fotoğraf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fotoğraf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Haziran 24, 2014

makarios!*

(elbette bu yazdan değil, geçmiş yıllardan bir foto bu, ablamla mahalle barına gitmiştik. fotoyu da ablam çekmişti, çok keyifli bir akşamdı, iyi hatırlıyorum. hmmm, ayrıca o zamanlar daha sağlıklı, daha neşeli, daha bira içebilen bir tiptim, şimdi ise mızmızın tekiyim. dolapta da yıllanmış biralar öyle zavallı zavallı duruyor.;/)



Çok olmuş. Buraya da yazmışımdır kesin ben her şeyi parmaklarımla sayarım ya, işte öyle sayılmayacak kadar çok olmuş. Bu çok olan zamanda bir sürü şey yaptım, ya da hiçbir şey yapmadım da, bir sürü şey esti geçti etrafımdan, ben rüzgârından hasta oldum.;) Kafam karışıkken, bir şey düşünürken bırakın yazmayı, kaldırımda bile yürüyemiyorum, hâl böyleyken oturup bulanıklığın geçmesini bekliyorum ben de. Geçti mi peki, ı ıh. Ama burayı ve burada sohbet ettiğim herkesi özledim. Bana mesaj atıp, ya da uzun uzun mektuplar yazıp halimi hatrımı soran herkese  teşekkür edip kaçayım şimdi. Sonra ise uzuuun uzuuuun izlediğimiz filmlerden, okuduğumuz kitaplardan, tanıştığımız insanlardan, gezdiğimiz yerlerden bahsedelim. Birikti birikti birikti, çok şey birikti, öteye beriye taşırmadan buraya taşıyalım şeyleri, öyle yapalım da biraz gülümsesin yüzüm, ya da yüzümüz. Bu kısacık yazı da diğer yazının (ara vermeden yazacağım!) açılış paragrafı olsun. 

---------
*ben çocukken, sokaklarda "başpiskopos makarios, başpiskopos makarios!" diye tekerleme söylerdik, belki de ben söylerdim de, arkadaşlar katılırdı, bilemedim şimdi. bir zamanların "en ciddi olayının kahramanını!" kendimize tekerleme yapmıştık, çocuk kafası işte, akıl sır ermez. Peki niye yazdım bunu şimdi? Çünkü kaç gündür aklımda bu tekerleme var! Durup durup bunu söylüyorum, bir ara geçti sanmıştım, yine başladı. Bunun içündür ki, basbayağı deliyim ben, Eh elbette, neden olmasın, hem delilik çok güzel bi şey! Bilen bilir, haydi geçmiş olsun!;p

-------

p.s.: Zelda'ya, Alkım'a, Zerka'ya ve sadece mektuplarından tanıdığım Nejat ve Jewel'e özellikle teşekkür etmek istiyorum, onlar seslenmese ben bu "caanım" bloğuma, biraz zor döner, gamlı baykuş gibi daha çok otururdum koltuğumda. Şahanesiniz, sarılıyorum hepinize.

Salı, Ekim 02, 2012

"time immemorial", güzel anılar ve derin uyku


" Kendi kendime, 'Belki de,' dedim, 'bizi bu dünyanın eline bırakan Tanrı da bize yaptığı haksızlıkları böyle unutuyordur.' " Durrell'in Balthazar'ında Justine, çocukken yaşadığı ve tüm hayatını etkileyen taciz olayını anlatırken böyle diyor. Onu üzen, ruh sağlığını bozan ve bu yüzden bir sürü kişiyi incitmesine neden olan o insanın, geçmişteki çirkin olayı anımsamadığını yüzündeki mekanik gülümseyişle anlatıyor, karanlık gözlü kadın, Justine. Kaç gündür bunu düşünüyorum; suçlamak için, suçlanmak için, hatırlamak gerektiğini, ve vicdan azabı yaşamak için, ve sorumluluk almak için... Hepsi için derli toplu bir hafıza. Tanrı ile bir sözleşmem olup olmadığını düşünüyorum, varlıktan gelen sözsüz bir anlaşmaya her iki tarafın da bağlı kalmayacağını hissediyorum. Eğer çok acı çekiyorsam, bazı geceler (karanlıkta ve çok çok sessiz), allahım lütfen bana yardım et, beni bırakma, diye yalvarırım. Gerçek bir inanç, ciddi bir bağlılık filan diyemem bu yakarışıma, büyük bir çaresizlik olduğunu biliyorum sadece. "Neden beni terk ettin!?" sorusu tanrının hafızasına bağlı belki de, ne büyük bir yalnızlık. Unutmanın sadece insan işi olmadığına kendimi ikna edip uyumaya çalışıyorum.

Bu akşam Balthazar bitti, elimde günlerce oyalanan bir kitapla vedalaştım yine. Bu kadar uzun süre elinizde taşırsanız bir kitabı, elbette cümleleri kazımak zor olur beyninizden. Justine'i okuyalı yıllar oldu, Durrell'in cümlelerini, üslubunu unutmuşum. Aklımda dili muhteşem bir kıvraklıkla kullanan, zeki bir yazar imgesi kalmıştı sadece. Balthazar'ı okurken biraz bozuştum kendisiyle, basbayağı oryantalistti Durrell, Justine'de su yüzeyine çıkmayan alaycı dili burada zehirliydi. Onun küçümseyişlerine kulak asmadan dilinin güzelliğinin tadını çıkarmaya baktım. Sonra bir şeyler değişti tabii. Anlatayım; bilen bilir, İskenderiye Dörtlüsü sürgülü levhalı roman dizisidir aslında. Romanda bir karakterin (pursewarden) kendi kitabı için kullandığı bu benzetme bana kalırsa Durrell'in dörtlüsünü eksiksiz tarif eder. Her kitap bir sonrakinin yanlışıdır, ya da tam tersi, sonradan gelen parça öncülünü yalanlar. Balthazar, Justine'de anlatılan çoğu şeyi ters yüz ediyor okuyucunun kafasında. Kitabı bitirmek için, -tüm huzursuzluğumu unutmak için esasen- elimden bırakmadığım son üç gündür biraz önce söylediğim değişikliği ve şaşkınlığı yaşadım ben. Küçümseyici, kibirli sandığım dilin, kazınınca altında binlerce görüntüyü sakladığına şahit oldum. Ortaçağ parşömeni benzetmesi geçiyor romanda, evet onun gibi silinip silinip tekrar yazılan doğrular, yanlışlar vardı Durrell'in dilinde. Ben bu anlatımdan büyülendim. Zaten, bir karakterinin adını kendime mahlas seçecek kadar (sade'ın değil durrell'in justine'idir bu. hoş, durrell de sade'dan ödünç almıştır ya, neyse) dilini sevdiğim Durrell, bu kitaptan sonra kıymetlim oldu. Bunu tarihe not düşelim öyleyse;)

