eski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Mayıs 12, 2013

bir karış sıkıntı

(Lantern Tangle / Kelly Vivanco)


"Chloé'nin gözüne giren güneş ışınlarından  birinin ucunu sertçe kıvırdı. Işın yumuşak bir hareketle kırıldı ve odadaki mobilyalar üzerinde dolaşmaya başladı."*

Hayal kurmayı beceremem ben, eskiden, çok küçükken biraz daha iyiydim, yatağa girdikten sonra uzun bir süre uyumam, düşünür dururdum.  Sonra ne oldu, ne değişti bilmem, gitti, kalmadı bir şey. Gerede'de hayal kurmaya çalışırken otelin tüm seslerini duyardım, müziğin sesini biraz daha açar, kulaklığımı daha fazla bastırırdım kulaklarıma, tıkırtılar azalır kendi müziğime sığınırdım. Eğer düşündüğüm şeye uymuyorsa müzik, uydururdum. Hayal kurmayı o yaşlarda gerçekten becerirdim. Otellerden ise hâlâ korkarım, gece duyulan ayak seslerinden de. Ama bunu geçelim. Otel yaşımdan çok çok önce, ilkokul zamanları kendimle konuşurdum, iç sesim o kadar yüksekti ki başka bir müziğe ihtiyaç duymazdım. Şimdi düşünüyorum da babamın tabutu evin alt katının girişinde taziyeleri ve belki de en çok kendi kaderini beklerken kulağıma sıkıca yerleştirdiğim kulaklık beni ağlama ve teselli seslerinden değil kendi iç sesimden korumak içindi, kendimle konuşmak cehennem gibiydi, konuşmamak için kendime uyuma taklidi yapmış, ajda pekkan'ın o kasedindeki şarkıları bir daha hiç unutmayacak şekilde beynime kazımıştım. Sanki, şimdi tüm sesler intikam alıyor. 

Ben çocuk yaşlardayken, evet boyum bir karışken; henüz televizyonun evlere yeni yeni girdiği zamanlar (ya da bizim eve yeni girmişti, bilmiyorum), tek kanalın kafasına göre takılıp bizi kendi seslerimizle baş başa bıraktığı zamanlardı o zamanlar, oturduğumuz köy evinin bahçesindeki kümese dadanmıştım. Tavuklar için tahtadan bir kümes vardı, içindeki beş on tavuk da benim eğlencem. Onlara yem verirken onların da benim gibi hemen hemen aynı şeyleri düşündüğünü ve inanılmaz sıkıcı bir yaşamları olduğu için bana minnet duyduklarını zannederdim. Şimdi bunu doğrulayacak ya da yanlışlayacak hiçbir şey yok tabii elimde, hâlâ tüm bu safsatanın gerçek olup olmadığını bilmiyorum. Ben çoğu saçmalığa inanırım, çoğu gerçeğe inanmadığım gibi. Her neyse, işte o tavuklarla iç sesimle konuşurken ben, büyük ve sessiz bir göz beni takip ederdi. Büyüktü; çünkü nereye gitsem beni görürdü, sessizdi; çünkü ne yaparsam yapayım asla beni uyarmaz bana karışmazdı. Mutlak gölge. Bir gün büyüklerin fındık topladığı bahçeye (çok büyük bir yerdi, tarla belki de) gitmem gerekti, yanımda uzaklardan gelen bir adam, ona eşlik edecektim. Uzun bir yol, yürümeye başladık, "isim, nerede okuduğum, şirin şey", faslını geçtikten sonra, adam bana İstanbul'da yaşadığı bir olayı anlatmaya başladı. Kullanacağı kelimeleri çocuk aklımın hizasına kadar indiriyor, tartıp biçtikten sonra bana servis ediyordu, adam askerdi, anlattıkları komik şeyler olmalı ki gülmeye çalıştığımı hatırlıyorum, gülmezsem ayıp olurdu ama başka şey düşünüp numara yaparsam, hayır anlamazdı. Tek sakınca yanlış yerde gülmemek, onu da becerirdim küçük aklımın hizasına indirilen kelimeler yormamış olacaktı beynimi, kurnazlığa işletmek zor olmuyordu. Çok daldım, doğru yerde güldüm, doğru yerde baş salladım ama yanlış tarlaya gittim. Küçüklerde gurur default geliyor, yalan söyledim; "eskiden burası bizim tarlamızdı, yeni sattık, dün de burada topladılar fındığı." Güldü, nefret ederken severken zorlanmadığımız kadar kolay nefret edilir o yaşlarda, o zaman en birinci düşmanım oldu o adam, hayallerimde kocaman bir düşmana ihtiyacım vardı, itinayla yerleştirdim onu oraya. Rahatlamıştım.

Şimdi, bu yaşlarda her şey nasıl da büyük mesele, nefret etmek bin tartıya, sevmek bin nedene bağlı, hep aynı şarkı kulaklarımda; hayat çok zor, hayat gerçekten zor. Öyleyse Günlerin Köpüğü'nü tekrar hatırlayalım; canımı sıkıyor, canımı sıkıyor, canımı çok sıkıyor. 
-----------
*Günlerin Köpüğü / Boris Vian

Salı, Eylül 13, 2011

eski bir şiirde durmak

(Gerede'de ilk günüm. Tanımadığım bir yerde, hiç tanımadığım insanların arasındaydım. Çocuktum daha, on sekiz bile değil. Hastane yolu burası, bahçesi. Şimdi hepsini unuttum gitti. Bu fotoğrafı acil doktoru çekmişti, uyuz bir kadın olduğunu hatırlıyorum. Harbi uyuz ama, sinir bir tipti. Neden fotoğrafımı çektiğini ve bana verdiğini bile bilmiyorum, o kadar yani.)


 
 
 
"...

