günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Mayıs 06, 2020

"senin mi kan, yaralarımdan mı hey kaptan!"


"O, buruşuk haritalar üstünde yollar ve rotalar çizerken, sanki görünmez bir kalem de, onun alnındaki kabartma haritaya bir şeyler karalıyordu."


Tamamen tesadüfen dinlediğim yukarıdaki şarkı, aklımı henüz okuduğum (üç dört ay ancak olmuştur) o kitabın* sakallı, topal ve aksi kaptanına götürdü ve dilimde hep aynı cümle, "hey kaptan, aklım sende kaldı!". Kaptan Ahab'la buralarda olmadığım dönemde -sonunda- tanıştım. Sizinle konuşmadığım zamanlarda çok kadın, çok adam, çok çocuk ve çok hayvan tanıdım ama hiçbiri beni Ahab kadar etkilemedi, ondan çekindiğim kadar hiçbirinden çekinmedim ve onu dinlemek istediğim kadar hiçbirinin karşısına oturup ağzından çıkan sözleri beynime kazımak istemedim. Melville, Ahab'ı Ishmael'in ağzından anlatıyor bize, Ishmael her şeyden önce denizi çok seviyor, denizden ayrı kalmak tabutçu dükkanının önünde dikilmekle eş onun için, ölesiye kasvetli, bize öyle diyor, inanıyoruz. "Ishmael deyin bana." lafından başlayarak söylediği her şeyi aklımızın bir kenarına not ediyor, bu sayede kitabın sonunda denize açılacak, bir gemide tayfalık yapacak kadar iyi biliyoruz gemiciliği. Ben öyleyim en azından. :) Ahab'ın balina avcılığı için yapılmış ve donatılmış gemisinin adı Pequod, gemi Nantucket limanından bilinmeyene açılıyor, hedef balina avlamak elbet ama geminin diğer mürettebatına göre Ahab biraz daha net yolculuğun amacı konusunda, onun niyeti yıllar önce bacağını koparan beyaz balina Moby-Dick'le karşılaşıp öç almak. Bunu gemideki tayfalara ve yardımcı kaptanlara açıkladığı bölüm kitabın en çok etkilendiğim bölümlerinden biriydi, intikam tutkusuyla çırpınan bir yüreğin nasıl acı çektiğini böyle ustalıkla anlatan başka bir metin okumadım sanırım. Yok, haksızlık edemem, Shakespeare'in çoğu eseri ama özellikle Othello bu acıyı nefis anlatır. Zaten Melville'in Moby Dick'ini okurken çoğu zaman Shakespeare metinleri geldi aklıma, aynı coşkulu anlatım, aynı heyecan. Bloğu unutan unutmuş, okuyan kimse kalmamıştır da, olur a varsa biri buranın kitap anlatma, özet sitesi olmadığını bilir, onun için özet geçip okumak isteyenin hevesini kırmayacağım. Belki daha sonra, bloğa yazmak eskisi gibi sıradan ve rutin bir iş olursa benim için, o zaman anlatırım diğer karakterlerin bana düşündürdüklerini, yardımcı kaptanlar Starbuck, Stubb ve Flask'ı ama en çok Starbuck'ı! Ishmael'in yakın arkadaşı Queequeg'i (tanışmalarını okumak çok keyifliydi, kitabın en çok güldüğüm kısımları oralardı sanırım) ve özellikle Moby-Dick'i, o güzeller güzeli (hayır, bende etkili olmadı canavar imgesi) beyaz balinayı. Ama şimdi bir şiirle bitireyim yazıyı, çok çok gençken okuyup asla unutmadığım, handiyse ezberlediğim Gülten Akın şiirini yazıp noktalayacağım bu satırları. Bu olağanüstü şiiri, şairin romanı okuyup nasıl bir heyecanla yazdığını öyle içten, öyle derinden anlıyorum ki, aynı heyecanı şiiri her okuyuşumda hissediyorum çünkü, gözlerim doluyor etkisinden. Çok seviyorum seni Gülten Akın, şiirin canımdır. 

Göğü gördüm imkâna tutuldum düşü sevdim
dalıp çıkmalarım "orda bir şey"e dönüktü
kaç kez bir şey, başka bir şey

sıçradım hem yittim

hem belirlendim

derin durdum, teknenin altına girdim

sarstım

sarsıldım vuruşun gitgide usta vuruşuydu

sustum düşe düştüm
senin mi kan, yaralarımdan mı
hey kaptan
ne balinayım ben şimdi inadı içinde
ne senin mavi balinan**

-----------------



İki satır kendimizden bahsetmeden gidilmez, ateş almaya gelmiş gibi olur değil mi? Eee, nasılsınız görüşmeyeli? Beni sormayın! Bir garip hâllerdeyim, sıkıntı, sıkıntı, sıkıntı. Son olayları anlatıp hem kendimi hem de sizin içinizi daha da karartmayacağım ama hayatımdaki konuşulacak değişikliklerden bahsedersem eğer, taşındım en başta, İzmir'i yıllar sonra geride bırakıp İstanbul'a yerleştim. C. ile evlendik, birlikte yaşıyoruz artık, sadece bunu değiştirdi evlilik, izinlerde yaşadığımız simülasyon uzuuuuuun mu uzuuuuun bir duruma dönüştü böylelikle. Olsun bakalım.:p İstanbul'a alıştım, zaten yatılı okulu burada okuduğum için sorun olmadı alışmak ama etraftaki güler yüzlü insan sayısı azaldı birden, İstanbul gülmüyor dostlar, suratlar hep asık, her daim içki sonrası baş ağrısı hâllerinde. Bu da olsun bakalım, dert değil, biz de somurturuz koltuğumuzda. Aaa evet koltuk, yine koltuğumdayım ahah, bir bu değişmedi işte. Popomun izini bu sefer buradaki koltukta bırakıp gidiyorum yatmaya, artık Oblomov'un tembelliği mi dersiniz durumuma yoksa Bernhard'ın berjer koltuğunda çemkirmesi mi bilmiyorum, fakat ben, biri kurgu biri gerçek o iki adamı da seviyorum, öyle böyle değil hem, çok! 



