Salı, Şubat 14, 2012

tolstoy'un abisi, kraliçenin aşkı ve "gerçek" hayat

 

Bu şarkıyı çok seviyorum, daha önce kesin söylemişimdir. Zaten bir şeyi yüz kere söylemezsem rahat edemem, bilirim ben kendimi. Neyse, bugün çok iyi oldu bu şarkıya rastlamam, yağmur tertemiz yaptı manzarayı, ben de şehre boş boş baktım. Dışarıyı seyrederken şarkıyı dinledim tabii, sözlerine takıldım her zaman olduğu gibi, eh tam anlamıyla boşluk sayılmaz sanırım bu. 
--------
Nerede kalmıştık? En son annem geldi demiştim sanki, bakayım ne demişim... Evet, bunamamışım daha, doğruymuş;) Bu Cumartesi gidiyor yine, benden önce İstanbul'da olacak yani. Farkında mısınız bilmem artık 'yani'yi rahat rahat kullanıyorum, Calvino'nun elimdeki kitabının çevirmeni Rekin Teksoy (ben onu sinema eleştirmenliğinden bilir ve severdim. bir de Svevo ve Pavese'yi onun cümlelerinden tanımıştım.) aynı rahatlıkla kullanmış çünkü. Referans sağlam olunca rahatlıyor insan elbette, rahatlık da takdir edersiniz ki çok şeydir, yani;p Geçen gün Sunay'la buluştum, çok eski bir arkadaşım Sunay, beraber nöbet tutardık, sonra o ayrıldı, avukatlık yapmaya başladı. İzmir'i bilenler, Bonjour'u da bilirler, ben Eko'da buluşalım dedim (alışkanlıklarına fena bağlı biriyimdir;)) o, farklı bir yer olsa bu sefer dedi, orayı söyledi. Duyan da iki günde bir buluşuyoruz sanır, yılda iki kere filan görüşüyoruz oysa, eh bu durumda da Eko farklılaşmış bir tercih bile sayılabilirdi aslında. Tamam, dedim uyumlu insan sesinin en yumuşak tonuyla (kafam çok karışıktı o sıra, başka şeyler düşünüyordum.), ki Bonjour'u hiç sevmem, düşünün artık tonu tutturmanın zorluğunu. Orada yıllar önce saçma bir görüşme yapmıştım, tarzını da sevmem o kafenin, oturanların tipini de. Neyse, işte orada buluştuk. Onu beklerken garson menüyü uzattı, korktum. Ne bu böyle, Karamazov Kardeşler gibi dedim, gülüştük öyle, gerçekten çok kalındı menü, yarısından başladım incelemeye ve bu espriyi telefonda konuştuğum C.'ye de yaptım. Sanırım artık espri yapma yeteneğimi kaybediyorum;p  Güzel değildi istediğim yemek, çok övüyorlar oysa, bir şey anlamadım ben, kalabalıkta oturmak ve sohbet etmek iyi geldi ama, havadan sudan konuştuk. Dışarıda göründüğüme göre, anladım ki yaşıyorum.
-------
Gece yatarken -dün ve önceki gece-, Tolstoy'un oğlunun yazdığı, -babasını anlattığı kitabı- biyografiyi okuyorum. (Palomar'ı iki gündür elime anladım, onu başka zaman anlatacağım fakat şunu söylemeliyim; Palomar benim için iyi bir ders oluyor. Betimleme sevmediğimi hep söylerim, sade anlatım ilgimi çeker, ve yazıda minimalizmi severim. Palomar ise tam anlamıyla betimleme şaheseri. Gözlem cenneti! Bay Palomar görmenin biçimlerini araştırırken gördüklerini en ince ayrıntısıyla yazıyor. İşte bu yüzden, uzun ve karışık tasvirlere yatağıma çok çok yorgun girdiğim iki gece boyunca ara verdim.) Sergey Tolstoy, babasının, veremden ölen amcasını her zaman büyük bir sevgiyle andığını yazmış. Tolstoy şöyle dermiş abisi için; "Ağabeyim dünyada hiçbir şey yapmamayı başarmış bir adamdı. Bunu herkes beceremez." Çok hoşuma gitti bu tanım, amca tatlı tatlı konuşan, anlatan, ama hiçbir iş yapmayan bir adammış. Yapmak istemediğinden değil, her şeyi denemiş, olmamış. Turgenyev ise amcası için şunları demiş; "Olağanüstü bir insandı, onu severlerdi demek yetmez, ona taparlardı." Sonra şunlar da var; "Lev Tolstoy kendisi alçak gönüllü olmayı ilke edinmiştir ama ağabeyi yaradılıştan alçak gönüllüydü." Sonra durdum, düşündüm; C.'nin bana yazdığı, söylediği şeyleri hatırladım. Ona bazen kızdığımı, eleştirdiğimi, daha sert olması gerektiğini, tüm işlerden nefret etmesinin anlamsız olduğunu söylediğimi. Her şey uzaktan, bizimle olan mesafesi rüzgâr yaratmayacak hâldeyken mi güzel? İvan haklı mı yani? Edebî acılar hoş, gerçek acılar yalanmış diyordu ya;p Dünya kaygısından uzak, yavaaaaş yavaaaaş yaşayan insanları severim, peki C. yanımda yavaş yürürken bile neden sabırsızlanıyorum?;)
------------------

