Bu şarkıyı çok seviyorum, daha önce kesin söylemişimdir. Zaten bir şeyi yüz kere söylemezsem rahat edemem, bilirim ben kendimi. Neyse, bugün çok iyi oldu bu şarkıya rastlamam, yağmur tertemiz yaptı manzarayı, ben de şehre boş boş baktım. Dışarıyı seyrederken şarkıyı dinledim tabii, sözlerine takıldım her zaman olduğu gibi, eh tam anlamıyla boşluk sayılmaz sanırım bu. --------
Nerede kalmıştık? En son annem geldi demiştim sanki, bakayım ne demişim... Evet, bunamamışım daha, doğruymuş;) Bu Cumartesi gidiyor yine, benden önce İstanbul'da olacak yani. Farkında mısınız bilmem artık 'yani'yi rahat rahat kullanıyorum, Calvino'nun elimdeki kitabının çevirmeni Rekin Teksoy (ben onu sinema eleştirmenliğinden bilir ve severdim. bir de Svevo ve Pavese'yi onun cümlelerinden tanımıştım.) aynı rahatlıkla kullanmış çünkü. Referans sağlam olunca rahatlıyor insan elbette, rahatlık da takdir edersiniz ki çok şeydir, yani;p Geçen gün Sunay'la buluştum, çok eski bir arkadaşım Sunay, beraber nöbet tutardık, sonra o ayrıldı, avukatlık yapmaya başladı. İzmir'i bilenler, Bonjour'u da bilirler, ben Eko'da buluşalım dedim (alışkanlıklarına fena bağlı biriyimdir;)) o, farklı bir yer olsa bu sefer dedi, orayı söyledi. Duyan da iki günde bir buluşuyoruz sanır, yılda iki kere filan görüşüyoruz oysa, eh bu durumda da Eko farklılaşmış bir tercih bile sayılabilirdi aslında. Tamam, dedim uyumlu insan sesinin en yumuşak tonuyla (kafam çok karışıktı o sıra, başka şeyler düşünüyordum.), ki Bonjour'u hiç sevmem, düşünün artık tonu tutturmanın zorluğunu. Orada yıllar önce saçma bir görüşme yapmıştım, tarzını da sevmem o kafenin, oturanların tipini de. Neyse, işte orada buluştuk. Onu beklerken garson menüyü uzattı, korktum. Ne bu böyle, Karamazov Kardeşler gibi dedim, gülüştük öyle, gerçekten çok kalındı menü, yarısından başladım incelemeye ve bu espriyi telefonda konuştuğum C.'ye de yaptım. Sanırım artık espri yapma yeteneğimi kaybediyorum;p Güzel değildi istediğim yemek, çok övüyorlar oysa, bir şey anlamadım ben, kalabalıkta oturmak ve sohbet etmek iyi geldi ama, havadan sudan konuştuk. Dışarıda göründüğüme göre, anladım ki yaşıyorum.
-------
Gece yatarken -dün ve önceki gece-, Tolstoy'un oğlunun yazdığı, -babasını anlattığı kitabı- biyografiyi okuyorum. (Palomar'ı iki gündür elime anladım, onu başka zaman anlatacağım fakat şunu söylemeliyim; Palomar benim için iyi bir ders oluyor. Betimleme sevmediğimi hep söylerim, sade anlatım ilgimi çeker, ve yazıda minimalizmi severim. Palomar ise tam anlamıyla betimleme şaheseri. Gözlem cenneti! Bay Palomar görmenin biçimlerini araştırırken gördüklerini en ince ayrıntısıyla yazıyor. İşte bu yüzden, uzun ve karışık tasvirlere yatağıma çok çok yorgun girdiğim iki gece boyunca ara verdim.) Sergey Tolstoy, babasının, veremden ölen amcasını her zaman büyük bir sevgiyle andığını yazmış. Tolstoy şöyle dermiş abisi için; "Ağabeyim dünyada hiçbir şey yapmamayı başarmış bir adamdı. Bunu herkes beceremez." Çok hoşuma gitti bu tanım, amca tatlı tatlı konuşan, anlatan, ama hiçbir iş yapmayan bir adammış. Yapmak istemediğinden değil, her şeyi denemiş, olmamış. Turgenyev ise amcası için şunları demiş; "Olağanüstü bir insandı, onu severlerdi demek yetmez, ona taparlardı." Sonra şunlar da var; "Lev Tolstoy kendisi alçak gönüllü olmayı ilke edinmiştir ama ağabeyi yaradılıştan alçak gönüllüydü." Sonra durdum, düşündüm; C.'nin bana yazdığı, söylediği şeyleri hatırladım. Ona bazen kızdığımı, eleştirdiğimi, daha sert olması gerektiğini, tüm işlerden nefret etmesinin anlamsız olduğunu söylediğimi. Her şey uzaktan, bizimle olan mesafesi rüzgâr yaratmayacak hâldeyken mi güzel? İvan haklı mı yani? Edebî acılar hoş, gerçek acılar yalanmış diyordu ya;p Dünya kaygısından uzak, yavaaaaş yavaaaaş yaşayan insanları severim, peki C. yanımda yavaş yürürken bile neden sabırsızlanıyorum?;) ------------------
(Albert lir kuşuymuş bu güzel kuş. İsmini kraliçenin kocasından almış.)
