Rüya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rüya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Şubat 13, 2014

tekrar

 


Hey!
Uzun süredir böyle ünlemli başlangıçlardan korkuyorum, daha sakin, daha sessiz, mümkünse fısıl fısıl konuşmak, ruh halime, hastalığıma ve soğuk algınlığı ilaçlarıyla uyuşan kafama iyi geliyor. Öyleyse bu ünlem sadece ve sadece uzun ayrılığın işareti olsun, burayı özledim, bir de bunun.  Ötesi, anlamsız baş ağrısı.  
Hemen üstte fotoğrafını gördüğünüz, yumuşaklığını, sıcaklığını  ve lezzetini -maalesef- sadece tahmin edebileceğiniz (kendim yaptım diye demiyorum, bana inanın, nefis olmuşlardı) şu güzelim poğaçalar yukarıdaki iki tatlı bebek yesin diye yapıldı. Sabahın köründe -saat on benim için çok erken bir saat- kalkıldı ve hamur yoğrulup, sızlayan bir boğaz ve ağrıyan bir baş eşliğinde mayalanması için beklendi. Sonuç güzel oldu ama, Liliş ve Rüya poğaçaları sevdiler, eh benim için onların yüzlerinin gülmesi yeterdi, yetti mutlu oldum. Hastalığı filan unuttum, poğaçalar da servis edildiği gibi bitti. (çocuklarla zaman geçirince insanın dili işte böyle masal anlatır gibi oluyor) 

Size bir sır vereyim mi -hayatın anlamı değil, heyecan yok- hamur yoğurmak çoğu sorunu unutmak için (dikkat; "çoğu") harika bir yöntem. Hamur ellerinizin arasında ezilip şekilden şekle girerken siz de aklınızdakileri bir hâle yola koymaya çalışıyorsunuz. Eliniz ve enerjiniz hamurda ama aklınız bir türlü çözülemeyen sorunlarda, sonra hamur yuvarlaklaşıyor, yapışkanlığı azalıp o dillere pelesenk (kulak memesi!) kıvama ulaşırken sözünüzü dinlediğini de kanıtlıyor. Bravo bana, bunu başardıysam pekâlâ ona da derdimi anlatabilirim. Beni dinler, hamur kadar inatçı değil a, sonunda yumuşar ve bir şeye benzer. Hmmm... Acaba? Burada durmalı.

Az su içiyormuşum, bir yudum su içip içtiğim sudan daha kocaman güldüm. Hamur, sadece hamurdur, pişerken çıkardığı mis koku ve yoğurmanın sağaltıcı 'lokal' etkisi dışında başka hiçbir şeye derman olmaz. Fazlasının bel çevresinde yaptığı ciddi etki ise diyetisyenlerin derdi olsun. Ben, az önce yaptığım komik, kişisel sorun benzetmesini temizleyeyim yeter. Arkamda iz bırakmam hanımlar beyler, bazı sorunları çözemiyorsam çözülmüyordur, bunu bilirim. That's it.;p Allende, yıllar önce burada da bahsettiğim afrodizyak yemeklerle ilgili kitabında, hamur yoğurmanın maharet istediğini, fakat bundan da önemli olanın niyet olduğunu yazmıştı, aklımda öyle kalmış. Ağır, hantal, hafif, ürkek, nazik, güçlü çeşit çeşit ellerin olduğunu ve aşk yaparken olduğu gibi hamuru şekillendirirken de bu ellere yol gösterenin niyet olduğunu söylüyordu. Çok haklı, ben o sabah yataktan sevimli yeğenlerimi mutlu etmek için kalktım, dua tuttu, maya gibi. 

Bu yazıyı yazarken yazı için seçtiğim bin değil milyon yıllık müzikleri dinliyorum. İçlerinden bir tanesi beni çok eskiye götürdü; Schubert'in mi bemol piyano üçlüsü (piano trio in e flat) Kubrick'in Barry Lyndon'ının neredeyse karakterleri kadar önemli parçasıdır. O filmi, şimdi ancak antikacılarda bulunabilecek bir bilgisayarda izlemiştim. Devletin üzerine kocaman ve çirkin bir boyayla numarasını yazdığı, estetikten yoksun demirbaş ekranında akan "inanılmaz estetik" görüntülere bakarken ben, bir hayat bundan daha hüzünlü olamaz demiştim. Tuhaftır, Barry Lyndon bana Voltaire'in eğlenceli Candide'ini hatırlatır ama filme kitaba güldüğüm gibi gülmem. Filmi neredeyse unuttum gitti, müzik ise tablo kıvamında filmin hafızama asılmış parça parça görüntüleri gibi kulağımda asılı kalmış, silinmiyor. Tekrar izlemeli. 