--------------

* Ben romanı YKY baskısından, Sabahattin Eyuboğlu ve Mîna Urgan'ın müthiş ve şiirsel çevirisiyle okudum, tavsiye ederim. Fakat sakın ama sakın benim yaptığımı yapıp kitabın başındaki Urgan'ın yazdığı önsözü okumayın, önsöz güzel olmasına güzel, yalnız romanın en önemli kısmını anlatıyor, spoiler veriyor bildiğin, şok olmuştum okuyunca. Bir de yakınlarda  (2019'un sonlarındaydı sanırım) Sel Yayıncılık Deniz Keskin çevirisiyle romanı bastı, okuyanlar memnun, ona da bakılabilir. Ben bir de Ayrıntı Yayınları'ndan çıkan Chaboute' nin çizimlerini yaptığı Moby-Dick kitabını çok merak ediyorum, alınacaklar listemde var, elime geçtiğinde konuşuruz. 

** Şiiri şairin sesinden dinlemek isteyenler için nefis bir sitenin bağlantısını bırakıyorum buraya, ben belki milyon kere dinlemişimdir. 

Pazar, Haziran 05, 2016

kırık

(foto şuradan)

                                                                 “The world breaks everyone, then some become strong at the broken places"
                                                                                                                                                                  e. hemingway

Kendi evine yabancı gibi girmek nasıl bir his bilirsiniz, uzun bir tatil yapar, eve girdiğiniz gibi kapıları pencereleri açar, her yeri havalandırır ama yine de nefessiz kalırsınız. Aceleyle bir şey yapmak, çay demlemek, çiçekleri sulamak, korkunç rüyalar, nefis düşler eşliğinde saatlerce uzandığınız yatağınızda uyumak istersiniz. Şimdi aynı hisler içindeyim; ses çıkarmaya korkarak, parmak uçlarımda bloğa göz atıyorum. Sanki yazacak hiçbir şey kalmamış, anlatacak hikâyeler bitmiş, dinlenecek müzikler susmuş, burada bir şey kırılmış ve öyle bırakılmış gibi, tamir edilmemiş. 

Geçenlerde harika bir şey öğrendim, bir japon tamir/yama sanatı; adı Kintsugi. Kintsugi özetle şöyle; kırılan, hasar görmüş bir objenin kırık yerleri altınla yamanıyor ve parça değer, işlev kazanıyor. Burada önemli olan, eşyanın eskisinden daha güzel, daha etkileyici olması değil, yaraların (yara? metaforlar başlasın hadi) kuvvetle vurgulanması ve nesnenin artık daha güçlü olması. Çok etkileyici değil mi, ben hayran hayran bir sürü görsele baktım, nefisti gördüklerim, sonra kendime döndüm tabii (bingo!) ve işte sorular başladı. Işığın yaralarımızdan girdiğini bize fısıldayanı biliyoruz tamam, bu rahatlatıyor ama bir de intihar eden o yazar var, aklıma geldikçe canımı acıtan. Nasıl daha sıkı basar ayaklarımız toprağa, nasıl bir tamirle su sızmaz tenimizden, bu kadar kırılmaya, yaralanmaya hangi ilaç iyi gelir? Bilmiyorum. 

Yazı diye fısıldayan oldu geçen sabah (yoksa gece miydi?), yazıya inancım eskisi kadar güçlü değil, üstelik yamalarım da altından değil ama neden olmasın dedim, denemeye değer. 



(p.s.: 3-4 ay önce yazdığım yazıda Benim Adım Kırmızı'ya başladım demişim, utanarak itiraf ediyorum; hâlâ aynı roman var elimde. Kafam karışıktı bıraktım, uzun bir süre elime almadım, sonra tekrar döndüm. Karakterleri unutmuş, her şeyi birbirine karıştırmıştım tabii. Baştan aldım, şimdi büyük bir zevkle okuyorum, hatta bu sefer özellikle bitmemesini istiyorum sanki, son bölümlerdeyim ve her gece, her sabah kitabın aşkıyla giriyorum yatağıma. Ondan bir iki sayfa okumadan da uyumuyorum. Çok büyük bir roman Benim Adım Kırmızı, Pamuk büyük romancı, bu kitap yazarın en sevdiğim romanı olmayacak biliyorum, ama iyi ki onu okumadan ölmemişim diyeceğim, bu kesin.)

Çarşamba, Şubat 10, 2016

nasılsa öyle

Yine bir sürü zaman geçmiş, en iyisi hiçbir şey olmamış gibi sakince ve "nasılsa, aynı öyle" konuşmaya devam etmeli. Herkes bunu yapıyor ve buna yaşam deniyor işte, bakın ben de öyle yapacağım; 


The Affair izliyorum, ilk sezonda hızlıydım fakat ikinci sezona oldukça geç başladım. Yine de başlamış olmak bile benim için mutluluk sebebi, hiçbir şey yapamamaktan ve çoğu şeyi yarım bırakmaktan yana dertliyim çünkü. Her neyse, dizi gayet güzel, ilk sezonda beni rahatsız eden klişeler, durumlar vs. vardı ama ikinci sezon çok iyi başladı. İzleyen varsa karakterleri biliyordur, Helen'in gözünden anlatılan bölüm harikaydı. Zaten dizide -sanırım- yalnız iki kişiyi anlıyorum; Alison ve Helen, gerisi benim için sadece boşluk. Biraz şarap ve dizide edilen bir laf uzun zamandır unuttuğum bloğu hatırlattı bana ve yazmak istedim. (bir de "bizans" tabii, bana seslenmesi ihtiyacım olan şeydi, çok iyi geldi. buradan da teşekkür etmek isterim.) Dizideki ana erkek karakterin yayımcı dostu söylüyordu o lafı, yazar olan karakterin üzerinde çalıştığı kitabın nasıl gittiğini soruyor, onun, editörüyle kitabın sonu konusunda sorun yaşadıklarını söylemesi üzerine, "sonunda zorluk yaşıyorsan, başında içine etmişsindir." gibi bir şey diyordu. Bayıldım, bayıldım! Liseli çocukların her duydukları aforizmayı bilge bir lafmış havasıyla oraya buraya yazmaları gibi ben de hemen size söylemek, buraya yazmak istedim. Hayatın sırrını öğrenmiş değilim fakat ekrandaki kadın bunu derken sanki her söz silindi, kulaklarım yalnız onu duydu. Kadın haklı hanımlar beyler, siz siz olun mevzu ne olursa olsun işin başında adımlarınızı dikkatli atın, sonra, sonrası yok, olmuyor işte. 

