C. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
C. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Ekim 28, 2013

kış




Kış geliyor, haliyle kış hazırlıkları başladı. 


Şaka yahu, ben kim, bir şeye, bir yere hazırlanmak kim, çok zor bu cephede öyle işler. Ama bir dakika, kendime o kadar da haksızlık etmeyeyim, geçen zamanda pek önemli bir misafir ağırladım; telaş, heyecan içinde koşturdum, plan program yaptım. Buna hazırlanmak diyorsak buradan azıcık puan kapabilirim. Yukarıya fotosunu koyduğum turşu hikâyesini  de anlatınca bütünlemeye kalmadan geçerim sanırım. 

Sayılı gün, su gibi aktı bitti. Zaman, elimizde ne var ne yoksa üfleyip savuruyor, her gün daha çok şaşırıyorum geçen zamana, arkasından alık tipler gibi sayıklayıp duruyorum, ama daha dün, ama geçen gün... evet ben katıksız bir şapşiğim, itiraf ediyorum. (ve aramızda kalsın, ben en çok bu zaman denen şeyden korkuyorum.) 

Üflenip kaybolan zamanda neler yaptım peki? (Proust'a selam olsun, izindeyiz!) Geçici görev  diye bir bela vardı başımda, o teraneyi atlattım. Torbalı pek de ilgi çekici bir yer değilmiş yakından şahit oldum. İlk nöbetim bol kazalı, bol hastalı geçti. Hastaların alkol promilleri de yüksek olunca benim sinirler iyice bozuldu. Berbat bir nöbetti, o gün hem çok yoruldum hem de Gerede'deki ilk gençlik yıllarıma, oradaki trafik kazalı nöbetlerime döndüm.  Kötüydü.  Başka bir nöbette ise deli gibi yorulmuş halimle C. ile tartıştığımı hatırlıyorum. Kendi kendimi öldürüyorum, bu kesin. Hiç bir şey yokken birden cehennemi buluyorum, farkındayım ama elimden bir şey gelmez, kendimden vazgeçemem, bunca yıl taşıdığım saçma, anlamsız, tuhaf bir şey bu "kendim" dediğim şey, vazgeçip, değiştirmek kolay değil, bu da kesin. O günlerden aklımda kalan tek güzel ayrıntı, eve dönerken arabayı iyice yavaşlatıp şehirde çok yaşayamadığım sabahın güzelliğini seyretmekti. Romantizm filan yapmam, korkmayın, sadece gördüğüm olağanüstü güzelliği söylemeliyim. Ağaçları hiç o kadar net görmemiştim, yüzleri yeni yıkanmış gibi serin ve renkliydi hepsi. Yol boştu, birkaç uzun yol kamyonu ve yolcu minibüsü o kadar, fırsattan istifade doya doya seyrettim ben de, nefisti. 




(ilk fotoda C. uçaktayken onun için yapıp fotoğrafladığım muffinler var, gelince aç olur, atıştırmalık hafif bir şeyler olsun diye düşünmüştüm. heyecandan ikimiz de doğru düzgün bir şey yiyemedik tabii, kaldı güzelim çörekler öyle. o gece nasıl araç kullandığımı da bilmiyorum ya, allahtan yollar boştu.;) diğer fotolar arkeoloji müzesi'nden, bomboştu biz gittiğimizde, en son lisansta gitmiştim bu müzeye, yıllar sonra tekrar gitmek tuhaftı. c. olmasa yaşadığım üzüntü ve sıkıntıya dayanmak daha zor olurdu, eminim.)

Sonra, C. bayram tatilinde benim yanıma gelmeye karar verdi. Bunca yıllık beraberliğimizde hep ben ona gittim, ya da birlikte bir yerlere gittik, bu zamana kadar benim evime, benim yaşadığım yere hiç gelmemişti. Dramatize etmiş gibi olmasın, özellikle tercih ettiğimiz bir şey değildi bu; onun izni az ve sadece hafta sonları izinli, benim iki nöbet aram bile onun izninden fazla, haliyle benim oraya gitmem daha mantıklı oluyordu. Her neyse, bu uzun tatil bize yaradı, sevgilim de benim habitatımı sonunda görmüş oldu. Sabah kahvaltılarında çaylı, bol kahkahalı, komik sohbetler ettik, yatakta uzun uzun konuştuk, benim hep tek başına oturduğum, -hayır! bildiğiniz yayıldığım- koltuğa birlikte uzanıp film izledik, İzmir'i el ele, kol kola gezdik, vs. vs. Ama gelin görün ki ben bunlar hiç yaşanmamış gibi hissediyorum şimdi, sanki uzun bir rüya gördüm ve bitti.  Tuhaf. 

Ona çok kırılmıştım gelmeden önce, ne kadar istesem de yaşadığım şeyle, o sinir bozucu aptallıkla halleşemiyordum. Buraya geldiğinde konuşuruz diye düşünmüştüm, olmadı. Konuşmak ne kadar zor. Anlamak, güvenmek, affetmek, unutmak çok zor. Peki alışmak neden bu kadar kolay? Hadi bakalım, bir tane tuhaf da buraya gelsin; hayat tuhaf hanımlar beyler, hem de öyle böyle değil, pek tuhaf.





(tchibo'nun güleryüzlü çalışanının tavsiyesiyle aldığım -bayramda mühim misafirim var, çoook güzel bir kahve istiyorum demiştim;p- wiener melange'ı nefis çıktı, çok beğendim. evi de mis gibi kahve kokutuyor, bir taşla iki kuş. ilk defa çiğ börek yaptım, harika oldu ve biz o ağırlıkla gece seansına gravity filmini izlemeye gittik! son fotoda ise, şu blogta görüp aklımın bir köşesindeki "kesin yapılacaklar!" listesine yazdığım muhteşem omlet var. mutlaka ama mutlaka deneyin bu omleti, sadece çedar peyniri olarak benim kullandığım la vache qui rit markasının cheddar'ını kullanmayın. blogta yazan markayı filan deneyin ne bileyim, yeter ki benim düştüğüm hataya düşüp, sevgilinin kalbini kazanacağım derken kafasını kırmayın yeter.;) peyniri paketinden çıkarırken deliriyordum ama sonuç şahane oldu, bayıldık, bayıldık.)