Belki hiçbir sorunu çözemem, planlar kurulduğu yerde tozlanmış durur, her gün bir önceki günün reprodüksiyonu gibi benimle dalga geçer, zamana ve insana asla ayak uyduramam ama hangi filmler tekrar izlenmeli, hangi kitaplar tekrar okunmalı ve hangi müzikler sonsuza kadar dinlenmeli bunu iyi bilirim, bu da bana yeter. Unutmadan; gecenin üçünde hangi şiir iyi gelir, yatağa usulca girmeye yardımcı olur bunu da iyi bilirim, bakın sağlaması hemen aşağıda;

"Kendini bir örnek olarak mı sunuyorsun?
 Bir gül gibi açabilir mi insan
 kendi hassas özünü çoğaltarak?
 Yoksa işini yapmak yeterli mi?
 Çünkü iş denmez
 bir gül olmak için yapılana.
 Tanrı, pencereden dışarı bakarken
eve çekidüzen veriyor."*

------------------

* Rilke, güle böyle sormuş, ben Ursula K. Le Guin'in Gülün Günlüğü/Rüzgârgülü kitabında okudum bu şiiri. Geceleri yatakta bu kitaptan bir öykü okuyup uyuyorum, istisnasız tüm öyküler şaşırtıyor. Bir şair güle delirtici sorular soruyor, bir yazar tüm karakterleriyle düzene meydan okuyor, sonra bunları okuyup huzurla uyumanın duasını eden bir kadın -yok hayır, bir şaşkın- hep ama hep yanılıyor, kabuslarla sabah ezanında uyanıyor. Hiç şaşmaz. 

Pazar, Haziran 24, 2012

sana inanmayacaklar



"...burada oturuyorum ve olanlara inanamıyorum.
ve artık inanmak zorundayım.
rüyalar veya kâbuslar.
delilik veya akıllı olmak,
hangisi bilemiyorum..."
                                                              (filmden)


Dün gece, ya da ondan önce (tam hatırlayamıyorum),  Let's Scare Jessica to Death filmini izledik Poliş'le. Ben 70'li yılların filmlerini çok severim, şiddet, seks ve korku öğelerinin en doğal kullanımının, o yılların filmlerinde olduğunu düşünürüm. Her neyse, film; akıl hastanesinde tedavisi henüz biten Jessica isimli bir kadının hastaneden ayrılışından sonra yaşadığı olayları anlatıyor. Jessica eşi ve bir arkadaşıyla şehirden uzak bir köşke taşınıyor ve bundan sonrası şizofreni, hayaletler, zombi hikâyeleri ve vampirlerle dolu bir kabus. Jessica, film boyunca kafasının içindeki seslerle mücadele ediyor, duymamaya çalışıyor, duyduklarından kimseye bahsetmiyor. Kimsenin ona inanmayacağını biliyor, korkuyor.

Kafanın içindeki sese inanmaya başlarsan başka hiçbir sesi duyamazsın, bunu biliyorum. Jessica sesi duymamaya çalışıyordu. İşin tuhafı, ben ona inanıyorum, hem duyduğu seslere hem de kendisine, yaşama isteğine. 
---------------
Vuslat geçenlerde rüyasında beni görmüş, anlatmasını istemiştim, sağolsun anlatmış bu sabah. Bir yaz rüyasıydı sanki okuduğum, soğuk içecekler, dostlar, sohbetler, baktığın yeri görememeler, saklanmalar. Rüyalar beni şaşırtıyor, belki de en çok onların dediğini dinlemeliyim, nereden geldiği belirsiz seslerden daha güven verici, yakın. Belki de bu yaz kâkül kestirmeli, saçlarımdan kurtulmalıyım. Ama ya içimdeki bunaltı, bunaltı.

 ---------------------------
Aşağıda filmin trailer'ı var. Ben online izlemediğim için link veremiyorum ama filme ve altyazısına ulaşmak kolay. Seyretmenizi tavsiye ederim, etkileyici ve şaşırtıcı bir film Let's Scare Jessica to Death. Yazıda kullandığım müzikler ise In Bruges filminden, o filmin müziklerini çok, çok seviyorum, belki milyon kere dinlemişimdir, güzel.