 (Albert lir kuşuymuş bu güzel kuş. İsmini kraliçenin kocasından almış.)
 
"...kraliçe victoria,
ben pek modern aşkla beslenmiş değilim,
benim hayatıma girecek misin
hüznün ve kara arabalarınla
ve kusursuz
anılarınla..."

Kraliçe Viktoria, kocasına deli gibi aşıkmış. Yazıya koyduğum şarkıdan da anlaşılıyor bu, ama biz başka şeylerden de öğreniyoruz bu kara sevdayı. "Kara" diyorum, çünkü bu sözcük tam anlamıyla karşılıyor durumu. Kocası ölünce hiç bitmeyen bir yas tutmuş kraliçe, sadece siyah giymiş. Çok gençken tanışmış ve sonra evlenmişler. Ne güzel böyle hikâyeleri okumak, tatlı tatlı anlatmışlar sayfalar dolusu. İş gerçeğe gelince ne oluyor peki, şu oluyor; kraliçenin başka bir aşkı daha olmuş, yas aslında sadece görüntüdeymiş, vs. vs.

Bana şunu bunu (aşk, para filan falan) vermeyin, sadece gerçeği verin, diyen bir yazar kesin vardı, böyle şeyleri okuyunca aklıma hep o geliyor;)
------------------------
Yukarıya afişini koyduğum filmi izledim biraz önce, henüz bitti. Muhasebeci bir kadınla, garsonluk yapan bir adamın aşkını anlatıyor film. Ben beğendim, doğal buldum oyunculukları. Kadınla adam arasındaki çok hızlı başlayan ilişkiyi, ilk başta tutku, merak, heyecan isteği diye tanımlarken, film ilerledikçe yaşadıklarının aşk olduğuna karar verdim. Aferin bana;p Sulandırmayayım; İtalyan filmlerini pek sevmem, ne bileyim, belki kulağıma komik (ve hâliyle abartılı) gelen dilleri yüzünden (herkes çok sever İtalyanca ve İspanyolca'yı, neden acaba?) böyle düşünüyorum, ama gerçek bu, klasikler ve birkaç örnek dışında sevdiğim çok film çıkmıyor karşıma. Bu filme başlamadan önce de onlarca filmi açıp kapattım. Oscar adayı filmlere göz attım (fena sıkıcılar), festival filmi vardı ona takıldım (We Need to Talk About Kevin), sonra hakkında hiçbir şey bilmediğim bu filmi açtım. İyi yapmışım, dediğim gibi iki kişi arasında yaşanan çoook şiddetli tutkuyu güzel vermiş yönetmen. Adamın iki çocuğunu ve karısını bırakmaya cesaret edememesi, kadının işte, evde, her yerde sadece ve sadece adamı düşünmesi, parasızlık, kadınların -ülke, din, dil hiçbir şey fark etmez-, hep "sonra", "bundan sonra ne olacak" diye sormaları, erkeklerin "anı yaşayalım, olmaz mı" rahatlığı, çok gerçekti. Kadın güzel değildi ve adam da yakışıklı sayılmazdı, tamam idare ederlerdi ama sokaktan öylesine çevrilmiş iki tip gibiydiler daha çok, bu benim için önemli, çoğu filmde göremediğim küçük ama mühim bir ayrıntı çünkü.  Özetle, herhangi iki insanın yaşamıydı seyrettiğim, bunu önemsiyorum ben. Böyle işte, biraz uzun (pekâlâ daha kısa olabilirdi), fakat yapmacık olmayan (taktım bu akşam doğallığa, hayır olsun;)) bir film izlemek istiyorsanız aklınızda olsun bu yazdıklarım, belki siz de beğenirsiniz. Afiş üzerine tıklarsanız filmi online seyredebilirsiniz, umarım tabii;) Ben öyle izlemedim, ve online izleme sitelerindeki tanıtımları çok komik buluyorum. Şimdi link vermek için baktım, bu film için şunları yazmışlar; yakışıklı bir lokanta yöneticisiyle sıradan bir ofis çalışanının tutkulu ilişkisiymiş ve dram türü erotizmle buluşuyormuş, vay ki ne vay.