Serinin bu ikinci romanında (kitap, olaylar değil, düşünceler geçidi ve bunun için konuyu özetlemek nafile bir çaba bana göre), ilk kitaptan tanıdığımız anlatıcı (darley) bu sefer kendi gözlemlerinden değil, dostu Balthazar'ın ona verdiği notlardan faydalanarak yaşananları anımsamaya çalışır. Justine'i aslında hiç tanımadığını fark eder (düş gücü ve bellek uyumsuzdur, üstelik kim kimi ne kadar tanıyabilir?), şaşkınlık ve hayal kırıklığı Clea'nın mektubuyla (benim fikrim) son bulur. Şimdi, burada, kitabı okumayanların kafasını karıştırmak istemiyorum. Güzel romanların böyle bir etkisi vardır bilirsiniz, her şeyi anlatmak isteyip, sessizliğe mahkûm ederler sizi. Bende, "yumuşak bir sarsıntı" yaratan -bunu çok düşündüm, özellikle bu şekilde tanımlamak istiyorum, başka açıklaması yok- kitabın sonundaki iki mektup bahsettiğim sessizliği mükemmel açıklıyor. Mektuplardan ilki Clea'dan. Diğeri Justine'in belki de tek gerçek aşkı, yazar Pursewarden'dan geliyor. Pursewarden, "ah, keşke konuşabilseydik, ne iyi olurdu" diye yazıklanıyor Clea'ya ('yazıklanmak' Ece Ayhan'ı anma kelimem benim), yalnızlığı anlatıyor. O bölümü düpedüz yazmalıyım, aracısız. Sizin de okumanızı istiyorum çünkü; "İçimde kullanılmadan duran bir sürü tamamlanmış konuşma var! Yalnız yaşayan insanların belki de gerçekten eksikliğini duydukları tek şey bu; düşüncelerini kendi düşüncelerinin yanına koyup uyup uymadıklarına bakabileceğin bir dostun arabuluculuğu! Yalnız insanlar saltçı oluyorlar, olmak zorundalar, eşyanın doğası uyarınca yargıları da öyle, ex cathedra." Alıntının sonundaki Latince kelimeyi "yetkeli" diye not düşmüş çevirmen, ben otorite sahibi diyeyim size. Sonradan uydurulmuş, dile uymayan kelimeleri sevmiyorum. (hepimiz, tüm yalnızlar pursewarden'ın dediği tuzağa mı düşüyoruz yoksa? yargılar, yargılar, yargılar, sevip sevmemeler, tam komedi) 

 

Geç oldu değil mi? Yarından sonra sevimsiz bir gün, ihtimal o zaman göndereceğim bu yazıyı bloğa. Şimdi biraz dinlenmeli, ama uykum yok. Ne yapalım, Clea'nın mektubundan parçalarla devam edelim mi yazıya? Sonra tatil fotolarını bir iki cümleyle anlatır ve çatılan kaşlarımı rahatlatıp giderim yatağa. İyi fikir, öyle yapalım. Bu yukarıdaki foto deniz kıyısından, Olympos sahili. Son iki gün, C. gittiği için (onun izni benimkisinden çok çok az) kızlarla beraberdim. Onlar, bizden ayrı, beğendikleri başka bir yerde -kayalıklara yakın- denize giriyordu. Onlara eşlik edince yukarıdaki güzelim minyatür ağacı, çalıyı da gördüm. Bu küçücük bitki, çiçeklenip etrafı güzelliğiyle süslemenin dışında gölge de veriyordu. Öyle şaşırtıcı ki bu güzellik, hayran olmamak elde değil. Küçük, basit bir çalılık, ama gölgesinde kitabını okuyabiliyorsun, güneşi neredeyse tamamen engelliyor. Aklım almıyor gerçekten, bizi böylesine koruyan ve muhtaç olduğumuz doğaya nasıl da zarar verebiliyoruz? 

 
 
Clea, kitabın sonundaki mektubu, kirletilmemiş, zarar verilmemiş bir doğanın içinden yazıp, gönderiyor; ortasından tatlı sular, Akdeniz çiçekleri fışkıran kayaların süslediği bir yerden. "Gündüzleri kumrular, geceleri bülbüller", diyor, "tozdan sonra ne büyük bir erinç". Benim çok sevdiğim ve sizinle paylaşmak istediğim şöyle bir bölüm var mektupta; ölen yaşlı bir adamın (scobie) papağanı Clea'dadır, papağanın her sabah sahibinin sesini ve hareketlerini taklit ettiğini söyler Clea, sonra eskiyen bir plak gibi anısı yavaş yavaş silikleşti, der; "...bunları daha seyrek yapmaya, sesi daha az güvenli çıkmaya başladı. ... Bence galiba insan dostlarının, dünyanın gözünde böyle ölüyor, eski bir dans ezgisi gibi ya da bir vişne ağacının altında bir filozofla yapılmış unutulmaz bir konuşma gibi yavaş yavaş eskiyor. Suskunluğa geri dönüyor. Sonunda kuş iyice güçten düştü, bir gün başını kanadının altına sokup öldü. Çok üzüldüm, ama çok da sevindim. 
Biz yaşayanlar için sorun daha başka -bir yürek üslubu oluşturmaya çalışırken zamanın dizginlerini nasıl kullanmalı- bunun gibi bir şey? Ben yalnızca anlatmaya çalışıyorum. Güçsüz kişilerin yaptığı gibi zamanı zorlamamak -çünkü bunun sonu kendi kendini incitme, büyük iç acısıdır- ama dizginleri elimizde tutup ritmini istediğimiz gibi, işimize geldiği biçimde ayarlamak. Pursewarden, "Tanrım, bize sanatçıların kararlılığını, ustalığını ver," derdi, benim buna ekleyecek tek sözüm, yürekten bir amin olurdu..."

Zamanı zorlamayalım, tamam, bu işimizi kolaylaştırır. Eskiyi anıları tazelemek için değil, bir güzelliğin kaydını sağlama almak için, belleğimizdeki kayıtları -rakamsız, sembolsüz- numaralamak için kullanalım. Şimdi ben, hiç istemediğim bir karar vermişken, ameliyat olmayı en sonunda kabul etmişken bu mutlu fotolara bakalım, rahatlatır. C. ile ilk uzun tatilimizdi, bu tatil. Daha önce çok fazla yere gittik, çok gezdik ama sonunda hep eve dönüyorduk. Ada tatilleri de en fazla iki gündü. Geçen yıl Olympos'a gitmiş, onu da iki güne sığdırmak zorunda kalmıştık. Ben böyle, iki, üç, beş diye çocuk diliyle anlatıyorum ya, gülmeyin bana, inanın küçük şeylere sığınarak büyüyor insan. Ben böyle büyüdüm. (acaba?;)) Her neyse, sizden önce C. gülecek bu yazdıklarıma, o üçe beşe inanmaz. Bir şeylerin, başka başka şeyleri sembollemesini sevmez. Ben konuştuğum zaman hayretle dinliyor beni, biliyorum. Cevap vermeye çekiniyor (verdiğinde olan şey, hepimizin yaşadığı kavga, tartışma işte, bilirsiniz), kalbimi kırmak, beni üzmek istemiyor ama ikimiz de farkındayız onun algısı sadece bana inanmak üzerine kurulmuş. Bana inanıyor, ve bununla yetinmeye çalışıyorum ben de. Hmmm, kötü değil sanki, yazı sıradanı şiir yapar;p Yukarıdaki fotoğrafı seviyorum, dalmış, birilerini dinliyoruz. Polişka çekmiştir kesin, ya da Serap. Çok, çok özledim onları, keşke fotoğraftaki zamana dönsek. Tamam ağlamak bu saatin işi değil, bir bardak su içeyim, sonra devam. 

