Çarşamba, Eylül 07, 2011

şarkılı türkülü günlerden...


Elden ne gelir? Yaşamamız gerekiyor! Yaşayacağız Vanya Dayı! Biz, daha ne çok uzun günler, geceler göreceğiz; alnımıza yazılan çilemizi sabırla çekeceğiz; şimdi de, ihtiyarladığımız zaman da başkaları için didineceğiz, hiç durmayacağız; vaktimiz gelince, sessizce öleceğiz ve mezarımızda, öbür dünyada, biz çile çektik, gözyaşı döktük, acı günler yaşadık diyeceğiz; o zaman tanrı bize acıyacak, seninle ben dayıcığım, sevgili dayıcığım, daha aydınlık, daha hoş, rahat, güzel günler göreceğiz. Mutlu olacağız.... Şimdiki sıkıntılı günlerimizi gönül rahatlığı içinde hatırlayıp gülümseyeceğiz ve biz dinleneceğiz. Buna inanıyorum dayıcığım ben, büyük bir coşkuyla, sonsuz bir sevgiyle hem de...
Biz dinleneceğiz!

Vanya Dayı/a. Çehov

Ben Vanya Dayı oyununu severim. Çehov'u zaten severim, ince, sessiz, rüzgârlıdır sözcükleri. Yine de şiddetli değildir esintisi, saçınız başınız dağılmaz, okuyup güzelce uyursunuz. Geçen nöbette böyle dedim; hastalar neredeyse ("handiyse" yazıp sildim, ağır geldi o sözcük, ki kullanırım ben onu allahallah ne tuhaf işler bu işler!) koşarak geliyorlardı servise, aman yavaş dedim, saçınız başınız dağılmasın, güldük öyle. Şimdi Çehov için de söyleyince bir tuhaf oldu. Neyse... Bu kadar dertliyim ama gülüp duruyorum kendime. Yukarıdaki alıntıyı yazarken bile güldüm, ne saçma bir klasiğe gülünür mü hiç?;p Olympos'ta (biraz daha dayanın, azalarak bitecektir tatil anılarım) Serap'la bir türkü takıldı dilimize. Bir o söylüyor bir ben; tanrıdan dileğim..... (buralar kayıp) bir kara kaşın bir kara gözün değer dünya malına vs. vs. Sözlerini de bilmiyoruz tam, yarım yamalak bir heyecanla başlayıp susuyoruz. Ablam bir havalarda tabii, sesinin güzel olduğunu düşünüyor ya (hah ha tamam kötü değil sesi, bana ne), sözlerini biliyor musun, bana hatırlat söyleyeyim diyor. Vayyy, o söyleyecekmiş. Beteriz dediysek, o kadar da demedik, bizim de bir gururumuz var icabında. Ne oldu peki, Serapcığım gitti ve C. geldi (al birini vur ötekine, bu da müzisyen). Şarkı mı türkü mü her neyse, hâlâ dilimde benim. Yılmıyorum söylemeye çalışıyorum, kıyıda köşede. Banyoya giriyor, başlıyorum; bir kara kaşın..., içeriden yavaş yavaş bir mırıltı geliyor, ton filan verilmiş, havalı bir sesle; değer dünya malına. Yok ya! Ben bilmiyordum sanki;p

Postaneye gidip geleyim, dönünce size kendi sesimden bir kayıt... Hah ha, şaka şaka korkmayın, henüz o derece zalim değilim. Hem tanrı zalimleri sevmez;)

(Bu güzel yazının aynı güzellikte bir fotosu olmalıydı elbet;p Burada Justine'i sefahat günlerinde görüyorsunuz. Yazık o da bilmiyordu tabii, kötü haberlerin dönüşünü beklediğini. Yoksa böyle sırıtır mıydı yahu!? A, postane kapanacak, kaçtım ben.)
----------------------------
p.s.: Ben aslında sıvılarla (vücut sıvıları) ilgili bir şey yazmaya oturmuştum buraya. Hastaların, sağlıklı insanların ve aslında katı ile sıvının farkını düşünüyordum. Hay allah, neye niyet neye kısmet. Ne yapalım, oldu bir kere.

boş





Nasıl oturulur, kitabını yazarım. Öyle çok yapacak iş var ki, düşünmek bile yoruyor. Şöyle yapsam diyorum, kafamda bir yere oturtuyorum, olmuyor. Kendimi oyalıyorum farkındayım. Sorunlarımı içkiyle anlatsam rakı, müzikle anlatsam arabesk olurdu sanırım, bugün böyle zırvalıklar da düşündüm, hiç gülemedim ama kendime. Çözülse birden her şey... Ah, keşke Ayasofya'da milletin elini soktuğu yere ben de gidip dilek dileseydim. Dilemediğim gibi bir de espri yapmıştım, komiğim ya. A, bir de ertesi gün bir haber görmüştüm gazetede (ya da göstermişlerdi, hatırlayamadım şimdi) Ayasofya'da uğurlu direğe parmağını sokan adamın dileği kabul oldu diye. Komedi! 


Olsun, hızla geçelim.

Şu müzikleri aradım buldum bugün. Ben Azeri müziğini bilmem, pek sevmem de, fakat daha önce bahsettiğim gruptaki keman çalan çocuk Azeri imiş. İdare eder müzikler, yok ya fazla idare etmez, "eh işte" belki. Bana göre benim dinlediğim grubun (bkz; serbest radikaller) müziği daha iyiydi ve orada bu çocuğun çaldığı keman daha etkili geliyordu kulağıma. Her neyse, ben o gece; "bu çocuk kesin Roman, fıstık gibi çalıyor işte", demiştim C.'ye. O beğenmemişti "elbette", daha önce de yazmıştım sevmediğini, Roman olduğuna da katılmamıştı. Ben bildim sayıyorum yine de, Roman olmasa bile Azeri çıktı, yabancı kontenjanından bildim kısaca;p

Aşağıya grubun öylesine birkaç parçasını koyayım, bir de onları dinleyin bakalım. 

(boş işler sorumlusu Justine evindeki koltuktan bildirdi; küçümsemeyin sakın, o koltuk ki, Justine'in en yakın arkadaşıdır bugüne bugün)






p.s.: Yukarıda üstünü çizdiğim espri, nasıl kötü nasıl kötü, biliyorum, olsun çizgi hoşuma gitti kaldı öyle;)

Pazar, Eylül 04, 2011

daha daha nasılız?

(Olympos'a varmadan Antalya kavşağında. Aklınızda olsun orada gözleme yemeyin sakın, hayatımda yediğim en kötü gözlemeyi yaptılar çünkü, tatsız, tuzsuz, yağsız, kupkuru! Ayran içmeyi unutmayın ama, çok çok çok iyiydi. Ne garip, hayatta bir şey iyi olursa bir şey illaki kötü oluyor, valla öyle gülmeyin. Seinfeld'de bir bölüm vardı; Jerry, ne garip, hayatımda ne zaman bir şeyi kaybetsem hemen arkasından başka bir şey gelip daireyi tamamlıyor gibi bir laf ediyordu. Doğa boşluk kabul etmiyor geyiği, güzel bölümdü. )


"...
Yabancı gibisin miyop gözlerin kısık
Bana ait ne varsa hepsi seni korkutuyor
Sana ait ne varsa hiçbiri benim değil
Belki ölmek hakkımı kullanıyorum
Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git

..."

                                gece buluşması/a. İlhan

---------------------------
Kötü.

Bu şiiri severim. Konu bu değildi tabii, Olympos'ta aklıma durup durup bu şiirden yapılan şarkı geldi. Şiirden şarkı yapmak, ne fantastikmiş, bir de bir şeyi kırpıp kırpıp yıldız yapıyorlardı ama bulamam şimdi. Fena hallerdeyim. Buraya yazıp biraz olsun rutine dönmeyi umuyorum, bakalım.

