Cumartesi, Temmuz 09, 2011

uzun saçlı, uzun gözlü, dargın peri*

(Eko barda, Ayhan, Serap, Poliş, Sunay, Lily ve ben nasıl olduysa buluşmuştuk. Poliş burada Sunay'a sigorta durumunu soruyor. Öyle hatırlıyorum. Biraya bile iş karışıyor, anlayacağınız.)



Sarı, o Çokgüzel, giriyor kentime.
i. Berk 

Ellerimiz, saçlarımız, diz kapaklarımız değişiyor**, Poliş, her şey değişiyor. Oysa bizim birbirimize seslenmemiz, her kalabalıkta, tanıdığımız, o sakin yüzü, birbirimizi aramamız, değişmiyor hiç.  Biraz önce mektupları koyduğumuz kutuları çıkardım yerlerinden, yine senin hazırladığın zarif saklama kutuları, mektuplar el yazısıyla, kendi mitolojimizden, bir kalbin en ince yerinden yazılmış. Ben Gerede'deyken ne çok yazışırmışız seninle, sen daha sınavlara hazırlanan bir çocuk, ben gittiğim kasabayı anlamayan başka bir çocuk, ne güzel yazışırmışız. Şimdi otuz mu oldun sen? Tanımanın, bilmenin, bildiğinin sıkıntısını her yerde anlamanın sayıları ezen, anlamsızlaştıran bir etkisi var. Hep yaptığım gibi parmaklarımı uzatıyorum ve sayıyorum; senin yaşın "kardeşim olman", değişmiyor bu hiç. Kardeşliğin başka bir hesabı olmalı, parmaklarıma sığmayan.

Yıllar önce birine, "sarı bir anlama" benziyor diye aşık olmuştum. Hatırlar mısın, sarı bir şey derdim ona, bana verdiği duyguyu senin sarınla açıklıyordum. Gülüyordun, bir tek sen anlıyordun, bahsettiğim ne renk ne de huydu, onun için o sarıyı sadece sen biliyordun. Kapı arkalarında, inilen bir basamakta, karanlıkta, bir yola hiç girememekte ve en gidilmeyecek yere gitmelerde o bilmenin şifresi vardı. 


Hiç unutmam, o aptal binanın bahçesinde, sabahın köründe, bir kuşu "senin şansınla" (hayır, böyle bu) bulduğum sütle beslerken, orada hemen yanında ben yatıyordum. Ellerini, kalbini tutuyor, kulağına tanıdığın o ılık sesle fısıldıyordum; her şey iyi olacak Poliş, geçecek ve biz yine güleceğiz. Hiç mucize görmeyen gözlerimiz, görmeye alışacak. Yalnız birbirimizden talep ettiğimiz, edeceğimiz nazlanmaya, mızmızlanmaya, ağlayan yüzümüze hiç kimsede olmayan sevecenlikle bakmaya devam edeceğiz. Birbirimizi sevmeye devam edeceğiz kardeşim. Geçecek.

Bir gün gelir, bir zemberek aniden boşalıverir. Sindirilmiş, bitmesi gereken bir zamandır o. İşte o zamana kadar sarı Temmuz yüzün hep karşımda olacak. O yüzü hep seveceğim. Seni seviyorum canım. İyi ki doğdun.

----------------

Yine bir ayrılıkta, ve yine biz küçükken bana bir mektupta şu şiiri yazmışsın. Ben After Hours'u senin için seyrederken, sen buzdolabının üstüne benim için not yazarken, o şiir o kağıtta, bir dua gibi hep durmuş, burada da dursun öyleyse;

köşedeki minderde otur
eski günlerdeki gibi,
usul sesle bir şeyler anlat bana,
bana bir şeyler söyle
her şey eskisi gibi olsun
ben hiç gitmemiş olayım

m. Mungan/oyunlar, intiharlar, şarkılar

-----------------
*Ece Ayhan şiiri. Daha önce yazdığım bir yazıda da bu harika dizeyi kullanmıştım.
** Senin bir mektubundan.

Perşembe, Temmuz 07, 2011

fantastik, bumbastik, komik bir dünya

(Lily ve ben, bir yıl önce İstanbul'da.)


