Kucaklaşmanın Kitabı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kucaklaşmanın Kitabı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Aralık 08, 2011

su renginde düşünceler

Kaza yaptım. En sonunda oldu. Kendi kendini gerçekleştiren kehanet diyorum ben buna. Sigorta şirketi ne der bilemem tabii. Bu akşam eve gelirken bir araca çarptım, uygunsuz yerde bekleme yapıyordu, yolu kapamıştı, deli gibi yağmur yağıyordu, ben dalgındım, şudur budur, bilmiyorum artık neden, niye oldu, tek bildiğim aklımdaki ve kalbimdeki gerçekleşti. Ne tuhaf, korku yoktu içimde, heyecanım da geçti sonra, fakat şimdi, bu yazıyı yazarken buraya, az önce demlediğim mis gibi çayımı içerken, kısaca her şey normale dönmüşken, neden ellerim titriyor?

(Kaza anı fotoğraflanmalıymış, bilmiyordum ben. Bunca zaman araba kullanırım hiç başıma böyle bir şey gelmemişti. Adam da bilmiyormuş. Etraftan söyleyenler oldu, sinir bozucu, külüstür inatla değiştirmediğim telefonum çekmedi tabii, kartı çantamdaki diğer sinir bozucu, külüstür telefonla değiştirdim, böyle yarım yamalak çekmeye çalıştım. Benim arabayı ileriye almıştım, sadece adamın arabası girdi kareye, anlamsız bir foto oldu, bloğa yarasın; işte çarptığım araba bu. Ve gerçekten ne çok yağıyordu.)


Neyse, bitti gitti. Ellerim de kendine gelsin, silik hatıralar albümüne yollanacak bu görüntüler.


 "Romanın bir yerinde bir büyük dede, büyük torunuyla karşılaşıyor. Büyük dede tam anlamıyla bunamıştır "düşünceleri su rengindeydi" ve tıpkı büyük torununun yeni doğmuş bebesi gibi mutlu ve nurlu bir ifadeyle gülümser. Dede, anılarını yitirdiği için, torununun torunu da henüz hiçbir anısı olmadığı için mutludur. Sanırım kusursuz mutluluk budur. Benden ırak olsun." *

Öyle çok unutmak istiyorum ki, sabah akşam unutmak istediklerimi düşünüyorum. Korkunç bu, çok üzücü, üstelik acıtıyor. Yazar gibi, benden uzak olsun kusursuz mutluluk, diyecek kadar eskiye bağlı olmak isterdim. Bütün anılara bağlı olmak, anıyı bırakın ekmek aldığın bakkalı hatırlamak istemek, nasıl bir biriktirme arzusu? Uzun süredir hatırlama isteğim yok, ne çocukluk, ne ötesi. Yine de yakın geçmişle bir derdim var sanki, hatırlamaya çalışıyorum. İstanbul'da daha önce gezdiğim yerleri tekrar gezerken, şaşırıyor, heyecanlanıyor, konuşup duruyorum. Çoğu zaman içimden, bazen yüksek sesle. Bak burada daha önce yemiştik biz, sevmiştik yemeklerini, bu çok eski bir taş, üzerinde yeniçerilerin kafası kesilirmiş, bu duvarlar çok güzel, yaslanmıştık. 
---------

Tanpınar'dan Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü okuyorum. Dilini seviyorum Tanpınar'ın. Huzur'da biraz rahatsız olmuştum fakat bu sefer iyi anlaştık sanki. Huzur'u Klazomenai kazısındayken okuyordum, lisans yılları daha. Çok eski. Tamam geçelim. Anlatımındaki ince mizahtan hoşlanıyorum, daha hızlı okusam keşke. 