 

Yukarıya koyduğum şarkıyı da dinledim Olympos'ta, sanırım barda çalmıştı. Yoksa ben müzik filan dinlemedim bu tatilde. Düz dümdüz yattım, oturdum. Bir tek kitap okumaya tahammülüm vardı, o kadar. Creedence Clearwater Revival sevdiğim bir grup, bira içip, oturduğum yerde sallanarak (şaman Justine!) onları dinlemek hoşuma gidiyor. A, bira demişken, Şok marketleri içki satmıyor artık. Haberiniz yoksa benden duyun, öyleymiş işte. El değiştirdiğini duymuştum zaten, bugün gözümle de gördüm, oh mis gibi oldu. Artık içki almaya 10 km. ötedeki Tansaş'a filan giderim. Çok yakındaydı Şok, hemen evin yanında yazık oldu bana, neyse. Hmmm, sonra sonra, tamam içkiyi satan (ya da satmayan) C. değil biliyorum ama onunla da tartıştım bu sabah. Hatalı olabilirim, olmayabilirim de, bana bugünlerde bulaşmasın kimse, burnumdan soluyorum gerçekten. 

Olympos ile ilgili ne diyebilirim ki, güzel, kötü, sıkıcı, değil, tatil yeri sonuçta, ben mutlu oldum orada, size de tavsiye ederim. Çoook uzun bir tatildi benimki, neredeyse kırk gün kırk gece sürdü. Şaka değil, yemin ederim öyle;p İstanbul kısmı da Olympos günleri de harikaydı, demek ki kötü haberler dönüşümü bekliyormuş. Amaaaaaan, neyse ne, geçer gider. Ben madde madde, düşünüp, sizin için biriktirdiklerimi yazayım yine. Başlayalım bakalım;

--------------------


-Biraz önce demiştim, Olympos'ta, kulaklık filan takarak müzik dinlemek istemedim fakat Bayram'ın Yeri'nde çok fazla müzik dinledim. (Kulaklarımı kapatıp dolaşıyormuşum, ne salak bir cümleydi, pardon.) Sıkı parçalar çalıyor barı, aferin onlara. 


-İtalyanlar sevimli ama biraz şapşikler tarihe not düşülsün. 


-Kırk yaşını geçip hâlâ bana, ben kurgu sevmem diyorlar ya, yemişim sizin sevip sevmeme durumlarınızı, bir rahat olun ya! Bir kitaptan bahsediyorsun, öylesine bir sohbet (ben yeni tanıdığım insanla konuşurken yorulurum), anlatabilirsin, ben okumam nasıl olsa diyor karşındaki. Yuh yani, ne anlatacağım ben sana kitabı, git al klasiklerin özeti filan çıkmış, oku öğren.

- Erica Jong'un Uçuş Korkusu romanını okumaya Bodrum'dan dönünce ara vermiştim. Olympos'ta bitti, zaten demiştim ya çok akıcı, basit bir kitap. Özellikle plajda okumalıyım bu kitabı demiş, onun için bekletmiştim, iyi oldu. Çoğu dediğine katılmadım kadının, hatta kitaptaki karakterin yaptığı her hareketi eleştirdim ama haklı olduğu yerler de vardı tabii. 

- Erica kurgu okumayanlara beş basar.

- Olympos'ta gidilecek tek doğru dürüst yer, Bayram's (hah ha, böyle söyleyince kendimi salak gibi hissediyorum, Bayram's, Kadir's, Şaban's!;p). Çardaklarının konumu, müzikleri, portakal ağaçlarının arasındaki evler, diğer yerler onun yanında çay bahçesi gibi kalıyor.

-Orange Bar'ın üstünü kapatmışlar, kötü olmuş. Zaten disko tarzı yerleri sevmem. Sadece bira içip, dans edenleri seyrederken dağları izlemeye bayılıyordum. Öyle güzeldi ki oradan dağların görüntüsü. Müthiş bir klostrofobi ama etkileyici. Gitmiş, bitmiş artık, hepimize geçmiş olsun.

-Öküz Bar, yine kötü hep kötü. Orası eskiden.... Yok yok anlatmayacağım tamam, ama öyle değildi inanın bana;p Orada ayakta sallanırken (Serap tuvaletteydi) bir çocuk elimi tutmaya kalkıştı, ne oluyor dedim, neden olmasın dedi. Hah ha, işe bak, Öküz Bar'da bile felsefe. Kusacağım, o olacak! Olmasın tabii, dedim, kayboldu. Çocuk, Kadir'in bile elini tutabilirdi o kafayla, benim suçum yok. İçki tüm kötülüklerin anasıdır, sarhoştu yazık. Bravo, Şok'u alanlara, akıllı adamlar. Cennette yerleri hazır, misss.

-Eski Yeni diye bir bar açılmış, baya baya ötede. Kadir'in Yeri'nin de gerisinde. Servisle alıp götürüyorlar gitmek isteyenleri. Gittik gördük. Serap'la az kalıp dönmüştük, program bitti diye meğer araymış. Bir saat ara! Sonra C. gelince yine gittim. Serbest Radikaller diye bir grup (isim çok kötü, biliyorum) çalıyordu. Çok eğlendim, sevdim ben. Biraz dans ettim, C. gülerek beni izledi. Komik miydim acaba, bak içime şüphe düştü şimdi;p Neyse, keman çalan çocuğu özellikle çok beğendim, çok küçük gösteriyor çocuk ama boyundan büyük işler yaptı sahnede, hiç durmadı. Tabii geçmişte keman çalmışlığım var ya uyduruk bir şekilde, içimde kalmış sanırım. Ah ah;)

-Denizi artık çok pis Olympos'un. Onun için kıyıda oyalanmak anlamsız, iyice ilerleyince nefes alıyor insan. Ama C. ile kıyıda oyalandım, yalan yok;p "-Biraz gideyim mi ben canım?", "-Olur canım", "-Hey, ben geldim!" Böyle böyle diyaloglar yaşandı sahilde;)

- Çoook uzun saçları olup, onları bir de at kuyruğu yapan, başka milletlerin insanlarına hayran, termosla dolaşan, çekirdek kabuklarını ağzıyla etrafa atan eşlerine kendi işlerini yaptıran (tamam, kadının salaklığı ama olsun), türkleri araplara benzeten ve aksanlı türkçe konuşan insanları (elbette yine türk bu tipler) sevmiyorum. Vardı Olympos'ta bir numune. Anlatsam hayal bile edemezsiniz gerçekten, onun için böyle ucube bir anlatımla yetinin lütfen.

- Faulkner'a devam ettim Erica bitince. Çok şiirli, müthiş bir dili var, Döşeğimde Ölürken'in. Daha bitmedi ama şimdiden çok sevdim. 


-Tatilde anlaşılacağı gibi çok kitap okuyamadım. Eee, Serap varken çok laf vardı, konuşup durduk. Sonra, oyuncu değişikliği oldu, o gitti C. geldi. Hmmm, yine çok laf vardı diyeyim de, siz anlayın gerisini;p



Bahsettiğim şarkıyı da koydum, şimdi kalkıp yemek yapmalıyım. Yıllar önce okuduğum kitaptan eski bir replik, hep aynı replik dolaşıyor beynimde; hayat zor, korkuyorum!;p

Çarşamba, Ağustos 24, 2011

en sonunda deniz!

  (Bu foto kısacık Bodrum tatilinden. Şimdi yapacağım tatil de kısa sürecek (benim için) zaten, aşağı yukarı beş gün -sanırım-. Eğer ablamla foto işine(!) girersek koyarım bloğa, makine yok ama... Neyse, "en uzun ve en güzel tatil İstanbul'da yapılandır", diye kendi uydurduğum özlü bir sözle bitireyim bu bahsi. )


Yarın erkenden yola çıkacağım. Ablamla tatile gidiyoruz, Neo iyi oluyor dedi, biz de bir bakalım öyleyse dedik;p Yok ya şaka yapıyorum tabii, ben on sekiz yaşımda ablamla tatile gitmeye başladım ve oldukça deneyim kazandım bu tatil işlerini ablayla yapma konusunda. Bir zaman, ara verdik elbette, beş on yıl kadar, hah ha, fazla muhabbet tez ayrılık demişler, tatil yüzünden birbirimizden kopmaya değmez diye düşündük.