Evi temizledim. Aslında bunu söyleyip, yazıyı bitirsem ne iyi olur. Yaptığım en anlamlı iş oydu çünkü, gerisi faso fiso. Dün nöbet yorgunuydum, evde oturmayı isterdim ama alınacak şeyler vardı, markete gittik. Eve dönünce erken yatayım dedim, olmadı. Saat beşi çoktan geçmişti. Balkonda durdum biraz, ezan okundu, rüzgar esti, geçti (dalga geçiyorum, bakmayın bana, biraz serindi sadece), sabah oldu. Hah işte şimdi yatabilirim dedim, uykum gelmedi bu sefer. Ya işte, hay aksi şeytan durumları. Sabah satılık ev ilanı için aradı biri, onun telefonuyla uyandım. Oysa yarım saat daha uyumalıydım, kurmuştum cep telefonunu. Neyse, sağlık olsun, uyuruz bir ara. 
Ev temizdi ama üç günde toz filan olmuş, silip süpürüp öyle oturayım dedim. Güya bir dakikada yapacaktım temizliği, C.'ye de öyle demiştim. Tabii yaparsın sen bir dakikada, neredeyse üç saate yakın sürdü. Süpürme, toz alma, silme, bu da güreş kategorisi gibi oldu; çırpma, silkme, künde! Hah ha hiç gülesim yoktu valla, hey allahım kendi kendimin maskarasıyım. Keyfim yoktu oysa, allahallah. Neyse. Ne diyordum, işte temizlik bitti, duş aldım, koşa koşa (neredeyse) kahve yaptım. Türk kahvesi tabii. Yanında çikolata, albeni tane tane. Güzel oldu. Aklımdayken söyleyeyim, biscolata diye bir şey gördüm kahve aldığım yerde, kutusu çok zarifti, aldım tabii. Kaçar mı? Kahveyle çok iyi oluyor o da, şık bir görüntü ve güzel bir tat. 
Sonra, kahve keyfi yapayım dedim, netin başına oturdum bir şeyler karalayacaktım, ama önce yazılanları okurum ben. Daha eğlenceli ve tembel işi. Kimse bir şey yazmamış, bana gelen bir mektupta yazdığı gibi (çok gülmüştüm o lafa, benim sezon finali yaptığımı sanmış mektubun sahibi;)) sezon finali yapmış millet. Passive'i gördüm son anda, keyfim yerine geldi. Okudum, yorum yazdım. Benim keyifler hâlâ iyi. Sonra Serap aradı, ablam. Lily'den bahsetti. Biraz canı sıkılmış. Lilişka havuz kenarında bir kıza onu çok sevdiğini söylemiş sanırım, benim anladığım bu, en azından. Kız biraz büyükmüş Lilişka'dan ama çocuk sonuçta. İşte, bahsedilen çocuk Lily'ye seni sevmiyorum filan demiş, bizimkisi onun peşinde, bu yüz vermiyor vs. vs. Liliş ağlamaya başlamış sonra, havuzun kenarında çığlık çığlığa anne beni sevmiyor, niye  sevmiyor, bir şeyler bir şeyler. Serap da evde ağlamış biraz. Saçmalama dedim, çocukken yaşanır böyle şeyler, biz de yaşadık, Lily ağlasın, üzülsün ama sen annesisin, takma, gül geç dedim amaaaaa, işte orada bir ama var. Benim de içim bir tuhaf oldu. Lily bizim canımız diye değil bu, böyle aptal bir olay yüzünden ağlıyor, o güzelim kalbi acıyor diye üzülüyorum. Çok güzeldir Liliş'in kalbi, ve onun için belki, sadece orada ufak bir sorun var. Neyse, bazı çocuklar biraz huysuz. Burada da -İzmir'de- bir arkadaşı vardı, kız safi nefret. Kimseyi sevmiyor, ben tek başına oynarım diye bağırıyor, bizim kızlar (lily ve başka bir kız) bununla oynamak istedikçe bu kaçıyor, bağırıyor filan. Bir şey yapamıyorsun tabii. Lily de anlamıyor. Böyle saçma durumlar. Geçer elbette. Geçer de, umarım iz bırakmadan geçer.

Elimde Sıkı Kontrol Edilen Trenler kitabı var. Çek yazar Bohumil Hrabal'ın. Çok eğlenceli. Zaten bu Çekler kafa adamlar, Aslan Asker Şvayk da çok çok komikti. Bir ara hep böyle kitaplar okusam, komik, keskin bir mizahla yazılmış, eğlenceli romanlar. Ne hoş olur. Sırada da Mösyö var, o nasıl acaba? 

Kahve keyfinden sonra bir bira açayım demiştim, yemekten önce hem iştah açar hem de güzel olur diye. Birayı açtım, bardağı dolaptan alıyordum, elimde kırıldı. Valla, öyle oldu. Dirseğime çarptı herhalde. Ne olduğunu anlamadım. sinir bozucu bir durum, tekrar süpürgeyi çıkar, süpür, cam kırığı kalmasın diye uğraş. Saçmalık. Dirseğim de kanadı biraz. Nazar diyelim;p Öyle diyelim de tam dini, mistik, fantastik bir blog olsun burası;p Amaaaan olsun ya, ben zaten fantastik, bumbastik bir kızım burası öyle olmuş çok mu? 

Şimdi biftek kızartacağım. Dün gece üç gibi marine ettiğim biftekler, buzdolabında sinir filan kalmamış bir hâlde beni bekliyorlar. Marine işlemi ne güzel, kendimize de uygulasak keşke. Dün bir ara acaba düdüklüde haşlayıp, öyle mi kızartsam dedim ama, o zaman da çok yumuşuyor sevmiyorum. Yarım saat yemek sitelerine baktım karar vermek için. Toti Hanım ve Endişeliperi'nin konuşmalarına kulak kabarttım, hah tamam böyle yapayım dedim ama unuttum kalkana kadar. Olsun, bir zaman da öyle yaparım. Şimdi böyle olsun. Bu arada, Toti Hanım'ın bloğu çok güzel, zarif ve hoş. Neo sayesinde öğrendim varlığını, hep bakarım artık. Böyle blogları çok beğeniyorum, oku oku hiç sıkılmıyor insan. Dışarıda ne var ki zaten kaçırdığın? Kargaşa, gürültü, kabalık. Evimde oturup keyifle blogları dolaşmak her şeyden milyon kere daha iyi.

İyi, tamam. Gittim ben.

Pazartesi, Temmuz 04, 2011

kafamın içinde bir şey, bir hikâye...

 (Olaylara başkasının gözüyle bakmak böyle bir şey olsa gerek. Fotoğraf Pixdaus sitesinden, comic book guy kullanıcısına ait.)


Kara Kitap bittiğinden beri, aklımda hikâye anlatmak var, nasıl istiyor canım hikâye anlatmak nasıl istiyor, bilemezsiniz. Bir hikâye anlatsam, yaşadığımı hissetsem, filan falan;p

Bir arkadaşla yazıştık geçenlerde, iyilik, sağlık, tanrı, varlık, yokluk üzerine lafladık. Yazıyla elbette. Bir hikâye olsaydı bu, nasıl anlatırdım acaba? Hmmm, koyardım iki mektubu alt alta başka da bir şey yapmazdım. Onun için Orhan Pamuk nobel ödüllü, ünlü bir yazar ve onun içindir ki zavallı Justine yarın yine nöbet tutacak!