Pazartesi, Haziran 11, 2012

unutmak gerek, ama bu yazı unutmayalım


"... 
yedi kat yerin altından uğultular geliyor.
çok alâmetler belirdi, vakit tamamdır.
haram sevaboldu, sevap haramdır.
ak kurt, kara tahtayı daha bir yol kemirir,
çekin ki körükleri
                               ateşe girdi demir
..."
n. hikmet/alâmetler suresi 

Yaz, güzel; oynayan çocukların çığlıkları, dışarıdan gelen sıradan sokak sesleri. Benim dışımda bir devinim, beynimin içindeki sesten farklı bir ton, çok iyi bu. Kışın hep kendi sesimi dinledim, yorulmuşum. Bir de sokak düğünlerinden öyle çok nefret etmişim ki, eskiden sevmezdim, ama artık araba sesleri bile güzel geliyor bana. İstanbul'da, yanımdakilere, şehrin sesi eskiden olduğu kadar rahatsız etmiyor beni, demiştim. Sokak düğünleri için tanımlama yapamıyorum, çığrından çıkmış bir eğlence anlayışı, bir çeşit vandalizm. 
---------------------
Niye böyle oluyor bilmiyorum. Kendimi unutmak konusunda eğitemiyorum. Hiçbir şeyi, ama hiçbir şeyi, yok, bir kere daha yazmalıyım; "hiçbir şeyi" unutamıyorum. Konuşmamak zor, sevdiğim insanla küs filan kalamam ben, fakat unutamıyorum. Her gün neden diye sormaktan yoruldum. Peki, onun hiç çaba harcamaması, unutmak istediğin şey önünde dururken üstelik. Kendisini bu kadar yoran başka birini bulamazsınız, benim kadar üzen, yıpratan. Öyle sinir oluyorum ki bu yüzden kendime, iyileşmek için umudum da yok. Aynı soruyu sorup duruyorum; "ama böylesi kurtulmak, kurtulmak mı?" Kendime kızarken elbette şu sonuca varıyorum, hep, her zaman; C. haklı. Affedicilik, tanrısal bir sıfat, insan bunu tam olarak asla beceremez, böyle yazmıştı bana. C. haklı, ama ben unutamıyorum, peki hâl böyleyken, ben haksız mıyım? Neyse, böyle işte durumlar. "C." bugünlerde düşündüğüm ve unutamadığım tek harf. Özet budur.

Geçen gün sahile indik. Bunun nedeni, canım Rüya'yı görmek dışında, olur a yine düğün filan yapılırsa, sesini duymamaktı. İyi ki inmişiz, güzel vakit geçirdik. Rüya çığlık çığlığa, hayatı keşfetmek istiyor, hep etrafta gözü. Biz tavla oynadık, gazoz, çay içtik, sohbet ettik. Geç saatte eve döndük, şansımıza o gece gürültü yokmuş mahallede, sessizmiş ortalık;)

Şimdilik bu kadar, tuhaf bir şekilde kafam karışık. Bir düşünceden diğerine atlıyorum. Kalabalığa karışmak lazım, başka sesler unutmanı sağlamasa da kafandaki düşünceleri dağıtır. Karmakarışık bir ses de ses değildir, eser geçer. Belki biraz baş ağrıtır, o kadar.

Cumartesi, Aralık 17, 2011

içeri

 (C.'den.)


"... Bu daima böyledir. Hadiseler kendiliğinden unutulmaz. Onları unutturan, tesirlerini hafifleten, varsa kabahatlilerini affettiren daima öbür hadiselerdir. Filhakika babamın benim yüzümden palas pandıras karakola çağırıldığının hemen ertesi günü halam öldü. Ve ikindiden biraz sonra tam gömülürken tekrar dirildi. Bu çift hadise bütün aile hayatımızı altüst etti. Babam onların tesirinden bir daha kurtulamadı..."
a. h. Tanpınar/ Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Sabah ne zor uyandım. Kendime beş dakika daha, on dakika daha, böyle hak vere vere neredeyse öğleden sonrayı bulacaktı yataktan kalkışım. Yatarken biraz okumuştum, sıcak yataktan kalkmadan önce biraz daha okudum. Osmanlıca kelimeler okumayı güçleştirmiyor bu ilginç, roman çok akıcı ve rahat okunuyor. Belki ilginç doğru kelime değil burada, söz konusu yazar Tanpınar, onun için şaşırmamalı bu ustalığa, ve ben onun usta dilini çok seviyorum.
Rüya'yı görmeye gittim. Biraz oynadım, şimdi evdeyim işte. Ev, içinde büyüttüğün huzur ya da huzursuzluğa aldırmıyor hiç, öyle anlayışlı, sakin ve masif varlığıyla seni bekliyor. Sen onu ısıtıyorsun sonra, yemek yapıyor yaşadığını anlatıyorsun. Hepsini dinliyor, güzel bu, en yakın arkadaşın ve sırdaşın o senin.
Dün gece gördüğüm rüya birazcık açık saçıktı, sevgilimle öpüşüyordum, çıplaktım. Uyandığımda şaşkındım önce, sonra gülmeye başladım. Güneşli bir mevsimin rüyasıydı, yazdı. Mutluluk, gülen bir yüz, barış kelimelerini seçip alıyordum rüyanın içinden, kitabıma uzanırken. Kurgu eğer rüya ise dokunamazsın, gülüp geçersin en fazla. Kelimeleri alır saklarsın, anlatmak için. Sakladım, gülüp geçtim ben de. 