Olympos'a gidiyoruz, iki üç yıl oldu gitmeyeli oraya. Tamam, nerede o eski Olympos geyiği filan yapmayacağım şimdi, gecenin bu saatinde komik olur. Amaaaa; ya dostlar gerçekten de çok farklı ve hoş değil miydi eskiden oralar;p Ne disko tarzı yerler vardı, ne klimalı odalar ne cep telefonu ve bilgisayarıyla dolaşan insanlar (tamam, ben de almayacağım yanıma bu aleti, sadece bir ara bakarım oranın bilgisayarlarından bir şeylere;)) vs. vs. Bir yerde ateş yakılır, herkes dağınık, öylesine bir yerlere oturur ve sohbet ederdi, müzik bile uyduruk, eski bir teypten, bizim verdiğimiz kasetlerden çalınırdı. Sene 95 filan tabii;)

Bugün akşam Taksim'deydik Poliş'le, yemek yedik, çay içtik, çay içtik, eee sonra yine çay içtik, sanırım biz orada sadece çay içtik, aklıma başka bir şey gelmedi şimdi. Yok yok, biraz bir şeylere baktık, alışveriş yaptık bir de. Unutmadan söyleyeyim İstiklâl'de Kaçak Çay diye bir yer var, kibar bir işletmecisi ve oldukça sakin bir ortamı var buranın. Eğer İstiklâl'in gürültüsünden uzaklaşmak ve tavla oynamak, sohbet etmek filan istiyorsanız aklınızda olsun. C. götürmüştü beni oraya ve ben de Poliş'i götürdüm bu akşam. Polişka beğendi o kafeyi, öyle bir gürültüde, nasıl böyle sakin bir yer olacağına da şaştı kaldı tabii.

A, benim uyumam lazım, hemen hemen!!! Sabah yedi buçuk gibi çıkmalıyım evden. Of, yolculuk işleri ne zor, ne zahmetli. ya çok yaşlandım ben ya da Oblomov gibi tembel, miskin, uyuz tipin biriyim. Laf aramızda ben Oblomov'u çoooook severim;)
Kaçtım!
-------------------------
p.s.: 
-Adım gibi eminim ablam beni havaalanında bekletecek ve çok geç gelecek. Ben sinirden delireceğim ve kendime; sakin olmalısın, daha tatil yeni başlıyor, nedir yani atla deve mi alt tarafı uçak kaçıyor vs. vs., diyeceğim.
-Bu post, bu akşam yorum yapan adsız için olsun, tanımadığım birinin yazımı beklemesi güzel bir duygu. (Lilişka hep böyle konuşur; güzel bir şey, harika bir oyuncak gibi ;p)

Salı, Ağustos 16, 2011

kırlangıç, kahkaha ve küçük bir cami


Kırlangıç Tekir Kedi'ye gülümserken, parkın sakinleri korka korka çıktılar, saklandıkları yerlerden. Ve çevrelerindeki İlkbahar, tıpkı bir şairin rüyası gibiydi.
kırlangıç ile tekir kedi/j. amado 


Poliş'in evindeyim şimdi. Bugünlerde yoğun çalışıyor, çok yorgun olmasına rağmen, dün gece ikiye kadar oturdu benimle. Ben tabii, sabaha kadar.
Poliş'le o uyumadan önce çok güldük, gözümüzden yaş geldi neredeyse. Basit, öylesine şeylerdi bahsettiklerimiz, ama gülmek ayrı bir mesele, konunun ne olduğuna, derinliğine, kaşına gözüne pek bakmıyor. Beraber gülmek ise apayrı bir mesele.

Uzatmayayım, daha kahvaltı yapacağım; kahkahalarla, tek bir dert bile uğramadan akla, sorunsuz, eş zamanlı, "şiddetli" bir hafiflikle gülebildiği birini bulunca insan, bırakmamalı. Öyle sıkı sarılmalı ki ona, ömrü kahkahayla,  bahar gibi geçsin. Yok, bu yaz kısa sürecek sanki, sürmesin; yaz gibi geçsin!
Yaz, ne güzel. Ağlasan bile kederi çoğaltmıyor, siliveriyor. Yaz sıcağı, katı olanı buharlaştırıyor. Hacim, gereksiz yer kaplamak demek, yer kaplamamalı bir varlık. Rüzgârıyla geçip gitmeli bu dünyadan. 

Keşke, Firuzağa camiinde böyle bir şey dileseydim. Neyse.

Firuz ağa, çok tuhaf bir cami, küçücük, Sultanahmet'in hemen karşısında sürpriz gibi duruyor. Sultanahmet'te sıkılmıştım, ağır, yoğun, berbat koku, kalabalık, insan insan, insan(!), başımı ağrıtmıştı. Firuz ağa beni bekliyormuş demek. Başımı kapatmadım, üstümü örtmedim, hemen kapının bitişiğindeki merdivenlerden üst kata çıktım. Kadınlar namaz kılıyor, dua filan ediyorlardı, köşeye oturdum, caminin mimarisini inceledim. Düşündüm, gözlerimi kapattım, düşünmedim. Çok güzeldi o küçücük cami. Sultanahmet'in büyük kahkahasına gülümseyerek eşlik eder gibi, her sözünü olgunlukla karşılarmış gibi, orada ve belki her yerde bunalanı teselli edermiş gibi yıllardır duruyor yerinde. 

Firuz, mutlu, huzurlu demekmiş, yok tarihe hiç bakmayın, o hep şaka yapar.

Bugün karışık işliyor beynim (her zamanki gibi;p), yazı da karışık olsun o zaman. Böyle işte.
----------------------------
p.s.:
-Ramazan'da İstanbul zor bir şehir. Bence öyle, kasvetli üstelik, ama bahsettiğim camii tüm şehri olgunluğuyla affettiriyor. Onun hatırı büyük, kimse bu şehre küs kalamaz, ben de öyle yaptım, barıştım. 
-Yukarıda alıntısını yaptığım harika kitabı okudum dün gece, yıllar öncesinden hatırlıyorum ben Kırlangıç ile Tekir Kedi'yi, hep güzel, çok güzel. Okumayana, okuyana, bilene, bilmeyene tavsiye olsun, tekrar tekrar okuyun, iyi gelecek, göreceksiniz.

Perşembe, Ağustos 11, 2011

oralarda buralarda gezerken, döşeğimde ölürken...*

(Bu pek mutlu poz, Bodrum tatilinden. Daha izne ayrılmadan, kısacık bir nefes alayım demiştim ya, işte oradan. İstanbul'da her şey güzel, hoş ama fotoğraflar daha puslu, elime bugünlerde çekilen yeni bir foto geçerse buraya koyarım elbette)


Bir süredir İstanbul'dayım. Ne güzel şehriniz varmış (herkes buralı ya, genele seslenince yerlilere sesleniyormuş gibi oluyor insan;p), gez gez bitiremiyorsun. Bir de benim gibi devamlı evde oturursan hiç bitmiyor, o ayrı bir mesele tabii. Şimdi markete gitmeyi düşünüyorum mesela, yemek yapacağım akşam için. En büyük planım bu. Sabahtan beri sadece duş aldım, kahve içtim ve biraz okudum. A, dün gece Faulkner'ın Döşeğimde Ölürken romanına başladım. Elimdeki kitap İletişim'in ilk baskısı -herkes bilir-, Murat Belge çevirisi (daha önce De Yayınevi ve Adam Yayıncılık basmış), kapağı çok güzel. C.'nin hediye ettiği kitapları gördüğümde diğerlerini hızla geçip hemen buna başlamak istedim. Çok uzun süredir aklımdaydı, mitolojiden ödünç aldığı ismi, sevdiğim ve Bernhard'da iyice test ettiğim(!) bilinç akışı tekniği, hepsinden önemlisi İdefix'in o unutamadığım alıntısı; "Eğimli Yaptım. Çivileri tutturacak daha çok yer var...vs. vs.",  sayesinde kafamda ciddi yer etmişti. Bakalım nasıl bir okuma olacak? Darl'ı, Cora'yı, Jewel'i yeni yeni tanımaya başladım, diğerleri ve roman henüz bir sır benim için. Çok hızlı okuyamıyorum, Lily'lerde değilim, güzel Lilişka beni oyalıyor bahanesine yatamam ama C.'nin yanındayım, neyse sabahları yalnızım oyalanmazsam belki daha çok okuyabilirim.