Tüm tatiller, güzel günler hızla geçermiş, bu da geçti. Aklımda sadece birkaç güzel fotoğraf ve anı kaldı. Özellikle birini hiç unutmam; fuardaki arkeoloji müzesini (bu diğer müze, varyanttaki değil) gezdikten sonra şehrin gürültüsünden uzak, o muhteşem sessizlikte C. ile bankta oturduğumuz zaman büyülüydü; akşam oluyordu, uzaktaki lunaparkın ışıkları hiç anlayamadığım zamanı daha da  gerçek dışı yapmıştı. İçimden güldüğümü hatırlıyorum; bu benim yaşadığım şehir olamaz, demiştim, bu şimdi buraya kondurulmuş bir sahne, etraftakiler de şehre uğramış kumpanyanın oyuncuları olmalı. Lunaparka belki de onun için gitmedim, uzaktan sahneyi daha kusursuz yapıyordu, bir şeyler uzakta kalsın öyle, ben kafamda kurayım. Böyle güzel. 

(fuardaki manzara ilk fotoda. şikayet etmeden, sıkılmadan o bankta uzun bir süre oturduk, üstelik ikimiz de hastaydık! hastalık meselesini sonra anlatayım, sabah oldu yine. yalnız hikâyenin en trajikomik kısmı hastalık bölümünde saklı, bir ara anlatayım ki bizden ders alın.;) ikinci foto varyanttaki arkeoloji müzesinin bekleme salonundan -belki de lobisi, bilemedim şimdi-. ben de c.'yi çektim ama sormadan koymayayım dedim. insanın kendi fotoğrafları üzerindeki tasarrufu daha kolay, koy gitsin nedir yani?;p) 

Aaa, turşuları anlatmayı unuttum! Bravo bana, akşam çayı demlemeyi unutmuştum şimdi de bu. Ya yaşlanıyorum, ya da acilen b12'ye ihtiyacım var, durumlar fena. Of, saat 5 olmuş, turşu bahsini hızla özetleyeyim. Geçenlerde bir konuşmada turşu lafı geçince canım çok çekti ben de "yapayım ne var ki, atla deve mi?", dedim. İlk deneyimim bu, nasıl olacağını hakkında hiçbir fikrim yok. Nette bulduğum tüm tarifleri kolaj yaptım kafamda ve turşumu kurdum. Yalnız benim turşu ananemin ekolünden oldu, köy biberi ve büyük salatalıklarla. Akşam vakti çıktım manava gittim, haliyle ne kornişon bulabildim ne de başka bir sebze, işte o zaman ananemin güzelim turşularını hatırladım. Umarım benim derme çatma turşum da güzel olur, gelişmeleri saniye saniye aktarırım size, bakalım.. Hmmm, ama hayır, dün sadece turşu yapmaya karar vermemiştim, twitterda birden karşıma düşen Leylak Dalı'nın olağanüstü reçelini de (acı domates reçeli) denemeyi düşünüyordum. Ama ne domatesler artık yaz domatesi ne de benim vaktim vardı. Aklımda kaldı, kesin yapacağım fakat ne zaman olur bilemem. Yazı beklerim belki. 

Bir iki gündür elimde  Márquez'in Albaya Mektup Yok, isimli uzun öyküsü var, tam bu ayın, ekimin kitabı bu öykü. Hüzünlü, tuhaf. Onu da sonra konuşalım. Burada vedalaşalım, ben hızla yatağa geçeyim artık. Dedim ya size, sabahın güzelliğini böyle böyle kaçırıyorum işte. Yaz bitti, kış geldi ve hatta ömür geçiyor, hep aynı şey. Ben akıllanmam.  

Perşembe, Mart 14, 2013

sen beni ne güzel biliyorsun



" 
İnançlı biriyle inanmayı konuşmak, işte bu insanın başına gelecek en zor birkaç şeyden biridir. İnancın kendisi üzerine konuşmak bile oldukça zorken; onun nesnesi, hatta öznesinin yanında konuşmak, ya da kırmadan konuşmak mümkün değildir. Bu artık bir doğruluk, gerçeklik meselesi değildir. Yapısal olarak benzese, hatta bundan ibaret olsa da; kanaat meselesi de değildir. Artık o kuruluş itibariyle bir hakikat, varlığı anlamlandırma tarzıdır. Artık bir fikri yanlışlamak, o fikri yanlışlamak anlamına gelmez. Bir varoluş türünü reddetmek anlamına gelir. Bu epistemik bir tartışma değildir, ontolojik bir meseledir.

Üstelik inanç, kendi varlığını kendinden kurar. Kanıtın yokluğu, inancın tamlığının kanıtıdır. O delilleri azalttıkça kendini mükemmelleştirir. Çünkü delillerin çürüme ihtimali her zaman vardır. İsa’ya inanır Thomas örneğin, çünkü sevgisini kalbimize koymuştur. Bundan sonra delil aradıkça, inancımız yerine şüphemiz artar. ‘Haktan ırak bir nesne yok, gözsüzlere pinhan imiş’ der Mısrî. İnanç, gerçekliği yeniden kurar. Onun içinde ne kadar korku varsa, en az o kadar da ümit vardır.

İnanç bize mükemmel olmayanı mükemmel görmeyi, hatta mükemmel olmasını istemeyi öğretir. Kusurlu bir şeyi, yüce bir şey gibi sahiplenemeyiz. Çoğu kez bu denli güçlü değiliz. Şizofren bir çobanı sevmek kimin işine yarar ki? Bu dünyanın kaba gerçekliğine kim göğsünü gerebilir ya da? Gücü yetse bile, kim biricik ömrünü böyle sessiz ve kederli yaşayabilir? Bir hakikat yoktur, fakat bir hakikati kurmak gerekir. Masanın masalığına varana kadar kurmak gerekir. Bizim dünyayla tek insani irtibatımız budur. Birbirimizle de öyle. Şeylerin kütleler, hacimler, zamanlardan başkaca bir şey ifade ettiği tek an bu.

Sana inanıyorum ben, en az masanın masa olduğuna inandığım kadar inanıyorum. Güzel atomlara, doğum günlerine inanmanın da, ancak böyle mümkün olduğunu biliyorum. Senin de bilmeni, inanmanı istiyorum. Her türlü nedensellikten şüphe edebiliriz, zihnimizin buna hakkı vardır. Ama bu şüpheyle yaşamaya hakkımız yok.
14 milyar yaşında bir evrenin ölçüme gelmez küçüklükte bir parçası olarak başka bir zihinde önemsendiğini bilmek, bak, bu insanın başını döndüren, çok tuhaf bir şey. Keşke yalnız bunun için’lere eklerim ben bunu, tartışmam!