Benim Adım Kırmızı'ya başladım. Aslında başlayalı epey oldu, ama oldukça yavaş ilerliyorum. Düşünüyorum da en fazla haksızlık ettiğim kitap bu olmalı, çünkü okurken çok zevk almama rağmen (aksini düşündüklerimi yarıda bırakıp devam etmedim, ya da başka bir zamana erteledim zaten) okumayı uzun aralıklarla yapıyorum. Neden bilmem, insan hem isteyip hem de uzak kalmak için her şeyi yapabiliyormuş demek. Saçmalıyor muyum, olabilir, şarap ve gün çok uzundu ondandır. 

Cuma, Kasım 20, 2015

"ah, ne olacak şimdi?"


Portrait of Katherine Mansfield - Anne Estelle Rice (1918)

Bertha her şeye sahip; sevdiği bir adam, güzeller güzeli bir bebek, hep hayal ettiği gibi bahçe içinde bir ev ve evdeki yardımcılar sayesinde kendisine ayıracağı bir sürü zaman. Bertha'nın uzun bir süredir yanından ayrılmayan bir şeyi daha var, tarif etmesi imkansız, isimlendirmesi zor, sanki öğleden sonra güneşinden bir parça yutmuş da içinde kor gibi yanan bir duyguya dönüşmüş gibi bir "şey". Bertha bu hisse ne isim vereceğini bilemiyor; neşe, sarhoşluk, coşku, heyecan, ama hayır, tüm bunlar yüreğindeki bu tanrısal ateşi karşılamıyor. Mutluluk, katıksız mutluluk olmalı bu, onunla nasıl başa çıkacağını bilmediği bir koyu karanlık aslında. Akşam misafirleri gelecek, kocası onu çok az geç kalacağını söylemek için arıyor, konuşmanın sonunda telefonu tam kapatacaklarken Bertha, sesleniyor; "Ah, Harry!" Kocası soğuk ve ilgisiz bir sesle ne olduğunu soruyor. Söyleyeceği hiçbir şey yok Bertha'nın, yalnızca bir saniye de olsa bir ilişki kurmak istiyor sevdiği adamla, yüreğinde taşıdığı ateşi hissettirebileceği bir ilişki, olmuyor. O hisle akşam oluyor, misafirler geliyor; marjinal bir çift, bir şair ve Bertha'nın hep gittiği kulüpte tanıştığı genç bir kadın. Bertha, adından başka hiçbir şey bilmediği bu kadını gizemli buluyor, neredeyse ona hayran, kocasına kadından bahsederken çözemediği bir bilmece gibi anlatıyor ama kocası tepkisiz ve alaycı karşılıyor onun bu ilgisini. Kadından tuhaf bir şekilde hoşlanmıyor, küçümsüyor. Yemek, keyifli geçiyor, Bertha'nın katıksız mutluluk kabı doldukça daha çok doluyor, dışarıdaki muhteşem ay, rüzgârda usul usul dans eden armut ağacı, konuşmadan onu anlayan konuğu genç kadın, hepsi kusursuz. 

Gecenin sonunu hikâyeyi okuduğunuzda öğrenirsiniz. Sanki yeterince sır verdim gibi, artık durayım. Mansfield'den daha önce bahsetmişim, çok çok sevdiğim Ölü Albayın Kızları öyküsünü anlatmışım burada. Geçen gece, belki üçüncü kere bendeki kitaba adını veren Katıksız Mutluluk öyküsünü okudum. Bu öyküde beni çeken bir şey var, Ölü Albayın Kızları kadar sevmesem de bu başka bir şey, bakın, Bertha'nın içinde kor gibi yanan o hisse isim verememesi gibi ben de takıldım işte, ne demişler; türdaşlarımızla paylaşmadığımız hiçbir niteliğimiz yoktur! (yazının başından beri çatık olan kaşlarım gevşedi, güldüm. alatlı ile mansfield'ı aynı yazıda anmak aklımın ucundan geçmezdi. ama kader..) Bu öykü üzüyor beni, korkutuyor; Bertha'nın öykünün sonunda içindeki duyguyla nasıl halleşeceğini bilemiyorum, belirsizlik canımı sıkıyor. Kim bilir, belki de her okuyuşumda bir cevap bulurum umuduyla başlıyorum öyküye, kendimi "unuttum bu öyküyü ben, hatta okumamış bile olabilirim!" yalanına inandırıyor ve defalarca okuyorum. Yok, cevap bulamadım hâlâ, sadece şunu söyleyebilirim; "o şey" eksik kalsın, katıksız mutluluk, katıksız bir mutsuzluğu getirir beraberinde çünkü. Hem armut ağacının çiçekleri bana yeter, sonra gökyüzünde ışıl ışıl ay var ve bir sonraki öyküde rüzgâr*.

---------------------

* Bendeki İş Bankası Kültür Yayınları çevirisinde Katıksız Mutluluk öyküsünden sonra gelen öykünün adı; "Rüzgâr Esiyor" ama sanırım başka çevirilerde aynı öykü "Ah Bu Rüzgâr" diye çevrilmiş. Bana kalırsa "ah"lı olan her şeyin güzel olması gibi o isim de daha güzel.

p.s.: Her gece yatmadan önce ilaç niyetine bir Mansfield öyküsü okuyorum, iyi geliyor. Yatağımda müziği ayarlamak zor, bu yüzden ben sessizlikte okuyorum ama siz eğer müzik açabilecek bir ortamdaysanız bu zarif kadının en az kendisi kadar zarif ve ince öykülerini Edward Macdowell müziği eşliğinde okuyun, birbirlerine çok güzel eşlik ettiklerini göreceksiniz. 