 (Polişka çalıştığı dizinin setinde, hayret o da mutlu;p)

Poliş yoğun çalışıyor, bir gün beraber olabildik sadece, ve o gün -sanırım- hiç aralıksız konuştuk. Kiraladığı evi gördüm, kendisi gibi şirin, güzel, tek kusuru zemin kat olması. Biz hep üst katta oturduk bu yaşımıza kadar, yıllar önce Beykoz'da kiraladığı ev de üst kattı, onun için tek sorun, kaldırım ve sokak seslerini çok yoğun duymak olacak. Her neyse, alışılır, ne demişler ev alma komşu al, önemli olan çevre yani, komşuları iyi olsun Polişka'nın yeter bize;)

(Lilişka ablam ile, burada sorun yok; o hep mutlu!;))

Lilişka iyice büyümüş, şımarık değil ama söz dinlemesi daha zor artık. Yüzmeyi öğrenmiş, beni çok şaşırttı, beraber havuz kenarına gitmiştik, benden önce atladı havuza. Simit var elinde, fakat havuz da çocuk havuzu değil valla. Boyunu kat kat aşan bir havuza atlıyor ve beni de ıslatmaya çalışıyor, günümüz çocukları über sanırım, ben ise hayran hayran bakıyorum sadece.
-------------------------------------------
Uzun süredir uğramıyordum, iyi oldu bugün yazmam. Burayı boşlayınca sanki önemli bir ödevi yerine getirmemiş gibi hissediyorum, komik ama öyle. Yazdım, rahatladım. Şimdi hemen dışarı çıkmalıyım. Akşam yemeği yalan olacak yoksa. Sonra belki fırsat bulursam, diğer blog yazılarını da okuyacağım. Şimdilik benim cephemden haberler bu kadar. Justine cephesinde yeni bir şey yok kısaca, yaşıyoruz bir şekilde. 

Of, bu da çok karamsar oldu, hadi değiş tonton!;)
----------------
*Başlıkta bilinç akışı tekniğini kullandım, nasıl becerebilmiş miyim?;p

Cumartesi, Temmuz 30, 2011

her renge boyan da renk verme*

“…
Bazen geceleri yataktan kalktığımda  yerdeki marley niye öyle hiç anlayamıyorum. Her karenin üzerinde bir takım çizgiler var. Niye öyle? Her kare muşamba da birbirinden farklı.
Sonra kaloriferin borusu da öyle. Kendi öyle istediği için sanki kıvrılıyor ve artık canı sıkıldığı için, boru değil biraz da kalorifer olayım, diyor. Lamba da öyle bir tuhaf. Eğer ampulünü hiç görmüyorsan aslında şöyle olduğunu düşünebilirsin: Lambanın ışığı çinko sapından ve başlığındaki saten kumaştan dışarı çıkıyor. Hani bir insanın yüzünün derisinden dışarı ışık fışkırsa, nasıl olursa öyle. Bazen size de öyle olur bilirim: Acaba kafatasımın içinde bir ampul yansa, mesela gözlerimle ağzım arasında derinde bir yerde: ışığı nasıl tatlı bir şekilde dışarı sızardı derimin gözeneklerinden diye siz de düşünürsünüz. Özellikle yanaklarımızdan ve alnımızdan: Akşamüstü birdenbire elektrikler kesilince…
Ama böyle şeyleri düşündüğünüzü hiç söylemezsiniz.
Ben de öyle yapıyorum. Kimseye söylemiyorum.
…”**
Eşyalar Konuşurken Sizler Nasıl Uyuyorsunuz?  Öteki Renkler/o. Pamuk

..........................................
Nöbetten geldim, esti geçti nöbet, yorulmadım, hissetmedim bile. Son nöbet ondandır belki. Gelirken dalgın dalgın kullanıyordum arabayı, tek yön bir sokağa girdim, eve giderken hep kullandığım yol, ezberledim zaten. Karşıdan bir araba geliyor, ilerledim, bakalım ne yapacak diye. Yaşlı bir adam kullanıyordu arabayı, benim camlar açık, onun da. Biraz sağa yanaşmak zorunda kaldım (aslında benim yolum, öyle duracaksın yolun ortasında, ne işin var benim yolumda diyeceksin ya, neyse) yanımdan geçerken; "geç bekleme bayan, ilerle" dedi. Kızgınlığım geçti, nasıl haklı, nasıl haklı. Geçecek ilerleyecekmişim, bak sen şu işe, küçücük bir mantığı bile kuramıyorum kafamda. Yol düz, açık, ilerleyeceksin elbette. Gülesim geldi bu lafa, "gerizekalı" dedim gülerken, nereden duyacak duymamıştır tabii, ben onu söylerken o Konak'a, ben eve varmıştım bile. Ondan bir iki dakika önce de daha saçma bir şey olmuştu; iki şeritte ilerliyoruz, zaten şehir içi trafiği, rutin, sıkıcı. Bir ses var beynimin içinde, çok alçak sesle müzik dinliyordum ama çok çok az sesi, God Is in the House, God Is in the House fısıldıyor Nick Caveciğim. O olamaz beynimin içindeki ses. Ama gittikçe yaklaşıyor sesler. Sonra beynimin içindeki ses de yükseldi, ambulans sesine dönüştü, canhıraş bağırıyor ambulans, a, önünde ben varmışım! Sürpriz yumurta Justine! Neyse, daha yeni yaklaşmış benim arkama, çok hızlı sürüyorlar ya, kurtaracaklar hastayı (bu konu hakkındaki önemli fikirlerimi de bir ara paylaşırım sizinle, Gerede'de ambulansla çok hasta taşımıştık. hızdan o zamandan beri korkarım.), yanaştım işte sağa. Benim burada şaşırdığım gecikmem filan değildi, zaten hemen diğer şeride geçtim, bekletmedim aracı. Sorun o sesi kendimle özdeşleştirmiş olmam. Hani hastaneden geliyorum ya, nöbet tutmuşum güzel güzel. Ben ambulans gibi bir şey olmuşum yani. Hey allahım, anlatamadım, anlamadınız kesin. Neyse, o sesi duyunca çekilin siz kenara, ben geliyorum diye düşünün, hah ha şimdi anladınız mı? (valla hiç güleceğim yoktu, çok yaşayın siz)

Bir süredir ikişer saat, ikişer saat uyuyorum. Hesaplı ve ölçülü, eşitlik uykuma bile sinmiş, yay burcu adaletlidir. (yerse;p) Pardon, ne diyordum; uykuya dal, bir iki saat sonra kalk, sonra tekrar uyku, tepe sersemi oluyorum uyandığımda. Bir de telefon konuşmalarında derdimi anlatamıyorum (bunlar hep yeni sorunlar). Sanki şöyle bir girizgâh yapmam gerekiyormuş gibi; başlangıçta kaos vardı, ondan sonra bildiğiniz, şudur budur faslı. Karşımdaki hep haklıymış gibi geliyor, ama içten içe kendi haklılığıma da derinden inanıyorum. Keşke tersi olsa, ben haksız olsam ve derinden haklılığına inandığım kişi sorun yaşadığım olsa.

Aşağıdaki klip çok hüzünlü, gerek yok böyle mutsuzluk görüntülerine, zaten dünden beri içim sıkılıyor. Biraz önce öylesine rastlamasam koymazdım bile buraya, ama sözleri çok güzel laf aramızda, bir kere dinleyip kapatın bence:/ Borges’in güzel bir lafı varmış; Elbette, bütün gençler gibi ben de elimden geldiğince mutsuz olmaya çalışıyorum.”, bayıldım bu lafa! Eee, genç değiliz tabii, öyleyse ne yapıyoruz, salondan gelen seslere uyalım hadi. Hangi sesler mi? Ben şimdi yatak odasındayım, nöbetten geldiğim gibi duşa girmiş, buz gibi duş, buz gibi kola ikilisine serin bir yer eşlik etsin diye yatak odamda, yatağıma oturmuştum. Camlar, kapılar hep açık, çok güzel esiyor burası. Uzatmayayım, bir ara kalktım mutfağa gittim, salonla yan yana kendileri, ne güzel, düğün başlamış! Siz davet edilmediniz mi yoksa, pek fena, bence kalkın gelin, benim evin az aşağısında hep eğleniyorlar, dans eder, hüznü dağıtırsınız. Birkaç kült parçayı (oy farfara farfara çalıyor şimdi) kaçırdınız yalnız, baştan uyarayım. Olsun, eğlenirken hayatta kaçırdığı ve kaçıracağı fırsatlar hiç aklına gelmez insanın. Hem Borges’in lafına da gülüp geçersiniz, halayla dünyayı dört dönerken.

