Serap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Serap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Mart 01, 2013

çok üşürdük hep üşürdük...*



Çok merak ediyorum; siz şaşkınlığınızı nasıl dağıtıyor, şaşkınlığın kalbinizde bıraktığı o çirkin, anlamsız tortuyu nasıl temizliyorsunuz? İnanın son günlerde düşündüğüm tek şey bu, nasıl bir yöntemle nefesiniz sıkışmadan, ferahlıkla yaşamayı başarıyorsunuz, kılavuzunuz nedir? Perec bunun için bir kitap yazmıştı değil mi, akıllı adammış, gerçekten ihtiyaç var böyle bir rehbere. Okumadım o kitabı. Ah, zaten şaka yapıyordum kendimce. Neyse. Burada sizinle sohbet ediyorum, yazdıklarımı okuyan çoğu insanla hiç tanışmadım, yazıyla bile, bazılarınızla ise yine yazı yoluyla konuştuk, uzun sohbetler ettik, hep söylüyorum; burası beni rahatlatan, not defterim. Okuduğum bazı kitaplar hakkında kısa notlar aldığım, bazı müziklerin kaydını tuttuğum, fotoğraf albümü bile oluşturduğum günlüğüm. Bloğa yazmaya ilk başladığım zamanlar kendimle konuşurum diyordum, ama umduğumdan daha güzeli oldu, harika insanlar tanıdım, fikir alışverişleri şahaneydi vs. vs., özetle iyi ki bir blog tutmuşum diyorum şimdi, ve iyi ki hafızamı yazıyla desteklemişim. Yoksa benim kafa hep sisli, hepinizin öyle aslında; çok güvenmeyin o gizemli karnabahara. Hem ne demişler; verba volant scripta manent**. Destekliyorum Romalı arkadaşı, çok haklı.   
Geçenlerde canım çok sıkıldı, belki buranın suçu yok, dışarıda da yüzlerce insan, yüzlerce şey canımızı sıkıyor ama bu sefer aracı bloğum oldu. Hiç sebepsiz, nedensiz anlamadığım bir şekilde birisi canımı yaktı, üzüldüm. İnsanın türlü türlü huylarına alışığım, yaşım da küçük değil, küçük ne kelime yolun yarısını geçtim yahu! Ama hayır, bu başka bir şey, tanımadığın bir insana, hakaret etmek, ağzına gelen her şeyi söylemek başka bir yaradılış, başka bir anlayış gerektirmeli. İlk önce güzel sözcükler (onlar bile taşkınca, garip bir şekilde hedefini şaşırmış gibi) sonra küfürler. Diyorum ya size, her şeye alışılır da şaşırmalara alışamaz insan. Sanırım, ben de alışamadım.

Bir veda manifestosu gibi başladım değil mi?;p Yok artık, vedalar konuşarak mı olurmuş, giderse gitmeli insan. Öyleyse yazmaya devam tabii.

*Turgut Uyar'ın "Çok üşümek" şiirinden.
**Söz uçar, yazı kalır.
------------------------

p.s.: Şimdi evimde değilim, nöbette dinlenme saatimde yazıyorum bu yazıyı, bu yüzden sizin de dinlemenizi istediğim müziği koyamıyorum buraya. Aklımda eskilerden harika bir şarkı vardı ya sağlık olsun. Yarın unutmazsam eklerim. Ama hayır, müziksiz olmaz;p Çoğu siteye girilemiyor bu bilgisayarlardan, sadece divshare sitesine girebildim, onun için aylar önce oraya koyduğum çok sevdiğim başka bir müziği yazıya ekleyelim bakalım. Önceden dinlemeyen varsa dinleyip duacımız olur, filan. Of, ne kötü espriler. Burada bitirmeli. Sabah hastalar beni bekler, kaçtım.

sabah beş sonrası (tam 5:45!) editi aşağıda;)

"bohem hayatı" ya da bize üşümek olsun

TheSaint'in yorumuna cevap yazarken aklıma geldi bu film. Kısacık bahsedeyim, belki seyretmek isteyeniniz olur. Geçen gün izledim ben La vie de bohème filmini, çok sevdim. La Vie De Bohème, filmin bilinen adı, Fince "Boheemielämää" diye geçiyor; türkçesi ise Bohem Hayatı. Canım sıkkındı demiştim ya, onun için film izlemeye asık bir suratla ve keyifsiz başlamıştım, sağolsun Kaurismäki yine şaşırtmadı beni, yüzüm güldü filmi izlerken, keyfim yerine geldi, hatta bir sahnede kahkaha bile attım, birden, hesapsız gelen bir espri, bayıldım;) Bohem Hayatı, Fransız yazar Henri Murger'ın (nasıl okunuyor acaba, bilemedim) bir eserinden uyarlama. Bu eser Puccini'nin o çok meşhur operasına da kaynaklık etmiş (filmde, opera eski bir sanat diye Puccini'ye hoş ve komik bir gönderme yapılıyor) ama şimdi konumuz opera değil, filme geçelim; filmde üç ana karakter var. 

