hastalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hastalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Ekim 02, 2012

"time immemorial", güzel anılar ve derin uyku


" Kendi kendime, 'Belki de,' dedim, 'bizi bu dünyanın eline bırakan Tanrı da bize yaptığı haksızlıkları böyle unutuyordur.' " Durrell'in Balthazar'ında Justine, çocukken yaşadığı ve tüm hayatını etkileyen taciz olayını anlatırken böyle diyor. Onu üzen, ruh sağlığını bozan ve bu yüzden bir sürü kişiyi incitmesine neden olan o insanın, geçmişteki çirkin olayı anımsamadığını yüzündeki mekanik gülümseyişle anlatıyor, karanlık gözlü kadın, Justine. Kaç gündür bunu düşünüyorum; suçlamak için, suçlanmak için, hatırlamak gerektiğini, ve vicdan azabı yaşamak için, ve sorumluluk almak için... Hepsi için derli toplu bir hafıza. Tanrı ile bir sözleşmem olup olmadığını düşünüyorum, varlıktan gelen sözsüz bir anlaşmaya her iki tarafın da bağlı kalmayacağını hissediyorum. Eğer çok acı çekiyorsam, bazı geceler (karanlıkta ve çok çok sessiz), allahım lütfen bana yardım et, beni bırakma, diye yalvarırım. Gerçek bir inanç, ciddi bir bağlılık filan diyemem bu yakarışıma, büyük bir çaresizlik olduğunu biliyorum sadece. "Neden beni terk ettin!?" sorusu tanrının hafızasına bağlı belki de, ne büyük bir yalnızlık. Unutmanın sadece insan işi olmadığına kendimi ikna edip uyumaya çalışıyorum.

Bu akşam Balthazar bitti, elimde günlerce oyalanan bir kitapla vedalaştım yine. Bu kadar uzun süre elinizde taşırsanız bir kitabı, elbette cümleleri kazımak zor olur beyninizden. Justine'i okuyalı yıllar oldu, Durrell'in cümlelerini, üslubunu unutmuşum. Aklımda dili muhteşem bir kıvraklıkla kullanan, zeki bir yazar imgesi kalmıştı sadece. Balthazar'ı okurken biraz bozuştum kendisiyle, basbayağı oryantalistti Durrell, Justine'de su yüzeyine çıkmayan alaycı dili burada zehirliydi. Onun küçümseyişlerine kulak asmadan dilinin güzelliğinin tadını çıkarmaya baktım. Sonra bir şeyler değişti tabii. Anlatayım; bilen bilir, İskenderiye Dörtlüsü sürgülü levhalı roman dizisidir aslında. Romanda bir karakterin (pursewarden) kendi kitabı için kullandığı bu benzetme bana kalırsa Durrell'in dörtlüsünü eksiksiz tarif eder. Her kitap bir sonrakinin yanlışıdır, ya da tam tersi, sonradan gelen parça öncülünü yalanlar. Balthazar, Justine'de anlatılan çoğu şeyi ters yüz ediyor okuyucunun kafasında. Kitabı bitirmek için, -tüm huzursuzluğumu unutmak için esasen- elimden bırakmadığım son üç gündür biraz önce söylediğim değişikliği ve şaşkınlığı yaşadım ben. Küçümseyici, kibirli sandığım dilin, kazınınca altında binlerce görüntüyü sakladığına şahit oldum. Ortaçağ parşömeni benzetmesi geçiyor romanda, evet onun gibi silinip silinip tekrar yazılan doğrular, yanlışlar vardı Durrell'in dilinde. Ben bu anlatımdan büyülendim. Zaten, bir karakterinin adını kendime mahlas seçecek kadar (sade'ın değil durrell'in justine'idir bu. hoş, durrell de sade'dan ödünç almıştır ya, neyse) dilini sevdiğim Durrell, bu kitaptan sonra kıymetlim oldu. Bunu tarihe not düşelim öyleyse;)