Salı, Ekim 06, 2015

kışa hazırlık; battaniye altı film tavsiyeleri




Fırsat buldukça film izlemeye çalışıyorum, şu sıralar bana en iyi gelen şey bu. İzlerken her şeyi unutup ekrandaki hikayeye dalıyorum, hele film güzelse değmeyin keyfime iki saatlik terapi gibi. Bu durumda yaşadığım tek dilemma şu; film izleyeceğime elimdeki kitaba mı dönsem acaba, çünkü -şükür- o da çok keyifli gidiyor ve küçük bir muhasebe yapıyorum, film kazanıyor. Film bittikten sonra okurum diyorum, saat gece 3-4 gibi yatağa gidiyor ve sadece bir bölüm okuyup uyuyorum, kader.;/ Arada izlediğim ıvır zıvırları unuttum ama yukarıya afişini koyduğum dört filmi tavsiye edebilirim size. Birini (everest) sinemada izledim, diğer üçünü rahat koltuğumda ve sanırım dışarıya çıkmak bana yaramadı ki sinemaya gittiğim günün ertesinde fena bir gribe yakalandım. Burnum tıkalı, kafam kazan gibi.

----------

Sıcak bir banyo yaptım, geldim. Banyoya girerken çayı demlemiştim, çok dakik bir tipim, alarm öttü, çay demlendi ve hoop ben burdayım.;) Bir yandan çayımı içip bir yandan da yazıyı bitireyim, sonra bir film koyarım belki. Ne diyordum, hah filmler; Poulet aux prunes, Satrapi'nin çizgi romanından uyarlanmış. Orijinal adı Erikli tavuk imiş, bizimkiler Azrail'i Beklerken diye çevirmişler. Bence ikisi de uygun filme, erikli tavuk merak ettiğim lezzetiyle bir adım öne geçiyor ama olsun, diğeri de iyi. Persepolis'i sevmiştim ama bu filme ısınamadım. Sanki espriler komiklik olsun diye zorlama yapılmıştı, çok derin olduğu söylenen aşk ise yüzeyseldi, ya da öyle verilmişti diyeyim. Arada bir iki sahne güzeldi, ama unuttum şimdi hangi sahnelerdi onlar. Yine de izlediğim için pişman değilim, naif çizgileri severim, Satrapi de bu işin ustası zaten. Everest vizyonda, büyük filmleri büyük ekranda izlemeyi seviyorum onun için hemen gittim. Fena film değil, keyifle izledim. Dağ görüntüleri korkunç güzeldi, benim yükseklik korkum var, bırakın dağı filan ikinci katın penceresinden bakınca fena olurum. Filmi izlerken, bir insanı böyle tehlikeli bir sporu yapmaya iten şeyin ne olduğunu düşündüm, ve buldum tabii! Dedim ya az önce "korkunç güzel" görüntüler vardı diye, işte o manzaraya gerçekte şahit olmak eminim muhteşem bir duygudur, adrenalin filan bilmem, anlamam da o görüntülere iman edilir, onu bilirim. Nightcrawler, bu filmler arasında en tuhaf olanıydı, izlerken şaşırdım, çok beğendim. Jake Gyllenhaal olağanüstü oynamış, müthiş bir oyunculuk gösterisiydi, zaten severdim bu filmle daha da sevdim, psikopat bakışları nefisti, korkuttu beni. Film netten online izleniyor, konusu da her yerde yazıyordur zaten, ben sadece izleyecekleri uyarayım; etik, ahlak, insanlık vb. dersi vermiyor bu film, insan budur, insanlık da böyle bir şeydir, buyrun buradan yakın, diyor. Madame Bovary'yi dün gece izledim. Kitabı yarım bırakmıştım, bir şeyler bir şeyler oldu kaldı öyle, kötü de gitmiyordu ama kalmıştı işte. Bu filmi izlerken hemen tekrar kitaba dönmek istedim, çünkü filmdeki Emma ile benim romanda tanıdığım Emma çok farklıydı. Filmdeki Emma'yı anladım, ona acıdım, sevdim. Kitabı okurken böyle hissetmemiştim, oradaki kız, hoppa, sığ ve aklı bir karış havada bir kızdı. Neyse, film kötü değildi, her uyarlamanın yaşadığı dezavantajı yaşıyordu tabii, romanın gücü altında ezilme riski. Mia'yı sevdiğimi burayı okuyanlar bilir, yine şiir gibi oynamıştı Emma'yı, hasta yatağımda onun o mırıl mırıl konuşmasını beynim ilaçlarla uyuşmuş bir şekilde, keyifle izledim. Özellikle uyarlama hastalarına tavsiye ediyorum bu filmi; Emma'nın içindeki sıkıntıyı, saçının topuzunu gevşetmesiyle geçirme çabasını görün ve o kısacık sahneye hayran kalın diye. 

----------------------------


Hey Neo, bu şarkı sana hediyem olsun.;) Elbette diğer tüm hediye olasılıklarını yedeğimizde tutalım ama şimdilik bu güzel şarkı benden sana gelsin. Eski ve çok bildik bir şarkı evet, olsun, yine de bu ses huzur veriyor bana, beraber dinleyelim. (aslında sana bir film hediye edecektim, hatta Poulet aux prunes'ü izlerken baya umutluydum, bu filmi Neo çok sever diye düşünmüştüm. Ama olmadı, çok hoşlanmadım filmden, eh bayılmadığım filmi sana hediye etmem haliyle.;) Madame Bovary'yi sevebilirsin belki, naif, sessiz, sakin bir film. benim ruh halime uydu, seversen o da bingo olur, asıl hediye onu yaparız.;p)