Senin,
C.   (14 mart 2013)

 " 

----------------------
Bir mektubumda sana ve aslında kendime sormuştum, hatırlarsın; "... birebir eşleşmediğin, korkulara kapı açan, hiçbir gelecek tahayyülü olmayan, özel günleri bilmeyen, konuşması gereken yerde hep susan, bazen çok derinden vuran, acıtan cümleler kuran, her şeyi bir yana bırak, yan yan, tıpkı bir yengeç gibi yürüyen biriyle neden beraber olur bir insan? gerçekten deli miyiz yoksa biz?..." diye.  Cevap inanmakta saklıymış; sen beni ne güzel biliyorsun.

Bu güzel mektubun yorum kısmında kalmasın, burada, tam gözümün önünde dursun, kalbim dua gibi tekrarlasın cümlelerini. Bir tek o duaya inanayım, yeter. 

Çarşamba, Mart 13, 2013

güzel atomlarla ilgili

Marc Chagall-Le Ciel Embrase

13 mart by justine on Grooveshark

Ben hep biraz korkaktım. Hayır, daha dürüst olmalıyım, burası benim kendimi kandırdığım bir yer değil, ben çok korkak biriyim. Hep öyleydim. Fiziksel, maddi bir korkaklıktan bahsetmiyorum. Bu, kurmaca korkularla ilgili bir şey. Bunu, geceleyin ıssız bir sokakta yürümekten, evde tuhaf sesler duyup kulak kesilmekten, fiziksel bir varlığın gölgesinden korkmakla bir tutma, bunu kafamızın içindeki o ıvır zıvırla dolu, tuhaf dünyaya bakıp anla. Gözlerime bak, orada -bazı insanların varlığını bile bilmediği- korkunun yarattığı mutsuzluğu göreceksin. Ben küçükken tanıştım onunla, gözlerime yerleşmesi o zamanlara rastlar. Orhan Pamuk'un muhteşem romanı Beyaz Kale'de, hoca, delirme anlarından birinde (ben o anlara bu ismi vermiştim) ikizi olan yabancıya "korkuyorsun" der, "neden korkuyorsun", diye çocuksu bir inatla sorar, esasen onun kendisi kadar korkmadığını o da bilir, içimi acıtan bir saflıkla sorar; "neden korkuyorsun?". Kendi sorusunu yine kendisi cevaplar; "Ben söyleyeyim neden korktuğunu. Suçlu olduğun için korkuyorsun. Burana kadar günaha battığın için korkuyorsun. Benim sana inandığımdan çok, sen bana inandığın için korkuyorsun." Bu satırları okuduğum zamanı dün gibi hatırlıyorum, kalkıp koridorda dolaşmıştım. Nöbetçiydim yine, boş gözlerle bahçeyi seyretmiştim, hasta insanlar, yürüyen insanlar, her şeyi bilen, korkmayan insanlar, nasıl ağlamak istiyordum anlatamam, ağlayıp içimdeki korkuyu unutmak. 

Seni tanıdım, ilk defa kardeşlerim, ailem dışında başka birinin yanında korkularımı unuttuğumu fark ettim. Uzun sürmedi. İnanç nasıl bir şey, rahatlatır mı, sağaltır mı, acı mı verir insana, neye benzer inanmak? Ben inanmayı güneşli bir güne benzetirim. Sarı bir yaz mevsimi; ölüm, endişe, ve tüm sıkıntılar bir film gibi uzaktan izlenir. Kokusu hızla yayılan şeylere yaklaşamazsın, hep bulanıktır. Sıcağın toprak üzerindeki buğusu. Güneş çekilince gölgelerin gitmediğini, daha belirginleşip etrafımızda dolaştığını, ahşap bir evin tahta kapısına açılmasın diye bıçak sokarken anladım. Girecek birisi değildi korktuğum, gölgelerin farkındaydım. İnanmaya çalışıyordum. Uzun sürmedi, hiçbir şey uzun sürmüyor. Gölgeler çok uzun sadece. Uzun, upuzun, benim boyumu geçen gölgeler. En çok gölgelerden korkuyorum, onların kalbime düşen karanlığından. 

Biricik sırdaşımsın sen benim, onun için sana anlatıyorum bunları. Doğum günü yazısına benzemedi sanki bu yazı, olsun; senin önemsemediğin, benim öğretemediğim bir saçmalık değil mi doğum günleri? Üstünü çizelim geçsin.

----------------  

Bu sefer biraz daha farklı yazıyorum bu yazıyı. Saçmalığını düşünmeden ve işin  doğrusu önemsemeden doğum gününü kutluyorum. İyi ki doğdun canım. Güzel atomlar işin kimyasını filan darmadağın eder, çünkü onlar da saçma, komik ve aptaldır. Yok deseler inanırım, ve yine umursamadan tekrar ve tekrar senin doğum gününü kutlarım.  

Salı, Ekim 02, 2012

"time immemorial", güzel anılar ve derin uyku


" Kendi kendime, 'Belki de,' dedim, 'bizi bu dünyanın eline bırakan Tanrı da bize yaptığı haksızlıkları böyle unutuyordur.' " Durrell'in Balthazar'ında Justine, çocukken yaşadığı ve tüm hayatını etkileyen taciz olayını anlatırken böyle diyor. Onu üzen, ruh sağlığını bozan ve bu yüzden bir sürü kişiyi incitmesine neden olan o insanın, geçmişteki çirkin olayı anımsamadığını yüzündeki mekanik gülümseyişle anlatıyor, karanlık gözlü kadın, Justine. Kaç gündür bunu düşünüyorum; suçlamak için, suçlanmak için, hatırlamak gerektiğini, ve vicdan azabı yaşamak için, ve sorumluluk almak için... Hepsi için derli toplu bir hafıza. Tanrı ile bir sözleşmem olup olmadığını düşünüyorum, varlıktan gelen sözsüz bir anlaşmaya her iki tarafın da bağlı kalmayacağını hissediyorum. Eğer çok acı çekiyorsam, bazı geceler (karanlıkta ve çok çok sessiz), allahım lütfen bana yardım et, beni bırakma, diye yalvarırım. Gerçek bir inanç, ciddi bir bağlılık filan diyemem bu yakarışıma, büyük bir çaresizlik olduğunu biliyorum sadece. "Neden beni terk ettin!?" sorusu tanrının hafızasına bağlı belki de, ne büyük bir yalnızlık. Unutmanın sadece insan işi olmadığına kendimi ikna edip uyumaya çalışıyorum.