Yemek yapmalıyım artık, ev ev olduğunu hissetmeli. Yoksa boşa konuşmuş olmaz mıyız, oluruz;) Öyleyse, hadi bakalım.

Cumartesi, Eylül 24, 2011

rüyaya sızan roman; Döşeğimde Ölürken


"...Zamanın içine bir dolanıp karışabilsen. Bu iyi olurdu işte. Zamanın içine bir dolanıp karışabilsen iyi olurdu..."


Bir rüya gördüm. Hiç aklımda yokken, hatta okuduktan sonra, içindeki derin hüznü özellikle unutmaya çalışırken, ve başka bir kitap okumuşken ondan sonra, bir gün önce de komik bir romana başlamışken, bir rüya gördüm. Döşeğimde Ölürken kitabındaki Cash vardı rüyamda. Cash'in bacağı çok ağrıyordu, acı çekmediğini söylüyordu ama ben biliyordum. Kitabı okurken düşündüğüm her şey rüyama da geçmiş, bunu anladım yine rüyamda şaşırarak. Yapmayın dedim, babasına ve diğer kardeşlerine, bacağa çimento dökmeye çalışırken onlar. Kitabın tüm kapaklarına bakmıştım okumam bitince. Bir kapağı hiç beğenmemiştim. Aslında fena değildi ama arabanın olması, o kapakla arabanın mahsus imlenmesi bana tuhaf gelmişti. Oysa bırakın arabayı, ailenin onları başka bir kasabaya götürecek hayvanı bile yoktu. (Okumayanlar için -çok kısaca- konu şöyle; çok çocuklu bir ailenin annesi ölür ve vasiyeti üzerine ölüyü başka bir kasabaya gömmeye götürürler. Biz bu olayı farklı farklı karakterlerin ağzından işitiriz. Gerisi okunmalı tabii, hiçbir anlatmanın veremeyeceği güzellikte bir dili var romanın. Bilinç akışı tekniği hem tüm karakterlerin ruhuna nüfuz etmesini sağlıyor okuyanın hem de şiir gibi dinliyorsunuz konuşanı.) İşte o kapak da aynen gördüğüm şekilde oradaydı; rüyamda. Bir o arabaya koşuyordum (bekleyen iki kişiye), bir Cash'in yanına. Ben rüyamda çok çok üzülürsem sanki katıla katıla ağlıyormuş gibi olurum, konuşamam. Konuşamıyordum yine. Yapmayın diyordum sadece, niye böyle yapıyorsunuz?

Bir ailenin bu kadar sancılı bir yolculuğa çıkması, farklı farklı huylarla üstelik, bir ölüyü taşıması hiçbirinin bilmediği bir yere (kasabadan değil, toprağın altından bahsediyorum), çok zor. Tüm aileye karşıdan baktım okurken. Anlamaya çalışarak, anlamayarak, anlamanın mümkün olmadığı bir uzaklıktan, çok yakından, kendi yolculuğumu iterek kıyıya, çok uzaktan o aileye baktım. Babaya acıdım, kızdım, Jewel'i kardeşleri adına kıskandım, atıyla kurduğu ilişkiye hayran kaldım, Dewey Dell için üzüldüm, çocuk o, yol göstereni de yok dedim defalarca. Cash'i özellikle sevdim. deliren Darl, annesinin bir balık olduğunu düşünen Vardaman hep bir adım ötemdeydi, omuzlarına dokunmaya korkup, sesimi duymalarını istediğim mesafede. 

"...Yaşantılarımız nasıl da esinti-siz'e, ses-siz'e dolanıp, karışıp gidiyor, yorgun hareketlerimiz yorgun yorgun eski özetleri yeniden anlatıyor; geçmiş zorunlulukların yankıları tel-siz'ler üstünde el-siz: günbatımında kızgın davranışlar takınıyoruz, yapma bebeklerin ölü hareketleri. Cash bacağını kırdı, şimdi de talaş akıp gidiyor. Ölüme değin kanıyor Cash kanıyor..."