Çarşamba, Eylül 23, 2015

iyi olduğumuza sevindim*



Kuş bakışı nasıldır, neye benzer bilemem ama kuş duruşunun farkındayım; soğuk, umursamaz ve dikkatli. İzindeyken, C.'nin evinin balkona benzeyen ama balkon olmayan köşesinde, kombinin hemen üzerine yuva yapmış güvercini izlemek sabah rutinim hâline gelmişti. Çayı koymadan ona selam veriyor (yok, sesli değil, o kadar şapşikleşmedim şükür), sonra da uzun uzun izliyordum havalı kuşu. Bu bakışı merak eden başkaları da varmış, üstelik bu başkaları benim gibi kuşa hayran hayran bakıp şaşkınlığını içine atmamış, bu bakıştan esinlenip fıstık gibi bir de film yapmış. Geçen gece İsveçli yönetmen Roy Andersson'un muhteşem isimli filmini izledim, bizde "İnsanları Seyreden Güvercin" diye vizyona girmiş sanırım, ama ben motamot çevirisini daha çok sevdim; Bir Güvercin Bir Dala Konmuş Varoluş Hakkında Düşünüyordu, ne bileyim, varoluşçu bir kuş fikri müthiş geldi bana. Yönetmen filmin adını koyarken-ve hatta bence konusunu da o bakıştan almış- Brueghel'in meşhur The Hunters in the Snow tablosundan esinlenmiş. Ben Bunuel'i çok severim, bu filmi izlerken Bunuel sürrealizmi içindeymiş gibi hissettim kendimi, güzeldi. Filmin mizahı ise Kaurismäki filmlerindeki gibiydi, soğuk ve soğukluğu şiddetinde sarsıcı, çok ama çok komik. Eh, içinde bol miktarda Beckett karakteri de varken izleyip sevmemem imkansız olurdu, bayıldım tabii. Film hakkında yazan yazmış zaten, ben sadece tavsiye edip geçeyim, bir de, bir sahnesindeki konuşma-şiiri yazayım, burada dursun;

"
- Şiir neyle ilgili peki?
- Bir kuşla. 
- Bir kuşla mı ilgili? Ne tür bir kuş?
- Güvercin.
- Güvercinle ilgili demek. Peki bu güvercin ne yapıyormuş?
- Bir dalda oturuyormuş.
- Dalda mı oturuyormuş? Dalda ne yapıyormuş?
- Dinlenip derin derin düşünüyormuş.
- Dinlenip derin derin düşünüyor muymuş? Güvercin ne düşünüyormuş peki?
- Hiç parası olmadığı gerçeğini.
- Neyi düşünüyormuş?
- Hiç parası olmadığı gerçeğini.
- Hiç parası olmadığını mı? Tanrım!  Sonra ne olmuş?
- Uçup evine gitmiş.
- Sonra uçup evine gitmiş demek! Anlıyorum.
- Sonra da şiir bitiyor.
"
Down sendromlu küçük bir kızın öğretmeniyle konuşurken okuduğu şiir bu. Üzerinde konuşmak anlamsız, güvercin gibi durup derin derin düşünelim, sonra da uçup gideriz belki. 

----------------

- Lars Iyer'in Kuşku'su geçenlerde bitti, Şenay çok seviyor bu yazarı, onun için daha bir istekli okudum  ama onun kadar bağlanabildim mi kitaba bilmiyorum. Karakterleri sevdim (yine Beckett), dilini beğendim ve şimdilik bir kenara koydum kitabı, devam kitaplarını ne zaman okurum bilmem. 

- Beni çok heyecanlandıran, daha ilk cümlesiyle içine girdiğim bir kitaba başladım. Uykuyu beklemeli, eskili, eşyaların gölgesiyle yaşamalı, cüceli, yaşlı hanımlı, özetle sessiz mi sessiz bir kitap bu. Bilin bakalım hangi kitaptan bahsediyorum? Yazarı, benim gibi çok ama çok virgül kullanıyor diye saf saf seviniyorum okurken, uzun uzuuuuuun cümleler, bol bol virgüller, tam benlik.

- Hardy'nin "Çılgın Kalabalıktan Uzak" kitabının son uyarlamasını izledim. Üzerinden epey zaman geçti ama yine de yazayım, beğendim çünkü. Görüntüler özellikle harikaydı, görüntü yönetmeni çok iyi iş çıkarmış izlemeye doyamadım. Zaten filmin yönetmenini de önceki işlerinden beğenirdim, bu filmin yönetmeni olduğunu bilmiyordum denk düştü, iyi oldu. 

- Arada izlediğim kötü ya da sıradan filmler var, onları yazmaya üşendim şimdi, belki Nick Cave belgeseli 20,000 Days on Earth'den bahsedebilirdim ama o da geçenlerde Cave'in başına gelen korkunç şeyi hatırlattığı için üzüyor beni, onu da geçelim. 

-Aklıma geldi; güvercin bakışlı filmdeki şu sahneyi izleyin, belki filmi seyretmenizi hızlandırır, çivi gibi sert, akla takılan, kolay kolay da çıkmayan bir sahne.

- Şu aşağıya koyacağım şarkıyı çok dinliyorum bugünlerde, eminim herkes dinlemiş sıkılmıştır bile, ne yapalım, dinlemeyenlere selam olsun madem.



-----------------

*Filmi izleyen, bu cümleyi de anlar.

Perşembe, Mart 05, 2015

tanrım ona bir salıncak!




"...
Kadınsa kımıldamak ister, olmaz
Yer değiştirmek ister, olmaz
Solumak birdenbire
Gene olmaz
Olacak bir şey boşuna aranır, boşuna boşuna boşuna
Bir kaya daha çatlar
Başlar ufacık taşlar yuvarlanmaya
Eser bir silinti, bir sisin dağılışındaki öz
Çıkar o yunus balığı, o heykel
Yaz kelebeği, kapı
Sonra?

..............

Yitmek, hani durmadan yitmek, ulaşmak bir aşkınlığa
Var ya
Orada
Tek imge kayalardır, işte orada
Yaşar hiç konuşmadıklarınız, işte orada
Dışa vurmadıklarınız, şimdi orada
Her şey hep kayalardır; otlar da böcekler de, sular da
Günler de, zamanlar da
-Görünen bir zamandır çünkü orada-
Bir el yana düşmemiş, kaldı ki birden havada
Değilse bir hareket bu, yalnız orada
Orada
Bir ayak boyu yerde, bir kadın
Bırakılmış gibi yıllarca
Tanrım ona bir salıncak!
Taş kesilmesin diye taş
Donakalmasın diye boşlukta.