Hızla mektuplara geliyorum. Aşağıya buyurun efendim;

O: ... Bu arada sana bir şey sormak istiyorum. Sen ruh konusunda benden farklı baktığın için sormak istiyorum. Red Thin Line filminde hatırlarsın bir monolog geçer: “Belki de tüm insanlık büyük bir ruhun parçasıdır. Herkes aynı ruhtur.” Buna benzer bir şeydi aklımda kalan. Gerçekten buna ihtiyacımız var mı? Bütün evrenin aynı ve tek olduğuna hep inandım. Evren sonsuz bir dönüşüm ve başkalaşım dinamiğidir. Ama ona bir ruh biçmek, belirli bir aşkınlık eklemek. Daha sonra doğal bir sonuç olarak ona kendi aklımızın sınırlarından daha öte olmayan bizzat bir yaratıcı, hükmedici uyarlamak. Kurallar dayattırıp abuk bir cennet tasviri ile ağız sulandırıp, yaklaşma cıs olur mantığından pek de azade olmayan bir cehennem ile de göz korkutmak… Gerçekten tüm bunlara ihtiyaç var mı? Arkeoloji okumuştun sen. Sen de biliyorsun ki tüm mitolojik-dinsel yaratımlar insanın sosyolojik evriminin belirli bir evresine denk düşer. Hiçte aşkın değildir. Egemenlik kavramı ile doğrudan ilintilidir.
Bu tarafını tartışmıyorum. Tartıştığım bizleriz. Yani bu egemenlik süreçlerinin dışarısında, kendi gerçekliklerini kavramış insanlardan. Gerçekten bizim bir ruha, yaratıcıya, cennete ve cehenneme ihtiyacımız var mı kendimiz olabilmek adına. Gerçekten bu hallerimizle dünyayı anlamak yetmiyor mu onu yaşamaya, sevmeye yahut korkunç nefret etmeye. Senin yazını okudum. Çok teşekkür ederim her şeyden önce. .................., neyse bu bölümü hızlı geçiyorum. İnceliğine minnettarım ve bunu tartışmıyorum ama “dua” gerçekten buna ihtiyacımız var mı? Kim bizlerden daha üstün ve aşkın olmayı hak ediyor. Diyelim ki var. Diyelim ki gerçek. Gerçekten ondan bir şey istememizi, en mahrem yanlarımızı ona açmamızı hak ediyor mu? Onun yarattığı bu cennetin ve cehennemin taşıyıcıları bizken, biz ağlıyor, biz gülüyor ve dövüşüyorken. B,z aşık oluyor, biz öpüyor ve biz kaybediyorken, yani nefesi çekende alanda bizken o tüm bunların neresinde de bizler ona sığınıyoruz? O senden daha mı güçlü sanıyorsun? Sanmıyorum.
 .........................
Benim söylediğim şey bizzat senin için. Kendine ait koca bir gerçekliğin alanını daraltmandan duyduğum korkuyla ilgili.Haddimi aşmak istemem. Sadece zihninin bir yerlerinde en azından bunu da sorgulamanı isterim hepsi bu. İnan tanrı ya da tanrıların hiç biri senden daha merhametli değiller. Bırak onlar senin merhametine el açsınlar.Sonsuz teşekkür, ve sevgilerimle…

-------------------------
Ben:  Ah canım;) (canım kısmına isim geliyor tabii;p)

"Zatıma mirat edindim zatını" lafını bilmez misin Çelebi'nin, hadi onu geçelim, "Bir yerde olup ikisi câlis/Ayineye girdi aks-ü âkis" sözlerini Galip'in. Kara Kitap'ın baş kahramanı Galip değil, Şeyh Galip'in. Hoş, ne fark eder değil mi? Galip Galip'in içinde eridiyse, o "o" olduysa artık. Ben tanrıysam canım, senin için ettiğim dualar benim gücümse, benden sana geliyorsa. Aracı bu kadar önemli mi? İsim, varlığın "tekil" hâli, bu kadar şart mı ki şerh koyuyorsun anlama? 

Biliyorum, biliyorum ..., Arkeoloji'yi siktir et şimdi, hiçbir varlık tek başına aşkın değildir. Ne dualarımızı gönderdiğimiz, adına tanrı dediğimiz varlık mutlaktır, ne de duayı eden insan. Mutlak olan ikisinin arasındaki ilişkidir. Biri birini var eder, aynada görüntü çoğalır.

Benim dua'm sanaydı, aracıyı boş ver, duayı ederken, dilerken içimden geçirdiğim şey, iyi olmandı. Ötesi, önemli mi sence? Yeterince büyümedik mi, tanrı, varlık ve yokluk tartışmalarını gençliğin heyecanlı düzleminde yapmak için? 

Merhametimi, sınırlarını, kendimi ve ötesini hiç bilmiyorum ..., çok bildiğim gibi. Çok şey biliyorum, hiçbir şey bilmiyorum. Benim tanrıyla kendimi kısıtladığımı sanarken sen, sakın bugüne kadar öğrenmiş olduğun mantık ve doğrularla kendini sınırlama. Benim gerçekliğim sonsuzdur, sen de öyle ol.
 ............

filan falan. İki yazıya da ne dil bilgisi ne de anlam olarak dokundum. Sadece özel meseleler ile ilgili cümleleri kestim, bir de isimleri, o kadar. Bunları paylaşmak istedim. Çünkü bence milyon yıldır insanlar bu konu üzerinde konuşuyorlar. Bir de burada dursun öyleyse. Şimdi hızla konuyu değiştirelim. 

Ev çok sıcak, klimayı açmıyorum, o zaman da çok soğuk oluyor. Kışlık giyinmek lazım öyle bir soğukta oturmak için. Terliyorum, terledikçe ufalıyorum sanki, bira açtım, anında ısındı, yazık bana. Biranın altına koyacak bir şey bulamamıştım Beckett'ın Eşlik kitabını koydum, sanki Samuelciğim gülümsedi bir an, ya da ben deliriyorum;p Geyiği geçersem, ben Eşlik kitabını geçen İstanbul'a gittiğimde sahaftan alıp gece İzmir'e dönmeye hazırlanırken koltukta bir bira "eşliğinde" hızla okumuştum. Kısacık bir şey zaten. Fakat, çok tuhaf. Beckett'ın en tuhaf kitabı belki. Onun hakkında yazacağım yakında, unutmasam döndüğüm gibi yazacaktım ama kalmış öyle. Neyse, aklınızda olsun, okumadıysanız okuyun bana kalırsa. Sağlam kafa yapıyor.