Bu karakterlerin üçü de sanatçı ve filmin adının işaret ettiği üzere 'oldukça' bohem bir hayat yaşıyorlar. Filmin başında, karakterlerden yazar olanın dairesini, kirasını ödeyemediği için boşalttığını görüyoruz, Aslında boşaltmıyor da biz öyle diyelim;) Türlü numaralarla ev sahibini kandırmaya çalışıyor ve o yokken evine müzisyen (bestekâr) başka bir "bohem" sanatçı yerleşiyor. Bohem kelimesini özellikle vurguluyorum çünkü filmin asıl anlatmak istediği, karakterlerin hikâyelerinden çok, bir yaşam tarzı. Akşam evine, lokantada tanışıp, pek bir kaynaştığı ressam bir arkadaşıyla gelen yazar evine yerleşen müzisyenin eşyalarını kullandığını görüyor ve küçük bir anlaşmayla üçü beraber yaşamaya başlıyorlar. Bu üç sanatçı parasız, dert ve tasalarla dolu bir hayatı tüy gibi yaşıyorlar. Bu büyük bir başarı, çünkü hayat çok soğuk, sevgilileri üşüyor, ve alt etmek, üstesinden gelmek zorunda oldukları bir yaşam var önlerinde. Onların sanatçı ruhlarının zedelenmemesi için, somut, maddi konular üzerinde derin derin düşünmemeleri gerek. Kimseye zararı dokunmayan iyi insanlar onlar, bu yüzden belki de, bohem hayatı en çok onlara yakışıyor. Filmin bir yerinde ressam Rodolfo otoportresini yapar ve arkadaşlarıyla dertleşirken bir alıcı (resim koleksiyoneri olmaya birden karar veren bu alıcı, 400 darbenin tatlı Antoine'u, filmde onu da görmek yüzümü güldürdü. eh, büyümüş tabii) gelir, kendi resmini yaptırmak istediğini söyler. Tuvaldeki resmi görüp, bunun gibi gerçekçi olabilir, kim bu der, ressam, "annem" diye cevap verir;) Burada kahkaha attım işte, böyle absürt komedileri seviyorum, tüm o çaresizliğin içindeki mizahı, gülme yeteneğini kaybetmeyen, asıl suratlı, donuk belki, ama illaki komik insanları. Kaurismäki'nin filmleri hep bu mizahla doludur aslında, bilen bilir. Onun "Kibritçi Kız"ı en sevdiğim filmlerden biridir. (bakın, gönül rahatlığıyla en sevdiğim dedim sonunda;)) O filmde de inanılmaz derin bir acının, çaresizliğin içindeki mizahı görüyor ya da şöyle diyeyim o büyük saçmalığı mizahi bir dille anlatabiliyordu yönetmen. Hayran kalmıştım. Bulursanız sakın, ama sakın kaçırmayın, Kibritçi Kız muhteşem bir filmdir, bloğa da yazmıştım eskiden, şurada. Neyse işte, Bohem Hayatı, aşk meşk işlerine de birazcık girip (tam da şimdi, aşk maşk buz gibi yaşayacaksın, diyen şairi anmamak olmaz), hüzünlü bir sonla bitiyor.
----------- 


Ve bir doğum günü daha! Bugün canım ablamın doğum günü; 1 mart balığıdır o;) İyi ki doğdun canım, gece ilk kutlayan oldum (evet, başardım bunu;)) ama yazı olmadı bu sefer, sağlık olsun;) Doğum günün kutlu olsun, seni seviyorum canım, çok seviyorum.

Sanırım artık bu yazıyı bitirebilirim, ne çok konuşasım varmış, hay allah. 
---------------

I ıh, bitmemiş diyeceklerim; eve geldim ve şarkıyı da koydum, oh rahatladım sanki. Hepinizin bildiği çok eski bir şarkının Nick Cave cover'ını da içeren üç farklı yorumu var yukarıda. İyi dinlemeler olsun, şimdi benim için uyku zamanı. 