Serinin bu ikinci romanında (kitap, olaylar değil, düşünceler geçidi ve bunun için konuyu özetlemek nafile bir çaba bana göre), ilk kitaptan tanıdığımız anlatıcı (darley) bu sefer kendi gözlemlerinden değil, dostu Balthazar'ın ona verdiği notlardan faydalanarak yaşananları anımsamaya çalışır. Justine'i aslında hiç tanımadığını fark eder (düş gücü ve bellek uyumsuzdur, üstelik kim kimi ne kadar tanıyabilir?), şaşkınlık ve hayal kırıklığı Clea'nın mektubuyla (benim fikrim) son bulur. Şimdi, burada, kitabı okumayanların kafasını karıştırmak istemiyorum. Güzel romanların böyle bir etkisi vardır bilirsiniz, her şeyi anlatmak isteyip, sessizliğe mahkûm ederler sizi. Bende, "yumuşak bir sarsıntı" yaratan -bunu çok düşündüm, özellikle bu şekilde tanımlamak istiyorum, başka açıklaması yok- kitabın sonundaki iki mektup bahsettiğim sessizliği mükemmel açıklıyor. Mektuplardan ilki Clea'dan. Diğeri Justine'in belki de tek gerçek aşkı, yazar Pursewarden'dan geliyor. Pursewarden, "ah, keşke konuşabilseydik, ne iyi olurdu" diye yazıklanıyor Clea'ya ('yazıklanmak' Ece Ayhan'ı anma kelimem benim), yalnızlığı anlatıyor. O bölümü düpedüz yazmalıyım, aracısız. Sizin de okumanızı istiyorum çünkü; "İçimde kullanılmadan duran bir sürü tamamlanmış konuşma var! Yalnız yaşayan insanların belki de gerçekten eksikliğini duydukları tek şey bu; düşüncelerini kendi düşüncelerinin yanına koyup uyup uymadıklarına bakabileceğin bir dostun arabuluculuğu! Yalnız insanlar saltçı oluyorlar, olmak zorundalar, eşyanın doğası uyarınca yargıları da öyle, ex cathedra." Alıntının sonundaki Latince kelimeyi "yetkeli" diye not düşmüş çevirmen, ben otorite sahibi diyeyim size. Sonradan uydurulmuş, dile uymayan kelimeleri sevmiyorum. (hepimiz, tüm yalnızlar pursewarden'ın dediği tuzağa mı düşüyoruz yoksa? yargılar, yargılar, yargılar, sevip sevmemeler, tam komedi) 

 

Geç oldu değil mi? Yarından sonra sevimsiz bir gün, ihtimal o zaman göndereceğim bu yazıyı bloğa. Şimdi biraz dinlenmeli, ama uykum yok. Ne yapalım, Clea'nın mektubundan parçalarla devam edelim mi yazıya? Sonra tatil fotolarını bir iki cümleyle anlatır ve çatılan kaşlarımı rahatlatıp giderim yatağa. İyi fikir, öyle yapalım. Bu yukarıdaki foto deniz kıyısından, Olympos sahili. Son iki gün, C. gittiği için (onun izni benimkisinden çok çok az) kızlarla beraberdim. Onlar, bizden ayrı, beğendikleri başka bir yerde -kayalıklara yakın- denize giriyordu. Onlara eşlik edince yukarıdaki güzelim minyatür ağacı, çalıyı da gördüm. Bu küçücük bitki, çiçeklenip etrafı güzelliğiyle süslemenin dışında gölge de veriyordu. Öyle şaşırtıcı ki bu güzellik, hayran olmamak elde değil. Küçük, basit bir çalılık, ama gölgesinde kitabını okuyabiliyorsun, güneşi neredeyse tamamen engelliyor. Aklım almıyor gerçekten, bizi böylesine koruyan ve muhtaç olduğumuz doğaya nasıl da zarar verebiliyoruz? 

 
 
Clea, kitabın sonundaki mektubu, kirletilmemiş, zarar verilmemiş bir doğanın içinden yazıp, gönderiyor; ortasından tatlı sular, Akdeniz çiçekleri fışkıran kayaların süslediği bir yerden. "Gündüzleri kumrular, geceleri bülbüller", diyor, "tozdan sonra ne büyük bir erinç". Benim çok sevdiğim ve sizinle paylaşmak istediğim şöyle bir bölüm var mektupta; ölen yaşlı bir adamın (scobie) papağanı Clea'dadır, papağanın her sabah sahibinin sesini ve hareketlerini taklit ettiğini söyler Clea, sonra eskiyen bir plak gibi anısı yavaş yavaş silikleşti, der; "...bunları daha seyrek yapmaya, sesi daha az güvenli çıkmaya başladı. ... Bence galiba insan dostlarının, dünyanın gözünde böyle ölüyor, eski bir dans ezgisi gibi ya da bir vişne ağacının altında bir filozofla yapılmış unutulmaz bir konuşma gibi yavaş yavaş eskiyor. Suskunluğa geri dönüyor. Sonunda kuş iyice güçten düştü, bir gün başını kanadının altına sokup öldü. Çok üzüldüm, ama çok da sevindim. 
Biz yaşayanlar için sorun daha başka -bir yürek üslubu oluşturmaya çalışırken zamanın dizginlerini nasıl kullanmalı- bunun gibi bir şey? Ben yalnızca anlatmaya çalışıyorum. Güçsüz kişilerin yaptığı gibi zamanı zorlamamak -çünkü bunun sonu kendi kendini incitme, büyük iç acısıdır- ama dizginleri elimizde tutup ritmini istediğimiz gibi, işimize geldiği biçimde ayarlamak. Pursewarden, "Tanrım, bize sanatçıların kararlılığını, ustalığını ver," derdi, benim buna ekleyecek tek sözüm, yürekten bir amin olurdu..."