Bu akşam Balthazar bitti, elimde günlerce oyalanan bir kitapla vedalaştım yine. Bu kadar uzun süre elinizde taşırsanız bir kitabı, elbette cümleleri kazımak zor olur beyninizden. Justine'i okuyalı yıllar oldu, Durrell'in cümlelerini, üslubunu unutmuşum. Aklımda dili muhteşem bir kıvraklıkla kullanan, zeki bir yazar imgesi kalmıştı sadece. Balthazar'ı okurken biraz bozuştum kendisiyle, basbayağı oryantalistti Durrell, Justine'de su yüzeyine çıkmayan alaycı dili burada zehirliydi. Onun küçümseyişlerine kulak asmadan dilinin güzelliğinin tadını çıkarmaya baktım. Sonra bir şeyler değişti tabii. Anlatayım; bilen bilir, İskenderiye Dörtlüsü sürgülü levhalı roman dizisidir aslında. Romanda bir karakterin (pursewarden) kendi kitabı için kullandığı bu benzetme bana kalırsa Durrell'in dörtlüsünü eksiksiz tarif eder. Her kitap bir sonrakinin yanlışıdır, ya da tam tersi, sonradan gelen parça öncülünü yalanlar. Balthazar, Justine'de anlatılan çoğu şeyi ters yüz ediyor okuyucunun kafasında. Kitabı bitirmek için, -tüm huzursuzluğumu unutmak için esasen- elimden bırakmadığım son üç gündür biraz önce söylediğim değişikliği ve şaşkınlığı yaşadım ben. Küçümseyici, kibirli sandığım dilin, kazınınca altında binlerce görüntüyü sakladığına şahit oldum. Ortaçağ parşömeni benzetmesi geçiyor romanda, evet onun gibi silinip silinip tekrar yazılan doğrular, yanlışlar vardı Durrell'in dilinde. Ben bu anlatımdan büyülendim. Zaten, bir karakterinin adını kendime mahlas seçecek kadar (sade'ın değil durrell'in justine'idir bu. hoş, durrell de sade'dan ödünç almıştır ya, neyse) dilini sevdiğim Durrell, bu kitaptan sonra kıymetlim oldu. Bunu tarihe not düşelim öyleyse;)

Serinin bu ikinci romanında (kitap, olaylar değil, düşünceler geçidi ve bunun için konuyu özetlemek nafile bir çaba bana göre), ilk kitaptan tanıdığımız anlatıcı (darley) bu sefer kendi gözlemlerinden değil, dostu Balthazar'ın ona verdiği notlardan faydalanarak yaşananları anımsamaya çalışır. Justine'i aslında hiç tanımadığını fark eder (düş gücü ve bellek uyumsuzdur, üstelik kim kimi ne kadar tanıyabilir?), şaşkınlık ve hayal kırıklığı Clea'nın mektubuyla (benim fikrim) son bulur. Şimdi, burada, kitabı okumayanların kafasını karıştırmak istemiyorum. Güzel romanların böyle bir etkisi vardır bilirsiniz, her şeyi anlatmak isteyip, sessizliğe mahkûm ederler sizi. Bende, "yumuşak bir sarsıntı" yaratan -bunu çok düşündüm, özellikle bu şekilde tanımlamak istiyorum, başka açıklaması yok- kitabın sonundaki iki mektup bahsettiğim sessizliği mükemmel açıklıyor. Mektuplardan ilki Clea'dan. Diğeri Justine'in belki de tek gerçek aşkı, yazar Pursewarden'dan geliyor. Pursewarden, "ah, keşke konuşabilseydik, ne iyi olurdu" diye yazıklanıyor Clea'ya ('yazıklanmak' Ece Ayhan'ı anma kelimem benim), yalnızlığı anlatıyor. O bölümü düpedüz yazmalıyım, aracısız. Sizin de okumanızı istiyorum çünkü; "İçimde kullanılmadan duran bir sürü tamamlanmış konuşma var! Yalnız yaşayan insanların belki de gerçekten eksikliğini duydukları tek şey bu; düşüncelerini kendi düşüncelerinin yanına koyup uyup uymadıklarına bakabileceğin bir dostun arabuluculuğu! Yalnız insanlar saltçı oluyorlar, olmak zorundalar, eşyanın doğası uyarınca yargıları da öyle, ex cathedra." Alıntının sonundaki Latince kelimeyi "yetkeli" diye not düşmüş çevirmen, ben otorite sahibi diyeyim size. Sonradan uydurulmuş, dile uymayan kelimeleri sevmiyorum. (hepimiz, tüm yalnızlar pursewarden'ın dediği tuzağa mı düşüyoruz yoksa? yargılar, yargılar, yargılar, sevip sevmemeler, tam komedi) 

 

Geç oldu değil mi? Yarından sonra sevimsiz bir gün, ihtimal o zaman göndereceğim bu yazıyı bloğa. Şimdi biraz dinlenmeli, ama uykum yok. Ne yapalım, Clea'nın mektubundan parçalarla devam edelim mi yazıya? Sonra tatil fotolarını bir iki cümleyle anlatır ve çatılan kaşlarımı rahatlatıp giderim yatağa. İyi fikir, öyle yapalım. Bu yukarıdaki foto deniz kıyısından, Olympos sahili. Son iki gün, C. gittiği için (onun izni benimkisinden çok çok az) kızlarla beraberdim. Onlar, bizden ayrı, beğendikleri başka bir yerde -kayalıklara yakın- denize giriyordu. Onlara eşlik edince yukarıdaki güzelim minyatür ağacı, çalıyı da gördüm. Bu küçücük bitki, çiçeklenip etrafı güzelliğiyle süslemenin dışında gölge de veriyordu. Öyle şaşırtıcı ki bu güzellik, hayran olmamak elde değil. Küçük, basit bir çalılık, ama gölgesinde kitabını okuyabiliyorsun, güneşi neredeyse tamamen engelliyor. Aklım almıyor gerçekten, bizi böylesine koruyan ve muhtaç olduğumuz doğaya nasıl da zarar verebiliyoruz? 