Konuyla ilgili fotoğraf da koyarsam mis gibi bir uykuyu hak ederim sanırım. Olympos günlerinden gelsin öyleyse, İtalyanları tavlada yendiğimin resmidir. Hadi bakalım, tanrı türkü korusun;p (milliyetçilik, nasıl komik gelmez bazı insanlara, kendimi bildim bileli en çok buna şaşarım ben, tam anlamıyla saçmalık. başka ülkelerin insanları tavla bile biliyorlar oysa ki, müthiş bir şey bu! eşitiz ne güzel;p)
 

(fotoğrafları Serap çekti ve bir gün sonra C. geliyordu, ondan bu kadar keyfim yerinde. italyan çifti bilemem tabii, ben yeniyordum oysa;p)

Pazartesi, Şubat 06, 2012

bakış, "karamel tadında"

(Bruegel'in meşhur tablosunun kaçakları. Balkondan bakarken, görüp, tanıdım tabii, kanıt olsun diye de çekmişim. ;) .............. Bu kafayla espri yapmaya çalışıyorum ya, bravo bana. Neo'nun sayfasındaki resme daldım biraz, ondan böyle oldu. Sonuç olarak genci, yaşlısı fark etmez, Bruegel ailesi candır.)

 

"...Bay Palomar, kıyıda ayakta duruyor ve bir dalgaya bakıyor. Kendini dalgaları hayranlıkla seyretmeye kaptırmış değil. Kaptırmış değil, çünkü ne yaptığını çok iyi biliyor: Bir dalgaya bakmak istiyor ve bakıyor. Hayranlıkla seyretmiyor, çünkü hayranlıkla seyretmek için, elverişli bir yapı, elverişli bir ruhsal durum ve elverişli dış koşullların bir araya gelmesi gerekli: Ve Bay Palomar, ilke olarak hayranlıkla seyretmeye karşı olmasa da, bu üç koşuldan hiçbiri yok kendisinde. Kısacası, bakmayı amaçladığı "dalgalar" değil, tek bir dalga, hepsi bu: Belirsiz duyumlardan kaçınmak istediğinden, her eylemi için sınırlı ve kesin bir amaç belirliyor..."

i. Calvino/Palomar

Bazen, şu bakış dediğimiz şey, hep kurcaladığımız, kesin yargılara varmaktan kaçınmayıp, 'belki'lerle sınadığımız şey, yani şu bakış dediğimiz şey, hastalanabiliyor. Belirtileri farketmek zor, kuluçka dönemini sinsice atlatıyor, sonrası körlük. 

Bugün kötü kalktım, annem geldi onunla lafladım, keyifsizliğimi belli etmemek için "fazla keyifli" numarası yaptım. Sonra biraz daha yattım, "sen uyurken, Rüya'lara giderim", demişti, gitmiş. Birazdan ben de giderim, ya annemi alır dönerim, ya da o orada kalır, ben ise mutlaka gelirim. Sanki, sadece evimde kendime ait bir bakışı koruyabiliyorum, dış etkenler tanıdık olunca, benim bakışımdan nasibini alınca her şey daha kolay oluyor. 
Doktor randevusunu cuma'ya erteledim şimdi de. Annemin gelişi planda yoktu, ona da söylememiştim, komik oldu. Neyse, hallolur bir şekilde. Sekreterle güzel anlaşıyoruz; peki, perşembe uygun mu sizin için, yok hayır cuma olsun, olmadı diğer hafta, tamam oldu, hoşçakalın. Telefonun iki ucunda, ötelemeyi seven şaşkın tipleriz. Bakışımız tanımadığımız kişilerle konuşurken ezbere sığınıyor, tanıdığımız kişilerle konuşurken ise süslü bir ezbere. 

Palomar'a başladım. Calvino'nun dili çok etkili, ilgi ve keyifle okutuyor kendisini. Henüz başlardayım, sonra konuşuruz tabii, neymiş ne değilmiş. Şimdilik sadece bekliyoruz, saygıyla ve elbette istekli;) (hoşgörü sözcüğünden nefret ediyorum, bunu da unutmadan söyleyeyim.)
 (bu fotoğrafa da Cezanne'ın resimleri gibi diyeceğim ama çok külyutmazsınız, yemezsiniz o kadarını;))