Bundan kim bilir kaç yıl önce, bir Aralık akşamında (sonradan gece oldu) abim, annem ve ben babamın ölüsünü taşıyorduk ananemin köyüne. Yılbaşı günüydü, 31 Aralık, babam birkaç gün önce ölmüş, biz sonra duyduk. Hastaneye görmeye gitmiştik, farklı farklı şehirlerden yola çıkıp, Ankara'da buluşmuştuk. Abim yatılı okulda, ben yatılı okuldaydım, izin almak zor olsa da işin içine hastalık girince kolaylaşıyordu her şey. Beni seven dindar bir müdürümüz vardı, ben onu sever miydim bilmiyorum şimdi, ama beni sevdiğini iyi biliyorum. Odasına çağırıp, babanı görmeye gidebilirsin, demişti. Biraz anlamıştım aslında, ama çocukken neyi anlayıp neyi anlamadığını ne kadar bilebilirsin ki? Benim annem bir balık dönemindesin daha, neyi, ne kadar, bilebilirsin? O kısım çok karanlık, görme hayaliyle gidip, ortada bomboş (oturacak yer yoktu, yoktur) kalma kısmı, geçelim. Yolu hatırlıyorum şimdi, nasıl bir kar yağmıştı anlatamam. Sanırım o kış benim gördüğüm göreceğim en çetin kıştı. Yola çıkmak istemeyen ambulans şoförü -haklıydı, yılbaşı gecesiydi o gece-, doktorun onu ikna çabaları, silik kareler şeklinde beynimde, sonra rüyamda. Böyle olur hep, size de olur, bilirim. Karanlıkta yoldaydık biz, Gerede taraflarında (sonradan oraya tayinimin çıkacağını tahmin edebilir miydim? yok, hep dediğim gibi tanrı şakacıdır) ambulans yolda kaldı, gitmiyor. Deli gibi kar yağıyor, ben annemin yanında öndeyim, Abim tabutun yanında, önde yer yok. Erkekler daha mı sert, ağlamıyor. Oysa o da çocuk. Hiç ağlamadı sanki o gece, ya da sonrası, ben görmedim. Lastiklere zincir takmaya çalışıyor biri çocuk, iki erkek. Biz annemle arabadayız. Ne kadar kaldı anne, diyorum, az kaldı diyor. Altımı ıslatıyorum, az kelimesini ölçüp biçecek büyüklükte değilim. Üstelik altımı ıslatmaya da alışığım çocuklukta. Neredeyse ortaokula kadar, evet bilinçaltı benim sığınağım. 

"...Kelimelerin bir şeye yaramadığını anladığım zamandı; kelimelerin söylemek istediklerine bile uymadıklarını..."

 (Kıbrıs'tayız; ablam, abim ve ben.)

Kadını gömerler, ölü bir kadının iç sesini duyurur bize Faulkner, çocukların terini, güzelliğini, çirkinliğini görürüz, babanın yeni dişlerini, karnında bebek taşımayı, onu düşürmeyi, bunun hiç yazılmayan sancısını, yangının sesini, deliliğin gelişini, bir balığın derisinin sen istediğinde "kokmayacağını", asla kokmayacağını anlarız. Ve sonsuz bir minnet duyarım bu yazıları yazan kişiye. Rüyamı kabusa çevirse, korkuyla uyansam bile, öyle. Hem çok iyi bilirim ben; "...hiçbirimiz tam deli ya da tam akıllı değiliz, denge bir yana doğru kaymadıkça..."


--------------------------------------------------------------------
p.s.: -Bu yazıyı yazarken bira içip, yukarıdaki şarkıyı dinliyordum. Bir şarkıyı yıllarca dinlemeyip, sonra bin kere dinlemek nasıl iyi gelir insana bilir misiniz? İşte, iyi oldum ben de.
-Kitabın diğer kapaklarını merak edenler için, şurada bir post var. 
-Şimdi komik bir şey seyretmeliyim, mesela mesela..., neyse bulurum bir şey, olmadı Gargantua var, bu gece çözümler bitmiyor, ne hoş.
-Yazıdaki tüm italik cümleler, alıntılar Döşeğimde Ölürken romanından. 

Perşembe, Mayıs 26, 2011

ve dans zamanı...


