(Lily güzel, ben güzelim, tabii bizi sevenlere göre.)
Bugün akşam birden oldu. Hızlı hızlı. Annem yarın gidiyor, onunla daha çok vakit geçireyim diye dışarı çıkmıyorum ama evde oturup ya kitap okuyor, ya nette dolaşıyor ya da film seyrediyorum. Saçma işte. Bir türlü organize olamamanın sonuçları bunlar. Dağınık, karışık bir düzen. A, düzen dedim! Demek ki belli bir düzeni var hayatımın. Hiç yoktan iyidir. Bir de, annem olmasa sanki her gece dışarıdayım, komik. Ben domestik biriyim, evime sadakatle bağlıyım:) Bu nasıl oluyor bilmem artık, fakat oluyor.
Bir zamanlar, Poliş'e Perec'in Harikalar Odası kitabını verdiğimde üzerine şunları yazmıştım; "bir hikaye biliyorum. bu kitapla alakası yok. hikayedeki kişi istediği her şeye odasında sahip olduğunu anlıyor. ressamlar, şairler, müzisyenler, ülkeler, onları tanımak için oralara gitmesi gerekmediğini, odasında her şeyin daha güzel olduğunu. bach'ı odada dinlemek, gogh'un resmine hep aynı duvardan ve yatakta uzanırken bakmak." Hâlâ öyle düşünüyorum, bir odaya sahip olmak iyidir. İster dokunabileceğin, kıyısı, köşesi olan bir yer olsun, ister beyninde sana ait bir sığınak. İyidir.
Alain de Botton, Aşk Üzerine adlı "tatlı" kitabında (gerçekten öyle, tatlı bir kitap, okuyan anlayacaktır ne demek istediğimi.) güzellik ve aşk hakkında yekten bir soru sorar bizlere; "güzellik mi aşkı doğurur, aşk mı güzelliği?". Etrafımızdaki sayısız insan arasında arzumuz neden sevdiğimiz kişiye yönelir, neden özellikle o yüz, o ağız, o burun, o kulak ilgimizi çeker? Boynunun kıvrımına, yanağındaki gamzeye nasıl vuruluruz? Böyle şeyler soruyor yazar ve cevaplamaya çalışıyor kendince. Arzunun dikkatini neye yönelteceğinin muamma olduğunu hep söylüyorum. Yine de kafa karıştırıyor. Proust, klasik anlamda güzel kadınların hayal gücünden yoksun erkeklere bırakılması gerektiğini söylermiş. Botton, sevgilisi Chloé'nin dişleri arasındaki boşluktan bahsedip, çizimlerle de bu anlatımı destekledikten sonra kendisine -aslında güzel sayılmayan-, bu görüntünün neden çekici geldiğini kanıtlamaya çalışıyor. Hayal gücünü harekete geçirdiğini, bunun onu tahrik ettiğini, o küçük boşlukla oynamak, onu kapatıp tekrar açmak, dilini onun arasında gezdirmek, bütün bunların ona ayrı bir zevk verdiğini söylüyor. Neredeyse, saçmalayacakken (benim fikrim tabii:)), durumu Wittgenstein'ın ördek-tavşan örneğiyle kurtarıyor. Sevdiği kadının mükemmellikten uzak güzelliğini (onun fikri, yoksa nedir ki mükemmel, biri bana söylesin.) "müphem" olmasıyla değerlendiriyor ve ona bu sayede artı değer kazandırıyor. Aynı imgede iki görüntü gören meşhur filozof gibi, sevdiği kadının yüzünde iki farklı yüz görüyor. Hayal gücü ördek arıyorsa onu bulur, tavşan arıyorsa tavşanı. Eğitim, eğilim, özel durum vs. vs. imgenin durumunu belirler.
Burada aşk mutlak olandır.
Peki, hayal gücü dişlerin arasındaki boşluktan sıkıldığında, tavşan ya da ördek görmek istemediğinde ne olur? Ortodontist? Yazar soruyor, güzelliği belirleyen bakan kişiyse, o kişi başka bir yere bakmaya karar verdiğinde ne olacak?
Bir zamanlar bir film seyretmiştim. Aklımda çok az görüntüsü kaldı. Polanski'nin Bitter Moon'u. Filmi sevmemiştim ama şimdi anlatacağım sahne önemliydi. Adam hayran olduğu, uzun süre peşinden koştuğu kızla sonunda sevgili oluyor ve onun her davranışından keyif alıyordu. Duruşu, bakışı inanılmaz seksi geliyordu adama, hatta kadının sütü karton kutusundan döke saça içişi adam için tahrik edici olabiliyordu. Gel zaman git zaman (masal gibi oldu, ne yapayım?:)) aralarındaki tutku azalıyor -daha çok adamın tabii-, ve arzunun o zaten belirsiz olan nesnesi iyice silikleşiyordu. Bir gün kadın yine sütü öyle içerken, yüzüne, vücuduna dökerek, adam tarafından uyarılıyordu, "şu sütü doğru dürüst iç, herkes gibi bardağa koyarak!"