Zamanı zorlamayalım, tamam, bu işimizi kolaylaştırır. Eskiyi anıları tazelemek için değil, bir güzelliğin kaydını sağlama almak için, belleğimizdeki kayıtları -rakamsız, sembolsüz- numaralamak için kullanalım. Şimdi ben, hiç istemediğim bir karar vermişken, ameliyat olmayı en sonunda kabul etmişken bu mutlu fotolara bakalım, rahatlatır. C. ile ilk uzun tatilimizdi, bu tatil. Daha önce çok fazla yere gittik, çok gezdik ama sonunda hep eve dönüyorduk. Ada tatilleri de en fazla iki gündü. Geçen yıl Olympos'a gitmiş, onu da iki güne sığdırmak zorunda kalmıştık. Ben böyle, iki, üç, beş diye çocuk diliyle anlatıyorum ya, gülmeyin bana, inanın küçük şeylere sığınarak büyüyor insan. Ben böyle büyüdüm. (acaba?;)) Her neyse, sizden önce C. gülecek bu yazdıklarıma, o üçe beşe inanmaz. Bir şeylerin, başka başka şeyleri sembollemesini sevmez. Ben konuştuğum zaman hayretle dinliyor beni, biliyorum. Cevap vermeye çekiniyor (verdiğinde olan şey, hepimizin yaşadığı kavga, tartışma işte, bilirsiniz), kalbimi kırmak, beni üzmek istemiyor ama ikimiz de farkındayız onun algısı sadece bana inanmak üzerine kurulmuş. Bana inanıyor, ve bununla yetinmeye çalışıyorum ben de. Hmmm, kötü değil sanki, yazı sıradanı şiir yapar;p Yukarıdaki fotoğrafı seviyorum, dalmış, birilerini dinliyoruz. Polişka çekmiştir kesin, ya da Serap. Çok, çok özledim onları, keşke fotoğraftaki zamana dönsek. Tamam ağlamak bu saatin işi değil, bir bardak su içeyim, sonra devam. 

 
Su, en güzel ve en fazla işe yarayan plasebo. Haksızlık etmeyeyim, milyon faydası varmış, öyle diyorlar. İçince pişman olunmayan tek şey. Ben kaç gündür çay dışında bir şey içmiyorum.  Soğuk algınlığı hazırlıksız, ve hiç sırası değilken yakalamasın diye, gazoz, kola ve bira içmeyi de bıraktım. Yine de terleyip duruyorum üç gündür. Dün ve ondan önceki gün gürültü yüzünden camı, kapıyı kapatmıştım, belki ondan sıcak olmuştur, fakat bugün bir tuhafım. Sıcak diye camları açınca (bu evin camları çok çok büyük, boydan boya, biraz açınca bile yetiyor), üşüyorum, kapatınca da terleme başlıyor. Böyle saçma sapan işler. Buraya nasıl geldik biz, yine dağıttım, farkındayım;) Kızlar sizi seviyorum!, böyle toparlasam nasıl olur?;p Ablam ve Polişka mükemmel tatil arkadaşlarım benim. Ablamla çokça tartışsam, Poliş'e kızıp, sinir olsam bile onlarsız olmaz. İkisi ile paylaşmayınca yaşadıklarım hep biraz eksik kalır, kalıyor, eminim. 



Bir şort, bir de askılıyı kendime tatil üniforması yapmışım sanırım. Olur öyle:/ Olsun;) Tatilde harika insanlarla tanıştım, çok keyifli sohbetler, sert (!) tavla maçları yaptım. Hızla geçti, aksi hâlde nasıl büyürdük?;p Tatilin büyük bir kısmı İstanbul'daydı, onu anlatmak da sonraya kalsın. Kendime geleyim, aklımdaki can sıkıcı sorular gitsin o zaman. Şimdi bu anılar yüzüme bir gülümseme koymakla görevli. Bunun için, bir albüm hazırlamanın hafifliğiyle yazıyorum bu postu. Siz bu yazıları okurken ben derin bir uykuda olacağım. Tüm anıları, öfkeleri, sevinçleri unutturacak kadar etkili bir uyku. Sevgilim, bana kızma lütfen, Güzel Polişkam, canım ablam, siz de. Yalnız değilim, yanımda sizinle yaşanmış harika bir geçmiş var, bırakın hatırladıklarımı, unutulmuş zamanların bile rüzgârı var. Geçmiş olsun diyeyim, geçsin. 
A, bir de, bu satırları okuyan herkese günaydın, güzel bir sabah olacağa benziyor. Uyanınca anlatırsınız.
----------
 p.s.: 'time immemorial' "çok eski, anımsanmayan zaman", demekmiş. Yazıdaki italikler ise Balthazar'dan.