 
 
Clea, kitabın sonundaki mektubu, kirletilmemiş, zarar verilmemiş bir doğanın içinden yazıp, gönderiyor; ortasından tatlı sular, Akdeniz çiçekleri fışkıran kayaların süslediği bir yerden. "Gündüzleri kumrular, geceleri bülbüller", diyor, "tozdan sonra ne büyük bir erinç". Benim çok sevdiğim ve sizinle paylaşmak istediğim şöyle bir bölüm var mektupta; ölen yaşlı bir adamın (scobie) papağanı Clea'dadır, papağanın her sabah sahibinin sesini ve hareketlerini taklit ettiğini söyler Clea, sonra eskiyen bir plak gibi anısı yavaş yavaş silikleşti, der; "...bunları daha seyrek yapmaya, sesi daha az güvenli çıkmaya başladı. ... Bence galiba insan dostlarının, dünyanın gözünde böyle ölüyor, eski bir dans ezgisi gibi ya da bir vişne ağacının altında bir filozofla yapılmış unutulmaz bir konuşma gibi yavaş yavaş eskiyor. Suskunluğa geri dönüyor. Sonunda kuş iyice güçten düştü, bir gün başını kanadının altına sokup öldü. Çok üzüldüm, ama çok da sevindim. 
Biz yaşayanlar için sorun daha başka -bir yürek üslubu oluşturmaya çalışırken zamanın dizginlerini nasıl kullanmalı- bunun gibi bir şey? Ben yalnızca anlatmaya çalışıyorum. Güçsüz kişilerin yaptığı gibi zamanı zorlamamak -çünkü bunun sonu kendi kendini incitme, büyük iç acısıdır- ama dizginleri elimizde tutup ritmini istediğimiz gibi, işimize geldiği biçimde ayarlamak. Pursewarden, "Tanrım, bize sanatçıların kararlılığını, ustalığını ver," derdi, benim buna ekleyecek tek sözüm, yürekten bir amin olurdu..."

Zamanı zorlamayalım, tamam, bu işimizi kolaylaştırır. Eskiyi anıları tazelemek için değil, bir güzelliğin kaydını sağlama almak için, belleğimizdeki kayıtları -rakamsız, sembolsüz- numaralamak için kullanalım. Şimdi ben, hiç istemediğim bir karar vermişken, ameliyat olmayı en sonunda kabul etmişken bu mutlu fotolara bakalım, rahatlatır. C. ile ilk uzun tatilimizdi, bu tatil. Daha önce çok fazla yere gittik, çok gezdik ama sonunda hep eve dönüyorduk. Ada tatilleri de en fazla iki gündü. Geçen yıl Olympos'a gitmiş, onu da iki güne sığdırmak zorunda kalmıştık. Ben böyle, iki, üç, beş diye çocuk diliyle anlatıyorum ya, gülmeyin bana, inanın küçük şeylere sığınarak büyüyor insan. Ben böyle büyüdüm. (acaba?;)) Her neyse, sizden önce C. gülecek bu yazdıklarıma, o üçe beşe inanmaz. Bir şeylerin, başka başka şeyleri sembollemesini sevmez. Ben konuştuğum zaman hayretle dinliyor beni, biliyorum. Cevap vermeye çekiniyor (verdiğinde olan şey, hepimizin yaşadığı kavga, tartışma işte, bilirsiniz), kalbimi kırmak, beni üzmek istemiyor ama ikimiz de farkındayız onun algısı sadece bana inanmak üzerine kurulmuş. Bana inanıyor, ve bununla yetinmeye çalışıyorum ben de. Hmmm, kötü değil sanki, yazı sıradanı şiir yapar;p Yukarıdaki fotoğrafı seviyorum, dalmış, birilerini dinliyoruz. Polişka çekmiştir kesin, ya da Serap. Çok, çok özledim onları, keşke fotoğraftaki zamana dönsek. Tamam ağlamak bu saatin işi değil, bir bardak su içeyim, sonra devam. 

 
Su, en güzel ve en fazla işe yarayan plasebo. Haksızlık etmeyeyim, milyon faydası varmış, öyle diyorlar. İçince pişman olunmayan tek şey. Ben kaç gündür çay dışında bir şey içmiyorum.  Soğuk algınlığı hazırlıksız, ve hiç sırası değilken yakalamasın diye, gazoz, kola ve bira içmeyi de bıraktım. Yine de terleyip duruyorum üç gündür. Dün ve ondan önceki gün gürültü yüzünden camı, kapıyı kapatmıştım, belki ondan sıcak olmuştur, fakat bugün bir tuhafım. Sıcak diye camları açınca (bu evin camları çok çok büyük, boydan boya, biraz açınca bile yetiyor), üşüyorum, kapatınca da terleme başlıyor. Böyle saçma sapan işler. Buraya nasıl geldik biz, yine dağıttım, farkındayım;) Kızlar sizi seviyorum!, böyle toparlasam nasıl olur?;p Ablam ve Polişka mükemmel tatil arkadaşlarım benim. Ablamla çokça tartışsam, Poliş'e kızıp, sinir olsam bile onlarsız olmaz. İkisi ile paylaşmayınca yaşadıklarım hep biraz eksik kalır, kalıyor, eminim. 



Bir şort, bir de askılıyı kendime tatil üniforması yapmışım sanırım. Olur öyle:/ Olsun;) Tatilde harika insanlarla tanıştım, çok keyifli sohbetler, sert (!) tavla maçları yaptım. Hızla geçti, aksi hâlde nasıl büyürdük?;p Tatilin büyük bir kısmı İstanbul'daydı, onu anlatmak da sonraya kalsın. Kendime geleyim, aklımdaki can sıkıcı sorular gitsin o zaman. Şimdi bu anılar yüzüme bir gülümseme koymakla görevli. Bunun için, bir albüm hazırlamanın hafifliğiyle yazıyorum bu postu. Siz bu yazıları okurken ben derin bir uykuda olacağım. Tüm anıları, öfkeleri, sevinçleri unutturacak kadar etkili bir uyku. Sevgilim, bana kızma lütfen, Güzel Polişkam, canım ablam, siz de. Yalnız değilim, yanımda sizinle yaşanmış harika bir geçmiş var, bırakın hatırladıklarımı, unutulmuş zamanların bile rüzgârı var. Geçmiş olsun diyeyim, geçsin. 
A, bir de, bu satırları okuyan herkese günaydın, güzel bir sabah olacağa benziyor. Uyanınca anlatırsınız.
----------
 p.s.: 'time immemorial' "çok eski, anımsanmayan zaman", demekmiş. Yazıdaki italikler ise Balthazar'dan.

