Güney etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Güney etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Nisan 10, 2012

anlatılamayan kiraz ve sisler ardında bir çocukluk

(foto şuradan. orası da başka bir yerden almış. "...derken karanfil elden ele..." gel de edip cansever'i anma;))

 
 (Bir Dalda İki Kiraz)

İlk defa bir yerde kitabımı unutuyorum. Yazıya böyle yekten daldım, çünkü bu unutkanlık yüzünden -sanki- hayatımın akışı değişti;p Tamam, abartıyorum, ama biraz olsun doğruluk payı var bu dediğimde. Anlatayım; geçen Cumartesi nöbetçiydim, 24 saat. Pazar sabahı eve geldiğimde çantamda eksik bir şey olduğunun farkındaydım fakat ne olduğunu bilememiştim. Neyse işte, duş, kahvaltı, uyku, şu bu derken dinlendim ve aklım başına geldi; evet benim idam mahkumu kaçmış. Burada kesin söylemişimdir, İdam Mahkumunun Son Günü romanını okuyordum, üç günlük boşlukta da bitiririm diyordum. Olmadı tabii, kitap yok ortada. Hastaneyi aradım, arkadaşa etrafa bakmasını söyledim, belki üç-dört kere aramışımdır, yokmuş. Abla, baktım hiçbir yerde yok, diyor kız. Bu arada küçük bir ayrıntı, bizim radyolojide herkes ablalı abili konuşur birbiriyle ve bu bana tuhaf gelir. Yeni değil, yıllardır tuhaf ve yanlış gelir bu sesleniş bana. İşyerinde tabii, yoksa dışarıda isteyen istediğini desin. Hmmm bir dakika, bakmayın "yanlış" dediğime, ben de sizli, bizli, beyli hanımlı filan konuşmam, isim neyse o; ali, ayşe, ahmet, mehmet, yaş farkı ne olursa, nasıl olursa olsun, böyle. Mağazalarda görevlilerin de aylin hanım (hep bir aylin vardır), berkecan bey (bu modern bir ad, pekâlâ olabilir) diye konuşmaları güldürür beni. Uzattım, hemen geçiyorum. Sonuçta kitap ortada yok. Orada olduğu kesin, çünkü nöbette bir sayfa bile olsa, okudum. Tomografiye de bakar mısın, demiştim aradığım kişiye, bulursa haber verecekti, bulamadı ki aramadı. Rahatsız etmemek için ben de bıraktım, kim bilir nerede çıkacak kitap? Öyle yorgun ve uykusuz bir nöbetti ki, bir de benim komik dalgınlığım (c.'ye selam;)) girince işin içine iyice zorlaşıyor durum. Dolabımın içine koymuş olabilirim diyorum, bakalım. Ne çok uzattım yine. Kitap olmayınca hangi kitaba, neden başladığımı söylemek, böyle zor bir şey işte benim için. Komik olan, bu hâlimle twitter işine de girdim, kısa cümle kurmayı becerebilecekmişim gibi. Bir cümle yazıyorum, kes-biç kaç  rötuşla yolluyorum bilseniz, acırsınız bana;) 
Evet, dün gece kırgın hissediyordum vücudumu, daha yeni hastalık atlattığım ve antibiyotik kullandığım için biraz sinir yaptım bu soğuk algınlığı işine. Sinirlenince güzel olmanın dışında alıklaşıyorum da, aynen öyle oldu; sabah nurofen ile başlayan ilaç maceram, akşam a-ferin sinüs ile devam etti. Birbirine yakın saatlerde aldığım parasetamol ihtiva eden üç ilaç, beni gece olunca çok şeker bir şey yaptı. Yıllardır salonda yatmayan ben, neden salonda yatmıyorum ki, sanki evde başka biri var, yatak odasına gitmek zorunda mıyım, diye sorular sormaya başladım, film seyrederken ne de güzel uyunur, hem yatarken şehrin ışıklarına bakar uyurum, gibi romantik kurgular da aklımdan geçti elbette. Özetle, uzun zamandır aklımda olan filmi ekrana yansıttım ve izlemeye başladım. (güya ben hazırlık yapmayacak, yatağıma gitmeyecektim değil mi? tabii tabii, dişlerimi fırçaladım, diğer bilgisayarı kapattım, yanıma çerez koydum, battaniye az gelir diye küçük bir battaniye daha aldım, koltuk yastığı rahatsız eder diye yastığımı getirdim, hiç hazırlık yapmadım yani;p)