................................
*Şeyh Galip söylemiş, güzel söylemiş.
**Bu yazıyı ben Kara Kitap'taki çok beğendiğim "Uyuyamıyor musunuz?" yazısına benzettim. İkisi de ayrı güzel, elbette uyuyamamak asıl mesele.

Cuma, Temmuz 29, 2011

bir günlük macera; Justine filmin sonunu değiştiriyor

(Rüya ve ben tatil yapıyoruz, ne anlıyorsak artık tatilden;p Yemek fotoları güzel çıkmayınca tatil fotoları her zaman işe yarar. Bir Yeni Zelanda atasözü)

 

 
(İlk parçayı yaşı olanlar bilir. Evet biraz yaşlandım;p Zamanında Martika diye hoş bir kadın şarkıcı vardı, onun aynı adlı albümünün ilk parçasıydı bu. Ben Gerede'de bunu çok dinlerdim. Hatta radyo programı yapmam teklif edilmişti, gece uyumamış açılış parçam ne olsun diye düşünmüştüm de bunda karar kılmıştım. Aslında biraz üzücü bir hikâye o, şimdi anlatmayayım. Taşranın boktanlığını da içeren sıkıcı eski günler işte. Neyse bu şarkı çok hoştur, dinleyin, dinlettirin. Alttakini ise zaten biliyorsunuz. Kıpır kıpır bir yaz parçası! hadi eller havaya! Radyocu olacak kızmışım aslında yaa;p) 
-------------
Nasıl başlayacağımı biliyorsunuz, onun için "sıcak, sıcak, sıcak" demeyeceğim bu yazıda. Farklı bir şeyler olsun hadi;
sabah uyandığımda odamda ifil ifil esen (buna efil efil de diyorlar, takılmayın, ya da ben takıntılıyım!) bir rüzgâr vardı. Evin serinliği beni kendime getirdi ve iştahla kahvaltı hazırlamaya başladım. Güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra günü verimli kullanmak için biraz elimdeki kitabı okudum, biraz gazetelerin köşe yazılarına baktım, biraz evi temizledim ve alışverişe çıktım. Güzel bir şarap almıştım, çok oldu tabii, anlatmışımdır. O şarabın yanına beyaz etle (tavuk, balık) bir şeyler yapmak istiyordum. Uzun süredir şarap içmedim, belki sarhoş bile olurum demiştim kendi kendime. Her neyse, yalnızım onun için ilginç tariflerimi deneyebiliyorum. Bu sefer yine aklımda öyle bir tarif vardı. Knorr tavuk çeşnilerini biliyorsunuzdur, onlara tavuk göğsünü koyup çok uğraşmamayı düşünmüştüm ilk önce, ama mutfağa girince akıl bir başka işliyor. Bir yaratıcılık, bir dahilik geliyor insana, bilmem neden;p Tavuk göğüslerini kuşbaşı kestirmiştim, yıkadım yıkadım yıkadım. Niye öyle yaptım bilmem, ama yaz (sıcak demedim!) insanı "başka bir deli" yapıyor. Taze sebze almıştım, kabak, biber, onları da doğrayıp fırın poşetindeki tavukların üstüne kattım. Tavukları koymuş muydum ki ben poşete, yoo hayır, neyse karışık tarif veriyorum, evde yalnız denemeyin siz yine de;p Sonra, soğanları halka halka doğradım, biraz zeytinyağı damlattım ve çeşniyi kattım. Ama tek çeşni katmadım, dağ kekikli-susamlı ve baharatlı-sarımsaklı çeşniden karışık kattım. İlla bozacağım ya bir şeyi. Pardon ne diyordum, unutun o son cümleyi, sonra işte 200 derecede önceden ısıttığım fırına sürdüm tavuğu. Mis gibi oldu, yanında buz gibi pembe şarabım, yoğurt sosum ve bol yeşillikli salatamla harika bir yemekti. Aferin bana.

Yok öyle olmadı işte. I ıh, gönül isterdi ama...

Hah ha, olaya bir de başka bir açıdan bakmaya ne dersiniz? Beter, kötü bir rüya görmüşüm, sabah kötü uyandım. Tekrar tekrar allahım gerçek değilmiş, gerçek değilmiş diye sayıklaya sayıklaya yeniden dalıyordum ki zil çaldı. Öfkeyle "kim o!" diye seslendim diyafona, "merdiven yıkama", dedi karşıdaki ses.  Mantıklı, apartmanın kapısını açtım, haydi tekrar yatağa. Bir yandan da düşünüyorum tabii, sanki apartmanda bir tek ben yaşıyorum, niye benim zilime basıyorsa, ne saçmalık, diye. Sinir içinde uyumuşum. Öğlen uyandığımda çok çok sıcaktı. Duş aldım kahvaltı filan yapacak hâlim yoktu, dışarıda yaparım dedim. Tesadüf Meloşlar da kahvaltı için dışarı çıkmışlar, buluştuk, çay içtik, lafladık biraz. Güzel bir şey oldu aslında, kısaca onu anlatayım; Rüya'ya oyuncak almak için bir dükkâna girdik, orada öylesine etrafa bakarken harika resimler gördüm. "A, bu resim ne kadar", dedim adama, çerçeveliydi ayrıca. Satıcı gülümseyerek -çok kibardı yalan yok-, "biz çerçeve satıyoruz aslında, resim değil", dedi. Çok hoşuma gitti bu, çok güldüm, "tamam tamam, resmi almayacaksınız haliyle, onu da veriyorsunuz değil mi, dedim. Şaşırdı, tabii veriyoruz, ama içine kendi fotoğraflarını koyuyorlar dedi. Böyle bir süre gülüştük. Evet, çok salak bir manzara gibi geliyor şimdi size, ama değil işte, çok toplumcu, çok pastoral bir şeydi yaşadığımız. Pastorali öylesine yazdım tamam, ama doğal, şirin bir şey yaşadık yahu;p Bu resim ünlü bir ressama ait değilse ben de Justine değilim dedim Meloş'a, inandı bana elbette. Ho ho, inanacak tabii resim kime aitmiş biliyor musunuz? Film burada kesilsin şimdilik, maatteessüf yazamayacağım, hediye çünkü. Aslında bu kadarını bile yazmak sürprizi bozdu ya, neyse. Hızla akşam yemeği kısmına geçeyim. Yemek fena değildi aslında, ama iki çeşni zaten tuzlu bir de ben ekstra tuz katmıştım doğradığım kabakların üstüne ve pul biber.  Eee, paketin üstünde baharatlı yazması kesmez türk insanını, o denemek, yaşamak ister;p Oh çok güzel denedim, zaten çok acılı yiyemem ben, yandım akşam akşam. Yanına güzelim şarabı açmışım, o yanmaya şarap olmadı, gittim şarap bardağını koydum mutfağa, buzdolabından buzzz gibi kolayı çıkardım, içine de bir sürü buz doldurdum ve işte o zaman harika oldu yemek;) Neymiş, her anlatılana inanmayın ve itiraf zamanını bekleyin, çünkü aksiyon orada gizlidir;p