Pazartesi, Haziran 11, 2012

unutmak gerek, ama bu yazı unutmayalım


"... 
yedi kat yerin altından uğultular geliyor.
çok alâmetler belirdi, vakit tamamdır.
haram sevaboldu, sevap haramdır.
ak kurt, kara tahtayı daha bir yol kemirir,
çekin ki körükleri
                               ateşe girdi demir
..."
n. hikmet/alâmetler suresi 

Yaz, güzel; oynayan çocukların çığlıkları, dışarıdan gelen sıradan sokak sesleri. Benim dışımda bir devinim, beynimin içindeki sesten farklı bir ton, çok iyi bu. Kışın hep kendi sesimi dinledim, yorulmuşum. Bir de sokak düğünlerinden öyle çok nefret etmişim ki, eskiden sevmezdim, ama artık araba sesleri bile güzel geliyor bana. İstanbul'da, yanımdakilere, şehrin sesi eskiden olduğu kadar rahatsız etmiyor beni, demiştim. Sokak düğünleri için tanımlama yapamıyorum, çığrından çıkmış bir eğlence anlayışı, bir çeşit vandalizm. 
---------------------
Niye böyle oluyor bilmiyorum. Kendimi unutmak konusunda eğitemiyorum. Hiçbir şeyi, ama hiçbir şeyi, yok, bir kere daha yazmalıyım; "hiçbir şeyi" unutamıyorum. Konuşmamak zor, sevdiğim insanla küs filan kalamam ben, fakat unutamıyorum. Her gün neden diye sormaktan yoruldum. Peki, onun hiç çaba harcamaması, unutmak istediğin şey önünde dururken üstelik. Kendisini bu kadar yoran başka birini bulamazsınız, benim kadar üzen, yıpratan. Öyle sinir oluyorum ki bu yüzden kendime, iyileşmek için umudum da yok. Aynı soruyu sorup duruyorum; "ama böylesi kurtulmak, kurtulmak mı?" Kendime kızarken elbette şu sonuca varıyorum, hep, her zaman; C. haklı. Affedicilik, tanrısal bir sıfat, insan bunu tam olarak asla beceremez, böyle yazmıştı bana. C. haklı, ama ben unutamıyorum, peki hâl böyleyken, ben haksız mıyım? Neyse, böyle işte durumlar. "C." bugünlerde düşündüğüm ve unutamadığım tek harf. Özet budur.

Geçen gün sahile indik. Bunun nedeni, canım Rüya'yı görmek dışında, olur a yine düğün filan yapılırsa, sesini duymamaktı. İyi ki inmişiz, güzel vakit geçirdik. Rüya çığlık çığlığa, hayatı keşfetmek istiyor, hep etrafta gözü. Biz tavla oynadık, gazoz, çay içtik, sohbet ettik. Geç saatte eve döndük, şansımıza o gece gürültü yokmuş mahallede, sessizmiş ortalık;)

Şimdilik bu kadar, tuhaf bir şekilde kafam karışık. Bir düşünceden diğerine atlıyorum. Kalabalığa karışmak lazım, başka sesler unutmanı sağlamasa da kafandaki düşünceleri dağıtır. Karmakarışık bir ses de ses değildir, eser geçer. Belki biraz baş ağrıtır, o kadar.

Çarşamba, Haziran 06, 2012

bol fotolu, çok kahkahalı, eh biraz da hüzünlü istanbul fotoromanı


Kim demişse, çok iyi laf etmiş; tatil dediğin (ya da izin, her neyse) inanılmaz hızlı geçiyor gerçekten. Bitti, gitti işte. Dün Poliş'le geldik, hava çok çok güzeldi, ben İstanbul'dayken devamlı yağan, ya da yağdı yağacak, eli kulağında olan hava, benim izin bitince güzelleşti. Peki tamam, bu konuda konuşmayacağım, hiç yoktan can sıkmaya gerek yok;) Neyse, annem ben yokken abimlerde kalmış, oraya gittik, yemek yedik, Rüya şekerini sevdik ve eve geçtik. Ben sadece eşyalarımı koyacaktım, akşam nöbet vardı hâliyle, bunları neden anlatıyorum, şundan; evde bizi güzel bir sürpriz bekliyordu, buzdolabı bozulmuş. Sıcaklar tüm ağırlığıyla geldi ve bizim buzdolabı nanay. Ne hoş, Murphy seni seviyorum! Biz yokken elektrikler kesildiği için olmuş sanırım bu arıza. Çok sevimli ve eşitlikçi bir ülkede yaşıyorum, bu son kesinti sayesinde kalan son elektrikli alet de bozuldu, eski evde tüm aletleri yaptırmıştım, buzdolabı kalmıştı, şimdi tam oldu. 

Hmmm, boş verelim bunları, hadi fotolarla tatili özetleyeyim size;

  
C. nin taşındığı ev, Çapa, Kocamustafapaşa taraflarında, böylelikle Samatya ilk gittiğimiz yer oldu. Bizim bulunduğumuz yerden, yürüyerek on, on beş dakikada Samatya'ya varılıyor ve eski evlerin arasında yürümek çok güzel. Samatya kiliselerle dolu, Rum ve Ermeni kiliseleri. Aşağıya doğru yürürken birden karşıma çıkan Surp Kevork'un sarı duvarı benim işaretim oldu. İçimden (ve belki dışımdan da;)) "burayı bulduktan sonrası kolay, yolumu kaybetmem" diye sayıkladım durdum. Bu semtteki çoğu ev eski, ve hatta biraz ilerlenirse bölge gecekondu dolu. İlk gidişimde (daha sonra üç-dört kere daha gittik) çok fazla dolaşmıştım, ilk önce kiliseler ve eski evler yüzümü güldürürken köy yolu gibi bir yola sapıp son ses müzik çalan insanları duyunca biraz bozuldum. Yok, hayır, turistlerin ve gençlerin hiç bitmeyen şaşırma duygusuna sahip değilim, ama üzüntümü engelleyemiyorum. Çirkin mimari, iki dakikada yapılmış gibi duran, derme çatma binalar, düzensiz şehirleşme hepsi Samatya'da var. Nereye baksam (İzmir için de geçerli bu) "kentsel dönüşüm bölgesi buralar" cümlesini duyduğum için, burası için söylendiğinde de şaşırmadım. Kentsel dönüşüm bölgesi imiş Samatya. İyi, peki.