Şimdi komşularla oturduğum akşam saatlerinde
Masamda bir kupa çay kilitleniyor, bakışım kilitleniyor 
açamıyorum
Bir şey bekliyorum, çözsün onaylasın yaşadığımı, bana ait bir 
sır bulsun bende
Belki biraz mutluluk, belki biraz daha dem, biraz daha şeker
Sonrası hep aynı yüzler, hep aynı bakışmalar; el aynasında soluğum
-Demek sizi gönderdiler kendileri gelmediler. 
..."
Fit / h. Arkan

Dün dolunay vardı, balkon kirliydi, bugün balkonu tertemiz yaptım, ayı göremiyorum. Şans işte. Çok yorgunum. Akşam temizlik yapmaya başladım, şimdi bu yorgun halimle anlıyorum ki kötü fikirmiş. Balkonu yıkadım, defalarca su döktüm, demirlerini sildim, silerken aşağıya bakıp; "bakalım milletin balkonu ne hâlde" diye küçük bir araştırma yaptım. Pek bir şey anlamadım, gözler hafif miyop ya, tozlu mu değil mi anlaşılmıyor tabii. Alt katta oturan kadın çalışmıyor, mazeretim hazırdı zaten; temiz olur elbette, işi ne ki ev temizliğinden başka?;p

Biraz kötüyüm son günlerde, kendime bile tahammül edemiyorum.  Hep özür diliyorum, devamlı, devamlı; özür dilerim, kusura bakma, hatalıyım, vs. vs. Sonra düzeliyor mu acaba her şey? Bilmem ki, karışık işler, bu işler. Hiç kimseye bulaşmadan yaşamak zor, karışık, o bile çaba istiyor. Tatilde olsaydım hep. Bir bira ve oturmak. Sadece oturmak. Şimdi de Berfe'nin o müthiş şiiri geldi aklıma; 
"...
dururum:

kumların üstünde ve güneşin altında değil
ağaç ya da çardak altında
öküz gibi, saatlerce, tahta bir masada
rakı içip keyif çattığımı sanan sağlıklıların
gittikçe azalan beyin kıvrımlarında...
dururum işte. önemli değil.
yeter yukarıdaki oda.
..."

Şiirin hepsini okumalısınız, çok güzeldir. Benim şairim değildir Süreyya Berfe ama bu şiiri severim. Durun ekşiye bakayım, yoksa yazayım hatta. Evet, şimdi burada, merak eden okur artık. Vakti zamanında C.'ye yazmıştım tüm şiiri. Ve kopyala yapıştır değil, emekti valla yaptığım. Aşk, heyecan, kalp çarpıntısı durumları işte, koca bir şiiri bile soluksuz yazdırıyor.
Oblomov'un rüyasını bilir misiniz? Nasıl rehavet veren bir rüyadır o öyle, müthiş. October mı söylemişti acaba, tatil için çalışıyorum, diye? Çok hoşuma gitmişti o laf, pek sevmiştim. Kolay kolay demezler çünkü bunu. Herkes idealist, herkes çok becerikli, herkes çok çalışkan. Bu akşam bir telefon görüşmesi yaptım, uzun süredir görüşmediğim bir arkadaşım aradı. Bir bildiri varmış, onun için hazırlık yapar mıyım diye soruyor. Yarın kadına haber vermelisin diyor üstelik. Vay, işe bakın lütfen; ben tezi ne yapacağıma bir yılda karar veremiyorum, bildiri için tanımadığım bir kişiyi arayıp, hooop çalışma yapacağım hemen! Çok fantastik bir olay olurdu inanın, kendimi bile aşardım yapsaydım bu işi. (arıyormuşum yarın erkenden! hah ha, mucize.) Yine aklıma bir şey geldi hemen anlatayım, kısaca tabii;p Oblomov ağrı ve sızıları için doktoru çağırıyordu evine. Yok yok, doktor kendi geliyordu, Oblomov niye çağırıp, dertsiz başına iş alsın?;) Neyse, doktora şikayetlerini anlatıyordu bizimkisi, doktor da ona, bu şartlar altında yaşanmaz, yabancı ülkelere yolculuğa çıkın, filan diyordu. Oblomov'un kalbi çarpmaya başlıyordu tabii hareket edeceği için, korkudan. Doktor saymaya devam ediyordu, şuraya, şuraya da gidebilirsiniz, sonra daha uzağa mesela Mısır'a!! Oblomov'un iç sesi müthişti; "daha da neler! daha daha! başka emriniz!" Ve dalga geçerek yolcu ediyordu doktoru, "tabii tabii, dediğiniz her şeyi harfi harfine yapacağım!". Böyle işte kendimi düşününce aklıma geldi arkadaş. Sefil bir şekilde ölmüştü kendisi, allah bizim sonumuzu öyle yapmasın, amin;p

Ay ne durumda acaba? Çıkıp bakayım temiz(!) balkonuma. Eee, sonra da biraz kitap okuyup yatarım, yarın öğlen nöbet var yine.

-----------------------------------------
p.s.: -Evet baktım, October yazmış tatil için çalışma isteğini. 
-Dün hiç aklımda yokken albüm karıştırdım. Yukarıdaki foto o anlamsız iş yüzünden burada. Peki albüm karıştırmak nereden aklıma geldi; o da fotonun altına koyduğum sanat müziği şarkısı yüzünden. O şarkılardan biri dilime takıldı dün akşam. Hayır, öyle çok da bilmem ve söylemem bu şarkıları. Fakat geldi işte, akıl bu. Sonra çooooook eski bir tatil geldi aklıma. Sonra bir an, sonra bir foto ve en sonunda çok çok alakasız bambaşka bir foto bu yazının görseli oldu. Hayırlı, uğurlu olsun, yapacak bir şey yok.
- A, son bir şey daha; Berfe'nin ismindeki bir "y"nin Cemal Süreya'nın attığı harf olduğunu biliyor muydunuz peki? Ya, neler neler oluyor şu hayatta, şaşıyorum bu işlere;p

Pazartesi, Mayıs 16, 2011

eskiydi, tazelendi


(Rüya ve ben)

"Neşeli ya da hüzünlü ya da dalgın ya da düşünceli ya da kibar olmak istiyorsan, bu durumları tek tek bütün ayrıntılarıyla oynaman gerekiyordu yalnızca."