Victor Erice, benim için önemli bir yönetmen, onun Arı Kovanının Ruhu filmini ilk seyrettiğimde hissettiğim şeyi, bana yaşattığı, o anlatılması zor duyguyu unutamam, işin aslı "özellikle" unutmam. Erice, dokunmadan sarsan bir yönetmen, dağıtmadan, bozan. Dün gece Arı Kovanı... filminden on yıl kadar sonra çektiği El Sur filmini (sanırım "Güney" diye çevrilmiştir) seyrettim. Çok güzeldi. Filmin temelinde yönetmenin anlatmaktan bıkmadığı "aile" var yine. Aile ve onun yarattığı ruhsal travmalar. Ben Arı Kovanının Ruhu filmini seyrederken kendimi küçük Ana yerine koymuştum. Her şeyiyle benim küçüklüğüme benziyordu o kız; konuşması, oyunları, korkusu ve endişesiyle. Bu filmde de Ana'nın yerini Estrella almış. Aynı hüzünlü bakış, düşünceli, doğanın sesiyle uyumlu yavaşlıkta geçen bir çocukluk, korku ve endişe ise hep var. Estrella'nın babası, kızın hayalindeki güçlü baba imgesinin aksine silik bir görüntü. Herkes, uzaklarda titrek bir hayale sığınır, sıcak güney şehirlerine, baba başka bir kadının hülyasına. Sonra işte, hayal gerçeklere çarpar, bir silah sesi duyulur, sarkaç durur, kız büyür. Biz kızlar, böyle kadın oluruz. Bir yerlere çarpa çarpa. Ben hiç "babasının kızı" olmadım, babacı kızlardan değilim, belki babam, ben on üç-on dört yaşlarındayken öldüğü için böyle oldu bu, belki hep böyleydi. O kızları bilirim, büyük, güçlü bir gölgenin serinliğinde yürümenin onlara nasıl ferahlatıcı geldiğini tahmin ederim. Dramatik yapmayacağım yazıyı, sadece şunu söylemeliyim; silik bir baba imgesine sarılıp büyümenin ne olduğunu iyi bildiğim için, bu ve bunun gibi filmlerin, hep, her zaman, kulağıma bana özel  bir şeyler  fısıldadığına inanırım. Arı Kovanının Ruhu benim filmlerimdendir, El Sur onun kadar sarsmadı beni, ama çok sevdim. Bazı filmler kalbine dokunur insanın, işte bu film de Aglea'nın kalbini sızlatmış, onu çok iyi anlıyorum. Aylar önce bir nöbette onun bir yazısını okumuş, sonra unutmamıştım o bloğu. Aglea, filmden bahsetmeden (ki daha o zaman, o da seyretmemiş) bu filmi anlatmıştı sanki, tuhaf, güzel bir tesadüf bu. Benim inandığım tanrılar, tesadüf tanrılarının işi. 
-----------------
Kitabı unuttum sandınız, değil mi?;) Yok yahu, hep aklımda. Bu sabah bana göre çok çok erken bir saatte kalktım. Mesaiye gitmiyorsam on bir-on iki gibi kalkarım ben, bugün saat dokuz buçukta ayaktaydım (gece on kere kalkmamı saymıyorum!). Böyle de fena olmuyormuş hani, gün gayet verimli geçti. Çay keyfim öğlen on iki gibi  bitmişti, tv'yi kapattım, laptop'ı koltuğun erişemeyeceğim ucuna kadar ittim, müzik filan açmadım, yağmur öyle güzel yağıyordu ki, abartmıyorum, hiçbir müzik o dinginliği veremez, kitabımı elime aldım. İşte o meşum kitap, sonunda ismini bahşediyor Justine;p Savaşları, Kralları ve Filleri Anlat Onlara, kitabını okumaya başladım. Tarihi bir roman bu kitap, bugün çok çok büyük bir keyifle okudum ben, bıraktığımda yarısına gelmiştim bile. Yok, yazı fena uzadı. Kitabı anlatmak da sonraya kalsın. Hem o zaman bitmiş olur, ve belki benim İdam Mahkumu kaçaklığına son verir, rahatlatıcı adaletime sığınır, ben de iki kitabı birden anlatırım;) Fena gelmiyor kulağa, tamam öyle olsun. Peki ya kiraz? Onu anlatmadım! Çocukluğuma düşen gölgesini, tadını, filmle aynı kumaştan dokusunu... Of, sonra, sonra düşünürüz onu da, Scarlett'ın kulakları çınlasın. (sayıklayarak uzaklaşıyorum, sorun yok;p)
------------------
p.s.: -Kitapla beraber, akşam üzeri manava gidip, küçük yeşil biberlerden aldığımı, patates salatasını nasıl bir keyif nesnesine (arzu nesnesi demedim;p) dönüştürdüğümü, çayın lezzetini de anlatacaktım fakat olmadı. Twitter'a bakayım ben, belki kısa cümlelerle çok şey anlatma sanatını öğrenirim;)
-C. kiraz sever, çok sever. Ben de;) Yalnız özellikle, ananemin büyük bahçesindeki kirazları, sarı ve kırmızı, karmakarışık, çok lezzetli.
-Carlos Saura'nın bir filmi vardır; Besle Kargayı, diye. İşte o film de yukarıda bahsettiğim Erice filmlerine benzer, kardeş sayılırlar bana kalırsa. Bulursanız  Cría cuervos- Besle Kargayı filmini de kaçırmayın, şiir gibidir, müthiş, müthiş.
-Yazıyı çok hızlı yazdım, hatalar varsa affola. Ne diyorum ben yahu, bırakın hatayı kirazı anlatmaya fırsat olmadı, tam komedi. Neyse, şimdi kaçtım ben.