Yukarıdaki meyveler annem için, o meyve yemeyi çok sever, güzellik olsun dedim. Benim de kendime ait bir meyve tabağım var, ama içi şu an için sadece elma dolu. Bir sürü amasya elması ve iki tane yeşil elma. Arkamda kaldıklarından unutuyorum bazen yemeyi, ama meyve güzeldir tabii, sağlıklı filan. Fotoda görünen gofreti dün aldım, bim'den. Hollanda Karamel Dolgulu Gofret'miş tam adı. Çok lezzetli, çayın yanında da güzel oluyor. Aklınızda olsun, almak isterseniz kuruyemişlerin yanında bulunuyor kendileri, her bim'in düzeni aynı mı bilemem, burada böyle. Fotoğraftaki üstüste yığılan kitaplar ise İdefix siparişim, geleli çok oldu, fakat yer bulamadım. Böylelikle bir fotoğrafın çözümlemesini de yapmış bulunuyorum. Diğer görünenleri anlatmayacağım, ilgilenmiyorum kendileriyle. Arkeoloji lisansta, ilk derste bir çay bardağını bir saat anlatmıştık, geçmişi anmış oldum ne güzel. Betimleme dersi, I.
Hmmm, karamel, gofret demişken tadında bitirelim bu yazıyı. Ben gideyim, siz de bu karda kışta kendinize iyi bakın. (bir şeyi daha unutmadan söylemeliyim; kar kış dememe bakmayın siz, dün İzmir'de nasıl güzel bir hava vardı şaştım kaldım bu işe. güneşli, harika. aferin tanrıya, arada ışığını esirgemiyor insanlardan, dün olduğu gibi.)

Cuma, Şubat 03, 2012

kıyamet gibi gelen delilik

Bir film izledim biraz önce, Take Shelter, yok hayatım değişmedi, sadece bir şeyler yazacağım. Sonra gider uyurum. 

"Gözleriniz kapalı ve elleriniz kasıklarınızda. O gök kuşağı ışıkta. O tam sessizlikte."


Bu yaz İstanbul'a gittiğimde bir sahaftan Eşlik kitabını almıştım Beckett'ın. Bir bira açmış, o gece okumuştum. Eşlik hakkında hemen o an, okuduğum gibi bir şeyler yazmak istemiştim, kalmış öyle, kalır. Sonra peşinizden sürüklenir tabii, bunu, okuduğu her kelimenin gölgesi yüzüne vuranlar iyi bilir. Ben hiçbir şey bilmiyorum esasen, yüzüm leke dolu, hatırlamasam keşke, hatırlıyorum. "Bir kavağın dibinde sırtüstü yatmaktasın, titreşen gölgesinde." Filmde yavaş yavaş gelen delilik var, kalıtım önemli tabii, annesi tanı koyulmuş bir akıl hastası adamın, belirtiler usulca geliyor. Yaklaşan bulutlar çok karanlık. Bir gün okuldan gelmiştim, hemen evin yanıbaşından değil, İstanbul'da yatılı okuduğum yerden. Soğuk evde oturuyorum, babam kapıdan seslendi; Ayşe, kızım sen mi geldin? Gülmüştüm, baba, benim adım Ayşe mi, dalga mı geçiyorsun benimle? İsmim Ayşe değildi, babam dalga geçmiyordu, hastalığın nasıl geldiğini çocuk aklınla bilemezsin, hâlâ şaşırıyorum. Birileri seninle birliktedir karanlıkta, onun masal olduğunu okuduğun kitaplar yazar ama sen gerçeği hissedersin. "En sonunda çabanın boşa gitmesi ve sessizlik çok daha iyi değil mi. Ve senin her zaman olduğun gibi olman." Bir sığınağa ihtiyacımız var, bizi tüm fırtınalardan koruyacak bir kalkan. Biraz hava lazım, biraz ışık, sonrası kurtuluş. "Tanrı sevgidir. Öyle mi değil mi? Değil."  
Kara bir cübbe giymiş gökyüzü, çok korkutuyor beni, sakin, kımıldamadan duruyorum, ama öyle. Üstelik bu rüyayı kaç kere gördüm arka arkaya. Ne etkileyici bir filmdi bu gece seyrettiğim, hiç yakıştırmayacaksınız ama aşağıdaki  şarkıyı dinledim filmden sonra. Bir kere daha dinleyip yatacağım. Hiç rüyasız bir uyku dileğiyle. 
 

p.s.: Film (Take Shelter), Michael Shannon'ın çok çok sevdiğim Bug filminin öncesini anlatıyor sanki. Çok benziyor iki film birbirine, ikisi de güzel. Seyredin bence, pişman olmazsınız.

-------------
* İtalik yazdığım alıntılar Eşlik'ten. 
** Buradan filmi izleyebilirsiniz, ben online izlemedim tabii, sizin takılmadan nasıl izlediğinizi de bilmiyorum ya, neyse;) Hastaneden arkadaşlar hep buralardan izliyorlar, bir bildikleri var demek ki. Onlara ve herkese kolaylık olsun bu link. Şimdilik bu kadar, kaçtım.