Kara Kitap/o. Pamuk (Patricia Highsmith'in Yetenekli Bay Ripley romanından)


Bir görüntü; kalabalık bir masada yemek yeniyor, kahkahalar, tv açık, balkon ve camlar rüzgârı bekliyor. Öyle sıcak ki, yaz boşluk hissini tüy gibi koyuyor kucağımıza. Ne gözyaşı ne hastalık. Boşluk o görüntüde, yaz sıcağında eriyor. Bu akşam yine yaşadım aynı hissi,  o geçmiş görüntüyü, zaman dönüp duruyor. Bizimkiler okey oynuyorlar, evin o köşesine hiç gitmemiştim ben onlar yokken, tüm köşeler zamanla eskiyor.
Dün gece rüyamda iki uçak düştü. Yemyeşil bir yerdeydim, çimenli filan, ama ağaç yok ve dümdüz. İlk önce biri hızla yaklaştı, yukarıya baktım, düşecek dedim (yay burcu=nostradamus), düştü haliyle. Sonra diğeri, o zaman bir tuhaflık olduğunu anladım. İnanın, rüya beynimde evrildi, şekil değiştirdi;) Ondan sonrası koşturma, telaş, kıyamet.

Heyyyy, nerede o "asude bahar ülkesi"?

Cumartesi, Nisan 16, 2011

her şey bir boşluk bırakır*


(Lily o gün, parktaki çocuklarla çok oynamak istedi. onlarla konuşmaya çalıştı, olmayınca da ananesine gidip "neden benim arkadaşım yok, benimle neden oynamıyorlar diye sordu? acı ama gerçek.)


"Bugün güzel bir gün!" Bu benim lafım değil, Lily söylemişti iki yaşında filanken, biz yine huysuz huysuz oturuyor, dışarı çıkmak istemiyorduk, parka gidelim diyordu o da. Çok severim bu cümleyi, o heyecanla söylemeyi. Bir zaman ben de "tansaş'a gidiyorum!" diye bir heyecan yapmıştım ama, hem otuz yaşını geçmiş, o heyecanın yakışmayacağı durumdaydım hem de tansaş yani, milletin dalga geçmesinden başka bir işe yaramamıştı bol ünlemli cümlem;p

Neyse, ne diyordum; bugün güzel bir gün evet. Kalktığımda hava soğuk gibiydi fakat şimdi güneş çıktı. Hatta, gözüme geliyor ışığı, hemen storları indirmem gerek. Varlığı bir dert, yokluğu ayrı bir dert. Tuhaf valla.

Bazı şeylere çok takılıyorum. Dün hastaneden gelirken hep aynı müziği dinledim mesela. O da ayrı bir komediydi zaten. Daha hareket etmeden cd'yi bulayım dedim. Azıcık hareket edip cerrahi binasının önünde durmuştum. Şimdi, cd takılmadığında hemen radyoya geçiyor alet, ee radyo dinleme durumum olmadığı için de saçma sapan müzikler duyuluyor geçiş sırasında. Ses ayarında ise bir problem var, çalarken sorun yok, direksiyondaki kumandadan ayarlanıyor ama cd koyup çıkarma sırasında son ses oluyor! İki, üç kere cd'yi koymayı denedim, saniyelik bile olsa hastanenin bahçesinde aptalca müzik açmış gibi oldum. Zaten böyle şeylerde takıntılıyım, kornaya bile basmam aman bir heyecan oldu bende. Başlayacağım şimdi müziğine de şarkısına da dedim, içimden küfrede küfrede hareket ettim:) Işıklarda buldum tabii cd'yi. Gül Pansiyon'u dinledim eve gidene kadar, başa sarıp sarıp. Hatta buraya da koyayım, dinlemeyen varsa bir baksın, belki bir faydam olur insanlara;p


Hiç adı "gül" olan bir pansiyonda kalmadım, şarkıda anlatılan durumu yaşamadım ama bu şarkı çok "gizemli"(!) bir şekilde eskiyi hatırlatıyor bana. Gerede'ye ilk gittiğim zamanlarda, tam hastanenin karşısında "gül pastanesi" diye bir yer vardı. Boktan bir yerdi, en kalabalık zamanında bile üç kişi filan olurdu orada. İlk günlerde oturup çay içsem bile sonra hiç gitmedim, üç yıl boyunca. Neden bilmem, hep orası aklıma gelir. Şeklini, çalışanlarını (kesin bir kişi çalışıyordu, "lar" ne yahu?!), hiçbir şeyini net hatırlayamam ama orası büyük bir boşluktur bende.

Lily, arkadaş olma durumunu çok seviyor. İzmir'de sorunu biraz çözdük sanki, iki arkadaşı var, arada buluşuyorlar buraya gelince. İstanbul'da da ananesi onu parka götürüyor sık sık. Park her zaman boş oluyormuş ya -herkesler(!) kreşte- neyse, yine de üşenmiyor kadın, yılmıyor:) Ben ise çoooook eskiden arkadaşlık olayına boş vermiştim. İşte o çoooook eskiden olan olay da bir boşluk bırakmıştır kesin içimde. Yedi filan yaşındaydım, tüm hayal kırıklıklarına açıktım ve büyüyünce oluşacak boşluklardan habersizdim tabii;)

Yazıya koyduğum ilk şarkı, Heaven Is A Place On Earth, tam seksenler şarkısı. Salak salak dans ederdik bu şarkı çıkınca. Bugün dinledim ve dans etmedim, sakin;p

(Yiğit Özgür)
Hadi gülelim biraz, ayrıca boşluk boşluk nereye kadar değil mi ama!? Ben yapamam, öyle;p

* İlhan Berk dizesi tabii, unutmuşum yazmayı.