Gezerken pencere önü çiçeğini (fotodaki) görünce aklıma Alkım geldi, onun için çektim o fotoyu, öyle bir yazısı vardı diye hatırlıyorum, ya da Zerka ile bir sohbeti, sanki... Üçüncü fotoğraftaki pencere ise yamuk. Bildiğiniz yamuk, ve onu görünce de Zizek'in Yamuk Bakmak'ını düşündüm. Ben mi öyle bakıyordum, yoksa pencere mi beni buna zorluyordu, bilemedim, ama çok güzeldi çok;)


Neredeyse Taksim'e her gittiğimde Mihrimah'a uğradım. Orayı seviyorum. Hem bunun özel (biraz safça)  bir nedeni var hem de Taksim'in o çılgın, delirtici kalabalığından uzak, sohbet etmeye izin veren hâlini seviyorum. Ablam, Poliş, Lilişka ve ben gitmiştik ilk önce, onlar benim kadar bilmiyorlar o kafeyi, fotoğraf o günden. İznin ilk günleri ve biz daha Goya sergisini gezmediğimizden ben broşürleri inceliyorum, Lilişka ise limonatasını;)


Goya sergisine sonunda gittim. Sergi Pera Müzesi'nde. Benim için çok tatmin edici bir sergi değildi, ressamın gravürleri vardı daha çok. Aslında bir iki yağlıboya resim dışında, sadece onlardan oluşuyordu sergi. Goya en sevdiğim ressamlardandır, kim bilir kaç yaşında bir çocukken onun bir resmini görüp fena korktuğumu hatırlıyorum, hem korkar hem de çok severim ressamı. Evet, sergideki gravürler de etkileyiciydi, aksini söylemek komik olur, esprili, iğneleyici, zekice, fakat benim gözlerim sarsıcı yağlıboyalarını aradı, elimde değil. Her neyse, artık Prado Müzesi'ne gider orada görürüm onları da (e heh) , ayağımıza sergi gelmiş, böyle saçma sapan konuşuyorum yahu, ayıp bana;p


Bu fotoda, Liliş'le sergiyi gezerken yorulduk ve dinleniyoruz. Lily sergiyle pek ilgilenmedi, o daha çok müzenin kapanış duyurusu yapılınca içeride kalacağız diye çok korktu;) Gravürlere bakmasını pek istemedim aslında, çoğu korkunç sahnelerle doluydu, zaten kendi kendisini korkutan bir bebek, bir de rüyalarına girmesin o tarz görüntüler diye düşündüm. Büyüyünce gezer artık. 


(yukarıda St. Antuan. hemen altındaki iki fotodaki ise, bahçesine inen merdivenlerinde fotoğraf çektirdiğimiz "Santa Maria Draperis Kilisesi". bu küçük kilise, St. Antuan kadar gösterişli değil, sessiz ve gizemli.)

İstiklâl'deki St. Antuan Katolik Kilisesi'ni herkes bilir. Ben daha önce -yatılı okulda okurken belki-, gitmiştim oraya. Sonra önünden defalarca geçtim ama hiç uğramadım. Bu sefer de aklımda yoktu, kötü bir günümde birden gittik sayılır. Ben C.'ye çok çok bozulmuş, kızmıştım, o işten çıkmadan evden attım kendimi. Poliş de arayınca ben Taksim'e gidiyorum, istersen gel demiştim. Taksim'e gidişim ise tamamen tesadüf. İlk geçen otobüse binecektim, şanslı bölge orasıymış;p Hmmm, kısa keselim; ilk önce Mihrimah'a gidip biraz içtim, sonra C. geldi konuştuk, sonra Poliş geldi, sessizce bakıştık;), sonra da kilisedeki ayine gidip her şeyin üstüne tüy dikmiş gibi olduk. Böyle sokak ağzıyla konuşmayı sevmem fakat inanın öyle oldu. Katıldığım ilk ayindi ve çok çok komikti bana göre. Zaten üç beş kişiydik (üçü biz, diğer beşi ise gerçek katolikler;)). Çok sinirli ve kasıntı iki din adamı ayini yönetti. Şimdi sormayın kimdi onlar, papaz mı peder mi filan diye, ben akşam ne yediğimi unuttum onu hiç bilemem. Çok somurtkan tiplerdi bundan eminim, bir de otur kalk,  fenalık geldi. Rahmetli Bunuel'i hatırladım ayrıca, çok hak verdim ona çok;)) Ayinin sonundaki komünyon kısmına katılmadık, seyrettik sadece. Aslında ben bir bakış attım Poliş'e, karnım çok açtı ve şarabı değil ama yedikleri cipse benzer şeyin (elbette ekmek) tadını merak etmiştim, fakat o kadar da cesaretli değilim dostlar, yutkunduğumla kaldım;)
Şaka yapıyorum tabii, Katolikler çok sevimli insanlar ve tüm dinler pek şeker, amin diyorum.