 (Çektiğim fotoğraflar arasında en güzeli şarabın fotosuydu. Onu da ben yapmadım hah ha! Yok ya, cep telefonuyla ancak bu kadar oluyor, göz zevkinize de kıyamadım. Resmin ayarıyla oynamayınız lütfen)
------------
Şimdi şarabımı içiyorum, bu yazıyı yazarken uzun uzun telefon görüşmeleri yaptım, ara verdim. Biri C. ile o kısmı hızla geçelim. Onlardan birisi de Deyvo'ylaydı. Deyvo klima ve televizyon almaya karar vermiş, İstanbul'dayken başladı bana sormaya, sektirmeden her fırsatta soruyor. İlk önce normal karşıladım, Serap bir şey anlamaz netten alışverişten, annem de uğraşmak istemez, bana sorması normal tabii. Fakat, sonradan kıllandım hafiften. Hayır, perakende sektörü benden sorulurmuş gibi davranıyor. Bir de iyice bozulmuş türkçesi yanında ben olmayınca (hava atıyorum her fırsatta;p), anlamak zorlaşıyor böylelikle. Şöyle bir konuşma; "ben bakıyo canım, eee kısmet aslında (şans işi demek istiyor), araştırıyor, iş yerinden arkadaşım koyuyor nete (ne koyuyor anlamadım), sen Demirdöküm iyi demiştin sanıyorum, galiba." (yabancılar zarf, edat allah ne verdiyse artık, kullanıyorlar bol bol. cümleyi zenginleştiriyor, mantıklı aslında) vs. vs. böyle bir şeyler işte, "inşallah canım alacağım, teşekkürler, yarın. öptüm, iyi geceler byeeee", diyerek bitiriyoruz. Bunun bir de mail kısmı var, hayır hayır onu şimdi lütfen geçelim;p Bunu neden anlattım, bu yazı böyle çorbaysa bunda en büyük suç Deyvo'nun, sonra C.'nin, sonra benim, sonra sizin, ne diyorum ben yahu! Tanrı devlete, millete zeval vermesin diye cami duası gibi bitireyim en iyisi;p

Pazar, Temmuz 24, 2011

kurgu uçurur

(Rüya ve ben, denizden çıktık yorgunuz;) İki, üç günlüğüne onların yanına gitmiştim, iyi ki gitmişim, iyi geldi.)

Söylemiştim değil mi, söylemişimdir tabii bu gürültü sessizce geçilmez. Çok çooook ses var burada. Hafta içi güzel, sorun yok, o zaman bu evi seviyorum ama ne zaman hafta sonu geliyor, bu millet eğlenmeye başlıyor. Sabah nöbetten gelmiş duştan hemen sonra uyumuştum, gürültüyle uyandım. Sadece dört saat uyuyabilmişim. Çayı koyarken nereden geliyor bu sefer gürültü diye baktım, arkadaki gecekonduların bana en yakın yerine konuşlanmış düğün (dernek?) ekibi. Gittikçe yaklaşıyorlar! Hah ha, delireceğim sonunda, o olacak. Saat on iki oldu hâlâ kesmediler, bitmeyen bir eğlence anlayışı, ilginç. A, daha tuhafını anlatayım, iki üç saat önce yangın çıkardı bu kalabalık. Düğün kalabalığı havai fişek patlatırken -sanırım- (hiç bilmem o şeyleri), başarmış o işi. Yangın yayıldı, ben balkondan seyrediyorum, bunlar ilk önce bir sustu sonra yine başladılar çalıp oynamaya, şok oldum. Vallahi "bana mısın" demediler (ananem çok severdi bu lafı, tatlı kadındı anmak istedim bu özel kutlama gününde;)) yangın olayına. İtfaiye geldi, nümayiş, temaşa ve çığlık çığlığa bir seyir. Aklıma yine Ece geldi, Ece Ayhan, bu milletin yangın seyir zevkinden bahseder bir kitabında, zevkle heyecan ve mutlulukla seyrederler yangını, der. Haklı sanırım. 

Denize gitmeye son anda karar verdim, Rüyalar gidiyordu, acaba diye düşündüm ve iyi ki gitmişim. Üç gün yetti zaten. Bol bol yüzdüm, hatta belki sadece yüzdüm ve kitap okudum. Güneşlenmeyle filan hiiiiç uğraşmadım. Zaten beceremem ben o işi, ilk önce bir taraf, sonra diğer taraf, yüzüstü, sırtüstü derken benim kafam çorba oluyor, hem kitap okuyamıyorum yüzüstü pozisyonda, zor işler sonuçta. Ne diyordum, tamam, bir anda karar verdiğim için o sıra okuduğum kitabı çantama atsam mı acaba, dedim. Elimde Yürekte Bukağı'sı vardı Tomris Uyar'ın, bir de Hrabal'ın Sıkı Kontrol Edilen Trenler'inin son sayfalarındaydım. Aslında iki kitabı aynı anda okumam ben, sevmem öyle bir okumayı. Fakat okuduğum kitabın arasına öykü, dergi, deneme tarzında çok fazla şey girer. İki roman (kurgu) aynı anda gitmiyor benim kafamda, Uyar'ın kitabı hem öykü olduğu için hem de diğer kitap bitti bitiyor kontenjanından girmişti araya yani. Of ne çok uzattım! Neyse, Çekler komik insanlar tamam, ama tatilde o kitabı yanıma almak istemedim. Türkler komik değil, diğer kitabı hemen geçelim;p 


Hemen polisiyelere kaydı gözüm, işte Uçuş Korkusu'nu o sıra gördüm. Aradığım kitap neden o olmasındı, hah ha böyle bir yazım tarzı var, sakın bilmiyorum demeyin;p Ben tatil kitabı filan diye bir ayrım yapmam aslında. Hiç yapmadım, bu yaşıma kadar. Güneşin altına Fowles, Dosto, Tolstoy'la uzandım, onları dinledim hep. (böyle bir yazım tarzı da var! hadi hadi, bilirsiniz o tarzı da, yalancı mıyım ben?) Fakat dostlar, polisiyenin tadı başka oluyor, yüzmenin yorgunluğuyla biranızı yudumlayıp, üzerinizden sular akarken. (bu yazı nereye gidiyor, biri durdursun beni;p) Kısa kesiyorum, bu sefer polisiye yerine Erica Jong'ın Uçuş Korkusu'nu aldım. Tam kafa boşaltmaya yarayan basit bir kitap dedim. Bir de bu kitabın unutulmayan bir hikâyesi var. İdefix alıntı yarışması yapmaya başladığı yıl sorulardan biri de bu romandan bir alıntıydı. Pia ve anlatan kadın kabusum olmuştu! Hatta (sorulan) alıntıyı buraya koyayım da bakın bir;

"...1965 yılının yazında ikimiz de yirmi üç yaşına gelmiş, Avrupayı bir baştan ötekine gezmiştik. Öylesine düş kırıklığına uğramıştık ki, yalnızca avladığımız hayvan sayısıyla övünebilmek için yatar olmuştuk erkeklerle. Karşılıklı oturur çantadaki keklikleri sayardık.

Floransa'ya vardığımızda Pia, Robert Browning'i taklit edecek hale gelmişti:
"Kıçına baksan görürsün
Kazılmış bir kelime: İtalya."

Kimlerle yatmadık ki: Uffizi müzesinin kapısında deri cüzdan satan gezginci satıcılar, alanın bir ucundaki Pensione'de kalan iki zenci müzisyen, Alitalia bürosundaki memurlar, American Express'in birkaç elemanı. Alessandro adında evli barklı bir İtalyanla da bir hafta süren bir aşk yaşadım. Seviştiğimiz sürece aklıma gelen bütün açık saçık kelimeleri kulağına fısıldamamı isterdi. Hatırladığım bütün ayıp kelimeleri sıralarken gülmeye başlardım birden. Öyle bir gülme nöbetine tutulurdum ki yatakta olduğumu unuturdum. Michael Karlinsky adında, orta yaşlı bir sanat tarihi profesörüyle de seviştim bir hafta kadar. Yazdığı aşk mektuplarında "Michelangelo" imzasını atardı. Fiesole'de oturan alkolik bir karısı, dazlak bir kafayla, dazlağı örten bir peruğu, kahveli dondurmaya karşı doymak bilmeyen bir açlığı vardı. Portakal dilimlerini en olmadık yerlere sıkıştırıp diliyle almaya çabalardı. Nerede okumuşsa okumuş, bunun kadına büyük bir cinsel haz verdiğine karar vermiş. Bir de şan öğrencisi bulmuştum (Tenor, İtalyan). İkinci buluşmamızda, en sevdiği kitabın Sade'ın Justine'i olduğunu bildirdi. Pia da, ben de tecrübe edinmek uğruna her şeyi denemeye hazırdık ama şan öğrencisiyle son görüşmemiz oldu.