 
Su, en güzel ve en fazla işe yarayan plasebo. Haksızlık etmeyeyim, milyon faydası varmış, öyle diyorlar. İçince pişman olunmayan tek şey. Ben kaç gündür çay dışında bir şey içmiyorum.  Soğuk algınlığı hazırlıksız, ve hiç sırası değilken yakalamasın diye, gazoz, kola ve bira içmeyi de bıraktım. Yine de terleyip duruyorum üç gündür. Dün ve ondan önceki gün gürültü yüzünden camı, kapıyı kapatmıştım, belki ondan sıcak olmuştur, fakat bugün bir tuhafım. Sıcak diye camları açınca (bu evin camları çok çok büyük, boydan boya, biraz açınca bile yetiyor), üşüyorum, kapatınca da terleme başlıyor. Böyle saçma sapan işler. Buraya nasıl geldik biz, yine dağıttım, farkındayım;) Kızlar sizi seviyorum!, böyle toparlasam nasıl olur?;p Ablam ve Polişka mükemmel tatil arkadaşlarım benim. Ablamla çokça tartışsam, Poliş'e kızıp, sinir olsam bile onlarsız olmaz. İkisi ile paylaşmayınca yaşadıklarım hep biraz eksik kalır, kalıyor, eminim. 



Bir şort, bir de askılıyı kendime tatil üniforması yapmışım sanırım. Olur öyle:/ Olsun;) Tatilde harika insanlarla tanıştım, çok keyifli sohbetler, sert (!) tavla maçları yaptım. Hızla geçti, aksi hâlde nasıl büyürdük?;p Tatilin büyük bir kısmı İstanbul'daydı, onu anlatmak da sonraya kalsın. Kendime geleyim, aklımdaki can sıkıcı sorular gitsin o zaman. Şimdi bu anılar yüzüme bir gülümseme koymakla görevli. Bunun için, bir albüm hazırlamanın hafifliğiyle yazıyorum bu postu. Siz bu yazıları okurken ben derin bir uykuda olacağım. Tüm anıları, öfkeleri, sevinçleri unutturacak kadar etkili bir uyku. Sevgilim, bana kızma lütfen, Güzel Polişkam, canım ablam, siz de. Yalnız değilim, yanımda sizinle yaşanmış harika bir geçmiş var, bırakın hatırladıklarımı, unutulmuş zamanların bile rüzgârı var. Geçmiş olsun diyeyim, geçsin. 
A, bir de, bu satırları okuyan herkese günaydın, güzel bir sabah olacağa benziyor. Uyanınca anlatırsınız.
----------
 p.s.: 'time immemorial' "çok eski, anımsanmayan zaman", demekmiş. Yazıdaki italikler ise Balthazar'dan.

Pazartesi, Haziran 11, 2012

unutmak gerek, ama bu yazı unutmayalım


"... 
yedi kat yerin altından uğultular geliyor.
çok alâmetler belirdi, vakit tamamdır.
haram sevaboldu, sevap haramdır.
ak kurt, kara tahtayı daha bir yol kemirir,
çekin ki körükleri
                               ateşe girdi demir
..."
n. hikmet/alâmetler suresi 

Yaz, güzel; oynayan çocukların çığlıkları, dışarıdan gelen sıradan sokak sesleri. Benim dışımda bir devinim, beynimin içindeki sesten farklı bir ton, çok iyi bu. Kışın hep kendi sesimi dinledim, yorulmuşum. Bir de sokak düğünlerinden öyle çok nefret etmişim ki, eskiden sevmezdim, ama artık araba sesleri bile güzel geliyor bana. İstanbul'da, yanımdakilere, şehrin sesi eskiden olduğu kadar rahatsız etmiyor beni, demiştim. Sokak düğünleri için tanımlama yapamıyorum, çığrından çıkmış bir eğlence anlayışı, bir çeşit vandalizm. 
---------------------
Niye böyle oluyor bilmiyorum. Kendimi unutmak konusunda eğitemiyorum. Hiçbir şeyi, ama hiçbir şeyi, yok, bir kere daha yazmalıyım; "hiçbir şeyi" unutamıyorum. Konuşmamak zor, sevdiğim insanla küs filan kalamam ben, fakat unutamıyorum. Her gün neden diye sormaktan yoruldum. Peki, onun hiç çaba harcamaması, unutmak istediğin şey önünde dururken üstelik. Kendisini bu kadar yoran başka birini bulamazsınız, benim kadar üzen, yıpratan. Öyle sinir oluyorum ki bu yüzden kendime, iyileşmek için umudum da yok. Aynı soruyu sorup duruyorum; "ama böylesi kurtulmak, kurtulmak mı?" Kendime kızarken elbette şu sonuca varıyorum, hep, her zaman; C. haklı. Affedicilik, tanrısal bir sıfat, insan bunu tam olarak asla beceremez, böyle yazmıştı bana. C. haklı, ama ben unutamıyorum, peki hâl böyleyken, ben haksız mıyım? Neyse, böyle işte durumlar. "C." bugünlerde düşündüğüm ve unutamadığım tek harf. Özet budur.

Geçen gün sahile indik. Bunun nedeni, canım Rüya'yı görmek dışında, olur a yine düğün filan yapılırsa, sesini duymamaktı. İyi ki inmişiz, güzel vakit geçirdik. Rüya çığlık çığlığa, hayatı keşfetmek istiyor, hep etrafta gözü. Biz tavla oynadık, gazoz, çay içtik, sohbet ettik. Geç saatte eve döndük, şansımıza o gece gürültü yokmuş mahallede, sessizmiş ortalık;)

Şimdilik bu kadar, tuhaf bir şekilde kafam karışık. Bir düşünceden diğerine atlıyorum. Kalabalığa karışmak lazım, başka sesler unutmanı sağlamasa da kafandaki düşünceleri dağıtır. Karmakarışık bir ses de ses değildir, eser geçer. Belki biraz baş ağrıtır, o kadar.

Çarşamba, Haziran 06, 2012

bol fotolu, çok kahkahalı, eh biraz da hüzünlü istanbul fotoromanı


Kim demişse, çok iyi laf etmiş; tatil dediğin (ya da izin, her neyse) inanılmaz hızlı geçiyor gerçekten. Bitti, gitti işte. Dün Poliş'le geldik, hava çok çok güzeldi, ben İstanbul'dayken devamlı yağan, ya da yağdı yağacak, eli kulağında olan hava, benim izin bitince güzelleşti. Peki tamam, bu konuda konuşmayacağım, hiç yoktan can sıkmaya gerek yok;) Neyse, annem ben yokken abimlerde kalmış, oraya gittik, yemek yedik, Rüya şekerini sevdik ve eve geçtik. Ben sadece eşyalarımı koyacaktım, akşam nöbet vardı hâliyle, bunları neden anlatıyorum, şundan; evde bizi güzel bir sürpriz bekliyordu, buzdolabı bozulmuş. Sıcaklar tüm ağırlığıyla geldi ve bizim buzdolabı nanay. Ne hoş, Murphy seni seviyorum! Biz yokken elektrikler kesildiği için olmuş sanırım bu arıza. Çok sevimli ve eşitlikçi bir ülkede yaşıyorum, bu son kesinti sayesinde kalan son elektrikli alet de bozuldu, eski evde tüm aletleri yaptırmıştım, buzdolabı kalmıştı, şimdi tam oldu. 