Çarşamba, Şubat 01, 2012

şiir, lied ve nergis; bir gün daha bitti

 (illüstrasyon şuradan.)

Çok soğuktu. Buz gibiydi dışarısı. Bu havada, işi gücü olmayıp laf olsun diye dışarı çıkan varsa eğer, bravo ona dedim, yüksek sesle bravo! Ben neden çıktım, bir bilsem. Kendimi kandırmak için çıkmalıydım sanırım, ya da uydurdum bir şeyler. Plan yapıp duruyorum kendi kendime, bugün bunu yapsam, yarın şunu hallederim, sonra uyur, uyanınca da kalan diğer işi. Randevuyu öteledim, oh iyi yapmışım, çanta işini hallettim. Yazın çok beğenerek aldığım bir çanta vardı. Birden karşıma çıkmıştı ve hiçbir yerde bulamam sandığımdan düşünmeden almıştım. Sonra biraz soyuldu kenarları, seyahat çantam için aldığım yere gittiğimde ondan da bahsedince, hemen verin, onu da firmaya gönderelim demişlerdi. Vermeseydim keşke, firma hatasını kabul etmiş, o sorun çokça karşılarına çıkmış ve başka bir çanta alacakmışım. Eh, verdiğime pişman oldum tabii, bu olayın üzerinden neredeyse dört ay geçtiğine ve ben ancak bugün çanta işini halletmek için gittiğime göre, baya baya pişman olmuşum, şimdi daha iyi anlıyorum. Gittim başka bir şey aldım, istemeyerek tabii. Neyse altı üstü çanta, arsa almadım sonuçta. Kemeraltı yine çok kalabalıktı, herkes dışarıda. Bakıyorum yüzlerine, işten çıkmışa benzemiyorlar, yavaş yavaş, salına salına yürüdüklerine göre geziyorlar gerçekten. (ben asla, kat'a yavaş yürüyemem. C. bile şaşırır bu huyuma, o elbette yavaştır! eşyanın doğası gereği;p) Neyse, yine o ünlü sözü duydum; kot lazım mı abla? Komikti. Lazım değildi almadım;p Yemek yiyeceğim yere girmeden nergis satan iki kadın gördüm, çok neşeli iki çingene (atmıyorum, pek keyifliydiler) kadın. Geçen ultrason çektirdikten ve biraz rahatladıktan sonra nergis almıştım, -akşam akşam-. Tabii o saatte alınan nergisler taze olmuyor, kötü görünüyorlardı, kokusu yeter demiştim. Durun fotoları da var. 

Ne diyordum? Kokusu yetti, evet. Görüntüsü de güzelleşsin, bunların yanına koyarım, alacaklarımı diye nergislere yaklaştım (cinayet romanı gibi;p), kadının elindeki çiçekleri kokluyordum, diğer kadın; sen çok kibar bir kıza benziyorsun, bu çiçekleri verelim sana dedi. Tamam, gülmeyeceğim dedim içimden;) Ah, çiçekler ne hoş kokuyordu, tüm komiklikleri ve dertleri unutturan rayiha, bayıldım, hayran kaldım! Kadın durmadı ama; kibar hanım, böyle asil çiçek, sana yakışır, alsana dedi. A, yok o kadar dayanıklı değilim, gülmeye başladım; yok canım, abartmayın, dedim kadına;p Çiçek almaktan filan da vazgeçtim, "asil çiçekmiş!", gülerek ayrıldım yanlarından. Onların rutin seslenmeleri fonda duyuluyordu tabii, gülüyorlardı. Yolda, İzmir bugün gülmüyor, demiştim sevgilime mesaj atarak. Beni utandırdı yine. Güzel oldu. Arabayla gitmem ben Konak'a, otobüse bindim haliyle. Kartımda para kalmamış, hemen kalkacak mısınız dedim şoföre, kalkacakmış. Arkamdan gelen beyefendi, ben basarım sizin yerinize, dert etmeyin, dedi. Adam sanki bana o an dünyayı bağışladı, nasıl sevindim bilseniz. (hemen, ama hemen eve gitmek niyetindeydim, oyalanmadan!) Parasını vermek istiyorum, almıyor, ısrarla önemli değil, almam diyor. Atze'nin yazısı geldi aklıma. Ne hoş, evet İzmir asık suratlıydı, fakat güldü sonra.
----------------
Dışarıda yemenin en güzel yanı, evde yemek yapma derdine düşmeden çay keyfine başlamak. Çay koydum ve şiir okudum. Yok, hiç kitabımı filan almadım elime Quasthoff'u dinleyip, T. Uyar ve İ. Özel'in şiirlerinden okudum. Dün gece seyrettiğim film beni çok yormuştu; Carnage. Çok geveze ve histerikti karakterler, sevmemiştim. İyi oldu bu akşam aşağıdaki şiiri okumam, çok iyi oldu. Defalarca okuduğum şiir ve yine öyle dinlediğim lied aşağıda, meraklısı için;
"...
uzak nedir?
kendinin bile ücrasında yasayan benim için
gidecek yer ne kadar uzak olabilir?
başım açık, saçlarımı ikiye
ortadan ayırdım
kimin ülkesinden geçsem
şakaklarımda dövmeler beni ele verecek
..."
bu şiiri böyle kesik kesik okumayın lütfen. Çok güzel bir şiir, yazık olur. Hepsini yazmadım buraya, tamamı şuralarda bir yerde var.