Pazartesi, Ocak 30, 2012

dar zamanlar geçer, geçsin

(eski mutfağımda Poliş'e gülümsüyorum, iki yıl kadar önce. bu mutfağı ben çizmiştim heyecanla, sanırım o zamanlar daha çok düşkündüm evin şekline şemaline. şimdi ise temiz olsun yeter.)

(Dianne Reeves - Solitude)

"Tanrılar vurmadılar açığa başlangıçta,
Her şeyi bize; ama zaman içinde,
Araştırmakla öğrenebiliriz, ve biliriz şeyleri daha iyi..."*

Sıkıntılı günler geçirdim. Bir yoruma yazdığım cevapta söylediğim gibi birkaç gün önce doktorum aradı, eh iyi haberler vermedi tabii. Kim duymuş, bir doktor arayacak ve güzel haberler verecek, hiç sanmam. Bu yaşıma kadar duymadım ya da. Neyse, ultrason filan, şimdi biraz daha rahatım ama çok beklemeden doktorumu bir ziyaret etmem lazımmış, gideceğim bakalım. Ben hep sağlıklıyım diye geçinirim, şimdi de bir şey çıkmadı ultrason sonuçlarından, temiz bir rapordu benim okuduğum ve radyoloğun söylediği, ama hep bir "acaba" vardır, bilirsiniz. 
Her neyse, şu an gayet iyiyim. Bu can sıkıcı günlerde -ultrason çektirip, hiçbir sorun olmadığını öğrendiğim gibi- brüksel lahanasını bile yaptım, gayet güzel oldu üstelik. Polişka haklıymış, çok hoş bir tarif. Cafe Fernando sitesinin yazarı tarif konusunda çok önemli bir uyarı yapmış, siz de o tarifi yapacaksanız dikkat edin limon miktarına, ben onun dediği gibi fazla limon suyu kattım ve çok lezzetli oldu, krema baymadı böylelikle. 
Kafam ne çok karışık, birden yemek tarifine geçtim;) Kısa keseceğim bu gece, yatağa gideyim şimdi, sonra uzun uzun yazar, konuşuruz.  
Bu sıkıntılı zamanlarımda, mail atıp, mektuplarla halimi hatrımı soran herkese bir kez daha teşekkürler. Zaten ağlayıp duruyordum kendi kendime, beni daha da ağlattınız, sağolun;p 

İyi geceler olsun, hadi. 

p.s.: Pissarro'nun harika bir resmini koyacaktım bu yazıya, ama baktım Dianne Reeves'in şarkısı ve o, çok çok hüzünlü bir fon olacak, "boş ver gülen bir foto hafifletir her şeyi" dedim, böyleyken böyle oldu. Siz yine de o güzel resme bakmak isterseniz şuraya buyurun. A, bir de Yourcenar'a devam ediyorum ben, Mişima ya da Boşluk Algısı'na. Bunu neden söyledim şimdi, çünkü kitaba bakıp bakıp kendime gülüyorum, ondan. Bu kitaba başlayışım ve kötü haberler nasıl da denk geldi, bayıldım tanrının işine. Şakacı evet.
 
----------------
*Xenophanes'in dizeleri, The Logic of the Social Sciences kitabında geçiyormuş. Ben Cogito'nun Adorno özel sayısında okudum. Sonra da "acaba!" dedim tabii;)

Çarşamba, Aralık 14, 2011

havadan sudan

"Rüzgâr, içimde ıslık çalıyor.
Çıplağım. Hiçbir şeyin, hiç kimsenin efendisi değilim, kendi inançlarımın bile. Rüzgâra karşı duran, rüzgârın çarptığı şu yüzüm ben yalnızca; yüzüme çarpan rüzgâr da benim."
e. Galeano/Kucaklaşmanın Kitabı (esinti)


Sabah böyleydi hava. Yolda çok yağıyordu, sonra birden durdu. Oysa yolda yağmasaydı, eve gelip uyumaya hazırlandığımda yağsaydı daha hoş olurdu ama her şey istediğim gibi olmuyor tabii:p Eve geldiğimde çok yorgun olduğum hâlde duş alınca uykum kaçtı. Biraz oturdum balkonda, bir iki sayfa Tanpınar okudum (roman gerçekten çok, çok güzel), fotoğraf çektim, düşündüm. Manzarayı; fırçanın hatalarını, kurgunun aksayan taraflarını, herkesin uyuduğu, üç beş ışığın yandığı o anların hataları affettirebileceğini.