Hmmm, boş verelim bunları, hadi fotolarla tatili özetleyeyim size;

  
C. nin taşındığı ev, Çapa, Kocamustafapaşa taraflarında, böylelikle Samatya ilk gittiğimiz yer oldu. Bizim bulunduğumuz yerden, yürüyerek on, on beş dakikada Samatya'ya varılıyor ve eski evlerin arasında yürümek çok güzel. Samatya kiliselerle dolu, Rum ve Ermeni kiliseleri. Aşağıya doğru yürürken birden karşıma çıkan Surp Kevork'un sarı duvarı benim işaretim oldu. İçimden (ve belki dışımdan da;)) "burayı bulduktan sonrası kolay, yolumu kaybetmem" diye sayıkladım durdum. Bu semtteki çoğu ev eski, ve hatta biraz ilerlenirse bölge gecekondu dolu. İlk gidişimde (daha sonra üç-dört kere daha gittik) çok fazla dolaşmıştım, ilk önce kiliseler ve eski evler yüzümü güldürürken köy yolu gibi bir yola sapıp son ses müzik çalan insanları duyunca biraz bozuldum. Yok, hayır, turistlerin ve gençlerin hiç bitmeyen şaşırma duygusuna sahip değilim, ama üzüntümü engelleyemiyorum. Çirkin mimari, iki dakikada yapılmış gibi duran, derme çatma binalar, düzensiz şehirleşme hepsi Samatya'da var. Nereye baksam (İzmir için de geçerli bu) "kentsel dönüşüm bölgesi buralar" cümlesini duyduğum için, burası için söylendiğinde de şaşırmadım. Kentsel dönüşüm bölgesi imiş Samatya. İyi, peki.

Gezerken pencere önü çiçeğini (fotodaki) görünce aklıma Alkım geldi, onun için çektim o fotoyu, öyle bir yazısı vardı diye hatırlıyorum, ya da Zerka ile bir sohbeti, sanki... Üçüncü fotoğraftaki pencere ise yamuk. Bildiğiniz yamuk, ve onu görünce de Zizek'in Yamuk Bakmak'ını düşündüm. Ben mi öyle bakıyordum, yoksa pencere mi beni buna zorluyordu, bilemedim, ama çok güzeldi çok;)


Neredeyse Taksim'e her gittiğimde Mihrimah'a uğradım. Orayı seviyorum. Hem bunun özel (biraz safça)  bir nedeni var hem de Taksim'in o çılgın, delirtici kalabalığından uzak, sohbet etmeye izin veren hâlini seviyorum. Ablam, Poliş, Lilişka ve ben gitmiştik ilk önce, onlar benim kadar bilmiyorlar o kafeyi, fotoğraf o günden. İznin ilk günleri ve biz daha Goya sergisini gezmediğimizden ben broşürleri inceliyorum, Lilişka ise limonatasını;)


Goya sergisine sonunda gittim. Sergi Pera Müzesi'nde. Benim için çok tatmin edici bir sergi değildi, ressamın gravürleri vardı daha çok. Aslında bir iki yağlıboya resim dışında, sadece onlardan oluşuyordu sergi. Goya en sevdiğim ressamlardandır, kim bilir kaç yaşında bir çocukken onun bir resmini görüp fena korktuğumu hatırlıyorum, hem korkar hem de çok severim ressamı. Evet, sergideki gravürler de etkileyiciydi, aksini söylemek komik olur, esprili, iğneleyici, zekice, fakat benim gözlerim sarsıcı yağlıboyalarını aradı, elimde değil. Her neyse, artık Prado Müzesi'ne gider orada görürüm onları da (e heh) , ayağımıza sergi gelmiş, böyle saçma sapan konuşuyorum yahu, ayıp bana;p


Bu fotoda, Liliş'le sergiyi gezerken yorulduk ve dinleniyoruz. Lily sergiyle pek ilgilenmedi, o daha çok müzenin kapanış duyurusu yapılınca içeride kalacağız diye çok korktu;) Gravürlere bakmasını pek istemedim aslında, çoğu korkunç sahnelerle doluydu, zaten kendi kendisini korkutan bir bebek, bir de rüyalarına girmesin o tarz görüntüler diye düşündüm. Büyüyünce gezer artık. 


(yukarıda St. Antuan. hemen altındaki iki fotodaki ise, bahçesine inen merdivenlerinde fotoğraf çektirdiğimiz "Santa Maria Draperis Kilisesi". bu küçük kilise, St. Antuan kadar gösterişli değil, sessiz ve gizemli.)

İstiklâl'deki St. Antuan Katolik Kilisesi'ni herkes bilir. Ben daha önce -yatılı okulda okurken belki-, gitmiştim oraya. Sonra önünden defalarca geçtim ama hiç uğramadım. Bu sefer de aklımda yoktu, kötü bir günümde birden gittik sayılır. Ben C.'ye çok çok bozulmuş, kızmıştım, o işten çıkmadan evden attım kendimi. Poliş de arayınca ben Taksim'e gidiyorum, istersen gel demiştim. Taksim'e gidişim ise tamamen tesadüf. İlk geçen otobüse binecektim, şanslı bölge orasıymış;p Hmmm, kısa keselim; ilk önce Mihrimah'a gidip biraz içtim, sonra C. geldi konuştuk, sonra Poliş geldi, sessizce bakıştık;), sonra da kilisedeki ayine gidip her şeyin üstüne tüy dikmiş gibi olduk. Böyle sokak ağzıyla konuşmayı sevmem fakat inanın öyle oldu. Katıldığım ilk ayindi ve çok çok komikti bana göre. Zaten üç beş kişiydik (üçü biz, diğer beşi ise gerçek katolikler;)). Çok sinirli ve kasıntı iki din adamı ayini yönetti. Şimdi sormayın kimdi onlar, papaz mı peder mi filan diye, ben akşam ne yediğimi unuttum onu hiç bilemem. Çok somurtkan tiplerdi bundan eminim, bir de otur kalk,  fenalık geldi. Rahmetli Bunuel'i hatırladım ayrıca, çok hak verdim ona çok;)) Ayinin sonundaki komünyon kısmına katılmadık, seyrettik sadece. Aslında ben bir bakış attım Poliş'e, karnım çok açtı ve şarabı değil ama yedikleri cipse benzer şeyin (elbette ekmek) tadını merak etmiştim, fakat o kadar da cesaretli değilim dostlar, yutkunduğumla kaldım;)
Şaka yapıyorum tabii, Katolikler çok sevimli insanlar ve tüm dinler pek şeker, amin diyorum.