...
"

Unutkanlık bugünün en moda mazereti, onun için unuttum deyip geçmek imkansız, bir özür bulmak lazım. Çok  meşgulüz ondan böyle oluyor, hastalık filan değil, asla. Bu filmi çok çok önceden izleyeyim diye aklımın bir köşesine not etmiştim, unutmuşum. Bu akşam, -tüm uğursuzluğunun aksine- bana bu filmi hatırlattı ve sakinleştim. Güzel bir şarap açtım, unuttum, unuttum, unuttum, o sahneye kadar. Filmin konusu basitçe; bir kadının evcilleştirdiği biri yavru, dört deve ve güzeller güzeli köpeğiyle Avustralya çölünü baştan başa geçmesi. Bu yolculukta ona -iyi ki!- çok az insan eşlik ediyor, kendisine sponsor olan derginin fotoğrafçısı, yerliler ve rastladığı bir iki kişi. Robyn, insan sevmiyor, bunun nedeni önemsiz, etrafındaki bu gürültülerin hayatında yeri yok çünkü. Ama çöl gecesi, soğukta aklına düşen görüntüler önemli, en çok annesini özlüyor.

Ben Robyn'nin -özellikle soğuk verilen- karakterini sevdim, gülünce çok güzel olan yüzü, sabah onu uyandıran köpeği Diggity'yi öpüp koklaması, çöldeki yalnızlığı, yerlilerle anlaşmasında dilin pas geçilmesi, hepsi çok güzeldi. Aslında film olağanüstü filan değil, hatta bazı sahneler sıradan, üstelik bende alıp başını gitme isteği de uyandırmadı fakat o dinginlik sarsıcı. Hani bu tür filmlerin genellikle kaçma, her şeyi bırakıp uzaklara gitme etkisi vardır ya, filmdeki karaktere özenilir, "keşke" denir, ben filmde hiç böyle bir şey düşünmedim, ama bir sahne vardı orada takıldım. Kız, çölün ortasında yaşlı bir çifte rastlıyor ve onlara bir gece misafir oluyor. Birlikte yemek yiyor, scrabble oynuyorlar. O yaşlı çifte özendim işte, C. ile o yaşlı çift gibi olabilsek keşke dedim, her şeyden uzakta, çölün ortasında inanılmaz bir dinginlik. Sonra güldüm kendime, kelimelerle bile birbirimizi anlamak mümkün değilken sessizlikten yardım dilemek komik. Ya da belki; "kelimeler çok abartılıyor."

Film aklıma Edip Cansever'in Salıncak şiirini getirdi. Daha önce burada o şiiri ne kadar çok sevdiğimden bahsetmiştim, tekrar hatırlamak iyi oldu. Çünkü bazen unutmak ölümdür.  

"Tanrım ona bir salıncak!
Bir gidip bir geliversin diye boşlukta"

Cuma, Kasım 28, 2014

kahveye eşlikçi


Her şey planladığım gibi oldu, İstanbul'a gittim ve ışık hızıyla döndüm. Döndüğüm gibi o kısacık aranın acısını çıkartırcasına gün aşırı nöbet tuttum ve yarın 24 saat çalışacağım. Dün, gitmeden önce yapayım dediğim ve buraya da not aldığım likörü yaptım. Dedim ya, yarın yorucu bir gün olacak, onun için gevezelik yapmadan likörün tarifini verip yatağa gideyim. Birkaç saat oyalanmadan uyuyamıyorum ben, kendimi bildim bileli böyledir bu, şimdi bir de harika bir kitaba takıldım, yatakta onu saatlerce karıştırmadan uyuyamıyorum. (döndüğümden beri elimde C.'nin hediye ettiği kolaj kitap var, görsel rehber tarzında hazırlanan kitapları böyle isimlendiririm ben, yüzlerce ressamın eserlerinin kolajı gibi kitap, ayrıca heykel ve birkaç enstalasyon da var. neyse işte, nöbet sonrası sabahın körü, geç saat filan demeyip ona takılıyorum. Tipik ben, oyalanmanın insan hâli.) Onun için gevezelik yok, gevezelik yok!

Portakal likörü en çabuk olan likörlerdenmiş, daha önce yapmadım, bilmiyorum. Tek bildiğim, hemen olmasını istediğim. Kahvemin yanına nefis bir eşlikçi gerek, eh, kendi ellerimle yaptığım mis gibi bir likörden daha güzel eşlikçi de olamaz diye düşündüm. Benim yaptığım likörün tarifi kısaca şöyle; iki buçuk kilodan biraz fazla sıkmalık portakalı yıkayıp süzülmesi için bir kenara koydum. Beş litrelik cam kavanozum vardı (ki iyi ki daha küçük bir kaba yapmamışım, ancak aldı. diğerlerine sığmazmış.) portakalları enlemesine ikiye keserek içine yerleştirdim ve votkayı ekledim (bu tarifte 70 cl)  votkayla aynı miktarda su ve 500 gr toz şekeri de ekleyip ağzını kapattım. A yok, iki üç tane tarçın çubuğu ve bir avuç kadar da karanfil attım. Sonra da ışık görmeyen bir yer ister diye dolaba kaldırdım. Bir ay kadar sonra olur diyorlar, göreceğiz bakalım. 