"...kraliçe victoria,
ben pek modern aşkla beslenmiş değilim,
benim hayatıma girecek misin
hüznün ve kara arabalarınla
ve kusursuz
anılarınla..."
Kraliçe Viktoria, kocasına deli gibi aşıkmış. Yazıya koyduğum şarkıdan da anlaşılıyor bu, ama biz başka şeylerden de öğreniyoruz bu kara sevdayı. "Kara" diyorum, çünkü bu sözcük tam anlamıyla karşılıyor durumu. Kocası ölünce hiç bitmeyen bir yas tutmuş kraliçe, sadece siyah giymiş. Çok gençken tanışmış ve sonra evlenmişler. Ne güzel böyle hikâyeleri okumak, tatlı tatlı anlatmışlar sayfalar dolusu. İş gerçeğe gelince ne oluyor peki, şu oluyor; kraliçenin başka bir aşkı daha olmuş, yas aslında sadece görüntüdeymiş, vs. vs.
Bana şunu bunu (aşk, para filan falan) vermeyin, sadece gerçeği verin, diyen bir yazar kesin vardı, böyle şeyleri okuyunca aklıma hep o geliyor;)
------------------------
Yukarıya afişini koyduğum filmi izledim biraz önce, henüz bitti. Muhasebeci bir kadınla, garsonluk yapan bir adamın aşkını anlatıyor film. Ben beğendim, doğal buldum oyunculukları. Kadınla adam arasındaki çok hızlı başlayan ilişkiyi, ilk başta tutku, merak, heyecan isteği diye tanımlarken, film ilerledikçe yaşadıklarının aşk olduğuna karar verdim. Aferin bana;p Sulandırmayayım; İtalyan filmlerini pek sevmem, ne bileyim, belki kulağıma komik (ve hâliyle abartılı) gelen dilleri yüzünden (herkes çok sever İtalyanca ve İspanyolca'yı, neden acaba?) böyle düşünüyorum, ama gerçek bu, klasikler ve birkaç örnek dışında sevdiğim çok film çıkmıyor karşıma. Bu filme başlamadan önce de onlarca filmi açıp kapattım. Oscar adayı filmlere göz attım (fena sıkıcılar), festival filmi vardı ona takıldım (We Need to Talk About Kevin), sonra hakkında hiçbir şey bilmediğim bu filmi açtım. İyi yapmışım, dediğim gibi iki kişi arasında yaşanan çoook şiddetli tutkuyu güzel vermiş yönetmen. Adamın iki çocuğunu ve karısını bırakmaya cesaret edememesi, kadının işte, evde, her yerde sadece ve sadece adamı düşünmesi, parasızlık, kadınların -ülke, din, dil hiçbir şey fark etmez-, hep "sonra", "bundan sonra ne olacak" diye sormaları, erkeklerin "anı yaşayalım, olmaz mı" rahatlığı, çok gerçekti. Kadın güzel değildi ve adam da yakışıklı sayılmazdı, tamam idare ederlerdi ama sokaktan öylesine çevrilmiş iki tip gibiydiler daha çok, bu benim için önemli, çoğu filmde göremediğim küçük ama mühim bir ayrıntı çünkü. Özetle, herhangi iki insanın yaşamıydı seyrettiğim, bunu önemsiyorum ben. Böyle işte, biraz uzun (pekâlâ daha kısa olabilirdi), fakat yapmacık olmayan (taktım bu akşam doğallığa, hayır olsun;)) bir film izlemek istiyorsanız aklınızda olsun bu yazdıklarım, belki siz de beğenirsiniz. Afiş üzerine tıklarsanız filmi online seyredebilirsiniz, umarım tabii;) Ben öyle izlemedim, ve online izleme sitelerindeki tanıtımları çok komik buluyorum. Şimdi link vermek için baktım, bu film için şunları yazmışlar; yakışıklı bir lokanta yöneticisiyle sıradan bir ofis çalışanının tutkulu ilişkisiymiş ve dram türü erotizmle buluşuyormuş, vay ki ne vay.
Konuyla ilgili fotoğraf da koyarsam mis gibi bir uykuyu hak ederim sanırım. Olympos günlerinden gelsin öyleyse, İtalyanları tavlada yendiğimin resmidir. Hadi bakalım, tanrı türkü korusun;p (milliyetçilik, nasıl komik gelmez bazı insanlara, kendimi bildim bileli en çok buna şaşarım ben, tam anlamıyla saçmalık. başka ülkelerin insanları tavla bile biliyorlar oysa ki, müthiş bir şey bu! eşitiz ne güzel;p)
(fotoğrafları Serap çekti ve bir gün sonra C. geliyordu, ondan bu kadar keyfim yerinde. italyan çifti bilemem tabii, ben yeniyordum oysa;p)