Quasthoff'un sesine ise bir şey diyemem, tanrısal bir ses o, ben anlam veremiyorum. Büyüleyici, olağanüstü.

Pazartesi, Ocak 30, 2012

dar zamanlar geçer, geçsin

(eski mutfağımda Poliş'e gülümsüyorum, iki yıl kadar önce. bu mutfağı ben çizmiştim heyecanla, sanırım o zamanlar daha çok düşkündüm evin şekline şemaline. şimdi ise temiz olsun yeter.)

(Dianne Reeves - Solitude)

"Tanrılar vurmadılar açığa başlangıçta,
Her şeyi bize; ama zaman içinde,
Araştırmakla öğrenebiliriz, ve biliriz şeyleri daha iyi..."*

Sıkıntılı günler geçirdim. Bir yoruma yazdığım cevapta söylediğim gibi birkaç gün önce doktorum aradı, eh iyi haberler vermedi tabii. Kim duymuş, bir doktor arayacak ve güzel haberler verecek, hiç sanmam. Bu yaşıma kadar duymadım ya da. Neyse, ultrason filan, şimdi biraz daha rahatım ama çok beklemeden doktorumu bir ziyaret etmem lazımmış, gideceğim bakalım. Ben hep sağlıklıyım diye geçinirim, şimdi de bir şey çıkmadı ultrason sonuçlarından, temiz bir rapordu benim okuduğum ve radyoloğun söylediği, ama hep bir "acaba" vardır, bilirsiniz. 
Her neyse, şu an gayet iyiyim. Bu can sıkıcı günlerde -ultrason çektirip, hiçbir sorun olmadığını öğrendiğim gibi- brüksel lahanasını bile yaptım, gayet güzel oldu üstelik. Polişka haklıymış, çok hoş bir tarif. Cafe Fernando sitesinin yazarı tarif konusunda çok önemli bir uyarı yapmış, siz de o tarifi yapacaksanız dikkat edin limon miktarına, ben onun dediği gibi fazla limon suyu kattım ve çok lezzetli oldu, krema baymadı böylelikle. 
Kafam ne çok karışık, birden yemek tarifine geçtim;) Kısa keseceğim bu gece, yatağa gideyim şimdi, sonra uzun uzun yazar, konuşuruz.  
Bu sıkıntılı zamanlarımda, mail atıp, mektuplarla halimi hatrımı soran herkese bir kez daha teşekkürler. Zaten ağlayıp duruyordum kendi kendime, beni daha da ağlattınız, sağolun;p 

İyi geceler olsun, hadi. 

p.s.: Pissarro'nun harika bir resmini koyacaktım bu yazıya, ama baktım Dianne Reeves'in şarkısı ve o, çok çok hüzünlü bir fon olacak, "boş ver gülen bir foto hafifletir her şeyi" dedim, böyleyken böyle oldu. Siz yine de o güzel resme bakmak isterseniz şuraya buyurun. A, bir de Yourcenar'a devam ediyorum ben, Mişima ya da Boşluk Algısı'na. Bunu neden söyledim şimdi, çünkü kitaba bakıp bakıp kendime gülüyorum, ondan. Bu kitaba başlayışım ve kötü haberler nasıl da denk geldi, bayıldım tanrının işine. Şakacı evet.
 