Cumartesi, Nisan 02, 2011

"bir vardı bir yoktu, allahın kulu çoktu"*

 
(gün ışığında manzarada gecekondular var. akşam biraz daha yumuşak bir görüntü ve gece şehir güzelleşiyor. üçüncü foto öylesine, onu koymasam düzenleyemiyordum yazıyı. okeye dört işte;))


Her mevsim geçişinde bana bunu yapıyor vücudum. Ne güzel sağlıklı sağlıklı oturuyordum. Şimdi boğazım yanıyor biraz, az ateşim var, bakalım neler olacak?



"Dünyanın böyle dev konuları vardır. Ne kadar çok tahmin yapılabiliyorsa, meseleyi o ölçüde büyük ve derin görmek lazım. Bu teşkilatın gücü benim fikrimce, beynimizin işleyişi kadar yaygındır. Hayal yeteneğimizi serbest bırakırsak temeli onlar olan dedikodunun günahı dahi olmayacaktır. Çünkü Allah bunun hesabını tutamaz, kaçırır. Gönlümüzün izinde biz kafamızda kurduğumuz şekle inanacağız. Felsefenin icabıdır. Onlara 'Forus' dersek, Forus olmaya mecbur kalırlar. Zaten de Forusturlar!"

                                                                                      Buzdan Kılıçlar/Metis yayınları-sf:103

Biraz Tekin'in Buzdan Kılıçlar'ına baktım bugün. Oyalanıyorum ya, başladığım kitaba dönmüyor, etrafında gezinip duruyorum. Buzdan Kılıçlar'dan doğru düzgün bir şey kalmamış aklımda. Üzerine tarih atmamışım kitabın ama küçük bir not düşmüşüm. Oradan, Gerede'ye tayinim çıkmadan, daha İzmir'deyken okuduğumu çıkarttım. 94 yılında büyük ihtimal. Unutuluyor tabii. Bu unutulan kitaplardan olmuş. Pılık pırtık adamları anlattığını hatırlıyorum. Gogi; bilgili mermiyi, sonra Halilhan'ı. Bir Volvo vardı, üzerine titriyorlardı. Fikrimin İnce Gülü'nde olduğu gibi. Müslüman bir kızı seviyordu Ya Gogi ya da Halilhan, hatırlayamadım şimdi. Kız isteklerini sıralıyordu buna. Madde madde, akıllı, kültürlü bir kızdı. Zaten kültürsüz kızla evlenmem, yapamam ben diyordu adam:)  Berci Kristin... ise gecekondulardan bahsediyordu. Çiçektepe mahallesinden ve çöp toplayan insanlardan. Oradan da bir alıntı yazayım, haksızlık olmasın:)

"... Çiçektepe kondularına çöp tepelerinin karton süsleri ve 'Ay döner hışır hışır, kondular ışır' diye başlayan Çingene türküleri yayıldı. Kâğıt yorgan altında/Romanlar üşür.
Ay hışır hışır döndü. Fabrikalar ışıdı. Fabrikalarda işçiler uçaktan daha hızlı çalıştı. Ay çekildi güneş çıktı..." 
                                                 Berci Kristin Çöp Masalları/Metis yayınları-sf:88-89

Çok eskide kaldı Latife Tekin. Berci Kristin Çöp Masalları, Buzdan Kılıçlar, Gece Dersleri hepsi silindi gitti. Aşk İşaretleri ve Sevgili Arsız Ölüm'ü biraz daha iyi hatırlıyorum. Severdim dilini o zamanlar. Zaman olsa, tekrar okusam iyi olur. Aynı tadı alır mıyım bilemem tabii. Bazı şeyler bazı zamanlara ait aslında.

Kitabın başına şunları yazmışım;

"Sen sevdiğin kimseyi hidayete erdiremezsin. Ancak Allah dilediğine hidayet verir." Kasas Sûresi, 56

Sonrasında ne oldu ne bitti bilmiyorum. Ben mi hidayete erdim, yoksa başkaları mı yükseldi göğe. Unuttum Unuttum! Unutmak ne güzel adalet;)

----------------------------

Boğazım iyice yanmaya başladı, yazıyı yazarken. Yemek yapmayacaktım güya, vazgeçtim yapacağım bir şeyler. Canım dünkü yemeği yemek istemiyor. Kalkıp bir şeyler yapayım, o pişerken de duş alayım. Belki sıcak duş ve ilaç iyi gelir. Böyle valla, ne desem boş.

*Berci Kristin Çöp Masalları romanından.

Perşembe, Mart 24, 2011

kırk tilki!

(silik görüntüler. headerla aynı zamanda çekilmiş bir foto bu, geçen bahar. çok beğenerek aldığım yüzüğün taşı düştü, saat ilk gün soyuldu. eşya silinip, eskiyor. insan da. fotoğraf baki.)


"neden
tepeli pelikanın gagasının altındaki torbadan
darbuka yaparlar?

neden
bir insan "buralarda üzülüyorum, ağlıyorum
orada biraz daha az" der?

neden
durgun bir kalp
ot gibi çabuk biçilir?

neden
mezarlıkta esen rüzgârlar
daha soğuktur?

 neden
havaya bakıyorum
hayvanlara bakıp unutmaya çalışıyorum?

neden
insanlar gerçek bir duygusallığı
hemen anlar?

neden
bazı insanların hüznü
kendilerinden önde gider?