Tabii, ağır müziklerde dans etmek zor. Şenay, bak yukarıdaki müzik gayet hoş, foto neşeli, köpek var ve mis gibi uyuyor, Rüya gülüyor, parkın ortasında bir yerde durmuşuz, ki ben parkları çok severim. Eee, daha ne ister ki bir insan? Belasını mı, hiç sanmam;p

Pazartesi, Mayıs 23, 2011

iklim meselesi

(Rüya büyüyor, beş aylık olmuş bile.)


Bugün, sahil cıvıl cıvıldı. Çok yürüdük, tavla oynadık, kumru yedik, çay içtik filan. Yaz'ın sesi çok fazla duyuluyor, güzel ama gürültülü. Şamatacı, şiveger. Şiveger kelimesini bana sevdiren, kelimenin anlamı kadar bile "hak" vermiyor bana. Hiçbir tavsiye işlemez, iklim müsait değilse. Vücut iklimi. 
Vücud ikliminin sultanısın sen, enfes şarkıdır. Enfes! Sesi de güzelse üstelik.

Pazartesi, Mayıs 16, 2011

şuur dışı olan şeyler


 

"Ve ötede; ve ötede ne var senin kendinden başka, ne var insandan başka?"
Saint-John Perse (Yüz:1981/m. Eroğlu)

Size bir şey anlatayım; Vuslat'la konuşurken aklıma geldi, hoş hep aklımda ya, arada unutuluyor tabii. Bir gün bir rüya görmüştüm, çok oldu, garip bir rüyaydı geçelim onu. Kalıp üzerinde konuşacağımız yer, rüyadan sonra olanlar, ben bu rüyayı C.'ye anlattım, o rüyaları kontrol etmekten bahsetti. Mutlak bir kontrolden bahsetmiyordu şüphesiz, bir simülasyon programı gibi, farklı açıdan tanrılaşmayı anlatıyordu. Rüyaların şuur hâlinin dışında yeni bir dil kurması ve bunun tüm mantık kurallarının dışında gelişmesiydi takıldığımız mesele. Ben bu dile inanıyorum, o ise "belki" kontrole.

Poe, "is all that we see or seem. but a dream within a dream?" demiş. Sabah kalkıp, çok uzakta denizin önünü kapayan hastane binasına bakarken hep bunu düşünüyorum. Bütün bu gözlerime dolan görüntüler, sesler ya ayrı bir dünya yaratıyorsa? 

Gute Nacht, müthiş bir lied. Şimdi domates soslu penne makarna yaparken onu dinleyeceğim. Şöyle bir şeyler söylüyor;

"...
rüyalarından alıkoymayacağım seni,
çok yazık olurdu bu,
duymayacaksın ayak seslerimi
yumuşakça, yumuşakça kapayacağım kapıyı
..."

eskiydi, tazelendi


(Rüya ve ben)

"Neşeli ya da hüzünlü ya da dalgın ya da düşünceli ya da kibar olmak istiyorsan, bu durumları tek tek bütün ayrıntılarıyla oynaman gerekiyordu yalnızca."

Kara Kitap/o. Pamuk (Patricia Highsmith'in Yetenekli Bay Ripley romanından)


Bir görüntü; kalabalık bir masada yemek yeniyor, kahkahalar, tv açık, balkon ve camlar rüzgârı bekliyor. Öyle sıcak ki, yaz boşluk hissini tüy gibi koyuyor kucağımıza. Ne gözyaşı ne hastalık. Boşluk o görüntüde, yaz sıcağında eriyor. Bu akşam yine yaşadım aynı hissi,  o geçmiş görüntüyü, zaman dönüp duruyor. Bizimkiler okey oynuyorlar, evin o köşesine hiç gitmemiştim ben onlar yokken, tüm köşeler zamanla eskiyor.
Dün gece rüyamda iki uçak düştü. Yemyeşil bir yerdeydim, çimenli filan, ama ağaç yok ve dümdüz. İlk önce biri hızla yaklaştı, yukarıya baktım, düşecek dedim (yay burcu=nostradamus), düştü haliyle. Sonra diğeri, o zaman bir tuhaflık olduğunu anladım. İnanın, rüya beynimde evrildi, şekil değiştirdi;) Ondan sonrası koşturma, telaş, kıyamet.

Heyyyy, nerede o "asude bahar ülkesi"?

Cumartesi, Nisan 09, 2011

ey ruhum! dur biraz

(Eskiden, Kaş'ta. Vitrin bakıyordum, takılar, şu, bu. Dün geceki rüya ise bu kadar normal değildi.)