;p

A, unutmadan St. Antuan'ın İsa'sı farklı ve güzel. Bahçesi harika. Fotoğraftaki binada oturanlar ise (din adamları?) çok çok şanslı. Ne güzel bir yer, mimarisi, dokusu, havası, her şeyi şahane.
O gün çok sevap işleyip, tanrının gözüne girince ertesi günlerde içmek şart olmuştu. A hah, bunu beklemiyordunuz elbette, ama bu işler böyle;p Dalga geçiyorum, sonraki günlerde Nevizade'ye gittik Poliş'le, bir bardak buz gibi bira eşliğinde önümüzden geçen herkesi fısır fısır eleştirdik. Öyle tahmin ettiğiniz gibi bir eleştiri değil ama, hani şunun gibi; ilk geçen on kişinin arasından sence hangisi...? ilk geçen beş kişiden hangisiyle....? gibi;) Sakın fesatlık yapmayın, hangisiyle ayine gidersin, ve buna benzer sorulardı aklımızdan geçen. Cevaplamak çok zordu, İstiklâl'de ayine gidecek kadın ya da adam kalmamış, durum beterdi valla;p 
Fotoyu böyle dalgalı dalgalı yapmak zorunda kaldım, çünkü çok insan var Nevizade'de. (bak sen!;p) Belki fotoda görünmek istemezler (poz vermedikleri için iyi çıkmamışlardı tabii), diye düşündüm ve böyle daha sade oldu sanki. Fotoyu C. çekti, fena çekmemiş, sağolsun, varolsun.
Bu kadar çok C. dersem, onunla olan bir foto gelir konar işte yazıya;) Burada Pizzeria Trio'dayız. Kiliseye gittiğimiz ve kafamın bozuk olduğu gün yavaş yavaş keyfim yerine geldiğinde ne yesek diye sormuştuk ve ben sessizliğimi bozup pizza yemek istiyorum demiştim. İkisi de gülmüştü bana (C. ve Poliş), niyeyse?;) İstediğim Dominos türü bir pizza değildi, ve sonraki günlerde devamlı; ilk defa spesifik bir şey yemek istedim, beni götürmediniz, ayıp size, dediğim için nihayet bir zaman gittik. Poliş sağolsun, burayı o bulmuş. Ben yeri beğendim, dekoru ve ışığı güzel (C. ışığı beğenmedi, böyle az ışıklı, kasıntı yerleri sevmiyor) ama pizzalarında bir numara yok. Sevmedim, farklı bir lezzet de bulamadım üstelik.
Beni çok kızdırıyor, üzüyor ama gönül bu, seviyorum arkadaşı, elimden bir şey gelmez;p Tamam, ben de onu kızdırıyorum, üzüyor da olabilirim, kabul, fakat o daha çok.... Neyse;) O'nu çok seviyorum.

Eh, biraz da başka mutlu  çiftler; Polişka ve sevgilisi Volkan. Bakın, onları da çok seviyorum, yalan yok, hem zaman, itiraf zamanı;p

Bakalım, başka ne yapmışım... Evet, serin, rüzgârlı bir günde Eyüp'e gittik. C. burayı sevmiyor. Beni şaşırttı bu, dini yerleri sever diye saçma bir ön yargım var yıllardır. Ben Eyüp'ün pragmatik bir semt olarak kullanılmasına şaşırdım ilk başta, dua etmek ve bir şeyler istemek için, gelin-damat, çoluk çocuk geliyorlar Eyüp'e. Bana göre çok tuhaf ve çirkin bir eylem. Neyse, beni ilgilendirmez. Eyüp Sultan Camii, Süleymaniye kadar etkileyici değil, içine girdim, kadınlar bölümü yukarıda. Dua ettim, "özellikle" bir şey istemedim;) Mimarisini inceledim, insanları seyrettim, fotoğraf çektim. Yine her zaman yaptığım gibi (gittiğim her camide yaparım bunu) soğuk ve yumuşak halısında boş boş oturdum, düşünmemeye çalıştım. Orada biraz mutsuzdum. 
Eyüp güllerin ve kedili mezarların cenneti benim gözümde, duaların havada uçuştuğu çok yaşlı bir semt. Bir düşün içinde gezer gibi gezdim orayı, mutsuzluğu geçersek iyi ki gitmişim Eyüp'e ve mutlaka tekrar gitmeliyim. Türbeler, türbeler, türbeler, bütün kutsal ölüler, ne büyük şatafat, aslında nasıl da mütevazı.

Son gün Samatya'da balık yedik. Küçük Ev diye bir yerde oturduk, bakın şurada güzel güzel yazmışlar. Meraklısı için faydalı olur belki. Neyse, sohbet, balıklar, neşemiz her şey güzeldi, sadece C. hastaydı ve doğru düzgün bir şey yiyemedi, o kötü oldu. Sonra Telis diye bir çay ocağında oturduk.  Telis, Samatya'da en sevdiğim yer oldu sanırım. İlk gittiğimde ısınmıştım oraya, sonra Samatya'ya her gidişimizde oturduk. C. hep gider, orada kitabını okur, çayını içermiş zaten. Çayı, kahvesi çok güzel, sahibi sakin, çalışanları sevimli, ucuz ve yemyeşil! (ünlem kullanmaya korkuyorum, seinfeld'deki elaine affetsin;p)

Telis'te çaylar, kahveler, gazozlar içildi ve tavla oynandı elbette. Samatya'ya yolu düşen uğrasın lütfen, hiç pişman olmazsınız, bana inanın.
Kaçak Çay'a da gittim, fakat bu sefer çalan müzikler rahatsız etti beni, çok yüksekti sesi ve fazla gürültülüydü ortam. Demem o ki, Taksim'de kaçış noktası olmaktan çıkmış orası, başka bir yer bulmak gerek. 
 
Miço, Çapa'da küçük bir kebapçı. Bakın onu da şurada yazmışlar;) Çok yorgun olduğumuz bir gün öylesine girmiştik. Tabaklarımızı bitiremedik, hatta pidelere hiç dokunmadık o gün, çok yürümekten bitkindik sanırım, ama lezzeti aklımda kaldı yediklerimin. Onun için burayı yazmadan geçemedim. Güzel yemek yapan yer bulmak benim için zahmetli bir iş, çok zor. Bu yüzden netteki yemek bloglarına ve yemek hakkındaki her yazıya bayılıyorum.Dediğim gibi Miço'ya birden girdik ve memnun kaldık, masadaki yazılar da çok komik ve sevimli, onları okumaktan yemeğe bakamıyorsunuz, burayı da bir kenara yazın bence.
Ve sonunda İzmir. Rüya, bu kadar kısa bir sürede inanılmaz büyümüş. Zaten harikaydı, şimdi iyice şeker, bal, lokum bir bebek olmuş. Halalarının kucağında da pek mutlu;)
-------------
Aman tanrım, saat kaç olmuş! Çok çok çok uzadı bu yazı. Fotoğraflar arasında dağıldım kaldım. Daha onlarca foto var (albüm gibi oldu blog, ne güzel;p), ama devamı sonraya, epey sonraya kalsın. Şimdilik bu kadar.