                                          çünkü
                                                                                               değirmen bir rüzgâr gemisidir."

s. Berfe/değirmen, bir rüzgâr gemisidir

Öyle bir heyecandı ki, ne soğuğu ne de karanlığı umursamıştım, çok iyi hatırlıyorum. Hatırlıyorum. Onlar orada içerken, biz -yok ben-, söylentilerin gölgesinde yalnızdım. Arabanın karanlığını, içimdeki şüpheyi, o şarkının, "o şekil" değiştirilmemesi gerektiğini. Sorduğu soruyu, gülüşünü; "sen nasıl biliyorsun bunu, burada üstelik?", deyişini. İyi hatırlıyorum.
Sokakta endişeli bir yürüyüş. Yaz geliyor, sıcaklar başlayacak sıkıntısı. Bir odadan diğerine taşınma. Çatı katları delirtir insanı. Hatırlıyorum. Keşke o zamanlar okusaydım Kaçkınlar'ı. Yaşarken anlardım.
Ben bazen ağlarken -sadece ağlarken-, öyle acıyorum ki kendime. Hatırlıyorum. Onu giyerken, onu giyerken, onu giyerken, ağlamamanın gizli kalmış ağlamasını hatırlıyorum. Birden katıla katıla ağlamamı, yine ben sakinleştiriyorum. Avucunun içinde sıkıp duruyorsun acını, yaranı. Bakın, şimdi.

Kalp de, gülüş de, zaman da eskir.

Delinin duyduğu tik tak'ı biliyorum.

Pazar, Mart 06, 2011

Justine; bu gece kendisiyle





"Ben yıllar önce hastayım, çocuk sayılırım daha
Silüetler bekledim yatağımda, cüppeli eşlikçiler
andız gölgeleri
Çökersem kurtulurum, gizlice bir beyaz at
sedef kakmalı eyer
Omuzlarıma kuşlar konar kalkar, kuşlar da kurtulacaklar
Sonra bir marsıvanın üstünde uzadı boyum
-Demek sizi gönderdiler kendileri gelmediler."
h. Arkan/fit


Bunu çok dinlerdim eskiden. Taşrada değil, İstanbul'da. O şehirde, gündüzleri mevlevihane gezer, geceleri bunları dinlerdim. Gazeller, Dede Efendi (İsmâil), ney taksimleri ve şimdi dinlemediğim bir sürü şey. Viyolonselde Mesut Cemil Efendi vardı. Bu gece onların arasına daldım, ne güzeller. Başka bir dönemi yaşamış, o döneme uygun düşünmüşler. Öyle söylemişler üstelik şarkıları, ilahileri, neyi söyledilerse artık.  A, bir de ney üfleyenler var! Kaç saattir aklıma ilgili ilgisiz bir sürü şey geliyor. Çok sessiz oda, arada "beni kör kuyularda", çalıyor, arada "bir sebeple gücenmişsin sen bana" , arada "bir gönlüme bir hâl-i perişanıma baktım", filan falan işte.  Yani, bir sıkıcıyım, bir sıkıcıyım ki sormayın:) Ben kendime dayanamazdım "kendimin yanında" olsaydım. Ne diyordum, tuhaf tuhaf şeyler düşünüyorum. Dağlarca'yı çok sevdiğimi düşünüyorum mesela, fazla tanımadan ayrıca. En güzel şiir ismi, onun şiirine koyduğu gibi geliyor bana. Şiir ismi, komik bu!:) Gogh'un kardeşi Theo ile mektuplaşmalarının ne kadar hüzünlü olduğunu düşünüyorum sonra. Kitabı rafından indiriyor, fakat açıp okumuyorum. Rüzgâr sevdiğimi, rüzgâr çanına bayıldığımı, evin her tarafına asıp bir de sesinden korktuğumu düşünüyorum. Budalalık bu! Çın çın çın, korkuyorsan asma. Klazomenai kazısına gitmiştim çok önceleri, beşte kalkardık, kargalar uyanmadan yani. Neden o saatte kalktığımızı düşündüm bu gece. Anlamsız geldi, yat uyu değil mi? Kocaman bir tarlanın ortasında açmamız vardı, sabah gün ağarmadan orada olurduk, etraftaki evlerin sıkı sıkıya kapalı perdelerine aç kediler gibi bakardık. Uydu mu bu benzetme bilemem, bu saatte ne kadar uyarsa artık, boş verin. İşte, o odaların içinde uyuyan olmak isterdik. Odaların içinde uyuyanlar, kazı, tarih, şu bu hiç takmadan uyurlar, yedi uyuyanlar gibi uyumak sonra. Oh mis!

Düşündüm kısaca.

Cuma, Mart 04, 2011

anlayış



Burada biz çocuktuk, burada kar denilen şeyi "tanımış" ve "tanımaya hazır olmayan" hâllerimizle duruyorduk. Burada biz, ciddi masumduk. Poliş(clea) kardan korkuyordu, beyaz, soğuk ve sonsuz diye korkuyordu sanırım. Şimdi böyle derim tabii, bu "şimdiki Justine'in" bakışı olur. Kurguyu kurup kurup bozabilen, muktedir insan analizi. O zaman bilmiyordum, gülüyordum sadece. Düz mantık; bir şey komik ya da değildir.