Aşağıya koyduğum foto header fotoğrafında görünmeyen alt taraf için. Peri ayağıma ne giydiğimi merak etmişti, gizli saklı bir şey kalmasın dedim;p Aslında spor ayakkabı vardı ama içine giydiğim soket çorapların mavi olduğu, azıcık da olsa göründüğü için, o kadar da uyum olmaz olsun, olmasın, diye düşündüm ve o gün aldığım sandaletlerle çektirdiğim fotoyu koydum. Her şey dünyanın uyumu için, düzen ve sağlık kadar güzel şey yoktur dostlar, tavsiyem sandalet giyin. (hah ha, sandalet giydiğim gibi Romalı oluyorum, nedir problem acaba?)



p.s.: A, en önemli şeyi unutmuşum. Mektup, sahibinin izniyle buraya koyuldu tabii. Bira içiyoruz ama o kadar da sarhoş değiliz, çok affedersiniz;p

Perşembe, Haziran 30, 2011

doggy!

 (Fotoğraf Pixdaus sitesinden, thirsty kullanıcısına ait. Ekmekler farklı olsaydı, köy ekmeği olabilir mesela, on numara olurdu bu foto, şimdi de güzel, çok güzel. Çünkü, bira soğuk ve mütevazı, kurtarıyor her şeyi. )

"...
biz de dualar mırıldandık ürktükçe bilincimizden, 
uyandıkça dünya var, iş var, pazardan pazartesiye telaş var
..."


Yukarıdaki şiir alıntısını 2004 yılına ait bir mektupta -Poliş'e yazdığım-, kullanmışım. Çok ilginçtir, kime ait olduğunu yazmamışım. Tırnak içine alıp, alıntı olduğunu belirtmişim ama şairi yok. Şimdi takıldım kaldım ona, bilen varsa yazar belki.
Neyse.

Dün kötüydü nöbet, yoğundu. Çok yorgun ve uykusuzdum ama uyuyamadım. İki kanepe var odada, nöbet arkadaşım yatıyordu birinde, diğerine de ben uzandım. Nevresimimi ve pikemi sermiştim, uyumasam bile okurum biraz uzanarak diye. Odanın ışığını söndürmüştük, masa lambasıyla aydınlanıyordu etraf, nevresime takıldı gözüm, çok saçma bir andı, anlatacağım. O nevresimi ben aldım yıllar önce, biliyorum aldığım zamanı kısaca, dün geceye kadar dikkatli bakmamışım sadece.  Üzerinde küçük küçük köpekler var, çizgi şeklinde, sevimli filan. Happy happy dog yazıyor üzerinde hepsinin. Yok, öyle basit değil işte, bekleyin bir. İki karikatür şeklinde köpek yan yana duruyor, hapyy happy happy happy dog yazısı üzerlerinde, sonra onun da üzerinde happy happy happy dog, happy happy dog, happy dog, dogy, diye azala azala bitiyor. Dogy kısmı biraz titreyerek yazılmış, el yazısı gibi zaten, dooogy! Bazı yerlerde de daha çok kullanılan şekliyle doggy. Kabus gibiydi, yattığım yerden görebildiğim tüm doggyleri okudum! Ne demek istemiş ki şimdi o nevresimi yapan, tasarlayan kişi? Delirtecek kadar happy yazısı, dog yazısı, ve bunlar farklı farklı şekillerde. Uzun, kısa, köpekler dönüyor, azalıp çoğalıyor. Hah ha, gözüme uyku girmedi o aptal nevresim yüzünden, sinirlerim bozuldu. 

Nick Cave'in yukarıya koyduğum şarkısına bayılırım ben, hastasıyım.

Veeee, çay zamanı! (bira derim, sandınız değil mi? Böyle ters köşe yaparım işte;p)

Çarşamba, Haziran 29, 2011

takar mısın, takmaz mısın?

(Liliş, ben ve halka küpe, eskide kalmış bir zamanda poz veriyoruz.)

 

Günün şarkısı bu olsun, günün takısı da halka küpe. Böyle işte.

Neredeyse on bin yıllık gelenek diyorlar, takı ve süs eşyaları için. Kadınlar ve erkekler ilk zamanlar av bereketi ve koruma amaçlı takıp takıştırmışlar, sonra beğenilmeye kadar gitmiş, işin ucu.

Bu iki cümle de günün "ne okuduk, ne öğrendik" bölümü olsun. 

Şimdi nöbete gidiyorum, öpüldünüz.

Salı, Haziran 28, 2011

aşk işleri, dua, baş ağrısı vs. vs.

(İşte, kime ait olduğunu unuttuğum bir fotoğraf daha. Pixdaus sitesinden.)


 
 (Yukarıdaki aşk şarkıları, aşık olanlar için geliyor;p)

"...
Şunu hiç unutmayın, kişinin geleceği için iyi bir anından daha yüce, güçlü, sağlam, yararlı bir şey yoktur. İyi bir insan olmanız için çok öğüt verirler size, ama çocukluktan kalma güzel, kutsal bir anı iyi insan olma yolunda size en büyük yardımcıdır. Böyle anıları bol olan bir kimse kurtulmuş demektir. Belleğimizde iyi bir tek anı kalmış olsa bile, bir gün gelir bu anımız mahvolmaktan kurtarır bizi. Belki kötü insan bile oluruz ilerde, kendimizi kötülüklerden kurtaracak gücümüz olmayacak, insanların gözyaşlarını alaya alacağız, demin Kolya'nın dediği gibi "Bütün insanlar için acı çekmek istiyorum," diyenleri küçümseyeceğiz… Ne kadar kötü olursak olalım, - Tanrı korusun hepimizi böyle felaketten- İlyuşa’yı toprağa verişimizi, onu son günlerimizde nasıl sevdiğimizi, şu taşın yanındaki bu içten konuşmamızı anımsadığımızda şimdiki iyi duygularımızla alay etmeyi en kötümüzün, en kalpsizimizin – böyle bir şey olursa elbet- içi götürmeyecektir! Hatta bu iyi anımız aklını başına almasına, kendi kendine –Evet, o zaman iyi, cesur, dürüsttüm.- demesine neden olacaktır belki. Varsın gülsün hem, önemi yoktur bunun, insanoğlu iyiye, güzele çoğunlukla gülmüştür. Düşüncesizliğinden gelir bu. Ama şuna inanın ki baylar, gülerken için için de şöyle geçirir kalbinden: - hayır, gülmekle hiç iyi etmedim, böyle şeylere gülünmez!