Keyfim yok, bu kısa tatil pek yaramadı bana. Büyük bir sorun yok huzurumu bozacak ama küçük küçük sorunlar yetiyor. Kafamı toparlayıp bir şey üzerinde etraflıca düşünemiyorum. Müzik uzun zamandır yoruyor beni, sadece C'nin gönderdiği bir iki parçayı ya da yukarıya koyduğum sonatları dinliyorum. Hoş, bazen onlar bile fazla geliyor, sessizlik en güzel müzik. Bu sabah daha eve girerken dışarı çıkmayacağım demiştim, sözümde durdum. (peh, söze bak!) Havalı havalı, dışarı çıkmayacağım, markete bile gitmem, diyordum ama içten içe akşam yemeğinde ne yaparım diye de düşünüyordum tabii. Sipariş, ı ıh, ne birisiyle konuşacak halim ne de dışarıdan bir şey yemek için isteğim vardı. Patates haşladım börek yaparım diye fakat -masal bu ya-, hazır yufkam filan da yoktu. Heh he, iyice tozutmadan hamur yoğurdum ve puf böreği yaptım diyeyim de hem siz kurtulun hem de ben. Puf böreğini hep peynirli yapardım, bu sefer patatesli denemiş oldum. Çok güzel oldu, tavsiye ederim. Ayrıca hamurla uğraşmak, hamur kokusu ve demlenen çay sesi tüm ilaçlardan ve müziklerden daha sakinleştirici, bilen bilir. 

Salı, Haziran 24, 2014

makarios!*

(elbette bu yazdan değil, geçmiş yıllardan bir foto bu, ablamla mahalle barına gitmiştik. fotoyu da ablam çekmişti, çok keyifli bir akşamdı, iyi hatırlıyorum. hmmm, ayrıca o zamanlar daha sağlıklı, daha neşeli, daha bira içebilen bir tiptim, şimdi ise mızmızın tekiyim. dolapta da yıllanmış biralar öyle zavallı zavallı duruyor.;/)



Çok olmuş. Buraya da yazmışımdır kesin ben her şeyi parmaklarımla sayarım ya, işte öyle sayılmayacak kadar çok olmuş. Bu çok olan zamanda bir sürü şey yaptım, ya da hiçbir şey yapmadım da, bir sürü şey esti geçti etrafımdan, ben rüzgârından hasta oldum.;) Kafam karışıkken, bir şey düşünürken bırakın yazmayı, kaldırımda bile yürüyemiyorum, hâl böyleyken oturup bulanıklığın geçmesini bekliyorum ben de. Geçti mi peki, ı ıh. Ama burayı ve burada sohbet ettiğim herkesi özledim. Bana mesaj atıp, ya da uzun uzun mektuplar yazıp halimi hatrımı soran herkese  teşekkür edip kaçayım şimdi. Sonra ise uzuuun uzuuuun izlediğimiz filmlerden, okuduğumuz kitaplardan, tanıştığımız insanlardan, gezdiğimiz yerlerden bahsedelim. Birikti birikti birikti, çok şey birikti, öteye beriye taşırmadan buraya taşıyalım şeyleri, öyle yapalım da biraz gülümsesin yüzüm, ya da yüzümüz. Bu kısacık yazı da diğer yazının (ara vermeden yazacağım!) açılış paragrafı olsun. 

---------
*ben çocukken, sokaklarda "başpiskopos makarios, başpiskopos makarios!" diye tekerleme söylerdik, belki de ben söylerdim de, arkadaşlar katılırdı, bilemedim şimdi. bir zamanların "en ciddi olayının kahramanını!" kendimize tekerleme yapmıştık, çocuk kafası işte, akıl sır ermez. Peki niye yazdım bunu şimdi? Çünkü kaç gündür aklımda bu tekerleme var! Durup durup bunu söylüyorum, bir ara geçti sanmıştım, yine başladı. Bunun içündür ki, basbayağı deliyim ben, Eh elbette, neden olmasın, hem delilik çok güzel bi şey! Bilen bilir, haydi geçmiş olsun!;p

-------

p.s.: Zelda'ya, Alkım'a, Zerka'ya ve sadece mektuplarından tanıdığım Nejat ve Jewel'e özellikle teşekkür etmek istiyorum, onlar seslenmese ben bu "caanım" bloğuma, biraz zor döner, gamlı baykuş gibi daha çok otururdum koltuğumda. Şahanesiniz, sarılıyorum hepinize.

Perşembe, Şubat 13, 2014

tekrar

 


Hey!
Uzun süredir böyle ünlemli başlangıçlardan korkuyorum, daha sakin, daha sessiz, mümkünse fısıl fısıl konuşmak, ruh halime, hastalığıma ve soğuk algınlığı ilaçlarıyla uyuşan kafama iyi geliyor. Öyleyse bu ünlem sadece ve sadece uzun ayrılığın işareti olsun, burayı özledim, bir de bunun.  Ötesi, anlamsız baş ağrısı.  
Hemen üstte fotoğrafını gördüğünüz, yumuşaklığını, sıcaklığını  ve lezzetini -maalesef- sadece tahmin edebileceğiniz (kendim yaptım diye demiyorum, bana inanın, nefis olmuşlardı) şu güzelim poğaçalar yukarıdaki iki tatlı bebek yesin diye yapıldı. Sabahın köründe -saat on benim için çok erken bir saat- kalkıldı ve hamur yoğrulup, sızlayan bir boğaz ve ağrıyan bir baş eşliğinde mayalanması için beklendi. Sonuç güzel oldu ama, Liliş ve Rüya poğaçaları sevdiler, eh benim için onların yüzlerinin gülmesi yeterdi, yetti mutlu oldum. Hastalığı filan unuttum, poğaçalar da servis edildiği gibi bitti. (çocuklarla zaman geçirince insanın dili işte böyle masal anlatır gibi oluyor) 

Size bir sır vereyim mi -hayatın anlamı değil, heyecan yok- hamur yoğurmak çoğu sorunu unutmak için (dikkat; "çoğu") harika bir yöntem. Hamur ellerinizin arasında ezilip şekilden şekle girerken siz de aklınızdakileri bir hâle yola koymaya çalışıyorsunuz. Eliniz ve enerjiniz hamurda ama aklınız bir türlü çözülemeyen sorunlarda, sonra hamur yuvarlaklaşıyor, yapışkanlığı azalıp o dillere pelesenk (kulak memesi!) kıvama ulaşırken sözünüzü dinlediğini de kanıtlıyor. Bravo bana, bunu başardıysam pekâlâ ona da derdimi anlatabilirim. Beni dinler, hamur kadar inatçı değil a, sonunda yumuşar ve bir şeye benzer. Hmmm... Acaba? Burada durmalı.

