Zebercet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zebercet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Eylül 22, 2012

ben, sıkıntıyı buruşuk bir iç çamaşırı gibi saklayan ben, nasılım?*

(İstanbul Arkeoloji'den)

 
(bu yaz geçen... deniz kızı eftalya)

Her şeyin üstüste geldiği zamanları bilirsiniz. Benim klasik lafımdır; bazen öyle olur. Bazen öyle olur, toparlayamazsınız, ne kafanızdakileri ne de etrafınızdaki "şeyleri". Hızlı düşünmek işe yaramaz, yavaşlığınıza ayak uyduramazlar, gülmeler, ağlamalar hep beyninizin çekmecelerinden çıkarılıp yerleşirler yüzünüze. Ya da ben öyle yaparım. Konuşmayayım şimdi sizin yerinize de, ben bu şekilde sıkıntılarımı ertelemeye çalışırım. Elimi, yüzümün önünde bir sinek varmış gibi sallarım, kovaladığım düşünmek istemediğim sıkıntılar olur. "Hadi, git şimdi", işte, bir el hareketiyle dağılan sorular sayesinde kendime nasıl olduğumu sormam. En korktuğum soru budur. Sahi, ben nasılım?

Böyle bir yazı yazmak amacıyla oturmadım buraya, uzun süredir istediğim, yazın kısa bir özetini çıkartmaktı. Tatil fotoları çok keyifli (evet, güzel anlar kayıt altına alınır), onlarla neşeli, bana iyi gelecek bir yazı yazmak istiyordum. Olmayınca olmuyor. Bugün çok uykum var, sabah erken kalktım ve sıkıcı bir iş için dışarıdaydım. Onun için sanırım, gözlerim kapanıyor, ama ben inat ediyorum. Geç yatılacak. Basit bir kliniğe gittim öğlen, oradaki çalışanlara gülümsemek, doktorla öylesine konuşmak bile o kadar zor geldi ki, keşke bayılma huyum olsaydı dedim, ne güzel iş, bayıl toplasınlar. Yabancı dizilerde kusma alışkanlığı vardır, bilirsiniz, hani birisi aldatılır ve hemen arkasından lavaboya ya da tuvalete koşar karakter. Karın seni aldatıyor, hoop koş hemen lavaboya, kus geçsin. Kocan şunu yapmış, bayıl gerisini onlar düşünsün. Hah işte, öyle bir lüksüm hiç olmadı benim. (evet, bunu yazarken ben de güldüm;)) Tamam, kısa süreli bir kurtuluş, fakat olsun, hep bilinç hâlinde olmak fazlasıyla  sıkıcı. Biraz mola istiyorum.

Bu akşam Ben Ruhi Bey Nasılım'ı okudum tekrar ve tekrar. Kim bilir kaç kere okumuşumdur bu şiiri. Her okuyuşta etkili, kusturup bayıltmasa da kalbini acıtıyor. Bende olan bu en azından. Kalbim sıkıştı, içim daraldı, daraldı ve soluğu burada aldım. Ruhi Bey, kısacık bir zaman isteyen bir adam, kısacık bir zaman parçası. O zaman parçası geçtiğinde eline, belki elindeki buruşuk iç çamaşırını atacak, saklamaktan vazgeçecek. Sıkıntıyı saklayınca değerlenmiyor. Hep kaybeden Ruhi Bey, günlerin rengini değiştiriyor; kahverengi çarşamba sarı, cumartesi oluyor. Sezgilere pek açık Ruhi Bey, seziyor. Adamlargülüyorlarsaiyi, gülmüyorlarsageneiyi, bunu seziyor  Ruhi Bey. Sezgilere pek açık, sadece nasıl olduğunu bilmiyor. (bakın anılarım yine yokladı beni, sezgi ve bilgi aynı şey değildir diyorlar. sezgi epistemolojik değildir, filan diyorlar. peki, desinler bakalım.) Bir treni görmemenin daha iyi olacağını düşünüyor, ve dünyada tren olan her şeyi. Böyle üşümüyor musunuz Ruhi Bey, Önümüz kış Ruhi Bey? 

