(İstanbul Arkeoloji'den)
(bu yaz geçen... deniz kızı eftalya)
Her şeyin üstüste geldiği zamanları bilirsiniz. Benim klasik lafımdır; bazen öyle olur. Bazen öyle olur, toparlayamazsınız, ne kafanızdakileri ne de etrafınızdaki "şeyleri". Hızlı düşünmek işe yaramaz, yavaşlığınıza ayak uyduramazlar, gülmeler, ağlamalar hep beyninizin çekmecelerinden çıkarılıp yerleşirler yüzünüze. Ya da ben öyle yaparım. Konuşmayayım şimdi sizin yerinize de, ben bu şekilde sıkıntılarımı ertelemeye çalışırım. Elimi, yüzümün önünde bir sinek varmış gibi sallarım, kovaladığım düşünmek istemediğim sıkıntılar olur. "Hadi, git şimdi", işte, bir el hareketiyle dağılan sorular sayesinde kendime nasıl olduğumu sormam. En korktuğum soru budur. Sahi, ben nasılım?
Böyle bir yazı yazmak amacıyla oturmadım buraya, uzun süredir istediğim, yazın kısa bir özetini çıkartmaktı. Tatil fotoları çok keyifli (evet, güzel anlar kayıt altına alınır), onlarla neşeli, bana iyi gelecek bir yazı yazmak istiyordum. Olmayınca olmuyor. Bugün çok uykum var, sabah erken kalktım ve sıkıcı bir iş için dışarıdaydım. Onun için sanırım, gözlerim kapanıyor, ama ben inat ediyorum. Geç yatılacak. Basit bir kliniğe gittim öğlen, oradaki çalışanlara gülümsemek, doktorla öylesine konuşmak bile o kadar zor geldi ki, keşke bayılma huyum olsaydı dedim, ne güzel iş, bayıl toplasınlar. Yabancı dizilerde kusma alışkanlığı vardır, bilirsiniz, hani birisi aldatılır ve hemen arkasından lavaboya ya da tuvalete koşar karakter. Karın seni aldatıyor, hoop koş hemen lavaboya, kus geçsin. Kocan şunu yapmış, bayıl gerisini onlar düşünsün. Hah işte, öyle bir lüksüm hiç olmadı benim. (evet, bunu yazarken ben de güldüm;)) Tamam, kısa süreli bir kurtuluş, fakat olsun, hep bilinç hâlinde olmak fazlasıyla sıkıcı. Biraz mola istiyorum.
Bu akşam Ben Ruhi Bey Nasılım'ı okudum tekrar ve tekrar. Kim bilir kaç kere okumuşumdur bu şiiri. Her okuyuşta etkili, kusturup bayıltmasa da kalbini acıtıyor. Bende olan bu en azından. Kalbim sıkıştı, içim daraldı, daraldı ve soluğu burada aldım. Ruhi Bey, kısacık bir zaman isteyen bir adam, kısacık bir zaman parçası. O zaman parçası geçtiğinde eline, belki elindeki buruşuk iç çamaşırını atacak, saklamaktan vazgeçecek. Sıkıntıyı saklayınca değerlenmiyor. Hep kaybeden Ruhi Bey, günlerin rengini değiştiriyor; kahverengi çarşamba sarı, cumartesi oluyor. Sezgilere pek açık Ruhi Bey, seziyor. Adamlargülüyorlarsaiyi, gülmüyorlarsageneiyi, bunu seziyor Ruhi Bey. Sezgilere pek açık, sadece nasıl olduğunu bilmiyor. (bakın anılarım yine yokladı beni, sezgi ve bilgi aynı şey değildir diyorlar. sezgi epistemolojik değildir, filan diyorlar. peki, desinler bakalım.) Bir treni görmemenin daha iyi olacağını düşünüyor, ve dünyada tren olan her şeyi. Böyle üşümüyor musunuz Ruhi Bey, Önümüz kış Ruhi Bey?
Vaktim yok görüşmeye kimseyle!, diye sinirleniyor Ruhi Bey, gülümsüyorum. Kimseyle görüşmeye vaktim yok benim de. Kimseyle. Yıllardır, görüşelim tabii diye kapatıyorum telefonları, sanki tüm zamanlar kaybolmuş, bir yere gitmişler ve ben dönmelerini bekliyorum. Eski tanıdıkları görmek zor, yeniler en azından elindeki buruşmuş iç çamaşırını görmüyor. Eskiler de görmüyor -kimse kimsenin umrunda değil-, ama onların yüzünde sen geçmişi görüyorsun. Kötü bu, en iyisi kimseyle buluşmamak. Evet, en iyisi bu. Zaten, günlerim ailem (o kadar azlar ki, sayması bile komik) ve C. ile konuşmakla geçiyor. Aferin bana, Ruhi Bey hâlâ bir aferin alamadı tabii, bir sıfır öndeyim;) O acıyı ve sevinmeyi bile unutmuş, ben sevinmeyi biliyorum. Yüzüme keyifli bir gülümseyiş konduran her şeyi seviyorum.