Kahve içip duruyorum, biraz sinirliyim şu sıralar. Sinir bana yakışmadığı için (ne bileyim, öyle olduğunu sanıyorum.) gülümsemeye çalışıyorum lüzumlu lüzumsuz. Bu komik oluyor tabii, gülüşün bazen yüzünde donuyor bazen de fazladan yoruyor. Conrad, evvelki gün sabaha karşı yatağa girdiğimde bana çok yardımcı oldu. Gemiye onun yardımıyla girdim ve oradakileri tanırken bütün dertlerimi unuttum. Kısa süreli ama güzel bir arınmaydı. Bazı cümleleri tekrar tekrar okudum; "...sessizdiler, ama alınyazılarının kötülüğünü yanıp yakılan ağlamaklı sesleri yüreklerinde tiksintiyle susturacak kadar merttiler. Salt kendilerine özgüydü alınyazıları; böyle bir yazgıya dayanabilme yeteneği, seçilmişlerin ayrıcalığı olarak görünüyordu onlara! ... Onlar, gizemli denizin ölümsüz çocuklarıydılar. Onların yerini, hoşnutsuz yeryüzünün koca çocukları aldı. Daha az isyankâr ama daha az masum, daha az günahkâr ama aynı zamanda daha az inançlı, konuşmasını öğrenmişler, ama sızlanmasını da öğrenmişler bu arada...".

Son günlerde takıldığım şeyleri söylüyordu bana ve beni onaylayan sesiyle. Şaşırarak ve düşünerek uyudum.

"...aslına bakarsan. her şey insanın zihnindedir. yani gerçek denilen hani insanlar arıyorlar da bulamıyorlar ya, insanın zihnindedir ve o kadar  çeşitlilikte gerçek vardır. böyle olunca da bir incinme hadisesini kafanın içinde evirip çevirip hale yola koyabilirsin. çözmek ya da çözmemek, kırgınlığı sürdürmek ya da sürdürmemek senin elindedir yani. bir "neden"in hacmi ile oynayıp onu genleştirip ya da katılaştırıp, olmadı su gibi akıtmak senin insiyatifine kalmış. o "neden" i  ilişkiyi sonlandırmak için de kullanabilirsin, bir karakter analizi malzemesi yapıp, onun uzantısı halinde düşünüp ilişkide insanların birbirini kabul etmeleri gereken sınırları şeklinde bir anlayış da geliştirebilirisin... biraz ısıt, sıvılaşsın, bak bakalım o "neden" nereye doğru akıyor. yani gönlünün isteği ne?..." *

Bunu kim mi yazdı? Conrad değil, Peri. Anlayış; birikimin, okumanın, görüp geçirmenin dışında bir şey istiyor. Hisle alakalı, duyusal bir şey. Bunu önemsiyorum.

----------------

Şimdi yemek yapmaya kalkmalıyım. Patlıcanlı, kıymalı bir şeyler yapacağım. Karnım çok acıktı ve yemek yaparken nasıl güzel arınır insan, bunu iyi biliyorum:) Hadi bakalım, değiş tonton!

*Peri'den.
*Yukarıdaki şarkıyı daha önce kullanmıştım. Çok güzel ve tuhaf şekilde hüzünlü geliyor bana. Çocukluk anılarına ve fotoğraflarına uyuyor. Cría cuervos filminde Saura da kullanmıştı ve çok uymuştu oradaki havaya. Filmdeki kıza (Ana) benziyor çocukluğum, yüzü, kırılgan neşesi. (hatta ekose eteğimiz bile aynı:p) Öyle güzel bir film ki, izleyin lütfen. Eminim seversiniz. Hatta kısa bir görüntü vereyim aşağıya, o filmden. Buyurun;

Salı, Mart 01, 2011

"sen benim üzerine çok kar yağan ilk kentimsin"*



"...
Bacaklarım uzun
nereye gitsem uzun
nereye gitsem gelip beni buluyor
çıkmaz bir sokakta ablam
..."

e. ayhan/ibraniceden çizmek

Hep zordur, kardeşlik bağıyla bile zordur, çünkü anlatmak çaresiz kalmakla eş değer. Anlatayım; senin kendi başına kaldığın hâller, tam o sıra yatılı okulda bir kız kardeştim ben. Televizyonda haberler savaşı anlatıyor, ihtimal kitaplarını önüne almış, ders çalışıyorsun. Babam unutuyor, köy evinde, sahi oraya nasıl gitmiştik biz? Sen biliyorsun, ben biliyorum, unutmam. Kapıları gürültüyle açıyorsun, her kapı sesinde kalbim atıyor, sana inanarak, ama kardeşim o benim, böyle diyorum kendime. Fısıldayarak. Bir şeyler döküyorsun, annemle sessizce yaptığımız anlaşma, zor zamanlar. Birbirimize "sevgiyle" katlanıyoruz.

Daha önce söylemişimdir, senin mektuplarınla dayanıyordum yalnızlığa. İlk sevgilimi öpüşümde cebimde sesin vardı. Kırlangıç diye sesleniyor, bende arınıyordun. Bütün arınmalar bitti şimdi, büyümeyi boş ver, daha çirkiniz artık. Banyodan saçında havluyla çıkan kız, ki o banyoda sular akmıyordu, hep hayal kurardı. Bir tiyatro ve eğlence düzenlemiş, sattığımız biletlerle -inan olsun- ciklet almıştık. Bak, mutluluk nasıl sakin geliyor. Sen unutursun ya... Senin günlüğünüm ben. Bakışımızda saklı yara, taslar taslar dolusu sular, geçmiyor. Bahçeye tepsiyle tabak taşınır, banyoya kovalarla, sular hep dışarıda. Nasıl arınacaksın bu şekilde? Nasıl? Seni benden başka, beni senden başka kimse anlamayacak. Bil bunu. Anlaşılmayacaksın, anlaşılmayacaksın, anlaşılmayacaksın.

Yeni konuştuk, cevabımı unutma; tarih oluşturmak zordur. Benim seninle, kahkahadan, gözyaşından, acıdan ve kavgadan, bırak bunları, unut, her şeyden oluşmuş bir tarihim var. Kimse giremez araya. İşte, bu tarih imini unutma.  

Ve üzülme, biz her işi "ala ala hey"** diyerek yaptık. Güzeldir bu.