Dün yoğundu günüm, yirmi dört saat hastanedeydim, koşturmaca, telaş, hastalık, kaygı, ses, gürültü. Akşam biraz dinlendikten sonra yine başlıyordu çalışma sürem, ee söz konusu ben olursam bomba gibi başladı dersem tuhaf olmaz sanırım. İkinci hasta (benim durumumda hastayla ilgili bir sorun olmuyor, hasta sahibi demem daha doğru olur) enteresandı. Kadın bir güvenlik görevlisi (polis, bilmiyorum artık) ile birlikte gelmiş. Çocuk onun çocuğuymuş (onu hiç anlamadım, ben niye tutayım çocuğu, bana ne, ben ışın alamam onun yüzünden, diye bağırıp duruyordu), ajite bir hastaydı (spastik, altı-yedi yaşlarında güzel bir çocuk), imkânı yok çekilmiyor filmi. Uzun uzun anlatmayayım şimdi, sinir bozucu bir manzaraydı. Kadın devamlı ama devamlı hakaret ediyor, çocuğu tartaklıyor, biz işimizi bilmiyormuşuz, şikayet edecekmiş filan falan. Sizin neyiniz oluyor bu kadın, dedim adama, patronumun eşi, dedi, çok korkarak sessizce konuştuğuna göre patronu über bir şey olmalı. Umursamadım, odaya gelen arkadaşıma, sen ilgilenir misin ben daha fazla dayanamayacağım, deyip cr'a oturdum. Aynı sahne tekrarlandı çekim odasında, kadın bu sefer benim yerime çocuğun filmini çekmeye çalışan kadına laf söylüyor, konuşup duruyor, hiç ama hiç susmuyor. Odaya girdim, arkadaşıma bakıp, boş ver bırakalım, yapmayalım bir şey, dedim. Kadın da o sıra bizi şikâyet edeceğini söylüyordu, yüzüncü kez. Hiç bu kadar canımın sıkıldığını hatırlamıyorum. Daha önce yaşadığım (daha farklı elbette ama temelde aynı) başka anlaşmazlıkları da düşündüm. Ne tuhaf, bazen karşındakine öldür allah bir şeyi anlatamıyor, tamamen çaresiz kalıyorsun. Korku filmi gibi -kelimenin tam manasıyla "korku filmi gibi"-, anlamıyor, sesin yükselmiyor, kabalık yapmıyorsun, incitmemeye çalışıyor, belki o da bir şey anlatmaya çalışıyordur bekleyeyim bakalım, diyorsun. Hayır, olmuyor. Kapı duvar. Kadın şaka gibiydi özetle. Çocuk ayakta görmüyor musunuz nasıl çekelim, diyoruz, çekin, ben çekerim, sizin beceriksizliğiniz, diyor. Öyle baktım, içimden de düşünüyorum, bu kadına hep dayanmak, katlanmak zorunda olan insanlar var. Kocası, çocuğu, şusu busu, onunla yaşayanlar işte. Allah, lafını bir türlü karşısındakine anlatamayanlara, üstelik anlatamamak bir yana, suçlanan, sabrı sınananlara kolaylık versin. 

Sabaha karşı, altı gibi odadaki kanepeye uzandım, bahçeden çığlık çığlığa çocuk sesleri geliyordu. Hayır tabii, hastalık bağırışları filan değil. Hastanenin bahçesinde üç beş çocuk oyun oynuyordu. Sabahın körü, hastaların servislerinde dinlenmesinin şart olduğu zamanlar, ertesi sabah kim bilir hangi rutin kontrollerle, berbat bir gün geçirecekleri kesin olan çocukların uyuduğu saatler. Hiç abartısız dört buçuktan benim uzandığım zamana kadar bağırışları kesilmedi çocukların. Merak ediyorum, nasıl bir aile, çocuğuna, dur, yapma, biraz sessiz ol, rahatsız olanlar vardır, vs. vs, demez? Nasıl bir rahatlıktır bu? Arkadaşım dinleniyordu, çekim için kalktı, bu sesler nedir, diye sordu. Sanırım, hayatlarındaki en mutlu günü yaşayan çocuklar var dışarıda, yağmur filan dinlemiyor, koşturuyorlar, dedim. Pencereden biraz onları seyrettim; ne güzel yetişiyorlar, aferin, yaramazlıklarına sonsuz müsamaha gösteren ebeveynlere sahipler, büyüyünce de birisini rahatsız ederken bu kadar umursamaz ve gamsız olacaklar, muhteşem diye düşünerek çıkmaya hazırlandım.