----------------
*Xenophanes'in dizeleri, The Logic of the Social Sciences kitabında geçiyormuş. Ben Cogito'nun Adorno özel sayısında okudum. Sonra da "acaba!" dedim tabii;)

Salı, Ocak 24, 2012

bir erkek özür diliyor; tanrının sağında oturmadım

(Michelangelo'nun ünlü Pietà'sından bir ayrıntı. Michelangelo: La Dotta Mano kitabında bulunan bu fotoğraf, fotoğrafçı Aurelio Amendola'ya ait. Kitabın adı çok güzel; "Michelangelo: Bilge Eller". Hünerli, becerikli, olgun, usta, ne derseniz artık. Yakışır. Bir de bu kitap dünyanın en pahalı kitaplarından biriymiş sanırım, işin o kısmıyla pek ilgilenmiyorum, heykeltraş (evet tabii, Michelangelo) olağanüstü.)


Bu akşam Alexis ya da Beyhude Mücadelenin Kitabı'nı bitirdim. Sonra yağmur yağmaya başladı, iyi dedim, düşünmeyeyim öyleyse kitabı. Biraz oturdum dışarıya bakan koltukta, köpekler nasıl deli gibi havlıyor, anlatsam inanmazsınız. İnanırsınız belki de, abartıyor filan dersiniz kesin. Ben Alexis'i okurken öyle dedim. Birini dinlerken onun anlattığı şeyi görmeyi bir kenara bırakın, varlığını bile zor görürüz. Alexis, benim kafamdaki kişiydi, ne onu anlatanın, ne de varsa, eğer gerçekse kendisinin yansıması; onun hayatını onun istediği şekilde göremiyordum, sorun bu. Kitaba döneceğim tamam, ama önce bu akşam;
Sadece evi süpüreyim demiştim, uzun süredir toz almıyorum temizlik yapmıyorum, nöbet tutup duruyorum zaten, aralarda da koltukta oturup Godot'u bekliyorum. Of, bu çok kötüydü, silmeyeyim şimdi, üşeniyorum, siz okumamış gibi davranın lütfen. Ortalığı bir süpürsem iyi olurdu, kafamda küçük bir hesapla bu işi yarım saatte, olmadı kırk beş dakikada halledeceğimi düşündüm. Sonra koltuğuma uzanıp, üç gündür meyve tabağında bekleyen güzelim armutlardan (amasya elması da almıştım çokça, iyi ki arada onlardan yiyorum, çok lezzetli!) yiyecektim. Rutin ağrım var zaten, dinlenirken kitabımı bitirecektim. Öyle olmadı. Akşam altı gibi kalkmıştım temizliğe, saat dokuzda ancak bitirmiş, yemek yapıyordum. Çok yoruldum, dinlenme filan yalan oldu tabii. Çay içerken iyice gömüldüm koltuğa, işte o zaman bitirdim kitabımı.