Salı, Şubat 14, 2012

tolstoy'un abisi, kraliçenin aşkı ve "gerçek" hayat

 

Bu şarkıyı çok seviyorum, daha önce kesin söylemişimdir. Zaten bir şeyi yüz kere söylemezsem rahat edemem, bilirim ben kendimi. Neyse, bugün çok iyi oldu bu şarkıya rastlamam, yağmur tertemiz yaptı manzarayı, ben de şehre boş boş baktım. Dışarıyı seyrederken şarkıyı dinledim tabii, sözlerine takıldım her zaman olduğu gibi, eh tam anlamıyla boşluk sayılmaz sanırım bu. 
--------
Nerede kalmıştık? En son annem geldi demiştim sanki, bakayım ne demişim... Evet, bunamamışım daha, doğruymuş;) Bu Cumartesi gidiyor yine, benden önce İstanbul'da olacak yani. Farkında mısınız bilmem artık 'yani'yi rahat rahat kullanıyorum, Calvino'nun elimdeki kitabının çevirmeni Rekin Teksoy (ben onu sinema eleştirmenliğinden bilir ve severdim. bir de Svevo ve Pavese'yi onun cümlelerinden tanımıştım.) aynı rahatlıkla kullanmış çünkü. Referans sağlam olunca rahatlıyor insan elbette, rahatlık da takdir edersiniz ki çok şeydir, yani;p Geçen gün Sunay'la buluştum, çok eski bir arkadaşım Sunay, beraber nöbet tutardık, sonra o ayrıldı, avukatlık yapmaya başladı. İzmir'i bilenler, Bonjour'u da bilirler, ben Eko'da buluşalım dedim (alışkanlıklarına fena bağlı biriyimdir;)) o, farklı bir yer olsa bu sefer dedi, orayı söyledi. Duyan da iki günde bir buluşuyoruz sanır, yılda iki kere filan görüşüyoruz oysa, eh bu durumda da Eko farklılaşmış bir tercih bile sayılabilirdi aslında. Tamam, dedim uyumlu insan sesinin en yumuşak tonuyla (kafam çok karışıktı o sıra, başka şeyler düşünüyordum.), ki Bonjour'u hiç sevmem, düşünün artık tonu tutturmanın zorluğunu. Orada yıllar önce saçma bir görüşme yapmıştım, tarzını da sevmem o kafenin, oturanların tipini de. Neyse, işte orada buluştuk. Onu beklerken garson menüyü uzattı, korktum. Ne bu böyle, Karamazov Kardeşler gibi dedim, gülüştük öyle, gerçekten çok kalındı menü, yarısından başladım incelemeye ve bu espriyi telefonda konuştuğum C.'ye de yaptım. Sanırım artık espri yapma yeteneğimi kaybediyorum;p  Güzel değildi istediğim yemek, çok övüyorlar oysa, bir şey anlamadım ben, kalabalıkta oturmak ve sohbet etmek iyi geldi ama, havadan sudan konuştuk. Dışarıda göründüğüme göre, anladım ki yaşıyorum.
-------
Gece yatarken -dün ve önceki gece-, Tolstoy'un oğlunun yazdığı, -babasını anlattığı kitabı- biyografiyi okuyorum. (Palomar'ı iki gündür elime anladım, onu başka zaman anlatacağım fakat şunu söylemeliyim; Palomar benim için iyi bir ders oluyor. Betimleme sevmediğimi hep söylerim, sade anlatım ilgimi çeker, ve yazıda minimalizmi severim. Palomar ise tam anlamıyla betimleme şaheseri. Gözlem cenneti! Bay Palomar görmenin biçimlerini araştırırken gördüklerini en ince ayrıntısıyla yazıyor. İşte bu yüzden, uzun ve karışık tasvirlere yatağıma çok çok yorgun girdiğim iki gece boyunca ara verdim.) Sergey Tolstoy, babasının, veremden ölen amcasını her zaman büyük bir sevgiyle andığını yazmış. Tolstoy şöyle dermiş abisi için; "Ağabeyim dünyada hiçbir şey yapmamayı başarmış bir adamdı. Bunu herkes beceremez." Çok hoşuma gitti bu tanım, amca tatlı tatlı konuşan, anlatan, ama hiçbir iş yapmayan bir adammış. Yapmak istemediğinden değil, her şeyi denemiş, olmamış. Turgenyev ise amcası için şunları demiş; "Olağanüstü bir insandı, onu severlerdi demek yetmez, ona taparlardı." Sonra şunlar da var; "Lev Tolstoy kendisi alçak gönüllü olmayı ilke edinmiştir ama ağabeyi yaradılıştan alçak gönüllüydü." Sonra durdum, düşündüm; C.'nin bana yazdığı, söylediği şeyleri hatırladım. Ona bazen kızdığımı, eleştirdiğimi, daha sert olması gerektiğini, tüm işlerden nefret etmesinin anlamsız olduğunu söylediğimi. Her şey uzaktan, bizimle olan mesafesi rüzgâr yaratmayacak hâldeyken mi güzel? İvan haklı mı yani? Edebî acılar hoş, gerçek acılar yalanmış diyordu ya;p Dünya kaygısından uzak, yavaaaaş yavaaaaş yaşayan insanları severim, peki C. yanımda yavaş yürürken bile neden sabırsızlanıyorum?;)
------------------

 (Albert lir kuşuymuş bu güzel kuş. İsmini kraliçenin kocasından almış.)
 
"...kraliçe victoria,
ben pek modern aşkla beslenmiş değilim,
benim hayatıma girecek misin
hüznün ve kara arabalarınla
ve kusursuz
anılarınla..."

Kraliçe Viktoria, kocasına deli gibi aşıkmış. Yazıya koyduğum şarkıdan da anlaşılıyor bu, ama biz başka şeylerden de öğreniyoruz bu kara sevdayı. "Kara" diyorum, çünkü bu sözcük tam anlamıyla karşılıyor durumu. Kocası ölünce hiç bitmeyen bir yas tutmuş kraliçe, sadece siyah giymiş. Çok gençken tanışmış ve sonra evlenmişler. Ne güzel böyle hikâyeleri okumak, tatlı tatlı anlatmışlar sayfalar dolusu. İş gerçeğe gelince ne oluyor peki, şu oluyor; kraliçenin başka bir aşkı daha olmuş, yas aslında sadece görüntüdeymiş, vs. vs.