Bu serüvenlerin bir tek eğlenceli yanı vardı. Başımızdan geçenleri birbirimize anlatırken Pia da, ben de katıla katıla gülerdik. Yoksa sevgililerimizden pek bir zevk aldığımızı söyleyemem. Erkekleri çekici buluyorduk, evet; ama anlayışlı, akıllı bir dost gerektiği zaman hep birbirimize dönüyorduk. Sonunda erkek milletini sadece "yataklık yaratıklar" olarak görmeye başladık...."

Çok zor bir soruydu, bulana kadar öldüm. Cümleleri İngilizce'ye çevirdim, Amazon'da yüz saat geçirdim, "Pia'ya da sana da!" dedim bulamadıkça ama sonuçta buldum tabii, kaçar mı?;p O zaman bende yoktu bu roman ve yalan değil yazarın adını duymamıştım. Oysa kadın epey ünlüymüş, öncü feministlerdenmiş vs. vs. Şimdi bakıyorum da herkes biliyor kitabı ve yazarını, bir ben kalmışım yaya. Ölmeden önce okunacak zamazingo bir liste var ya, (böyle dememe bakmayın, hem roman hem de film için hazırladıkları kitaplara bakmak ve şunu şunu okudum ne güzel diye saf saf mutlu olmak çok eğlenceli. doyurucu bilgi vermiyor fakat güzel.) işte orada bile varmış bu roman. Artık gözüm açık gitmeyecek, hadi uyuyalım şimdi. Hah ha, müzik kesildi ya, neşem yerine geldi, dalga geçiyorum. Üç günde kitabın sonuna geldim neredeyse. Ve aslında biterdi, ama genellikle yüzdüm ve boş boş, bira içip etrafı seyretme ayağına, düşünüp durdum. 


Jong romanda, yirmili yaşlarında bir kadının -Isadora Zelda-, evlilik hayatını, kocalarını, sevgililerini, kardeşleriyle ilişkisini, erkeklerle ilişkilerini, ihanetini, çıkmazlarını ve cinsel hayatını, kısaca her şeyini anlatıyor (elbette birazcık otobiyografi, her roman gibi. yok yok, bu biraz fazla otobiyografi), ve bunu da sohbet edermiş gibi yapıyor. Kitabı sevmedim. Yazarın feminist olduğunu da düşünmüyorum. Hatta feminist olmayı geçin, kadın bir erkeğe kul köle olmak için can atıyor, kendisiyle hep savaş halinde; aslında çocuk yapmamalıyım, hayır hayır çocuk yapıp beni seven, çok sevdiğim bir erkekle yaşamalıyım. Kocamı aldatmak istemiyorum, neden aldatmayayım, hoşlanıyorum ve yatmak istiyorum. vs. vs. Bu bana yanlış gelmiyor aslında, kişinin kendisiyle çatışması, ve bunu söylemesi tuhaf değil, doğal üstelik. Yanlış olan bu kadının feminist olarak bilinmesi ve hatta, çoğu kadın yazarı bu özelliğiyle etkilemesi. Kitabı sevmedim demiştim değil mi, ama çok akıcı Sezar'ın hakkı Sezar'a şimdi. Basit cümleler su gibi okunuyor ve eğlenceli. Bazı tespitleri çok güzel, çok içten, o cümlelerde kadına hak veriyorum, biraz acıyorum (tamam, aramızda kalsın, ben kimim ki acıyorum değil mi ama?;)), keşke bu kadar aşağılatmasa kendisini diyorum, tabii bu tipik bir kadın dayanışması hâli, farkındayım. Kitapta özellikle bir yer çok güldürdü beni, daha önce benim de söylediğim hatta bloğa yazdığım bir duruma takılmış Jong. Romandaki karakterin ağzından şöyle diyordu; "Kadınlar da kitap yazmaya başlayınca kadar hep madalyonun bir yüzünü gördük. Kitaplar kadın kanıyla değil erkek spermasıyla yazılmıştır çağlar boyunca. Yirmi bir yaşıma gelinceye kadar kendi orgazmlarımı Lady Chatterley'inkilerle karşılaştırdım da kendimde bir eksiklik olduğunu sanırdım hep. Lady Chatterley'in gerçekte kadın değil de erkek olduğunu niye akıl etmedim bilmem. Lady Chatterley, D. H. Lawrence'ın ta kendisidir aslında." Valla yalan değil, ben de aynı şeyi düşünmüştüm. Ne lady'miş ama! Ve nasıl bir hayal gücüymüş adamdaki (Lawrence efendiden bahsediyorum.) milleti şüpheye düşürmüş

Böyle bitireyim öyleyse, güzel bir son olur hem; kurgu her şeydir, gerçek ise kurgunun yanında koca bir hiç;p
-----------------------

p.s.: Kitabı yarıda bırakıp, Ağustos'ta esas (bu nedir yahu?) tatilimi yaparken okumaya devam etsem, nasıl olur acaba?  Böyle hafif, eğlenceli ve ünlü(!) bir kitap zor bulunur. Bir de işte, evde, sıkıcı sıkıcı yaşarken hiç olmuyor Isadora Zelda hanımın gönül maceralarını dinlemek. Biz de insanız sonuçta ve gıpta etmek en büyük günah;p (of ya, şaka yaptığım çok belli ama yine de; her şeye özenirim de kitaptaki kadının dünyanın en salak adamlarıyla yatmasına özenmem işte. çok boktan heriflerle takılıyor kadın, arkadaşı olsam (ki Pia ayrı manyak!)  uyarırdım onu. yazık etmiş kendisine;p)

Pazar, Temmuz 17, 2011

c'est votre main, madame*

(El Jaleo/John Singer Sargent)

"... Peki ya Diddy, Hasarlı Diddy değil de başka birisi olsaydı? Xan'ı iyileştirebilecek, o histerik, korku içindeki hayvancığı eski haline döndürebilecek biri mesela? Onu yeniden canlandırabilseydi? Peki ya Diddy, Hasarlı Diddy değil de başka birisi olsaydı? İnatla olması gerektiğini düşündüğü becerikli ve hayat dolu insan olsaydı?
İyi Kalpli Diddy olmak istiyor. Ve ahlâki açıdan, sürekli kendi duygusal imkânlarının ötesinde yaşamayı arzuluyor. 
Bu durumda Diddy'nin daha az şeyle yetinmesi gerekmez mi? 
Bunlar, Diddy'nin yüzleşemediği sorular. Yeterince zeki olmadığı için mi? Yoksa yalnızca kuvveti yetmediğinden mi? Acaba hayata bağlılığı ve karakteri en başından beri hasarlı olabilir mi? Diddy bu sorularla da boğuşmadı hiçbir zaman. Denemedi bile bunu. Her zamanki gibi, bu korkunç soruları zorla aşıp tahammül edilebilir, avantajlı bir bakış noktasına ulaşmaya çalışıyor. Parıltılı ıstırabı silip yok etmeye çalışıyor. Güven içinde saklanabileceği, serin, sakin sessiz bir yer arayışında. İradenin koçbaşı. Diddy, iradesini kullanarak yol açmaya çalışıyor kendine. Körlüğe öykünüyor..."
                                                                                                                 
                                                                                                           Ölüm Tüneli/susan Sontag


Ne biçim ülke burası? Ne biçim yer, nasıl bir toprağın üstünde duruyorum ben, nasıl bir yer ki, her baktığım dağılıyor? Kar, yağmur, rüzgâr fark etmez, bak şimdi güneş var, melankolik, arabesk, titreyen, puslu bir görüntü hep. Gözümün önünde. Hadi, birisi size şunu demiş olsun; aslında insanın hareketleri, gördüğü rüyalar ve hayalleri baştan sona manasızlığa dayanmaktadır. Ve doğumundan bugüne yaşadığı hiçbir hikâyenin açıklaması yoktur. Bunlar kitap cümleleri, ama diyelim buna benzer bir şey size söylenmiş olsun sabah kalktığınız gibi. Ne yaparsınız? Tamam, sizin ne yaptığınızı hızla geçelim, benim ve herkesin derdi kendisiyle, öyleyse aynaya dönelim. Ne yapar, bu aynada gördüğüm, kendisini acıtan, devamlı acıtan kadın? Tüm gün oturdum. Sessiz düşündüm olmadı, müziği açtım öyle düşündüm, yine olmadı. Tek bir cevap var kafamın içinde çevirip durduğum; kimse kendisine eşlikçi aramıyor. Bu böyle. Bu sizin eliniz madam, havada boş, bomboş salınıp duran, bu sizin eliniz, hiçbir anlama ihtiyacı olmayan. Bu el, Tanburi Mustafa Çavuş ile John Singer Sargent'ı buluşturdu bu sabah, ona gereken inceliği gösteriniz.