Ho ho ho, bu satırları okuyan sevgili "okuyucular" (valla başka kelime bulamadım), işte insan böyle bir şeydir, nankör! Kendinizi yine kendi benzerinizden koruyun, sonra üzülen siz olursunuz:p
Alain de Botton, Aşk Üzerine adlı "tatlı" kitabında (gerçekten öyle, tatlı bir kitap, okuyan anlayacaktır ne demek istediğimi.) güzellik ve aşk hakkında yekten bir soru sorar bizlere; "güzellik mi aşkı doğurur, aşk mı güzelliği?". Etrafımızdaki sayısız insan arasında arzumuz neden sevdiğimiz kişiye yönelir, neden özellikle o yüz, o ağız, o burun, o kulak ilgimizi çeker? Boynunun kıvrımına, yanağındaki gamzeye nasıl vuruluruz? Böyle şeyler soruyor yazar ve cevaplamaya çalışıyor kendince. Arzunun dikkatini neye yönelteceğinin muamma olduğunu hep söylüyorum. Yine de kafa karıştırıyor. Proust, klasik anlamda güzel kadınların hayal gücünden yoksun erkeklere bırakılması gerektiğini söylermiş. Botton, sevgilisi Chloé'nin dişleri arasındaki boşluktan bahsedip, çizimlerle de bu anlatımı destekledikten sonra kendisine -aslında güzel sayılmayan-, bu görüntünün neden çekici geldiğini kanıtlamaya çalışıyor. Hayal gücünü harekete geçirdiğini, bunun onu tahrik ettiğini, o küçük boşlukla oynamak, onu kapatıp tekrar açmak, dilini onun arasında gezdirmek, bütün bunların ona ayrı bir zevk verdiğini söylüyor. Neredeyse, saçmalayacakken (benim fikrim tabii:)), durumu Wittgenstein'ın ördek-tavşan örneğiyle kurtarıyor. Sevdiği kadının mükemmellikten uzak güzelliğini (onun fikri, yoksa nedir ki mükemmel, biri bana söylesin.) "müphem" olmasıyla değerlendiriyor ve ona bu sayede artı değer kazandırıyor. Aynı imgede iki görüntü gören meşhur filozof gibi, sevdiği kadının yüzünde iki farklı yüz görüyor. Hayal gücü ördek arıyorsa onu bulur, tavşan arıyorsa tavşanı. Eğitim, eğilim, özel durum vs. vs. imgenin durumunu belirler.
Burada aşk mutlak olandır.
Peki, hayal gücü dişlerin arasındaki boşluktan sıkıldığında, tavşan ya da ördek görmek istemediğinde ne olur? Ortodontist? Yazar soruyor, güzelliği belirleyen bakan kişiyse, o kişi başka bir yere bakmaya karar verdiğinde ne olacak?
Bir zamanlar bir film seyretmiştim. Aklımda çok az görüntüsü kaldı. Polanski'nin Bitter Moon'u. Filmi sevmemiştim ama şimdi anlatacağım sahne önemliydi. Adam hayran olduğu, uzun süre peşinden koştuğu kızla sonunda sevgili oluyor ve onun her davranışından keyif alıyordu. Duruşu, bakışı inanılmaz seksi geliyordu adama, hatta kadının sütü karton kutusundan döke saça içişi adam için tahrik edici olabiliyordu. Gel zaman git zaman (masal gibi oldu, ne yapayım?:)) aralarındaki tutku azalıyor -daha çok adamın tabii-, ve arzunun o zaten belirsiz olan nesnesi iyice silikleşiyordu. Bir gün kadın yine sütü öyle içerken, yüzüne, vücuduna dökerek, adam tarafından uyarılıyordu, "şu sütü doğru dürüst iç, herkes gibi bardağa koyarak!"
Ho ho ho, bu satırları okuyan sevgili "okuyucular" (valla başka kelime bulamadım), işte insan böyle bir şeydir, nankör! Kendinizi yine kendi benzerinizden koruyun, sonra üzülen siz olursunuz:p
-------------
-Güzellik Hırsızları, diye bir kitap okumuştum, eskiden. Kötü bir kitaptı fakat bu konuyla ilgili, onu bir ara anlatayım hatta Koleksiyoncu ile bağ kurarak. Koleksiyoncu güzel kitaptır, o başka. Karıştırılmasın.
-Aşk Üzerine, kitabını bana hediye eden sevgili C., kitabın üzerine "blog tadında bir kitap, oku sevgilim, sonumuz benzemesin" demiş:) Bloglara mı yoksa kitaba mı laf atıyor hâlâ anlamadım. Oysa benim gibi, "tatlı" bir kitap deseymiş, daha anlamlı, hatta pek bir güzel olurmuş:)
-Saat kaç oldu, bu saate kadar annemle konuşsam benim için daha faydalı olurdu. "Ben güzele güzel demem..." diye başlayıp, ne hoş hikâyeler anlatırdı.
-Yazıya koyduğum iki şarkı rastgele seçilmiş şarkılar, anlam aramayınız ve yazının ayarıyla oynamayınız tabii.
-Finito!