Geçenlerde, tamamen tesadüf eseri şu cümleyi gördüm; "...kimseler görmedi ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim...". Elektra twitter'da paylaşmış, çok çok sağolsun. Şükrü Erbaş'ın düzyazı şiirinden; ve güz geldi ömür hanım. Şiirde en çok bu cümleye takıldım, sonra, "... içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına, ben geçtim..." cümlesine. Aklıma hemen Zebercet geldi. Nedenini, niçinini bırakalım şimdi, aklıma Zebercet'in bu dünyadan geçişi geldi. Onun geçişini unutmayalım, bu dünyadan Ruhi Bey gibi "nasıl" olduğu sorulmadan, kalplerindeki ezici ağırlıkla geçişlerini unutmayalım. Belki de tek vasiyetim bu olmalı kendime ve hepinize. "Ben nasılım" sorusu kadar büyük bir ceza yoktur, lütfen onları unutmayalım.
--------------------
*Bahsi geçen şiirden.
Böyle bir yazı yazmak amacıyla oturmadım buraya, uzun süredir istediğim, yazın kısa bir özetini çıkartmaktı. Tatil fotoları çok keyifli (evet, güzel anlar kayıt altına alınır), onlarla neşeli, bana iyi gelecek bir yazı yazmak istiyordum. Olmayınca olmuyor. Bugün çok uykum var, sabah erken kalktım ve sıkıcı bir iş için dışarıdaydım. Onun için sanırım, gözlerim kapanıyor, ama ben inat ediyorum. Geç yatılacak. Basit bir kliniğe gittim öğlen, oradaki çalışanlara gülümsemek, doktorla öylesine konuşmak bile o kadar zor geldi ki, keşke bayılma huyum olsaydı dedim, ne güzel iş, bayıl toplasınlar. Yabancı dizilerde kusma alışkanlığı vardır, bilirsiniz, hani birisi aldatılır ve hemen arkasından lavaboya ya da tuvalete koşar karakter. Karın seni aldatıyor, hoop koş hemen lavaboya, kus geçsin. Kocan şunu yapmış, bayıl gerisini onlar düşünsün. Hah işte, öyle bir lüksüm hiç olmadı benim. (evet, bunu yazarken ben de güldüm;)) Tamam, kısa süreli bir kurtuluş, fakat olsun, hep bilinç hâlinde olmak fazlasıyla sıkıcı. Biraz mola istiyorum.
Bu akşam Ben Ruhi Bey Nasılım'ı okudum tekrar ve tekrar. Kim bilir kaç kere okumuşumdur bu şiiri. Her okuyuşta etkili, kusturup bayıltmasa da kalbini acıtıyor. Bende olan bu en azından. Kalbim sıkıştı, içim daraldı, daraldı ve soluğu burada aldım. Ruhi Bey, kısacık bir zaman isteyen bir adam, kısacık bir zaman parçası. O zaman parçası geçtiğinde eline, belki elindeki buruşuk iç çamaşırını atacak, saklamaktan vazgeçecek. Sıkıntıyı saklayınca değerlenmiyor. Hep kaybeden Ruhi Bey, günlerin rengini değiştiriyor; kahverengi çarşamba sarı, cumartesi oluyor. Sezgilere pek açık Ruhi Bey, seziyor. Adamlargülüyorlarsaiyi, gülmüyorlarsageneiyi, bunu seziyor Ruhi Bey. Sezgilere pek açık, sadece nasıl olduğunu bilmiyor. (bakın anılarım yine yokladı beni, sezgi ve bilgi aynı şey değildir diyorlar. sezgi epistemolojik değildir, filan diyorlar. peki, desinler bakalım.) Bir treni görmemenin daha iyi olacağını düşünüyor, ve dünyada tren olan her şeyi. Böyle üşümüyor musunuz Ruhi Bey, Önümüz kış Ruhi Bey?
Vaktim yok görüşmeye kimseyle!, diye sinirleniyor Ruhi Bey, gülümsüyorum. Kimseyle görüşmeye vaktim yok benim de. Kimseyle. Yıllardır, görüşelim tabii diye kapatıyorum telefonları, sanki tüm zamanlar kaybolmuş, bir yere gitmişler ve ben dönmelerini bekliyorum. Eski tanıdıkları görmek zor, yeniler en azından elindeki buruşmuş iç çamaşırını görmüyor. Eskiler de görmüyor -kimse kimsenin umrunda değil-, ama onların yüzünde sen geçmişi görüyorsun. Kötü bu, en iyisi kimseyle buluşmamak. Evet, en iyisi bu. Zaten, günlerim ailem (o kadar azlar ki, sayması bile komik) ve C. ile konuşmakla geçiyor. Aferin bana, Ruhi Bey hâlâ bir aferin alamadı tabii, bir sıfır öndeyim;) O acıyı ve sevinmeyi bile unutmuş, ben sevinmeyi biliyorum. Yüzüme keyifli bir gülümseyiş konduran her şeyi seviyorum.
Geçenlerde, tamamen tesadüf eseri şu cümleyi gördüm; "...kimseler görmedi ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim...". Elektra twitter'da paylaşmış, çok çok sağolsun. Şükrü Erbaş'ın düzyazı şiirinden; ve güz geldi ömür hanım. Şiirde en çok bu cümleye takıldım, sonra, "... içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına, ben geçtim..." cümlesine. Aklıma hemen Zebercet geldi. Nedenini, niçinini bırakalım şimdi, aklıma Zebercet'in bu dünyadan geçişi geldi. Onun geçişini unutmayalım, bu dünyadan Ruhi Bey gibi "nasıl" olduğu sorulmadan, kalplerindeki ezici ağırlıkla geçişlerini unutmayalım. Belki de tek vasiyetim bu olmalı kendime ve hepinize. "Ben nasılım" sorusu kadar büyük bir ceza yoktur, lütfen onları unutmayalım.
--------------------
*Bahsi geçen şiirden.