İstanbul'a giderken uçakta Zweig'ın Satranç adlı kısa öyküsünü okudum. Lisede okumuştum ben bu öyküyü. O zamanlar satranç oynama meraklısıydım. Nereden merak salmıştım bilmiyorum, evde oynayan yoktu, etrafımda ilgilenen kimse de yoktu, ama küçük ben daha çok öğrenmek, tüm oyunları ezbere bilmek için çıldırıyordum. Satranç tekniklerini öğreten küçük bir de kitap almıştım -şimdi kim bilir nerede-, yatağa girdiğimde yatakhanenin cılız ışığında onu okumaya çalışırdım. Öyküyü okurken uçakta, emniyet kemerini bağlamış, yerine geçerken özür dileyen, rica eden, hep korkunç olduğunu düşündüğüm bulutları seyreden ben, evet şimdiki ben, yatılı okuldaki küçük çocuğun öykünün ana fikrini anlamadığı kanısına vardım. Anlamamış, dedim bilmiş bilmiş, sadece satranç oyununun zevkine varmak istemiş. Peki, şimdi bu öykünün faşizmi sarsıcı bir şekilde anlattığını, hiçliğin korkutucu olduğunu, duvarlarla konuşmanın can yaktığını, insanın kendisiyle konuşmasının delirtebildiğini, nobran ve duygusuz insanın yenilebileceğini (?) anlattığını düşünürken yazarı gerçekten anlıyor muyum?

(Bu foto Ağa Kapısı'ndan. Burası Süleymaniye'de çok güzel bir mekân. Daha önce hep yazın gitmiştim, en üst katta çay içmek güzeldi. Şimdi alt katta oturduk, şerbetleri çeşitli ve çok lezzetli. Ama yazın içmek daha güzel olabilir. Ben çay içtim. Çay ne güzel. Tekrarlayayım öyleyse; "çay içtin, çay içtin çay içtin, göz bağını çözemez kimse..." 
Yine gülmek zorunda kalmışım, poz vermek öldürüyor beni. Ablam, Poliş ve C. de vardı yanımda, hepsi beni İgno'ya benzettiler. Oysa o başka bir şapka takıyordu. Avcı şapkası gibi bir şey, şöyle sanki. Hem ben beremi çok seviyorum, sımsıcak tutuyor kulaklarımı.)



Sabahları kalktığımda Eduardo Galeano'nun Kucaklaşmanın Kitabı'nı okuyorum. Bir iki bölüm okumadan kalkmıyorum yataktan, yatarken de öyle. İyi geliyor. Kısa kısa öyküler. Öykü bile değil, günlük parçaları. Yukarıya koyduğum müziği dinliyorum, çay demlenirken. Yağmur yağıyor, burnumu çekip duruyorum. Kahvaltı yapmak bir süredir çok zor geliyor. Öğleden sonraya kadar uzatıyorum. Zaman geçmeyen bir şeydir belki, oyalanmamız mı yoksa sadece? Öyledir, tamam öyle olsun, bir kere de ben haklı olayım. Tatil güzeldi, ilk günler hep evde oturdum sonra dolaştım. Eve döndüğümde kapıyı açtığım gibi tuhaf bir his yerleşti kalbime. Ne kadar sessiz bir ev. Nasıl büyük bir yalnızlık. O akşam nöbete gitmesem çok ağlardım, biliyorum. Nöbete zorla gittim, fakat bir şekilde kurtuldum sanırım. Kendimden ve kafamdaki seslerden. Bazı akşamlar yalnız kalmamalı insan. Hiçbir şeyden değilse bile, bundan eminim işte.

-----------------------
p.s.: Dün gece Mentalist'in bir bölümünü seyrediyordum, cinayet ve konu satrançla ilgiliydi. Zweig'ın öyküsü de öyle düştü aklıma tekrar. Jane çay içti, ben çay içtim, çok hoş bir bölümdü, çay ve gülüşü içimi ısıttı. Bazı karakterleri ne sevimli yazıyor senaristler. Hayranım onlara. Şimdi güzel bir film seyretmeliyim. Her gece böyle uysal bir alışkanlık. Ev sessiz, görüntüler ve sesler benim dışımdan gelsin, sakin, su gibi.

*Eduardo Galeano'nun Kucaklaşmanın Kitabı'nın unutuş/I isimli bölümünden.