Vaktim yok görüşmeye kimseyle!, diye sinirleniyor Ruhi Bey, gülümsüyorum. Kimseyle görüşmeye vaktim yok benim de. Kimseyle. Yıllardır, görüşelim tabii diye kapatıyorum telefonları, sanki tüm zamanlar kaybolmuş, bir yere gitmişler ve ben dönmelerini bekliyorum. Eski tanıdıkları görmek zor, yeniler en azından elindeki buruşmuş iç çamaşırını görmüyor. Eskiler de görmüyor -kimse kimsenin umrunda değil-, ama onların yüzünde sen geçmişi görüyorsun. Kötü bu, en iyisi kimseyle buluşmamak. Evet, en iyisi bu. Zaten, günlerim ailem (o kadar azlar ki, sayması bile komik) ve C. ile konuşmakla geçiyor. Aferin bana, Ruhi Bey hâlâ bir aferin alamadı tabii, bir sıfır öndeyim;) O acıyı ve sevinmeyi bile unutmuş, ben sevinmeyi biliyorum. Yüzüme keyifli bir gülümseyiş konduran her şeyi seviyorum.

Geçenlerde, tamamen tesadüf eseri şu cümleyi gördüm;  "...kimseler görmedi ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim...". Elektra twitter'da paylaşmış, çok çok sağolsun. Şükrü Erbaş'ın düzyazı şiirinden; ve güz geldi ömür hanım. Şiirde en çok bu cümleye takıldım, sonra, "... içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına, ben geçtim..." cümlesine. Aklıma hemen Zebercet geldi. Nedenini, niçinini bırakalım şimdi, aklıma Zebercet'in bu dünyadan geçişi geldi. Onun geçişini unutmayalım, bu dünyadan Ruhi Bey gibi "nasıl" olduğu sorulmadan, kalplerindeki ezici ağırlıkla geçişlerini unutmayalım. Belki de tek vasiyetim bu olmalı kendime ve hepinize.  "Ben nasılım" sorusu kadar büyük bir ceza yoktur, lütfen onları unutmayalım.

 --------------------
*Bahsi geçen şiirden. 

Pazar, Ekim 09, 2011

olanakların sonuncusu


" — Anlatmazsan kötü olur senin için. Söyle! Neden öldürdün?
'Kim bilir belki de iyi olur yalnız uzatılmasın böyle…' "

Anayurt Oteli/y. Atılgan


Sabah ne çok yağıyordu, yine kötüydü nöbet. İyi nöbet var mıdır acaba? Kesik kesik hasta geldi, gece yağmurda koşturuyordum. Aklımda hep Zebercet. Bazı kitaplar bazı zamanlarda okunmamalı belki de, nöbette Anayurt Oteli'ni okumak yasaklanmalı mesela. İyi gelmiyor, kafanda bir şizofrenin gölgesi, elinde hastanın kağıdı, insanlarla senin aranda kirli bir cam var, biraz daha dikkatsiz olsan kırılacak. En çok sen zarar göreceksin. Bildiğim için dikkatliyim, kendimi hatırlayıp duruyorum; bahçedesin şimdi, şimdi makineyi itiyorsun, hastanın altına kaset koyulacak, serumuna dikkat etmelisin, bağırıyor mu acaba, annesini uyar, biraz dalgınsın ama işini yapıyorsun. İşte film göründü ekranda, sağ işareti doğru yerde mi, tamam, Zebercet'in iç sesini dinlemeye devam edebilirsin. 

Ben otelde yaşadım uzun bir süre, hep söylüyorum bunu. Fena etkilemiştir beni o dönem, kendi kendime konuşmalarım, saatlerce balkondan caddeyi seyredişim, oda, banyo, banyo, oda, koridor, balkon, dönüp dönüp bu on-on beş metrekarelik yerde dolaşmam, hep aklımda. O zamanlar okumamıştım Anayurt Oteli'ni ama her şeyini biliyordum, filmini seyretmiş çok sevmiştim. Biraz önce filmine tekrar baktım da, olmamış. Çok içten bir çaba olduğuna eminim, Macit Koper her zamanki gibi yine olağanüstü fakat olmamış işte. O iç sesler, bilinç akışı, hayaller, gerçekle düşün karmakarışık olması, oturmamış bir şeyler filmde. Yalnız Zebercet elbette Macit Koper'in suretinde, diğeri benim için mümkün değil. Hiçbir zaman beynime kazınmış görüntüyü değiştiremedim, bu da böyle kalacak. 
Filmde bazı önemli ayrıntılar yok; Zebercet'in don gömlek intihar etmeye kalkışması, takım elbise giydirilerek değiştirilmiş, 10 Kasım'da ölmesi, ölmeyi seçmesi (bilmeyerek tabii?), sirenlerin tam o ilmeği boynuna geçirdiğinde çalmaya başlaması, filmde işlenmemiş. "İyi kitaplarda öyle olur tabii." Benim aklımda başka bir şey var oysa; bu çok tuhaf,  sağdı o, daha her şey elindeydi, intihardan vazgeçebilir, konağı yakabilir veya kaçabilirdi; "Dayanılacak gibi degildi bu özgürlük.".