Perşembe, Mart 01, 2012

zaman ki hatırlamaktan başka nedir?*


Canım, canım, güzel ablam benim, iyi ki doğdun sen! Lilişim'e hamileydin yukarıdaki fotoğrafta, ne çok gülmüş, ne çok üzülmüştük tüm o süreç boyunca. İyi ki doğdun, iyi ki Lilişka'yı doğurdun, seni seviyorum canım. 
Şimdi senin şehrindeyim bakıp duruyorum tüm gün, yoruluyorum. Birbirimizin bakışına sığınsak, o bakışın eskiliğine, tanıdık olma hâline, sıcaklığına güvensek, keşke hep beraber olsak. Ama unutmadım; tarihimizin arasına kimse giremez, bu bilgi rahatlatıyor, rahatlıyorum. Seni özledim ben.
------
*İlhan Berk'in  "zaman ki senden başka nedir" dizelerinden mülhem.

Salı, Mart 01, 2011

"sen benim üzerine çok kar yağan ilk kentimsin"*



"...
Bacaklarım uzun
nereye gitsem uzun
nereye gitsem gelip beni buluyor
çıkmaz bir sokakta ablam
..."

e. ayhan/ibraniceden çizmek

Hep zordur, kardeşlik bağıyla bile zordur, çünkü anlatmak çaresiz kalmakla eş değer. Anlatayım; senin kendi başına kaldığın hâller, tam o sıra yatılı okulda bir kız kardeştim ben. Televizyonda haberler savaşı anlatıyor, ihtimal kitaplarını önüne almış, ders çalışıyorsun. Babam unutuyor, köy evinde, sahi oraya nasıl gitmiştik biz? Sen biliyorsun, ben biliyorum, unutmam. Kapıları gürültüyle açıyorsun, her kapı sesinde kalbim atıyor, sana inanarak, ama kardeşim o benim, böyle diyorum kendime. Fısıldayarak. Bir şeyler döküyorsun, annemle sessizce yaptığımız anlaşma, zor zamanlar. Birbirimize "sevgiyle" katlanıyoruz.

Daha önce söylemişimdir, senin mektuplarınla dayanıyordum yalnızlığa. İlk sevgilimi öpüşümde cebimde sesin vardı. Kırlangıç diye sesleniyor, bende arınıyordun. Bütün arınmalar bitti şimdi, büyümeyi boş ver, daha çirkiniz artık. Banyodan saçında havluyla çıkan kız, ki o banyoda sular akmıyordu, hep hayal kurardı. Bir tiyatro ve eğlence düzenlemiş, sattığımız biletlerle -inan olsun- ciklet almıştık. Bak, mutluluk nasıl sakin geliyor. Sen unutursun ya... Senin günlüğünüm ben. Bakışımızda saklı yara, taslar taslar dolusu sular, geçmiyor. Bahçeye tepsiyle tabak taşınır, banyoya kovalarla, sular hep dışarıda. Nasıl arınacaksın bu şekilde? Nasıl? Seni benden başka, beni senden başka kimse anlamayacak. Bil bunu. Anlaşılmayacaksın, anlaşılmayacaksın, anlaşılmayacaksın.

Yeni konuştuk, cevabımı unutma; tarih oluşturmak zordur. Benim seninle, kahkahadan, gözyaşından, acıdan ve kavgadan, bırak bunları, unut, her şeyden oluşmuş bir tarihim var. Kimse giremez araya. İşte, bu tarih imini unutma.  

Ve üzülme, biz her işi "ala ala hey"** diyerek yaptık. Güzeldir bu.

Seni seviyorum canım, güzel ablam. Doğum günün kutlu olsun.

*Senin çok çok eski bir mektubundan.
**Ece'nin aynı adlı (ala ala hey) şiirinden.