Bana şunu bunu (aşk, para filan falan) vermeyin, sadece gerçeği verin, diyen bir yazar kesin vardı, böyle şeyleri okuyunca aklıma hep o geliyor;)
------------------------
Yukarıya afişini koyduğum filmi izledim biraz önce, henüz bitti. Muhasebeci bir kadınla, garsonluk yapan bir adamın aşkını anlatıyor film. Ben beğendim, doğal buldum oyunculukları. Kadınla adam arasındaki çok hızlı başlayan ilişkiyi, ilk başta tutku, merak, heyecan isteği diye tanımlarken, film ilerledikçe yaşadıklarının aşk olduğuna karar verdim. Aferin bana;p Sulandırmayayım; İtalyan filmlerini pek sevmem, ne bileyim, belki kulağıma komik (ve hâliyle abartılı) gelen dilleri yüzünden (herkes çok sever İtalyanca ve İspanyolca'yı, neden acaba?) böyle düşünüyorum, ama gerçek bu, klasikler ve birkaç örnek dışında sevdiğim çok film çıkmıyor karşıma. Bu filme başlamadan önce de onlarca filmi açıp kapattım. Oscar adayı filmlere göz attım (fena sıkıcılar), festival filmi vardı ona takıldım (We Need to Talk About Kevin), sonra hakkında hiçbir şey bilmediğim bu filmi açtım. İyi yapmışım, dediğim gibi iki kişi arasında yaşanan çoook şiddetli tutkuyu güzel vermiş yönetmen. Adamın iki çocuğunu ve karısını bırakmaya cesaret edememesi, kadının işte, evde, her yerde sadece ve sadece adamı düşünmesi, parasızlık, kadınların -ülke, din, dil hiçbir şey fark etmez-, hep "sonra", "bundan sonra ne olacak" diye sormaları, erkeklerin "anı yaşayalım, olmaz mı" rahatlığı, çok gerçekti. Kadın güzel değildi ve adam da yakışıklı sayılmazdı, tamam idare ederlerdi ama sokaktan öylesine çevrilmiş iki tip gibiydiler daha çok, bu benim için önemli, çoğu filmde göremediğim küçük ama mühim bir ayrıntı çünkü.  Özetle, herhangi iki insanın yaşamıydı seyrettiğim, bunu önemsiyorum ben. Böyle işte, biraz uzun (pekâlâ daha kısa olabilirdi), fakat yapmacık olmayan (taktım bu akşam doğallığa, hayır olsun;)) bir film izlemek istiyorsanız aklınızda olsun bu yazdıklarım, belki siz de beğenirsiniz. Afiş üzerine tıklarsanız filmi online seyredebilirsiniz, umarım tabii;) Ben öyle izlemedim, ve online izleme sitelerindeki tanıtımları çok komik buluyorum. Şimdi link vermek için baktım, bu film için şunları yazmışlar; yakışıklı bir lokanta yöneticisiyle sıradan bir ofis çalışanının tutkulu ilişkisiymiş ve dram türü erotizmle buluşuyormuş, vay ki ne vay.

Konuyla ilgili fotoğraf da koyarsam mis gibi bir uykuyu hak ederim sanırım. Olympos günlerinden gelsin öyleyse, İtalyanları tavlada yendiğimin resmidir. Hadi bakalım, tanrı türkü korusun;p (milliyetçilik, nasıl komik gelmez bazı insanlara, kendimi bildim bileli en çok buna şaşarım ben, tam anlamıyla saçmalık. başka ülkelerin insanları tavla bile biliyorlar oysa ki, müthiş bir şey bu! eşitiz ne güzel;p)
 

(fotoğrafları Serap çekti ve bir gün sonra C. geliyordu, ondan bu kadar keyfim yerinde. italyan çifti bilemem tabii, ben yeniyordum oysa;p)

Pazartesi, Ocak 30, 2012

dar zamanlar geçer, geçsin

(eski mutfağımda Poliş'e gülümsüyorum, iki yıl kadar önce. bu mutfağı ben çizmiştim heyecanla, sanırım o zamanlar daha çok düşkündüm evin şekline şemaline. şimdi ise temiz olsun yeter.)

(Dianne Reeves - Solitude)

"Tanrılar vurmadılar açığa başlangıçta,
Her şeyi bize; ama zaman içinde,
Araştırmakla öğrenebiliriz, ve biliriz şeyleri daha iyi..."*

Sıkıntılı günler geçirdim. Bir yoruma yazdığım cevapta söylediğim gibi birkaç gün önce doktorum aradı, eh iyi haberler vermedi tabii. Kim duymuş, bir doktor arayacak ve güzel haberler verecek, hiç sanmam. Bu yaşıma kadar duymadım ya da. Neyse, ultrason filan, şimdi biraz daha rahatım ama çok beklemeden doktorumu bir ziyaret etmem lazımmış, gideceğim bakalım. Ben hep sağlıklıyım diye geçinirim, şimdi de bir şey çıkmadı ultrason sonuçlarından, temiz bir rapordu benim okuduğum ve radyoloğun söylediği, ama hep bir "acaba" vardır, bilirsiniz. 
Her neyse, şu an gayet iyiyim. Bu can sıkıcı günlerde -ultrason çektirip, hiçbir sorun olmadığını öğrendiğim gibi- brüksel lahanasını bile yaptım, gayet güzel oldu üstelik. Polişka haklıymış, çok hoş bir tarif. Cafe Fernando sitesinin yazarı tarif konusunda çok önemli bir uyarı yapmış, siz de o tarifi yapacaksanız dikkat edin limon miktarına, ben onun dediği gibi fazla limon suyu kattım ve çok lezzetli oldu, krema baymadı böylelikle. 
Kafam ne çok karışık, birden yemek tarifine geçtim;) Kısa keseceğim bu gece, yatağa gideyim şimdi, sonra uzun uzun yazar, konuşuruz.  
Bu sıkıntılı zamanlarımda, mail atıp, mektuplarla halimi hatrımı soran herkese bir kez daha teşekkürler. Zaten ağlayıp duruyordum kendi kendime, beni daha da ağlattınız, sağolun;p 

İyi geceler olsun, hadi. 

p.s.: Pissarro'nun harika bir resmini koyacaktım bu yazıya, ama baktım Dianne Reeves'in şarkısı ve o, çok çok hüzünlü bir fon olacak, "boş ver gülen bir foto hafifletir her şeyi" dedim, böyleyken böyle oldu. Siz yine de o güzel resme bakmak isterseniz şuraya buyurun. A, bir de Yourcenar'a devam ediyorum ben, Mişima ya da Boşluk Algısı'na. Bunu neden söyledim şimdi, çünkü kitaba bakıp bakıp kendime gülüyorum, ondan. Bu kitaba başlayışım ve kötü haberler nasıl da denk geldi, bayıldım tanrının işine. Şakacı evet.
 
----------------
*Xenophanes'in dizeleri, The Logic of the Social Sciences kitabında geçiyormuş. Ben Cogito'nun Adorno özel sayısında okudum. Sonra da "acaba!" dedim tabii;)

Perşembe, Aralık 08, 2011

su renginde düşünceler

Kaza yaptım. En sonunda oldu. Kendi kendini gerçekleştiren kehanet diyorum ben buna. Sigorta şirketi ne der bilemem tabii. Bu akşam eve gelirken bir araca çarptım, uygunsuz yerde bekleme yapıyordu, yolu kapamıştı, deli gibi yağmur yağıyordu, ben dalgındım, şudur budur, bilmiyorum artık neden, niye oldu, tek bildiğim aklımdaki ve kalbimdeki gerçekleşti. Ne tuhaf, korku yoktu içimde, heyecanım da geçti sonra, fakat şimdi, bu yazıyı yazarken buraya, az önce demlediğim mis gibi çayımı içerken, kısaca her şey normale dönmüşken, neden ellerim titriyor?