Az su içiyormuşum, bir yudum su içip içtiğim sudan daha kocaman güldüm. Hamur, sadece hamurdur, pişerken çıkardığı mis koku ve yoğurmanın sağaltıcı 'lokal' etkisi dışında başka hiçbir şeye derman olmaz. Fazlasının bel çevresinde yaptığı ciddi etki ise diyetisyenlerin derdi olsun. Ben, az önce yaptığım komik, kişisel sorun benzetmesini temizleyeyim yeter. Arkamda iz bırakmam hanımlar beyler, bazı sorunları çözemiyorsam çözülmüyordur, bunu bilirim. That's it.;p Allende, yıllar önce burada da bahsettiğim afrodizyak yemeklerle ilgili kitabında, hamur yoğurmanın maharet istediğini, fakat bundan da önemli olanın niyet olduğunu yazmıştı, aklımda öyle kalmış. Ağır, hantal, hafif, ürkek, nazik, güçlü çeşit çeşit ellerin olduğunu ve aşk yaparken olduğu gibi hamuru şekillendirirken de bu ellere yol gösterenin niyet olduğunu söylüyordu. Çok haklı, ben o sabah yataktan sevimli yeğenlerimi mutlu etmek için kalktım, dua tuttu, maya gibi. 

Bu yazıyı yazarken yazı için seçtiğim bin değil milyon yıllık müzikleri dinliyorum. İçlerinden bir tanesi beni çok eskiye götürdü; Schubert'in mi bemol piyano üçlüsü (piano trio in e flat) Kubrick'in Barry Lyndon'ının neredeyse karakterleri kadar önemli parçasıdır. O filmi, şimdi ancak antikacılarda bulunabilecek bir bilgisayarda izlemiştim. Devletin üzerine kocaman ve çirkin bir boyayla numarasını yazdığı, estetikten yoksun demirbaş ekranında akan "inanılmaz estetik" görüntülere bakarken ben, bir hayat bundan daha hüzünlü olamaz demiştim. Tuhaftır, Barry Lyndon bana Voltaire'in eğlenceli Candide'ini hatırlatır ama filme kitaba güldüğüm gibi gülmem. Filmi neredeyse unuttum gitti, müzik ise tablo kıvamında filmin hafızama asılmış parça parça görüntüleri gibi kulağımda asılı kalmış, silinmiyor. Tekrar izlemeli. 

Belki hiçbir sorunu çözemem, planlar kurulduğu yerde tozlanmış durur, her gün bir önceki günün reprodüksiyonu gibi benimle dalga geçer, zamana ve insana asla ayak uyduramam ama hangi filmler tekrar izlenmeli, hangi kitaplar tekrar okunmalı ve hangi müzikler sonsuza kadar dinlenmeli bunu iyi bilirim, bu da bana yeter. Unutmadan; gecenin üçünde hangi şiir iyi gelir, yatağa usulca girmeye yardımcı olur bunu da iyi bilirim, bakın sağlaması hemen aşağıda;

"Kendini bir örnek olarak mı sunuyorsun?
 Bir gül gibi açabilir mi insan
 kendi hassas özünü çoğaltarak?
 Yoksa işini yapmak yeterli mi?
 Çünkü iş denmez
 bir gül olmak için yapılana.
 Tanrı, pencereden dışarı bakarken
eve çekidüzen veriyor."*

------------------

* Rilke, güle böyle sormuş, ben Ursula K. Le Guin'in Gülün Günlüğü/Rüzgârgülü kitabında okudum bu şiiri. Geceleri yatakta bu kitaptan bir öykü okuyup uyuyorum, istisnasız tüm öyküler şaşırtıyor. Bir şair güle delirtici sorular soruyor, bir yazar tüm karakterleriyle düzene meydan okuyor, sonra bunları okuyup huzurla uyumanın duasını eden bir kadın -yok hayır, bir şaşkın- hep ama hep yanılıyor, kabuslarla sabah ezanında uyanıyor. Hiç şaşmaz. 

Cumartesi, Aralık 21, 2013

yolculuk, benekli kuş, 37 durağı

(The Watchmen - Julio Reyes)

"Pájara Pinta duruyordu
Tünemiş yeşil bir limon dalına.
Gagasıyla dalı koparırdı
Gagasıyla çiçeği koparırdı."*



Bugün yolculuk var, az sonra evden çıkacağım. Bavulum daha bomboş, tüm hazırlıklar yarım. Bende bir bellek var mı diye düşünüyorum sabahtan beri, varsa rengi solmuş olmalı belki de çok kullanılmaktan ağarmış. Ya hatırlamam gereken şeyleri tamamen unutuyor ya da hiç hatırlamamam gereken şeyleri inatla hatırlatıyor. Oyuncu, numaracı, düşman. Yalan değil, bakın şimdi ne yapıyor; bavuluma koyacağım eşyaları düşüneceğime kafama koyup koymayacaklarımı düşünmeye zorluyor beni. Şunları şunları götürme yanında diyor, şunu da, şunu da, hatta gerekirse bomboş git, ama yanına sıkıntılarını alma. Sakın! Bu sefer onu dinleyeceğim, evet eski, evet renksiz ve hüzünlü, evet tam anlamıyla huysuz yaşlı bir kadın gibi (benzetmem gerekse, flannery o'connor'ın tuhaf ihtiyarları gibi derdim.) ama benim iyiliğimi düşünüyor, eminim. Buna inanmalıyım, çünkü bugün benim doğum günüm. 

Bugün, caz dinleyip etrafı seyretmeli. Benim dışımdaki kocaman uğultuyu. O uğultuya kaptırınca kendimi, gerçekten büyüyeceğimi biliyorum. Neden caz peki? Hadi bu da size sorum olsun, oyun olmadan eksik kalır kutlama.;p 

Henüz 37. Burada duralım bakalım.
-------------

* Benekli kuş demekmiş, Pájara Pinta. Pájara'nın ayrıca bir anlamı daha varmış, dişi tilki, fettan kadın anlamına geliyormuş. Ben demiyorum, Manguel, Bütün İnsanlar Yalancıdır'da söylüyor, ben sadece inandım.