................
Alyoşa son kez; "Ah yavrularım, sevgili dostlarım, hayattan korkmayın hiçbir zaman! İnsan iyi, doğru bir şey yapınca ne güzeldir hayat! dedi.
..."
dostoyevski/karamazov kardeşler'den

---------------------------------------------
Atze, aşık olmuş, ne hoş. Mutluluk yazısının (haliyle sesinin), akustiğine bile sinmiş. Harika!

Bir arkadaşım hasta, bu kötü haber. Buralardan tanıştığım biriydi, çok iyi biri olduğunu düşündüğüm, yüzünü görmemiştim daha, hasta şimdi. İyileşecek tabii, dua ediyorum. İyi olsun lütfen, siz de dileyin. Hiç tanımadığınız biri için dua edin, ya da dileyin. "çok eski bir gelenektir bu, hem iyi yanları da vardır."*

Bugün başım ağrıyor. İlaç aldım, şimdi türk kahvesi yaptım kendime. Güzel. Eski bir arkadaşım, ki belki de tek arkadaşım, yurt dışına gidiyor, uzun bir süre yaşamak için. Yılda bir kez ancak görüşürdük zaten. Bir şey değişmeyecek böylelikle. Aramasını bekliyorum, dışarı çıkarız sanırım, konuşuruz oradan buradan. Fena geyik yapardık biz onunla, tahmin bile edemezsiniz. Deli işi. Uzun süredir dışarı çıkmıyordum, sayesinde hava almış olurum, ee, bu da iyi.

Çello Çalan Kedi, yazmış bugün bana. Kafam dağınıktı, bir yazımı hatırlattı, o yazı da bana oraya koyduğum Purcell müziğini. Dinledim, tekrar tekrar tekrar. Çok sağolsun, beni kendime döndürdüğü için, hayat böyle tuhaf işte, o bir şeyi hatırlar, bir yere gider, okur, ben başka bir şeyi, döner dururuz bir şeylerin etrafında. Ve bu dönen şey, hepsinden iyi;) Bakın şu müzik;

 

Calvino'nun Kesişen Yazgılar Şatosu'ndan son öyküyü okudum tekrar. Çokça Shakespeare (ezbere yazdım, biraz saygı;p) ve trajediden beslenen gelecek tahmini. Görülen hortlaklar kafamızdaki deliliğin kanıtı. Elleri kanlı, yüreği kansız, elleri kanlı, yüreği kansız, elleri.... Calvino şöyle diyor; "Kan kokusu öyle kolay kolay çıkmaz; o küçük elleri temizlemeye Arabistan'ın bütün kokuları yetmez."

Arabistan deyince..., sonra bir de koku, aklıma misk geldi. Bilir misiniz misk ne demek? Ben de yanlış bilirmişim. Aslında Arabistan'la pek ilgisi yokmuş. (melamiliği de yanlış biliyormuşum, ne yapalım,  sağlık olsun.)  Çin, Nepal ve Tibet -Asya işte-, oralarda yaşayan bir geyiğin (ceylan) testislerinin hemen üzerindeki bezeden elde edilen bir kokuymuş, misk. Amber de öyle, balinalardan elde edilirmiş amber kokusu da. Misk-i amber, bir vahşetin, hafif olsun hadi, bir ölümün müthiş kokusu! Vay ki ne vay.

Ananemin köyünde bir hacı vardı, sevimli yüzlü, oldukça yaşlı bir adam. Çocukları çok severdi. Sokakta biz çocuklarla her karşılaştığında sarılır öperdi hepimizi. Sonra cebinden yavaşça misk kutusunu çıkarır ve bize sürerdi. Sürerken elleri şaşardı sanırım; yanaklarımıza, boynumuza, sonra memelerimize. Şaşırır, kızarırdı yüzümüz. Olur öyle. Öldü sonra adam, Muharrem dede diyordu herkes. Hiç kötü gelmiyor aklıma şimdi, kötü bir şey de düşünmüyorum hakkında. Ama sokağın başında onu görürsem hemen yolumu  değiştirirdim çocukken. Çocukken olaylar biraz daha kabus şeklinde görünür, bilirim. Hepiniz bilirsiniz.

 Nasıl bitirsem bu yazıyı acaba? Hmmm. Hah tamam.

"Ömrümüzün sonuna dek böyle el ele olalım! Yaşasın Karamazov."

Hah ha, deliriyorum;p 
 --------------------

*Yine Karamazov Kardeşler'den. Alyoşa'nın lafları.

Pazar, Haziran 26, 2011

gizemli kahve


(Foto, şuradan. En yakın zamanda kahve içerken bir fotoğraf çektireceğim, ya da kahve bardağımı çekeceğim. Zor oldu yine birisinin fotosunu buraya koymak. Elimde harika bir fotoğraf daha var, ama artık ne zaman kaydettiysem pc'ye, bulamıyorum sahibini ve siteyi.)

 
 (Cyndi Lauper/Girls Just Wanna Have Fun)
Kaç gündür dolce vita  hayatı yaşıyorum. Dört gün nöbet olmaması harika, ama su gibi geçti tabii. Bugün biraz Borges'in Atlas'ına baktım. Neredeyse tüm kentler bitti, güzel kitap. Şiir yazamıyor Borges (evet evet kendimdeyim;p) ama düz yazıları çok güzel. Bahsettiğim kitabın Poseidon Tapınağı bölümünde şunları yazmış; "Yeryüzünde gizemli olmayan hiçbir şey yok, ama gizem bazı şeylerde öbürlerinden daha belirgin: Denizde, yaşlıların gözlerinde, sarıda ve müzikte."