Seni seviyorum canım, güzel ablam. Doğum günün kutlu olsun.

*Senin çok çok eski bir mektubundan.
**Ece'nin aynı adlı (ala ala hey) şiirinden.

Cuma, Şubat 04, 2011

sen ömründe sabaha emrettin mi?

(Küçükken böyle...)

"...
günün herhangi bir saatinde çıkar gelir
nasılsınız ruhi bey, derim
o her zamanki gibi: iyiyim, iyiyim
şu köşedeki masa onundur
başkası oturmuyorsa gider oturur
şaraptan başka bir şey içmez
bazen şarapla birayı karıştırır
doğrusu sarhoşken hiç görmedim
tersine çok incedir, derim ki biraz da soyludur
nedense bulutlanır gözleri arada
o zaman kimseyi görmez
uzaklara bakar yalnızca
..."
e. cansever

Edip, canım, hayatım. Daha çok ekmeğini yeriz biz, ne yapalım sen de yazmasaydın böyle içli içli. Nöbet sonrası çok uyuşuk oluyorum, canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Boş boş oturuyorum ve kuruyorum. Bugün biraz düşündüm de, Ruhi Bey'e tuhaf bir yakınlık hissediyorum, şarap ve bira benim için de önemlidir:p Eskiden fondip yaparken daha rahattım tabii, şimdi birazcık yaşlandım. İçimi ısıtan içecekleri seviyorum; çay, bira, şarap. Alkol değil sanırım sorun, çay içerken, o mutluluğu sıcacık içinde hissederken de aynı duyguyu yaşıyorsun. Her şeyi yapabilirim hissi. Akşam bütün ışıklar yanıkken, sesler kesilmemişken daha, çay bardağı elinde, mutluluk böyle küçük bir yudumdaysa eğer; neden olmasın? Sabah henüz şehir uyanmamışken, ezan sesi bulanık bir şeyi daha da bulanıklaştırırken, benim içim titrerken bütün ölüm kapıları açıktır artık.

William Blake/book of job

"My bones are pierced in me in the night season: and my sinews take no rest"
Eyub, 30/17

Peri soru sordu dün gece. Bende bir telaş bir telaş. Sanırsın, o gece gerçekten ağaç oluyorum. Hayır, insan olduğumu, olabildiğimi bile düşünmüyorken doğru dürüst. Bir de insan olmayı şiddetle istemiyorken. Canım sevgilim duy beni; "İnsan olmayan ama kesin 'bir şey' olan bu kız" konuşuyor yine gece gece. Tamam konuya dönüyorum. Bu aynı şuna benziyor; en çok sevdiğin kitap, yazar, film, sorusu gibi, bütün varlığını ele geçiren gizemli, hangi amaca hizmet ettiği muğlak bir soru:p Kiraz ağacı müthiştir, ama güzel Stella olmuş bir kere, hem onun Tennessee Williams torpili var:p (İşim gücüm geyik olmuş benim, pardon gerçekten.) İncir desen, muhteşem! Hem bana ne çok yakışırdı, bayılırım yemişine. Ananemin köyünde de çok haşır neşir olmuşluğum vardır. Sütünü, kaşıntısını, tadını iyi bilirim. Fakat onu da Şenay almış, öyleyse hiç karışamam. Elinin ayarı yok gibi geliyor bana, kızar filan:p (Elbette şaka yapıyorum, alınma lütfen.) Sonra aklıma kestane ağacı geldi. Çocukken (evet, gökyüzü gibi gerçekten gitmiyor, gidemiyor!) çatıya sarkan dallarında oyun oynardık. Şahin tepesi diye bir isim verdiğimiz en yüksek dalına çıkmak büyük işti. Ben biraz zor çıkardım tabii, vertigo:) Erik ağacı, nasıl eğlenceliydi. Kırmızı, yeşil, sarı her rengi ve çeşidi vardı ve dallarında meyveye doyardık. Elma, inanılmazdı. meyvenin ağırlığından eğilen dalları saklanmamızı kolaylaştırırdı. O bahçe, bu kadar çocuğun sesiyle içimde neden ağlıyor hâlâ? Sevgili Atze, bilmez miyim hüzün kelimesinin sende olumlu bir hâl aldığını, sevdiğini? İyi bilirim. Seni tanımasam bile bilirim. Kelimelere sığınan birinin, çözülmesi en zor şeyi neden sevdiğini anlarım.

Ama sakın neşeli bir anıyı, hadi onu bir kenara bırakalım, neşeyle anlatılmış bir geçmişi hüzünlü yapmayın. Olumlu, güzel ya da mutluluk dolu, ne olursa olsun hüzün kalpte bir sıkıntıdır. Ağacın dallarının saçlarını karıştırması, o duyguyla şımartılmak sadece zamanın geçtiği hissi derdimizse hüzünlü olur. Sendeki hüzün (yine en iyi sen bilirsin elbette, öylesine konuşuyorum say) düşündüğün kurgunun resmi ve yansıması.