Pazartesi, Kasım 15, 2010

ah eski günler ve bir şiir, ithaf edilen


".... yapılacak en iyi şeyi bilir
doğarken kanatlarına üflenmiştir.
hep gidebileceğini bildiğinden belki
eve sonsuz bir şefkat gösterir.
onun yol açtığı yaralar kollarda ellerde bacaklarda seğirmez
kalbi gagalar gıdıklar gibi
sonsuz bir şefkat gibi
ağlamaya yol açan güzel bir şiir gibi

onun bildiği bizim bilmediğimiz bir şey var
ona uzun uzun bakma isteği uyandıran
şeffaf olmayan bedeninin körüklediği merak duygusuna karşıt
bütün soruları susturan yüzünün, bütün duyguları geçiren ince derisi
yüz haritasının parşömen kağıdı
yırtıldı yırtılacak
sema'da çakan ansız bir şimşek gibi
belki hep bildiği için çakabileceğini
sakin bir uğultu doğduğundan beri"


Canım canım, benim için şiir yazmıştın sen! Sonra araya yıllar girdi, kısa kısa kavgalar, atışmalar, yollar, kahkahalar, büyüme çabası. Ben o kasabadayken, hep mektup yazardık birbirimize. Bildiğimiz mektup, pullu, uzun gecikmelerle gelen karmaşık yazılı mektuplar. Yazını bir tek ben çözerdim, içindeki huzursuzluğun karmaşasını. Bana yazarken, gördüğün tüm karanlık arkada kalsın isterdin, yazdıkça rahatlamak, beni rahatlatmak. Esentepe'den inerken cebimde mektubun vardı, ilk aşkımla buluşmanın heyecanından çok mektuptan gelen sesin heyecanına kapılmıştım. Tekrar tekrar okumak, o da duysun, seni tanısın, bana yazdığın şeylere şahit olsun istiyordum. Yine soğuktu, hep soğuktu, sanırım orada mutlu olduğum tek gündü, mektubu çıkardım, "ablam göndermiş, okusana", dedim! Hah ha, şimdi gülüyorum bak, büyümüşüm demek. Yazını çözemedi tabii, beraber okuduk, çok sevdi yazdıklarını, öyle dedi ya da bilmiyorum şimdi. Sana sarılabilir miyim, diyordun, silik silik hatırlıyorum, ısınmamış bir yerim için sana sımsıkı sarılabilir miyim canım, diye soruyordun. Nasıl severdim mektuplarını, bana seslenmelerini. Kırlangıç, diyordun bana, hatırlıyor musun? Hep biraz uzak, hep "dokunmanın mümkün olmadığı" -kapı arkasında, evet-, soyut kardeşindim senin. Annem çocukken kişiliklerimize göre iç çamaşırı almazdı, bunu biliyordun, sen bir şeye kızardın, o sana, ben aramızdaki her şeye. Benim sana ve senin bana tahammül etmemiz gerektiğini o küçük evde öğrendik, bahçesiyle hayat kadar genişleyen. Bana bulaşmama geleceği yok kardeşim!, diyordun. Kendimizi birbirimizden koruyabilme geleceği yok, sen yazıyordun. Köyde, duvarlarına afişler astığımız bir oda, küçük tiyatrolar oynadığımız, yağmurda beraber dışarı kaçtığımız, ne sorunlu bir geçmiş yarattık biz. Şimdi o geçmiş olmasa dağılıp parçalanacağımız. Rüyanda eline o atletler geliyor mu? Geliyor mu sahiden abla, annemin aldığı beyaz çamaşırlar? Ensemde toplamadığım saçlara bakardın, banyodan çıkışıma, beraber bir kahvaltı sonra, çayımı soğutmadan, ardını bırakmadan içersem şaşıracağını söylerdin. Çayımı hep içtiğim gibi içersem de şaşıracaktın, biliyordun. Biraz şaşırmaksın benim için kardeşim, demiştin. Şaşkınlığın, aynı topraktan geldiğini unutarak. O toprak, kan kırmızı terra rosa! Yeryüzünün cin gibi olduğu terra rosa topraklar, benim sözümü kırmızı döktüğüm, senin kırmızı bağırdığın. Nasıl bir sessizlikti?

Can havliyle , aramızdaki ayrık otlarından, ısırganlardan canı yanan gözlerimizin acısıyla geliyoruz birbirimize. Sarıldığım hep sensin, konuşurken sesimdeki kamaşmayı, utanmayı tek duyan. Sana şimdi ve daima "aldıracağım" canım, seni seviyorum. (Buradaki aldırmak, en en en eski mektubundan kalma!)

(Ben kuşsam sen de romantik bir balıksın işte, ne dersen de, bak bu da kanıtı:) Bu fotoğrafın sende olmadığına eminim, neresi hatırlayamadım ama, ne kadar eski!)