Bana göre, kahve, doğası gereği gizemli.  Rengi, kokusu, tadı, kısaca ona ait olan her şey yine onu bilinmezliğe götürüyor. Bir Fincan Keyif: Kahvenin Öyküsü adlı bir makale(?) okudum bugün. Çok şey yazıyor kahve hakkında, benim aklımda kalan ise, kahveyi ilk defa keçilerin keşfettiği. O zamanlar bilinmeyen, garip bir ağacın meyvesini yiyen keçiler sıradan olmayan bir canlılık belirtisi göstermişler. Hatta, masal bu ya; mehtapta dans ettikleri bile iddia edilmiş;p Bir keçi kadar olamadım! Ben keyif kahvemi içip, iyice bir gevşerim çünkü. Kahveyi şekerli içerim, sıcak olmalı bir de. Dışarıda ise en çok Kahve Dünyası'nın kahveleri keyif veriyor bana. Geçenlerde orada kahvemi içmiş beklerken ve düşünür, düşünür, düşünürken (keçi olmak isterdim) elimi arkadaki çuvallardan birine götürdüm, her yer kahve çuvalları ile dolu zaten. Müthiş bir görsellik. Neyse, bir kahve çekirdeği aldım parmaklarımın arasına. Bastırdım, okşadım, renginin elime geçmesini bekledim. Gümüş takımlar içinde, reçelle sunulan keyif, çocuklara yasaklanan gizemli siyah, binlerce öpücükten daha tatlı, daha yumuşak olan içecek, kokusunu elime nazlanmadan bıraktı. Ben de beklediğimin avucuna, usulca. 

Hep şaşırtır, şaşırttı.

p.s.: Kahve yazısını yazarken ara verdim. Yemekti, şuydu, buydu. Sonra Peri'nin kurabiyesini gördüm. Her türlü kahve iyi olur, ama illaki filtre kahve o kurabiyelerle ne güzel gider. Güzel tesadüf.

Perşembe, Haziran 23, 2011

yapılmışı hep vardır, o zaman yapmayın!

(İstanbul'a gittim, Liliş çok mutluydu, İzmir'e geldim, eee burada da Rüya çok mutlu, işe bak! Sorun tamamen bende sanırım;p)


İzmir' e döndüm. Bugün değil tabii, oldu birkaç gün, ama iş güç derken bloğa yazamadım. İstanbul aynı terane; güzel, karışık, kalabalık, sıkıcı, harika, tuhaf, sıradan, vs. vs. Gitmeyi düşünen varsa ben gittim, yine aynı yere dönüyorsunuz valla, gidilmişi var yani, boş yere kendinizi yormayın. 
Anlatacak çooook şey birikti. Hah ha, yok yahu, o kadar da değil. Özel hayat diye bir şey var değil mi?;p Size adanın sakızlı dondurmasını, Süleymaniye Kanaat Lokantası'nı, Üsküdar Paşalimanı kafesini, Mihrimah Sultan'ı, 76d otobüsündeki maceralarımı(!) filan anlatırım ama sıkılırsınız bence, gezi yazarı yeteneği yok zaten bende. Geçelim öyleyse.

Eee, siz neler yaptınız ben yokken? Yas tutup, ağladık demeyin inanmam;p

p.s.: -Sabahtan beri beş kere duş aldım, banyodan çıkmaya kalmadan kuruyorsunuz, demem o ki İzmir'deyseniz duş filan da almayın, alınmışı var, işe yaramıyor dostlar.
-76d'ye bile link verirken 76e'yi unutmam ayıp kaçmış, hemen düzeltiyorum. Eğlenceli yolculuklar diliyorum herkese, otobüste telefon konuşması yapmayın o kadar. Gerisi safi mutluluk;p

Cumartesi, Haziran 11, 2011

madde madde Justine


 
(Asfalt Dünya/Beni Severmiş O)

"...
sevinci dışa vurun, sonra vuramazsınız
içinizde binbir kedi kalbinizi tırmalar
gülün deliler, gülün gülün gülün!
böyle şenlik bir daha bulamazsınız.
..."
h. Arkan/çocuk

1)Bugün çok yoruldum, üç-dört saat uykuylayım, görünüşte yaptığım hiçbir şey de yok, ve hâlâ cin gibiyim!
2)Masterchef finali varmış bugün, çay keyfi için oturduğumda hatırladım, kesik kesik bakmaya çalışıyorum, hiç heyecanlı değil ama iki çocuk da parayı kazansın istiyorum, yemişim masterchef ünvanını. Bence onlar da aynı şeyi düşünüyor.
3)Bütün gün sandaletle dolaştım, çooook yoruldum (evet tekrar, gerçekçi olsun biraz). Eee, neden topuklu ayakkabı giymeyeyim, hani seksi görüntü bakımından filan;p
4)Boğazım yanıyor yine, ve bu yüzden sabahın köründe -işe gitmek için hazırlanırken- fellik fellik andorex sprey aradım. Poliş'e sinir oldum spreyi banyodaki dolaptan alıp, ilaçların yanına koyduğu için. Yani, gelir gelmez neden böyle bir değişiklik yapar ki insan? Tebdil-i mekanda ferahlık vardır lafı, ilaçlar için de mi geçerli acaba?
5)Poliş'i çok seviyorum, kardeşim ne yaparsa yapsın, mutlaka mantıklı bir nedeni vardır;p Ho ho ho!
6)Bütün gün Filmler ve Giydikleri adlı fantastik sitedeki bir elbiseyi aradım. Hiç olmadı, ona benzer bir şey. Yok, bulamadım. Onun yerine gittim, sıradan ama şirin bir etek aldım. 
7)Bugün nöbetten çıkan arkadaşla, sabah sabah şöyle bir konuşma geçti aramızda; 
 ben (tv'deki seçim konuşmalarına bakarak): a, neden konuşuyor hâlâ bunlar, seçim yasağı başlamadı mı? 
 arkadaş (uykulu): bu yıl yok sanırım öyle bir şey, hızlarını alamadılar baksana.
Sonuç; midem bulanıyor aday suratı görmekten. Seçimin sağlıklı bir şey olduğunu düşünmüyorum. Diktatör olsam ilk önce seçimleri yasaklardım;p
8)Yukarıya bir kısmını yazdığım şiiri aslında sevmedim. Öylesine yazdım itiraf ediyorum. Ama Hüsnü'yü severim, bence sağlam bir adam. Sesi de çok güzel üstelik. 
9)Dağlarca'yı seviyorum, doğru düzgün bilmesem ve çok sevmesem de şiirlerini, böyle bu. Nereden aklıma geldi peki; yazdığım şiirin buraya almadığım bölümünde onun adı geçiyor ve çocuk denildiğinde hep o aklıma geliyor.
10)Ben Dağlarca'yı sevdiğimi daha önce kesin söylemişimdir. Bunadım!
11)Dün arabayı küçük ve aptal bir bakkal dükkanının önüne koymuştuk, başka boş yer yoktu. Neden aptal bir dükkan, çünkü daha önce sahibiyle saçma sapan bir konuşma yapmıştım; buraya koymasanız arabayı, neden, apartmanda oturmuyorsunuz ondan, hah ha, herkes oturduğu yere mi park ediyor, fantastikmiş, ama ben bakkalım burada, ee, ne yapayım, biz kapatacağız zaten burayı, sokağı mı, iyi kapatın, koymayayım o zaman, vs. vs. vs. 
Sabah erkenden kalkıp adamın yüz yıldır açmadığı, zaten içinde mal filan da olmayan dükkanın yanından alacaktım arabayı, bu basit olay rüyamı bile etkiledi. Rüyamda bakkalla yüz bin çeşit konuşma yaptım. Yetmedi, hastaneden bir arkadaşı aradım, biz burada tartışıyoruz, kartımı basar mısın canım, dedim. Hah ha, valla anormalim ben! Gerçekte olan şey ise şu; kalktım, adam kim bilir kaçıncı uykusundaydı, arabayı çalıştırdım ve gittim. Böyle;)