Şöyle yazmıştım; "Hüzün belirsiz bir şey. Zamansız. Birden geliyor, anlıyoruz mutsuzluğumuzun kışını yaşadığımızı. Ne güzel çocuk olmak; bir kadeh şarabın, belirsiz dizelerin, akşamın ve yağmurun hiçbir şey vadetmemesi. Bu kadar üzüle üzüle bu yaşlara gelmek… O geldiğinde, "bir yaşam alanı" alayım lütfen, diye seslenmek. Midenin devamlı bulanması. Nefes alamamak. Yatakta devamlı dönmek, bütünüyle hasta hissetmek, vücudun karıncalanması, bütün organların. Ve en çok beynin. Beynine, düşüncelerine batan bir şeyler. Geçmesini beklemek hüznün. Neyi beklemek peki, godot? Evet, Beckett söyledi. Çok hüzünlüydüm ama duydum. Hüzün gitsin diye, sırf o gitsin diye, yarın sabah erkenden kalkmak, bu sabahtan daha farklı bir şeyler yapmak. Ama çabuk geçiyor sabahlar, kalkınca gece oluyor, hep gece oluyor. Gece denize girilir o zaman, çakıllı, soğuk bir denize. Geçer."
"bugün güneş doğmayacak, bugün sen çok öleceksin
  Biraz düşlerine eğil, orda bir şey bulacaksın"
h. arkan

Yine, Peri'nin sorusuna döneceğim. Madem eski topluyor bizi, şöyle bir şey vardı; dokuz, on yaşlarındaydım. Bahçeli evin çok ötesinde büyük bir tarlada toplanmıştı herkes. Ben evde kalıyor, hayal kuruyordum. Bir şey beni seyrediyor, birisi benim sesimi duyuyor, bir hareket, olmayan ama olan düşler benimle yaşıyordu. Arka kapıya gidiyorum, kestane, incir, elma, erik, kiraz, muşmula, dut, tanrım bütün ağaçlar bana bakıyor! Ön tarafa çıkıyorum, armut, vişne ve üzüm orada. Sesleri yok, duruşları beni delirtmeye yetiyor. Gideyim bakalım dedim, tarlaya. Yolu güzel, oyunlu ama biraz korkunç. Çocukken her şey korkunç ya, neyse. (Bir gün Lily'ye, bu duyduğun tıkırtı sokaktaki yavru kedinin sesi dedim, korkudan sarı yüzü bembeyaz oldu. Bir de çok sever kedileri, tüm hayvanları güya:p) O yolda, uzun ve süssüz kavak ağaçları vardı.


Sesleri aklımda kaldı. Asla dallarına oturamayacağın yalnızlığı. Bak yine hüzün!:p Beni deli bir çocuk yapan o yolun, o güzel ağaçlarıdır. Kavak ağacı, benim kadar şizofren, benim kadar hasta, benim kadar ıslıklıdır. Kulakta devamlı bir sesle yaşamak ne demek, bir bu ağaç bir de ben bilirim. Ve o gün iyi ki o yolda yürümüşüm. Başım yukarda, yukarda, kavağın en tepesinde. Çünkü çok uzun bu ağaç, ne zavallı, ne yalnız. Bir ağaç gibi tek ve neydi yahu, unuttum?! Hah ha, şöyle afili şeyler bu güzel ağaçlara hiç ama hiç uymuyor, yapmayalım lütfen.

Stella'ya imreniyorum. Çocukken çok güldüm, çünkü bu benim gülmeyi iş gibi bilmemdendi. Ötesi yok. Gülmenin vücudumda bir izi var hâlâ. Ona bakınca kavak, tahta sesleri, gülüşmemiz ve tüm çocukluğum hüzünle geçiyor gözümün önünden. Oyun kurardım, inatla oyun yapardım her şeyi. Sabaha emrediyordum, belki günahım budur.

Ve şunu da yazmıştım, öyle bitsin. Yoruldum yazmayayım artık.

"Bence çocukluk; acıyla, tuhaf bir ürpertiyle, korkuyla ve bütün bunlara bulanmış oyunla hatırlanan bir dönemdir. Çocuk, unutmaz. Her şeyi özgürlüğün o korkutucu rüzgârıyla kurar. Çocuğun anıları bir yetişkinin anılarına benzemez, silik ama serttir. Hesaplı tutulan kinden çok kaynağı belirsiz kötülük vardır. Bir çocuk, intihar ederse ne olur? Ölümün büyük işi olduğunu düşünen bir çocuk, ölmeye karar verirse, artık görünmez mi olur?"

(Büyüdüm ve...İnsan yedisinde neyse:))

* Dalmış, unutmuşum. Çemberi kırmak olmaz. Bu sorunun (bir ağaç olsan ne olurdun?) cevabını sevgili Vuslat ve canım Yağmur da versin isterim.  Hem Yağmur güzel bir fotoğrafla süslersin belki yazını, ne dersin? İsterseniz tabii, zorla mim mi olurmuş hiç?:p

Pazar, Ocak 23, 2011

Reza'nın âşıkları, Bonnard'ın çıplağı, Cat'in sesi ve benim bakışım


Pierre Bonnard/La Siesta

Bonnard, kadını böyle yatırıyor, uyutuyor ve sessizce bekliyor. Bu bakışı seviyorum. Sakinliği, uyurken odanın sessizliğinde kaybolmayı. Tüllü bir uyumayı, çıplak ve serin.

Reza Abbasi/Two Lovers

Reza, aşıkları böyle kavuşturuyor. Sarılırken birbirlerinde eriyorlar. Bu sarılmayı seviyorum. Elin, sevdiğin bedende kaybolmasını, nefes nefese kalmayı. Tutkunun bu rengini, sarı ve ateşli.

Cat Stevens

 
Cat'in güzel ve ılık sesini seviyorum. Eskiden çok dinlerdim. Öyle çok oldu ki sesini duymayalı. Bu kadar dile düşmesini, her ağızda ayrı anlatılan hikayesini umursamıyorum. Onun sesini her duyduğumda rahatlıyorum. Bana eskiyi anlatıyor, benim tarihimden de öteyi. Bir sandalye düşüşü, kasette duyulan hışırtı.


Bazı şeylere bakışım biraz özürlü. Baştan hatalı, ilk tuttuğum yerden. Işık, gölgenin olmasını mı sağlıyor? İşte orada dursam. Somut, tutulabilen, gölgesi olan bir yerde. Dayandığın nokta sallanmaz belki. Yine "belki" biliyorum, nedeni "bu benim tuhaf bakışım".