Sonrası, yağmurda yolculuk, opera ve su; çok fazla, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun bıraktığı su. Biraz sonra Pina'yı izleyeceğim. Uzun süredir aklımda, dayanamayıp on-on beş dakika kadar seyrettim çok önce, ama hep daha güzel bir zamana sakladım. Zaman bu zamanmış demek. Haberler böyle.
-------------------------
Konuyla ilgisiz ya da ilgili birkaç not;

-Boğaziçi Üniversitesi, GETEM, ve Türk Telekom işbirliğiyle bir reklam hazırlanmış. Konuşan Kitaplar diye. İlk gördüğümde hayran kaldığım bir fikir ve proje bu. Reklam da harika. Suç ve Ceza'nın bir iki dakikalığına içine giriyorsunuz, o kadar etkili çekilmiş. Çok beğendim. http://www.youtube.com/watch?v=1mnipud5Uag

-Bazı şeylerin kıymetini bilmek gerek. Suç ve Ceza'yı kimsenin yardımına ihtiyaç olmadan okuyabilmek çok değerli. Bazıları şanssız doğuyor, dünkü anneye sahip olan hasta çocuk gibi. 

-Ispanak soslu makarna nasıl olur diye düşünüp duruyorum. Kremalı filan. Neyse, deneyeyim, söylerim size de.
---------



Ne kadar çok oyalandım yine. Film henüz bitti, taze taze;
-Ben klasik bale severim, modern dansla aram yoktur, yine de Pina'da yapılan dansları sevdim. Zaten dans ettikleri de söylenemez dansçıların, öyle yaşıyorlar, tüm hareketleri içten. Önceden düşünülüp koreografisi yapılan tek bir hareket yok sanki. Gerçekten büyük başarı.
-Wenders'in Berlin Üzerinde Gökyüzü filmine hayranım, hâliyle severim yönetmeni, bu filmi de gayet güzel çekmiş, benim filmim değil belki, fakat güzel.
-Film 3d çekilmiş, ben evde seyrettim tabii. Eminim sinemada izlemek çok farklıdır, görüntüler izleyeni hipnotize edecek kadar etkili.
-Ben en çok dolunay dansını ve bir kadın dansçının kendisini derin bir kuyuya bırakır gibi yanındaki adamın kolları arasındaki boşluğa bırakışını sevdim. Büyülendim, harikaydı o sahne. 
-Pina kendisini dansa adamış, tüm varlığını, hayatını. Bir insanın böyle bir adanmışlıkla (ve elbette hırsla) herhangi bir şeye (iş, aşk, eşya) bağlanmasını çok şaşırtıcı buluyorum. Bilmediğim ve korktuğum bir duygu.
-Genç bir dansçı kıza, "neden benden korkuyorsun, ben bir şey yapmadım", diyor Pina, bunu çok sevdim. Ne çok anlam yükledim o cümleye, kadın bir bilse;) 
-Filmin müzikleri muhteşem, yukarıya koyduğum şarkıda yapılan dans da güzeldi. Şarkıyı bir dinleyin lütfen, seveceksiniz.
-"Kırılganlığın aynı zamanda senin gücündür", diye bir lafı var Pina'nın, dansçılarına söylediği. Buna inanmıyorum. Hoş benim için pek bir şey fark etmez, ben güce inanmıyorum.
---------
Saat beşe geliyor, sözde erken uyuyacaktım bugün. Hemen uyumalıyım, uyku en iyi sağaltıcıymış ya, hadi bakalım.