Yakında denize gireceğim, kısa, çok kısa tatil.

-----------------------------
*fr: bu sizin eliniz madam.

Perşembe, Temmuz 14, 2011

ya aldırma, ya da kendini tamamen ona ver*

“…
insanlar tıpkı diğer yerlerdeki dağlı köylüler gibidir. özgür, gösterişsiz.
çalışmaları gerektiğinde çalışır, içlerinden gelirse gülerler...
ve insanlara hürmet etmezler.
erkekler yine erkek. başka yerdekilere kıyasla, ne iyi, ne de kötü.
kadınlar yine kadın. çocuklar yine çocuk.
..."
(filmde bay Dean bölge insanını bu sözlerle tarif ediyor.)

Black Narcissus'u seyrettim, biraz önce bitti film. Çok geç oldu, yine de uyku görüntüleri ve anlamı bulanıklaştırmadan bir şeyler anlatmalıyım. Powell'ı bilen bilir, Peeping Tom'u ve The Red Shoes'u seyreden daha iyi bilir ne kadar sağlam bir yönetmen olduğunu. Black Narcissus, Powell ve Pressburger iş birliği ile yapılmış bir film. Bu ikili, bir dönem çoğu kült filmi yazıp yönetmiş. Çok iyi yapmışlar, ellerine sağlık, uzun süredir ilk defa harika bir film izledim sayelerinde.

46 yapımı filmde, bir grup rahibe Himalayalar'da kendilerine hediye edilen bir binayı okul, hastane, manastır  haline getirmek için görevlendirilirler. Grubun başında rahibe Clodagh (Deborah Kerr) vardır, bir yaşlı, bir şişman, bir sevimli bir de hasta rahibeyle yola çıkarlar. Gittikleri yerde hiç durmadan esen rüzgâr ve cam gibi bir gökyüzü vardır. Doğaya söz geçiremezler, sebebi olmasa da (rahibe giysilerinin içinde bile ihtiraslarını saklayamayan bu kadınlar için sebep ne kadar önemlidir?) iklim delirtir. Kalmaları için onlara verilen bina önceden harem olarak kullanılmış ve duvarlarda hâlâ erotik resimler asılı. Yaşlı bir hizmetçi bizim rahibelere yardım eder, genç general (yaşlı generalin oğlu, neredeyse çocuk prens) orada ders alıp olgunlaşmak ister. Yerli bir kız -yine ergen-, akıllanması için rahibelerin emrine verilir. Kız elbette prense abayı yakar. Cinsellik, tensel arzular, sömürü filan dinlemez. İlkel ya da değil, insan "önemli olmak" ister ve farkedilmek ihtiyaçtır. Çok yaşlı bir yerli gözlerini ileride bir yere dikip kımıldamadan, uyumadan, yemeden, içmeden, kısaca hiçbir şey yapmadan yaşar. Orada yerli olmayan tek kişi vardır, Bay Dean. Kibar, küstah ve akıllı biridir. Duyguları bu denli bastırılmış kadınlar arasında elbette kıskançlık başlar ve çanlar bu sefer başka bir tınıda çalar. 
Filmin sonunu söylemek yersiz, zaten netten biraz bakılırsa bu kadar az bilinen filmin sonu, (evet şaşırtıcı) ayan beyan yazılmış her yere. Esasen, o tuhaf ama tahmin edilebilir son önemli bile değil. Çünkü, dağa da gitsen, bin kat elbise de giysen, kendini götürüyorsan yanında, orada sorun vardır. Gözlerin kızarır, başın ağrır, ellerin terler. Sen tüm bunları "Siyah Nergis" isimli bir kokunun yaptığını sanırsın ama beynin kokudan da keskindir. Yabancı bir eleştirmen film için; rahibelerin fantezileri hakkında erotik bir İngiliz filmi, nadir görülen bir şey", demiş. Sadece şunu eklemek istiyorum bu tanıma;  başının içinde esen rüzgârdan daha fazla, hiçbir şey kafanı karıştıramaz ve bunun ilacı temiz hava değildir.

Hemen hemen uyumalıyım. Uyku unuttursun tüm sesleri ve görüntüleri.

   
  


* Filmde yaşlı rahibe gitmek istediğini ve artık dayanamadığını söyler. Kaldıkları yere katlanabilmek için ne yapılması gerektiğini başlıktaki cümleyle açıklar.

Çarşamba, Temmuz 13, 2011

enteresan işler


 

"...
Anadolu'da uzun süren bir yolculuk ve bir araştırmayı da anlatmak istiyorum bu arada. İnsanlarımız ve bizim onlarla ilişkimiz. Bizi nasıl anlıyorlar? Biz onların içinde nasıl hissediyoruz? Ben hep kendimi onlarla yakın ilişkiler kurmuş bir insan olarak düşünürüm. Sonra, arkamdan olmadık düşmanca, hissiz, soğuk ve kötüleyici sözler edildiğini duyarım. Bu birliği -bana karşı davranış birliğini- nasıl kurarlar acaba? Hangi noktada birleşirler? Aralarında iyi bir izlenim edinmiş olanlar yok mudur? Nasıl başlarlar insanın arkasından çekiştirmeye sonra? Nasıl cesaret ederler? Ya biri karşı çıkarsa onlara? Aydın çevrede de aynı davranışlar sürüp gidiyor.
..."
o. Atay/Günlük

 -------------------

Sıcak. Evet, çok değil bir ay kadar önce soğuk diyordum. İnsan böyle işte, mızmızlanmak doğası. Biraz sonra dışarı çıksam, Eko'ya filan gitsem. Sıcağı belki savuştururum, bir günlük hiç olmazsa. İyi olur. A, akşam için bir planım var ilk defa, ona "belki" koymasam iyi olur. Bir peynir tabağı hazırlasam diyorum, ve geçen hafta ambalajına kanıp aldığım şarabı içsem. (kandım diyorum da, daha tadını bilmiyorum, güzeldir ihtimal) The Killing seyrederek ya da eski, güzel bir film, keyif yapsam. The Big Sleep mesela. Ne hoş olur. Humphrey Bogart'ın uykulu hâlini, bir tür coollukla saklamasını pek beğeniyorum. Akıllı adamın hâli başka oluyor tabii. Black Narcissus filmini seyreden var mı, burayı okuyanlar arasında? (tavsiyeleri takarım ya!) Poliş İstanbul'a gitmeden seyredecektik, araya hep başka bir şey girdi. Çok sağlam filmmiş, Deborah Kerr'i Henry James uyarlaması The Innocent filminden beri enteresan bulurum zaten. Bir de bugün iki keredir enteresan kelimesini kullanmam çok enteresan oldu ya, neyse.

Gazete okumak sağlıklı bir davranış şekli değil. Sağlığı takmam ben, ama sağlıklı değil, bunu kendime yüz kere söyleyip, takacağım bu sefer. Altınel'in bugün okuduğum düşüncelerinden çok altına yazılan yorumlara güldüm ben. Hah ha, şaka mı yapıyor birileri, birilerine acaba? Ve bu şakanın tam orta yerine mi düşüyorum ben her defasında? Ne kadar şirin bir dünya burası. Şimdi buz gibi bir bira ve buz gibi deniz olsa. Mis olur, hatta enfes! Beckett kitabının üstüne biramı koyar, yüzerim.

Bilirsiniz canım, bilinmez mi hiç, herkese serin bir duruş lazım.