"Yarı karanlık mahzende, gölgeler içinde birbirlerine ve bize bakan yüzlerce anlamlı göz  ve yüz vardı."

o. Pamuk/kara kitap-bedii usta'nın evlâtları

Çok ağır, sıkıntılı bir gün bugün.

Dün gece, kitaptan son okuduğum bölüm Bedii Usta'nın Evlâtları'ydı. Çok şaşırdım, çok etkilendim. Cansız, vitrin mankenlerini anlatıyordu yazar -yok Celâl-, Bedii Usta'nın oğlunun aktardığı hikâyeyi kendi kurgusuyla evirip çevirerek.

"...soluk lambaların abarttığı korkunç gölgeleriyle birlikte bana kaybettikleri saflıkları yüzünden acı çeken tanrıları, bir başkasının yerinde olamadıkları için kendilerini yiyip bitiren çilekeşleri, birbirleriyle sevişerek yatamadıkları için birbirlerini öldüren mutsuzları hatırlatıyordu. Onlar da, benim gibi, bizler gibi, içlerine rastlantıyla düştükleri belirsiz bir varoluşun anlamını cennette kalmış kadar uzak bir geçmişte bir gün sanki keşfetmişler, ama sonra unutmuşlardı bu sihirli anlamı. Unuttuğumuz bu hatıra için acı çekiyorduk..."

Saat 4:45 gibi uyumuştum, gözlerimi kapadım aslında, hemen uyku gelmiş. Kötü bir rüyayla tabii. Birisiyle -arkadaşımmış-, takı vitrinlerine bakıyoruz. İki mağaza, dükkân, aydınlık ve sorunsuz. Sonra, başka bir pasajı gösteriyorum, "oraya girelim", diyorum. Daha pasajın başında beni uyarıyor, kolumdan tutuyor(?), arkamızdan gelen biri, bir el. Koridorun o kısmı çok karanlık. Korkunç. Nefesini duyduğum biri var ve çok yakınımda. Birden gözlerimi açıyor, hemen uykuyu kontrol ediyorum. Arkamda kimse yok, şükür. Saate bakıyorum, 05:08. Kısacık bir uyku yine. Geçenlerde olduğu gibi ve çok kötü, korkunç bir rüya. Gece lambasını söndürüp yatmışım, neredeyse sabah oldu diye, hemen onu açıyorum. Elim suya gidiyor, üşeniyorum uzanıp içmeye. İki satır bir şey yazıyorum, uyandığımı o pasajda olmadığımı kanıtlamak için. Diğer yastığa başımı koyuyorum. Biraz soğuk, üzerine düşen herhangi bir başın düşüncesiyle ısıtılmamış. Eskimemiş ve o serinlik şimdi, hâlâ, ayağının yere bastığını hatırlatıyor. Evet, yalnızken düşünmek korku verici. Bildiğim tüm dualar, Kara Kitap'ın kolajı gibi içimden geçiyor. Anlamsız, karmakarışık ve başka türlü "yanlış".

Aklımızda kalan, hatıramızda yer eden herhangi bir nesne, bir "şey", tek başına bir anlam ifade etmez. Onun eskide bulunduğu yer, bizim için oradaki anlamı, gerçektir. Mâna -varsa eğer-, işte orada saklıdır.

Pazar, Aralık 12, 2010

kibir, vişne reçeli, Rüya ve bir şeyler, bir şeyler


(Alberto Giacometti/Woman with her Throat Cut)



"...
-Vişne reçeli ister misin? Vardır burada. Anımsar mısın, küçükken vişne reçelini ne çok severdin?
-Ah, unutmadın mı bunu? Reçel de getirsinler bakalım, şimdi de seviyorum reçeli.
İvan çıngırağın ipini çekti. Gelen garsona, balık çorbası, çay, reçel getirmesini söyledi.
-Hiçbir şeyi unutmadım ben Alyoşa..."

Vişne reçeli ne güzeldir. İvan'ın unutmayacağı kadar, kardeşleri uzun bir konuşmaya hazırlayacak kadar güzeldir. Ekşili tadı, ağızda hoş bir sürpriz gibi diri meyvesi, baştan çıkarıcı rengiyle muhteşemdir. İvan'ı, bu konuşmayı okuduğumda sevmeye başlamıştım, sonrası geldi tabii, gelmemesi imkansızdı. Vişne reçeli, İvan'la aramızdaki şifredir, onu sevmemin şifresi. O unutmadığı gibi ben de unutmam, kardeşliği, reçelin tadını ve İvan'ın insanlığını. İvan kibirli değildir.