Bitti. Madde dediysek, o da bir yere kadar dostlar.

Perşembe, Haziran 09, 2011

gülmek ciddi bir iştir

 
(Redd/Kirli Suyunda Parıltılar)
"...

Ayaklarını indirip kolunun üzerine yan yattı. Kendine çok acıyordu. Gerasim'in bitişik odaya kadar gitmesini zor bekledi ve kendini daha fazla tutamadan çocuk gibi ağlamaya başladı. Zavallılığına, korkunç yalnızlığına, insanların ve Tanrı'nın acımasızlığına, Tanrı’nın olmayışına ağlıyordu.

Bütün bunları niçin yaptın? Niçin beni buralara getirdin? Ne yaptım ben de bu acıları çektiriyorsun?" diyordu. Cevap beklemiyordu. Bir cevabın olmadığına, olamayacağına ağlıyordu. Ağrı yeniden depreşti, fakat o kıpırdamıyor, kimseyi çağırmıyordu. Kendi kendine: "Hah… Vur... Daha vur! Ama niçin? Ne yaptım ben sana? Ne!..." diyordu.

Sonra sustu ve yatıştı. Sadece ağlaması değil soluk alması da durmuştu. Dikkat kesilip dinlemeye başladı. Dinlediği bir ses, bir konuşma değildi. Derinlerden gelen ruhundaki titreşimleri, kabaran düşüncelerini dinliyordu.

"Ne istiyorsun?"

Ruhu ona açıkça böyle sesleniyordu.

"Ne istiyorsun? Ne istiyorsun?" diye tekrarladı İvan İlyiç. Sonra cevap verdi: “Ne mi? Acı çekmemek… Yaşamak…”

Sonra tekrar dinlemeye başladı. O kadar dikkatli dinliyordu ki, ağrılarını bile hissetmez oldu. Ruhu,

"Yaşamak mı? Nasıl yaşamak?" diye soruyordu.

"Eskiden nasıl yaşıyorsam öyle. İyi ve huzurlu."



"Eskiden iyi ve huzurlu muydun?”

..."
İvan İlyiç'in Ölümü/Tolstoy (çev, Elanur Bahar-Kumsaati Yayınları)

----------
Biraz sıkıntılıyım. Onun için yüzümü güldüren her şeyi coşkuyla karşılıyorum. İvan İlyiç'in başka bir çevirisinde, istediği yaşamın tarifi; "rahat ve tatlı" diye çevrilmiş. Bu çok hoşuma gidiyor, rahat ve tatlı; temiz, beyaz bir yatak, serin esen rüzgâr, tüller, sakin bir kalp, içecek olarak sadece su.

Redd'in bu şarkısını eskiden çok dinlerdim, unutmuşum. İyi geldi şimdi duymak, sabah da işten gelirken yüksek sesle I Am the Walrus'u dinlemek çok iyi gelmişti. Uykusuz ve yorgun, şarkıya eşlik etmek -Jim Carrey'nin muhteşem yorumuna- bir kutu prozac almış gibi yapıyor insanı. (Hiç almadım, bilmem ama iyi bir benzetme gibi geldi birden. Neyse, olur bana öyle.) Şikayetçi, kalbini dinleyen, mutlu olmak isteyen, kolay, hoş bir yaşamın özlemini kuran, İvan İlyiç'e, senin benim gibi birine işte, ne zaman, ne iyi gelir, hiç belli olmaz.

Dinlesenize Carrey'nin yorumunu, hiç yoktan keyif ne güzel.

Salı, Haziran 07, 2011

bu tatlı, çok anlamlı

 (fotoğraf şuradan)

Geçen gün laf arasında, canım aşure istiyor, demiştim anneme. Bugün uyandığımda aşure kokuları dolmuştu eve. Tamam, yaşım küçük olsa sorun yok ama ne bileyim bu yaşta da, şımarıyor insan böyle durumlarda;p Bloğu okumayacağına güvenerek küçük bir kritik; çok lezzetli ama birazcık şekerli olmuş. Nuh'un bol hikâyeli, bol çeşnili, bol anlamlı bu tatlısı ile ilgili şöyle bir çalışma var, basit fakat yine de bakabilirsiniz.


Bu şarkıyı rüyamda gördüm sanırım. Kalktığımda kafamın içi konser salonu gibiydi. "mecazi aşka inandım güneşli havalarda", yüzümü yıkarken şarkıyı söylüyordum. Dinleyelim o zaman.