(Kaza anı fotoğraflanmalıymış, bilmiyordum ben. Bunca zaman araba kullanırım hiç başıma böyle bir şey gelmemişti. Adam da bilmiyormuş. Etraftan söyleyenler oldu, sinir bozucu, külüstür inatla değiştirmediğim telefonum çekmedi tabii, kartı çantamdaki diğer sinir bozucu, külüstür telefonla değiştirdim, böyle yarım yamalak çekmeye çalıştım. Benim arabayı ileriye almıştım, sadece adamın arabası girdi kareye, anlamsız bir foto oldu, bloğa yarasın; işte çarptığım araba bu. Ve gerçekten ne çok yağıyordu.)


Neyse, bitti gitti. Ellerim de kendine gelsin, silik hatıralar albümüne yollanacak bu görüntüler.


 "Romanın bir yerinde bir büyük dede, büyük torunuyla karşılaşıyor. Büyük dede tam anlamıyla bunamıştır "düşünceleri su rengindeydi" ve tıpkı büyük torununun yeni doğmuş bebesi gibi mutlu ve nurlu bir ifadeyle gülümser. Dede, anılarını yitirdiği için, torununun torunu da henüz hiçbir anısı olmadığı için mutludur. Sanırım kusursuz mutluluk budur. Benden ırak olsun." *

Öyle çok unutmak istiyorum ki, sabah akşam unutmak istediklerimi düşünüyorum. Korkunç bu, çok üzücü, üstelik acıtıyor. Yazar gibi, benden uzak olsun kusursuz mutluluk, diyecek kadar eskiye bağlı olmak isterdim. Bütün anılara bağlı olmak, anıyı bırakın ekmek aldığın bakkalı hatırlamak istemek, nasıl bir biriktirme arzusu? Uzun süredir hatırlama isteğim yok, ne çocukluk, ne ötesi. Yine de yakın geçmişle bir derdim var sanki, hatırlamaya çalışıyorum. İstanbul'da daha önce gezdiğim yerleri tekrar gezerken, şaşırıyor, heyecanlanıyor, konuşup duruyorum. Çoğu zaman içimden, bazen yüksek sesle. Bak burada daha önce yemiştik biz, sevmiştik yemeklerini, bu çok eski bir taş, üzerinde yeniçerilerin kafası kesilirmiş, bu duvarlar çok güzel, yaslanmıştık. 
---------

Tanpınar'dan Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü okuyorum. Dilini seviyorum Tanpınar'ın. Huzur'da biraz rahatsız olmuştum fakat bu sefer iyi anlaştık sanki. Huzur'u Klazomenai kazısındayken okuyordum, lisans yılları daha. Çok eski. Tamam geçelim. Anlatımındaki ince mizahtan hoşlanıyorum, daha hızlı okusam keşke. 


İstanbul'a giderken uçakta Zweig'ın Satranç adlı kısa öyküsünü okudum. Lisede okumuştum ben bu öyküyü. O zamanlar satranç oynama meraklısıydım. Nereden merak salmıştım bilmiyorum, evde oynayan yoktu, etrafımda ilgilenen kimse de yoktu, ama küçük ben daha çok öğrenmek, tüm oyunları ezbere bilmek için çıldırıyordum. Satranç tekniklerini öğreten küçük bir de kitap almıştım -şimdi kim bilir nerede-, yatağa girdiğimde yatakhanenin cılız ışığında onu okumaya çalışırdım. Öyküyü okurken uçakta, emniyet kemerini bağlamış, yerine geçerken özür dileyen, rica eden, hep korkunç olduğunu düşündüğüm bulutları seyreden ben, evet şimdiki ben, yatılı okuldaki küçük çocuğun öykünün ana fikrini anlamadığı kanısına vardım. Anlamamış, dedim bilmiş bilmiş, sadece satranç oyununun zevkine varmak istemiş. Peki, şimdi bu öykünün faşizmi sarsıcı bir şekilde anlattığını, hiçliğin korkutucu olduğunu, duvarlarla konuşmanın can yaktığını, insanın kendisiyle konuşmasının delirtebildiğini, nobran ve duygusuz insanın yenilebileceğini (?) anlattığını düşünürken yazarı gerçekten anlıyor muyum?

(Bu foto Ağa Kapısı'ndan. Burası Süleymaniye'de çok güzel bir mekân. Daha önce hep yazın gitmiştim, en üst katta çay içmek güzeldi. Şimdi alt katta oturduk, şerbetleri çeşitli ve çok lezzetli. Ama yazın içmek daha güzel olabilir. Ben çay içtim. Çay ne güzel. Tekrarlayayım öyleyse; "çay içtin, çay içtin çay içtin, göz bağını çözemez kimse..." 
Yine gülmek zorunda kalmışım, poz vermek öldürüyor beni. Ablam, Poliş ve C. de vardı yanımda, hepsi beni İgno'ya benzettiler. Oysa o başka bir şapka takıyordu. Avcı şapkası gibi bir şey, şöyle sanki. Hem ben beremi çok seviyorum, sımsıcak tutuyor kulaklarımı.)



Sabahları kalktığımda Eduardo Galeano'nun Kucaklaşmanın Kitabı'nı okuyorum. Bir iki bölüm okumadan kalkmıyorum yataktan, yatarken de öyle. İyi geliyor. Kısa kısa öyküler. Öykü bile değil, günlük parçaları. Yukarıya koyduğum müziği dinliyorum, çay demlenirken. Yağmur yağıyor, burnumu çekip duruyorum. Kahvaltı yapmak bir süredir çok zor geliyor. Öğleden sonraya kadar uzatıyorum. Zaman geçmeyen bir şeydir belki, oyalanmamız mı yoksa sadece? Öyledir, tamam öyle olsun, bir kere de ben haklı olayım. Tatil güzeldi, ilk günler hep evde oturdum sonra dolaştım. Eve döndüğümde kapıyı açtığım gibi tuhaf bir his yerleşti kalbime. Ne kadar sessiz bir ev. Nasıl büyük bir yalnızlık. O akşam nöbete gitmesem çok ağlardım, biliyorum. Nöbete zorla gittim, fakat bir şekilde kurtuldum sanırım. Kendimden ve kafamdaki seslerden. Bazı akşamlar yalnız kalmamalı insan. Hiçbir şeyden değilse bile, bundan eminim işte.

-----------------------
p.s.: Dün gece Mentalist'in bir bölümünü seyrediyordum, cinayet ve konu satrançla ilgiliydi. Zweig'ın öyküsü de öyle düştü aklıma tekrar. Jane çay içti, ben çay içtim, çok hoş bir bölümdü, çay ve gülüşü içimi ısıttı. Bazı karakterleri ne sevimli yazıyor senaristler. Hayranım onlara. Şimdi güzel bir film seyretmeliyim. Her gece böyle uysal bir alışkanlık. Ev sessiz, görüntüler ve sesler benim dışımdan gelsin, sakin, su gibi.

*Eduardo Galeano'nun Kucaklaşmanın Kitabı'nın unutuş/I isimli bölümünden.