Bazarov kibirliydi. Babalar ve Oğullar'ı okurken hem ilginç buluyordum onu hem de kibri beni üzüyordu. Korktuğum, beni utandıran, uzak tutan bir şey kibir. En büyük günah, öyle derim hep ben, bırakın din kitaplarını şimdi. Öyledir, buna inanıyorum.

Bazarov'un hasta olması babasını çok üzüyordu, oğlunun günden güne erimesi karşısında hiçbir şey yapamıyor, soruyordu;

"-Neden yemiyorsun, Yevgeniy? Yemek güzel olmuş bence.
 -Acıkmadım, ondan yemiyorum.
 -İştahın mı yok? Peki başın, ağrıyor mu?
 -Evet ağrıyor. Neden ağrımasın?"

Bu konuşmayı hiç unutmadım, her başım ağrıdığında, bana başın ağrıyor mu diye her sorduklarında aklıma Bazarov'un komik, ironik ve "yılan" diliyle verdiği cevap geldi. Nihilistlerin piri, sevgili Bazarov, unut aşık olmanın basitliğini, zavallı köylülerin aczini filan, senin en büyük günahın boyundan büyük kibrindi.

(Anicet Charles Gabriel Lemonnier/Apollo and Artemis Attacking Niobe and her Children)

(Niobe kibri yüzünden tanrılar tarafından cezalandırılır. Yine de acıdım kadına, çocukları ölüyor, kolay mı?)

Uzak, karanlık, anlamsız, bol kahkaha ve bol gözyaşı dolu gençlik yılları, hümanizm diye bir şey varsa eğer, bulaşıcı bir hastalıksa bir de, kuluçka dönemini o yıllarda sürer. Bir zamanlar defterleri dolduruyordum insancıllığımla, insan ne çok önemliydi benim için, kaçarak gittiğim tiyatro oyunu, gece dolapta saklanacak kadar sarsıcıydı. Gorki'ye ayıp olmasın ama nasıl gaza getiren bir kitaptır "Ana". :) Neyse, şimdi, her şey saçmaydı, ah ne anlamsız yıllar filan demeyeceğim, denir mi hiç öyle?:p Sadece insan her yönüyle, her şekilde sevilmez bunu biliyorum artık. (bkz; Cassius, oradaki mesele farklıdır.) Kibirli insan sevmem ben. Bazen konuşurken zorlanırım, soğuk durduğum olmuştur, baktığım, anlamaya çalışırken yaban sanıldığım, ama kibirli olmadım hiç. Kibirin sesi, duruşu, havası bellidir, kokusunu alırım, midemi bulandıran, içimi acıtan canımı sıkan, bir şeydir. Güçsüz bırakır beni, üzer. Tanrıya karşı işlenen ilk günahın sahibi, şeytanın sıfatının kibir olduğundan ise  gerçekten emin değilim. Orada karışan bir durum var, tekrar yargılanmalı. Kibirden daha çok, yalnız bırakıldığı bilinmeli. Hoş bana ne değil mi?:) Yarın nöbet var zaten, yine tam gün, umrumda mı şeytan ya da melek! Geçelim.

Rüya, geldi bu hafta. Bir avuç olan "küçücük" aile bir kişilik daha büyüdü:) Lily, en sonunda arkadaşına kavuştu, umarım sağlıklı büyür ve çok çok mutlu olur. Hoş geldin Rüya ve yay burcu oldun şekerim, n'aber? Hah ha, bizim ailede herkes ne çok severmiş benim burcumu ona göre ayarlıyorlar bebeklerinin doğum tarihini, kibir yapsam mı ne?:p

Kocaman bir hafta farenjit saçmalığıyla geçti. Nefret ettiğim, başımın belası bir hastalık bu. Sigarayı yıllar önce bıraksam, soğuk kasabalardan en sıcak (güya!) yerlere taşınsam bile bırakmıyor peşimi! Boğazım yanıyor, yutkunamıyorum, bunları bırakalım en kötüsü çayı limonlu içmek zorunda kalıyorum! Soğuklar geldi, bol bol vitamin alın ve farenjit olmayın, size bu saatte verebileceğim tek tavsiye budur.  

A, bir de İzmir'e kar yağdı, olması gerektiği gibi değil tabii, sulu sepken!

(Bu yazıyı yazacağım diye oturduğumda yukarıya eklediğim güzel şarkıyı dinliyor, ve Giacometti'yi ne kadar çok sevdiğimi düşünüyordum. Şimdi şarkının ne olduğunu bile unuttum, ayrıca heykeltraştan da hiç bahsetmedim! Ciddi ciddi alık, bunak bir şey oluyorum ben, sonum çok kötü.)