Bugün dışarı çıkmalıyım, yüz yıldır sırt çantası alacağım diyorum, alamadım bir türlü. Ben çanta almaya karar verdiğim zamanlarda Rüya doğmamıştı daha, ve hatta annesiyle babası tanışmamışlardı bile! Hey ki ne hey, Justine. Yuh sana.*

* Seinfeld'in bir bölümünde Jimmy diye bir adam kendisinden üçüncü şahısmış gibi bahseder,  ona benziyorum;p

Pazartesi, Haziran 06, 2011

ses, bir iki!


Hey!
Ada vapuru yolcuları, kulaklarınızı Justine'in sesine hazırlayın. Yakında oradayım ve o güzel vapur yolculuğunda* yine -fısıl fısıl da olsa- şarkı söylemeyi düşünüyorum. Bilginize;p

*Umarım güzel olur, kendi kendini gerçekleştiren kehanet gibi;)

Cumartesi, Haziran 04, 2011

kulak eğer gerçeği anlarsa gözdür*

 (Pixdaus sitesinden, peasant kullanıcısına ait )
"...cinayeti kör bir kayıkçı gördü
ben gördüm kulaklarım gördü..."
a. İlhan 
 

-Çok çok gürültü var bu evin etrafında bir yerlerde. Eski evde gürültü sorununu yaşamıştım, şimdi burada da aynı olay tekrar ediyor. Bu sefer durum daha da vahim, gürültünün kaynağı uzaklarda bir düğün salonu ya da sokağa kurulmuş bir orkestra. İzin aldılar mı onu bile bilmiyorum, öyleyse on ikiye kadar bunu çektirme hakları var millete. Uzun hava söyleyerek başlıyor sanatçı(!) mesleğini icra etmeye ve neredeyse hiç susmuyor, uzun hava, uzun hava, uzun hava, dert, kahır, çile!!! Ezan okunurken biraz duruyor ve sonra yine devam. 176 işe yaramıyor, polisle konuşmak istemiyorum. Çok sıkıldım ben.

-Attila İlhan şiiri, Ahmet Kaya şarkısı Cinayet Saati'ni çok severim, ve her dinlediğimde aklıma Cinler gelir. Dostoyevski'nin romanını ve Orhan Pamuk'un onun hakkında yazdığı nefis önsözü düşünürüm. Bu şarkı çalarken anlatılan cinayet ve Pamuk'un anlattığı Boğaziçi Üniversitesi'nde işlenen cinayet birleşir, ve kalbim iyice ağrır, kafam karışır.

-Dışarıdaki gürültüde anlayacak hiçbir "gerçek" yok. Saygısız, kaba, anlayışsız binlerce insanla bir arada yaşadığımı milyon kere hissetmek dışında. 

-Geçen sabah nöbetten gelince, biraz bir şeyler yedikten sonra uyuyayım demiştim. Tv.'yi açtım, ama açmasaydım keşke. Haftanın olaylarını yorumluyorlar, gelen mailler beni o uykulu, nihilist ve boş vermiş halimle bile şaşırttı. Bir sürüye ait olmaktan memnun insanlar, yapmasaydı, çıkmasaydı, konuşmasaydı diyor hepsi. Sunucu adam (programın yapımcısı sanırım)  bile şaşırdı, ben ne yapayım?

-Bugün kötü bir gün.

-----------
*Mevlana

Çarşamba, Haziran 01, 2011

ince buz tabakası

(Pixdaus sitesinden, peasant kullanıcısına ait )

(Marianne Faithfull/Sad Lisa)

"İki adım daha ilerleyin" dedi, "ışığı açacağım."
"İlerleyemem" dedim, boğazım kurumuştu,
"Önümde bir buz parçası var."
"Tabii" dedi, "zaten göstermek istediğim de o buz parçasıydı."

Hans Henny Jahnn/Gustav Anias Horn'un Notları

Bu alıntı, Vahşeti Kavramak isimli kitabın, "insan zulmünü psikanalitik olarak açıklama denemeleri" bölümünden. Zulüm kavramını müstakil düşünmenin mümkün olup olmadığını soruyor bu bölümde yazar. Öznel hoşgörü dışında bir şey konuşabilir miyiz? Yoksa yalnızca "yapılan zulümler" mi vardır? Ordu, devlet, tıp, vb. kurumları akla getiriyor, ve onların uyguladığı şiddeti. Gereksiz zulüm, anlamsız vahşet kelimelerinin tuhaflığı, hemen arkasından gerekli ve anlamlı olanı düşündürür, diyor. (benim özetim ve anladığım bu) Peki, herhangi bir zulüm "fazla kötü değil" diye onaylanabilir mi? 


Vahşet, işkenceye uğrayanın duyduğu acıdan zevk almadır. Vahşetten alınan zevk, eğer ahlâk tarafından koyulan yasaktan güçlü ise, birbirinize iyi davranın, ya da milletler cemiyeti kurallarına uyun, önerilerinin bir anlamı yoktur. İnsanın kıyıcılığı (belki yıkıcılık yumuşak kalır burada) toplumun oluşturduğu kültürle önlenmeye çalışılır. Ya kültür kıyıcıysa? Tuzun kokma meselesi. İnsanın şiddetini engellemek için oluşturulan kurumlar, tüm o büyük otoriteler, devlet, hukuk vb. yeni barbarlık yöntemlerinin üreticisi olmuşsa?

Şiddeti ve zulmü normalleştiriyoruz. Bugün bir insan öldü, öldürüldü. Hiç kımıldamadan, öyle boş boş baktım.

Artık, -bu ülkede- şu sorunun sorulmamasını istiyorum; neden, niye, hangi amaçla oldu bu olay? Kitap şöyle diyor; bu sorulardan, şiddetin kendisini olumlamak için kurulan bu bağlardan kurtulamadığımız sürece şiddet engellenemez. Üzerinde yürüdüğümüz kültür ve uygarlıktan oluşmuş ince buz tabakası kırılınca, barbarların gelmesi kaçınılmaz olur. Ve böyle bir dünya, cehennemdir.*
----------------------
*Reemtsma'nın sözü (kitabın yazarı) tam da burada geçmeli; amacın aracı olumladığı bir dünya, ahlâki çöküntü içindedir.