Zebercet, bir taşra otelinin katibi, ailesinden bir tek o kalmış orada, hepsi ölü. Geçmiş devamlı kafasında, ölenler, katiller, eski konak. Cinselliğini bela gibi taşıyor, beyninde. Organını bastırıp duruyor eliyle, yolu olsa beynine bastırıp elini, yatıştıracak; gelmeyecek beklediklerin, bekleme! Neden, neyi bekliyorsun, bekleme! Gecikmeli Ankara treniyle gelip bir gün kalan kadın, çok farklı. Temizlikçi kadına benzemiyor, "ahh, nasıl da seninim" diye inleyen kadınlardan ihtimal. Tüm kadınlar karışıyor sonra, bir kadın Zebercet'i iyi eder miydi acaba? Hiç sanmıyorum, o vücudunun ağırlığına dayanamayanlardan, bıyığı sarkıyor, burnu, ağzı sarkıyor, yüzü sarkıyor aşağıya. Bıyığını kesecek! 

Yusuf Atılgan'ı Aylak Adam ile tanımış, tedirgin olmuştum. Tuhaf, hastalıklı bir bakışı vardı kadınlara, dilini sevmiştim ama bekliyordum. Anayurt Oteli'ymiş beklediğim. Bu akşam, balkona çıkıp geriye dönerek tekrar tekrar okudum kitabı, çok sevdim. Aslında sevdim demek bile gelmiyor içimden, böyle can sıkıcı, iç acıtıcı bir roman nasıl sevilir? Böyle bir karakter? Kestaneciden laf işittiği zaman söylemek istedikleri, söyleyemedikleri; mangalına bir tekme atılır, suratına bir tokat. İç sesi hiç susmuyor, görüntüler rahat bırakmıyor Zebercet'i; kestanelere bir avuç kum atılır, o sırada öldürdüğün kedi üzerine atlar, yüzünü çizer, temizlikçi kadının cesedini testereyle kesebilirsin, bir o kaldı konakta, arkasından yaklaşıp kasketini düşürüverse mangala adamın..., ben inandım, Zebercet çok hasta. Kendi ağırlığını taşıyamayan herkes gibi. Kendilerini bilmeseler her şeyi yapabilir bu insanlar.

Yolunuz düşer belki, öyle olsa da kalmayın bir taşra otelinde. Sağlam iz bırakır. Tüm taşra otelleri birbirine benzer, bunu da unutmayın; hepsinin girişinde bir desk, masanın arkasında uyuşmuş yüzü ve oda sayısı kadar karışmış belleğiyle bir kâtip (resepsiyonist büyük şehirde olur. benim oteldeki görevlinin adı Mihri'ydi sanki, ne iyi çocuktu.) bulunur. Bırakın o deneyimi de yaşamamış olun. Zebercet açmıyor hem kapıları, zillere cevap vermiyor. "Çok tuhaf, olur saçmalık değil."*
----
*Zebercet sinemada bir kovboy filmini seyrederken içinden devamlı böyle konuşur; olur şey değil. çok tuhaf.
------------------------
p.s.: Kitabı tekrar okumaya başlamadan önce, çay demledim, balkona çıktım. Her yer ıslanmıştı, ama ne güzeldi hava. Kuru bir minder buldum sandalyenin üstüne koymak için, saatlerce oturdum dışarıda. Mis gibi gökyüzü, yağacak tekrar sanırım, yağsın. Fotoğraf o andan. 
Çok güzel bir rüya gördüm bugün, Orhan Pamuk'la karşılaşmışız, gerçekte asla yapmayacağım bir şeyi yapmış ve "Kara Kitap inanılmazdı" demişim. Oturup saatlerce konuşmuşuz. Eski bir İstanbul yapısında, bir kafe(?) belki. Ne konuşmaları ne de gerisini hatırlıyorum, sadece geriye dönüp; çok güzeldi Kara Kitap, dediğimi biliyorum. Bazı kitaplar ne güzel, rüyayı renklendiriyor.