Cuma, Ekim 07, 2011

romantik kafada, inatçı bir sancı

Her zaman bir şeyleri ötelerim ben. Böyle yaşamaya alıştım. Bunun yüz çeşit adı var, hoşuma gideni yerleştiriyorum boşluğa. Dün gece nöbete kötü gittim, fiziksel olarak değil, kafam bozuktu. Özellikle fiziksel değil diyorum, çünkü sorun sonra o oldu. Nöbet başladıktan sonra can sıkıcı bir telefon konuşması yaptım sonra başladı başımdaki aptal şey. Ağrı değil, şey. Ağrı can sıkıcıdır ama bir çözümü, çaresi vardır. Ağrı kesici alırsın, ve geçmesini beklersin. Benimkisi söz dinler nöbetten sonraki gün uyanınca başlar ve bir majezik, artı kahveyle geçer. Yirmi, bilemedin otuz dakika. Sonrası cennet. Dün gece başımın sağ arka tarafına inatçı bir şey gelip yerleşti. On dakika arayla -sonra beş dakika oldu- haber veriyordu bana, buradayım! Ciddi bir sancı, sanki bir şey batıyor ve saniyelik bir acı. Ama bu, o kadar çok uzun sürdü ki, sabah artık başım uyuşmuştu. Saat beşte uzanmaktan vazgeçtim, üzerine yatınca geçmediğini de anlamıştım zaten, oturdum bir şeyler okudum netten. Kitabımı okudum biraz, orada da Zebercet zor zamanlar geçiriyordu, bıraktım. Sabah grip aşısı vurulmak için biraz geç çıktım hastaneden, beklememi söylemişlerdi aşının tepkisi için, beklemedim. Duştan sonra, bir süredir (yarım saat belki) kendisini unutturan sancı yine hey! dedi. Çok, çok çok sinirlendim. Ağlamaya başladım ki hastalıkları umursayan biri değilimdir, geçer gider diye bakarım hep. Yaptığım şey beni ağlattı sanırım. Tekrar birden sancı saplanınca başıma vurdum sinirle, babam da öyle yapardı, gizlice tabii. Televizyon bozulduğunda da yan tarafına iki üç kere vurma huyu vardı ama kafasına vurduğunu görmek biz çocukların hoşuna gitmez diye, hasta olduktan sonra devamlı uyuduğu için yatarken vururdu. Görmüşüm işte, küçükken. O görüntü sinirlerimi bozdu sanırım, ağladım. Dışarıya temizlikçi gelmiş, işlerini biraz sessiz yapmalarını söyledim. İki kişi olmuşlar görmeyeli, hangisine bakacağımı şaşırdım, ortada bir yere bakıp, biraz sessiz lütfen dedim. Sonra biraz kelimesi öyle aptalca geldi ki kulağıma, yani sessiz, gürültü yapmadan dedim. Of, çok anlamsızdı, ama işe yaradı, hiç ses duymadım. Majezik alıp yattım, uyandığımda uyuşturulmuş gibiydim. Hiç uyuşturucu kullanmadım fakat kullansam böyle olurdum sanırım. Kafamın içinde bir parti yapılmış sanki ve parti henüz bitmiş; tüm kir, pas, çöp ve partinin gürültüsünün hayaleti başımın içinde asılı kalmıştı. 

Gargantua ilerlemiyor. Anayurt Oteli'ne başlamıştım bir iki gün önce. Zaten iyi biliyorum bu romanı, filmini seyretmiştim epey oldu. Çok şaşkınım şimdi, nasıl güzel bir oyuncu seçimi yapmışlar. Macit Koper'i Zebercet diye tarif etmiş zaten Yusuf Atılgan kitapta. Bu kadar mı uyar, bir karakter bir oyuncuya? Ben Macit Koper'i çok severim, Aaahh Belinda'da hayran kalmıştım. Çok sade, abartısız oynar. Genco Erkal'la karşılaştırırım bir de, nedense. Biri fazla seçkin, çok fena aydın ve entelektüel(!) gelirken diğeri öyle olduğu hâlde, hiç göstermeyendir. Genco Erkal'a orta hâlli vatandaş, memur rolleri hiç yakışmazken, Macit Koper bu rollerin adamıdır, filan falan.

Hep uzatıyorum. Yatağıma gideyim, biraz okuyayım ben. Hiç okuyamıyorum evde, hiç. Yüz tane iş oluyor ve hiçbirisini yapmıyor, aynı zamanda okuyamıyorum da. Mentalist iyi gidiyor ama. İkinci sezonun, sanırım on dördüncü bölümüne geldim. Keyifli, kafa yormayan, tatlı bir dizi. Tatlı mı? Evet evet, bu diziyi seyrederken gülümsediğimi fark ediyorum ben;) Tüm yüzüme yayılan, kocaman ve aptal bir gülüş. İnsan yaşadıkça kendisine şaşırmalara da doymuyor, tanıdıkça büyük bir şaşkınlık önce, sonra belki muhteşem bir katharsis(!) Kim kaybetmiş, diye bir şey duydum sanki;) Öyle işte, ben iki huyumu daha keşfettim son günlerde; bir, çok romantik ve safım (bu iki özelliği bir sayıyorum), iki, grip aşısından mutlu olacak kadar zavallı durumdayım. 

Nasıl biter bu yazı, amin desem?