;p

A, unutmadan St. Antuan'ın İsa'sı farklı ve güzel. Bahçesi harika. Fotoğraftaki binada oturanlar ise (din adamları?) çok çok şanslı. Ne güzel bir yer, mimarisi, dokusu, havası, her şeyi şahane.
O gün çok sevap işleyip, tanrının gözüne girince ertesi günlerde içmek şart olmuştu. A hah, bunu beklemiyordunuz elbette, ama bu işler böyle;p Dalga geçiyorum, sonraki günlerde Nevizade'ye gittik Poliş'le, bir bardak buz gibi bira eşliğinde önümüzden geçen herkesi fısır fısır eleştirdik. Öyle tahmin ettiğiniz gibi bir eleştiri değil ama, hani şunun gibi; ilk geçen on kişinin arasından sence hangisi...? ilk geçen beş kişiden hangisiyle....? gibi;) Sakın fesatlık yapmayın, hangisiyle ayine gidersin, ve buna benzer sorulardı aklımızdan geçen. Cevaplamak çok zordu, İstiklâl'de ayine gidecek kadın ya da adam kalmamış, durum beterdi valla;p 
Fotoyu böyle dalgalı dalgalı yapmak zorunda kaldım, çünkü çok insan var Nevizade'de. (bak sen!;p) Belki fotoda görünmek istemezler (poz vermedikleri için iyi çıkmamışlardı tabii), diye düşündüm ve böyle daha sade oldu sanki. Fotoyu C. çekti, fena çekmemiş, sağolsun, varolsun.
Bu kadar çok C. dersem, onunla olan bir foto gelir konar işte yazıya;) Burada Pizzeria Trio'dayız. Kiliseye gittiğimiz ve kafamın bozuk olduğu gün yavaş yavaş keyfim yerine geldiğinde ne yesek diye sormuştuk ve ben sessizliğimi bozup pizza yemek istiyorum demiştim. İkisi de gülmüştü bana (C. ve Poliş), niyeyse?;) İstediğim Dominos türü bir pizza değildi, ve sonraki günlerde devamlı; ilk defa spesifik bir şey yemek istedim, beni götürmediniz, ayıp size, dediğim için nihayet bir zaman gittik. Poliş sağolsun, burayı o bulmuş. Ben yeri beğendim, dekoru ve ışığı güzel (C. ışığı beğenmedi, böyle az ışıklı, kasıntı yerleri sevmiyor) ama pizzalarında bir numara yok. Sevmedim, farklı bir lezzet de bulamadım üstelik.
Beni çok kızdırıyor, üzüyor ama gönül bu, seviyorum arkadaşı, elimden bir şey gelmez;p Tamam, ben de onu kızdırıyorum, üzüyor da olabilirim, kabul, fakat o daha çok.... Neyse;) O'nu çok seviyorum.

Eh, biraz da başka mutlu  çiftler; Polişka ve sevgilisi Volkan. Bakın, onları da çok seviyorum, yalan yok, hem zaman, itiraf zamanı;p

Bakalım, başka ne yapmışım... Evet, serin, rüzgârlı bir günde Eyüp'e gittik. C. burayı sevmiyor. Beni şaşırttı bu, dini yerleri sever diye saçma bir ön yargım var yıllardır. Ben Eyüp'ün pragmatik bir semt olarak kullanılmasına şaşırdım ilk başta, dua etmek ve bir şeyler istemek için, gelin-damat, çoluk çocuk geliyorlar Eyüp'e. Bana göre çok tuhaf ve çirkin bir eylem. Neyse, beni ilgilendirmez. Eyüp Sultan Camii, Süleymaniye kadar etkileyici değil, içine girdim, kadınlar bölümü yukarıda. Dua ettim, "özellikle" bir şey istemedim;) Mimarisini inceledim, insanları seyrettim, fotoğraf çektim. Yine her zaman yaptığım gibi (gittiğim her camide yaparım bunu) soğuk ve yumuşak halısında boş boş oturdum, düşünmemeye çalıştım. Orada biraz mutsuzdum. 
Eyüp güllerin ve kedili mezarların cenneti benim gözümde, duaların havada uçuştuğu çok yaşlı bir semt. Bir düşün içinde gezer gibi gezdim orayı, mutsuzluğu geçersek iyi ki gitmişim Eyüp'e ve mutlaka tekrar gitmeliyim. Türbeler, türbeler, türbeler, bütün kutsal ölüler, ne büyük şatafat, aslında nasıl da mütevazı.

Son gün Samatya'da balık yedik. Küçük Ev diye bir yerde oturduk, bakın şurada güzel güzel yazmışlar. Meraklısı için faydalı olur belki. Neyse, sohbet, balıklar, neşemiz her şey güzeldi, sadece C. hastaydı ve doğru düzgün bir şey yiyemedi, o kötü oldu. Sonra Telis diye bir çay ocağında oturduk.  Telis, Samatya'da en sevdiğim yer oldu sanırım. İlk gittiğimde ısınmıştım oraya, sonra Samatya'ya her gidişimizde oturduk. C. hep gider, orada kitabını okur, çayını içermiş zaten. Çayı, kahvesi çok güzel, sahibi sakin, çalışanları sevimli, ucuz ve yemyeşil! (ünlem kullanmaya korkuyorum, seinfeld'deki elaine affetsin;p)

Telis'te çaylar, kahveler, gazozlar içildi ve tavla oynandı elbette. Samatya'ya yolu düşen uğrasın lütfen, hiç pişman olmazsınız, bana inanın.
Kaçak Çay'a da gittim, fakat bu sefer çalan müzikler rahatsız etti beni, çok yüksekti sesi ve fazla gürültülüydü ortam. Demem o ki, Taksim'de kaçış noktası olmaktan çıkmış orası, başka bir yer bulmak gerek. 
 
Miço, Çapa'da küçük bir kebapçı. Bakın onu da şurada yazmışlar;) Çok yorgun olduğumuz bir gün öylesine girmiştik. Tabaklarımızı bitiremedik, hatta pidelere hiç dokunmadık o gün, çok yürümekten bitkindik sanırım, ama lezzeti aklımda kaldı yediklerimin. Onun için burayı yazmadan geçemedim. Güzel yemek yapan yer bulmak benim için zahmetli bir iş, çok zor. Bu yüzden netteki yemek bloglarına ve yemek hakkındaki her yazıya bayılıyorum.Dediğim gibi Miço'ya birden girdik ve memnun kaldık, masadaki yazılar da çok komik ve sevimli, onları okumaktan yemeğe bakamıyorsunuz, burayı da bir kenara yazın bence.
Ve sonunda İzmir. Rüya, bu kadar kısa bir sürede inanılmaz büyümüş. Zaten harikaydı, şimdi iyice şeker, bal, lokum bir bebek olmuş. Halalarının kucağında da pek mutlu;)
-------------
Aman tanrım, saat kaç olmuş! Çok çok çok uzadı bu yazı. Fotoğraflar arasında dağıldım kaldım. Daha onlarca foto var (albüm gibi oldu blog, ne güzel;p), ama devamı sonraya, epey sonraya kalsın. Şimdilik bu kadar.