemmel Bir Gün'den. Salinger basit hikayeleri, sıradan durumları, öyle bir anlatır ki, yaşanılan her neyse, "bir silah gibi" sert ses verir. Vurucu, acıtıcı, ve mutlaka çok derinlerden kalbimize dokunan. Muz Balığı...'nde bir çift var, çiftin erkek olanı Salinger okuyanların yakından tanıdığı Glass ailesinin en büyük çocuğu, Seymour Glass. Yine yazarı ve yarattığı karakterleri tanıyanlar bu ailenin çocuklarının nasıl zeki, akıllı ve her şeyin çok "farkında" olduklarını iyi bilirler. Hikayenin sonuna hazırlamışlardır kendilerini, hissederler.
(Öyküyü okumayanlar için bundan sonrası spoiler olabilir, şimdiden uyarayım.) Seymour "sıradan ve hoş" karısıyla balayındadır ve ona yeni bir isim takmıştır; "1948 Ruhanî Başıboşlar Güzeli". Mutsuzdur, hep bir şeyler eksik, ve her zaman birileri çok "saçma"dır. Farkında olmak böyledir işte, Oğuz Atay'ın kahramanları gibi, boktan bir şeye saatlerce ağlanabilir, birden gülünür sonra. Delilik, çok farkında olmaktan doğar.
Seymour mutsuzdur, plajda bornozla oturur, güneşin beyaz vücuduna değmesini istemez. Karısını dinler, onu dinlerken kafasından muz balığı öyküleri geçer. Seymour sadece küçük kız Sybil ile konuşurken yaşadığını hisseder. Seymour, gerçekten mutsuzdur.
Üç buçuk yaşındaki Sybil'e hayatında hiç muz balığı görüp görmediğini sorar, kızın mum yediğini itiraf etmesine, "Kim yemez ki!" tepkisini verir, beraber suda yürürler. Seymour, "Gözünüzü dört açın ve muz balıklarına bakın. Muz balığı için mükemmel bir gün bugün." der kıza. Kardeşi Franny ile konuşur gibi. Çok acıklı bir yaşamları olduğundan bahseder muz balıklarının ve küçük kıza o balığı gördürür. "Hem de tam altı tane!", gördüm der kız.
Kızdan ayrılır, odasına çıkmak için asansöre biner, oradaki bir kadına "ayaklarıma bakıyorsunuz" diye bağırır. Söylemiş miydim ben, Seymour çok mutsuzdur. "Yahu, şu iki normal ayağa bakmak için en küçük bir lanet neden bulamıyorum" der ve yatakta yatan karısına bakar. Aseton kokulu odada Seymour, kafasına sıkar.
Seymour, farkında ve mutsuzdur.
"Ben ki bir ölüyü beklemekle geçirdim geceyi
Bir ölüyü ve ölünün bütün inceliklerini."
E. Cansever-Düşlüyor Ölümünü Ruhi Bey