Cuma, Mart 18, 2011

hasta

Psycho, 1960 / Janet Leigh


"...
Voodoo kız biliyor ki
maalesef lanetli.
Durumu felaket zor
çünkü biri ona çok yaklaşınca

iğneler kalbine daha çok saplanıyor."

                   t. burton/voodoo kız

Hastalık, sabah acıyla uyanma, gece seyredilen film, diş fırçalarken bir yere yaslanma ihtiyacı,  bilgisayarı kenara itme, battaniye, sıcak salon, yatağı özleme, dünyada çekilmiş en aptal film, sıcak su torbası,  ağlarken yağmur sesinden nefret etmek, yarıda bırakılan bir film daha, sabahın köründe mesaj yazmak, tekrar sıcak su torbası, arka arkaya alınan ilaç, sesini kimsenin duymaması, açık kalmış tv, ses yok, tansiyon aleti, ellerini karnına bastırıp dua etmek, evde yağmur sesinden başka sesin olmaması, çığlık, iyileşmeyi istemek, ağrı, ağrı kesici, küfretmek, salona gitmeyi istemek, aydınlık, yatak odası cehennem, bütün acı orada kalacak sanki, sabah yedi, gözler ağrıdan açık, saat bir, acıya bedenin dayanamaması, uyku, kâbus, rüyada herkesin olması, korku filmi gibi gülen yüzler, vücudun artık serseme dönmesi, koltuğa iki büklüm gitmek, yağmur sesi, ağrın gibi düzenli, hazır çorba, iyileşmek için saçını tarama, derli toplu hastalık, çay, sızı, yağmur, yemek programı, hastalık.

Kısacık ömür, ne kadar ciddi olabilir?

On yıl önce -yok daha fazla-, okuduğun kitaptan 'sayıkladığın' satırlar uykuna sızar;

Yoksul ve zavallı bu zenginlik! Yoksul ve zavallı bu kâşane! Yoksul ve zavallı bu insanlar! Yoksul ve zavallı!"*
------------------------
*Schrödinger'in Kedisi (Kâbus)/a. Alatlı

Cuma, Mart 04, 2011

"hastayken, inceyken..."



(Bu kadın neden gülüyor?)

"...
Hiçbir şey ! Kadınlar geçtiği o kadın kokusu anlarında
Yıkanmış, mayhoş ve taranmış duygularıyla
Dönüşür içimizde az menekşe, bir sarmaşık
Menekşe, hadi neyse, mor deriz sarmaşıklara
Mor deriz, mor bilinir çünkü, bir yandan güneşler kurur
Her yandan güneşler kurur, sanki yaz günüyledir
...
Ben şimdi ne yapsam, ben işte ne yapsam kaç kere yalnız
Kaç kere yalnız, ama kaç kere yalnız, gene kaç kere insan
olmalarımla

Kapansam, evlere kapansam, yıkanmış bir deniz bulacaksam orada
Anılar bulacaksam- anılar mı dediniz ? ne sesli bir vuruşma
Odalar bulacaksam, odalarda kadınlar, çiçekler, çok aynalar...
Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.
..."

e. Cansever/Ne Gelir Elimizden İnsan Olmaktan Başka


(Ve bu kadın neden üzgün?)

*İkinci resimdeki heykel şu siteden.

Çarşamba, Ocak 12, 2011

yaşam sert, iki dakikada...


Yaşam sert, yaşamı sert yaşamak gerek.  Kim bilir nereden duydum bu lafları, ya da belki kendim uydurdum. Her şey mümkündür. Bugüne iyi başlamıştım, akşam bile iyi geçti. Gece bitebilir gibiydi. Ama olursa iki dakikada olur her şey. Görünürde kimse olmaz, ses duyulmaz, dokunmaz, kafanda ters bir rüzgar. Nereden düşünüyorsan artık. Beyin mi, kalp mi, bacak mı, benim şimdi inandığım gibi, buraya yazdığım gibi, kafan mı, nereden düşünce gelip oturuyorsa bir yer bulup artık. Oraya ters bir rüzgar esiyor. Anlamsız konuşuyorsun, anlamsız yazıyorsun, anlamsız bakıyorsun. Ah, iyi ki kimse yanında değil. Bu nöbetler beni etraftan, onları benden koruyor. Oda çok sessiz, müzik sadece senin sevdiğin, kulağında çalıyor, sabaha karşı git evine, yat yatağına kalkma bir daha. Yani, gerçekten buna herkes inanıyor mu; ben olmasam tufan! Yok canım.

Ben o kemanı çalsam iki dakikada çalardım. Sanırım birini bekliyorum. Bir iltimas geçse inandığım tanrı, bir bana baksa. Ama ötekinin duası?

Tabii.