Alexis ya da Beyhude Mücadelenin Kitabı, aslında bir mektup. Alexis'in karısı Monique'e yazdığı ve pişmanlıklarını, acısını, en büyük sırrını, hayatını, kısaca varoluşunu anlattığı uzun bir deneme. Ben Yourcenar'ı severim, onun diline, heyecanına ve zekasına yabancı değilim. Fakat bu kitap çok fazla aforizma ile doluydu sanki. Alexis'in yazdığı tüm cümleler hiç zorlanmadan epigraf olarak kullanılabilir, bunu sevmedim. Öyle olunca kitapta her yeri çiziyorsunuz elinizde olmadan, bazı yerlerde durup; hayır canım, böyle bir kesinlik olmaz, çizmiyorum işte, dedim ama, bu benim septikliğim elbette, gerçek değişmiyor;) 
Bu mektup, dostum çok uzun olacak, diye başlıyor Alexis. yaşamak çok zor diyor, fakat hayatını açıklamaya çalışmak daha beter. Monique'i tanımıyoruz, Alexis'in anlattıklarından iyi biri olduğunu tahmin etmek zor değil, çok iyi kalpli, merhametli bir kadın. Evlilikleri boyunca çok fazla acı çeken iki insan, söylenen onlarca yalan, ve diyor Alexis, samimiyeti denemekten ne zarar çıkar? Belki iyileştirici yanı bile vardır. Okumayanlar için karışık olmasın diye şöyle basit bir özet yapayım; Alexis, -mektupta hiç dillendirilmese de- homoseksüel bir adam. (eğer öyle değilse Yourcenar beni affetsin -tanrı değil!;p-, ben onu çıkardım çooook uzun mektuptan), küçük yaşta bunu fark ediyor ve tüm gençliği boyunca özür kabul ettiği bu yaradılışla sürüklenip duruyor. Ruhunu, bedenini, bazen ikisini de acıyla oradan oraya koşturuyor, unutmak istiyor, geçsin istiyor, olsun ben bir günahkârım öyleyse diyor ama hayır, işe yaramıyor. Çünkü, o sadece "Alexis", belki bunu kabullense yetecek, olduğu kişiyi, kendisini. Hayatımızda bazı anlar vardır, diyor karısına, o anlarda ileride olacağımız kişi oluruz, açıklanamaz ve korkutucu bir şekilde. Burada çok düşündüm. Önceden yazdığım bir yazıda durdum, her şeyin bir boşluk bıraktığını söylüyordum orada, küçük şeylerin bile. Korkunç ama gerçek. O küçük şeyler bir hayalet gibi içimize saklanıyor, hayaletlerle yaşıyoruz hepimiz. Ne diyor Alexis; "eski evleri ürkütücü kılan içinde hayaletlerin olması değil, içinde hayaletlerin olabileceği ihtimali." Onun da hayaletleri var.
Alexis müzisyen, müziğin düşleri kolaylaştırdığını düşünüyor, düşünceleri değil. Aklıma Kroyçer Sonat'ı geldi Tolstoy'un. İnsanın içgüdüleri ve ahlak arasında sıkışmışlık. Erdem nedir, insan erdemli olabilir mi? Müziğin sarsıcı ve elbette libidoyu azdıran gücü. Tolstoy kitabında Beethoven'ın meşhur Kroyçer Sonat'ının bu etkiyi yarattığını söylüyordu, bu kitapta Alexis genel olarak müzikten bahsediyor (elbette klasik müzik).  Çok acı çektiğinde müziğe sığınıyor, yine çok acı çekmemek için müziği unutmak istiyor, bırakıyor. Hazzı öylesine korkunç kılanın bize bir vücudumuz olduğunu öğretmesidir, buna inanıyor. Vücudun kendine özgü bir varoluşu, hayalleri, iradesi var ve ölene kadar onunla hesaplaşmak zorundayız. Ya boyun eğecek, ya uzlaşacak ya da böyle mektuplarla af dileyeceğiz, Alexis gibi. 
Size yazacağım öyle çok şey var ki kitaptan, yüzlerce alıntı. Ama bu böyle olmaz. Siz de Alexis'in size anlatmasını bekleyin hikâyesini. Monique'e anlatırken kulak kabartın ya da, özel ama ortada bırakılmış esrarlı bir mektup gibi okuyun. Yourcenar çok zeki bir kadın, kelimelerle istediği gibi oynuyor, mitolojiyi çok sevdiğini biliyordum elbette, bu kitapla Rus romanlarının hayranı olduğunu da hissettim. Hiç ilgisi olmayabilir, ama ben bu kitabı okurken ateşli Rus karakterlerinin (özellikle Stavrogin, belki biraz Rogojin) bir kadınla neden mutsuz olduklarını da anladım.  Çok açık bir okuma, yine de içimden geçen bu.

Gönül rahatlığıyla tavsiye edebileceğim bir kitap Alexis ..., müthiş cümleler ve sarsıcı bir itiraf var içinde. Karısına yazdığı mektubu, büyük bir alçakgönüllülükle af dileyerek bitiren ve bunu terk ettiği için değil, bu kadar uzun süre onun yanında kaldığı için yapan bir adamla tanışmak sarsıcı bir deneyim. 
 ---------------------------
Ben bir süre daha Yourcenar'la devam edeceğim sanırım. Aklımda yine onun iki kitabı var, neyse bakalım yarın ne gösterecek? Yazıya koyduğum müziği bilirsiniz; Dixit Dominus'lar. Handel'in besteledikleri tabii. Ben bu ilahileri yüzlerce kez dinlemişimdir, fakat bu gece özellikle çok iyi geldi bana. Hem kitabı tamamladı hem de Michelangelo'nun ünlü heykeline harika bir fon oldu. Buraya aldığım iki parça en sevdiğim bölümleri ilahinin. Nette latincesini ve ingilizcesini rahatlıkla bulursunuz ama ben size bir güzellik yapacağım;) Türkçe şöyle diyor yukarıdaki parçalarda; "rab rabbime dedi: ben düşmanlarını senin ayaklarına basamak koyuncaya kadar, sağımda otur." diğeri ise; "senin kudretin, gününde kavmin, mukaddes süs içinde gönüllü kurbanlardır. sana gençlerin seherin bağrından doğan çiğ gibidir."  Arkadaşlara eşlik etmek isterseniz eğer, şöyle yapın; "dixit dominus domino meo: sede a dextris meis, donec ponam inimicos tuos scabellum pedum tuorum. ;))
(evet evet, Mezmurlar 110'dan türkçesi, herkesin evinde kitab-ı mukaddes vardır tamam, ama ben teşekkür istiyorum, fena bir şey mi bu?;)
 -------------------------
Veeee, söylemeden duramam, İsa heykelde çok güzel (etkileyici, sarsıcı, hmmm güzel işte) görünmüyor mu yahu, allah günah yazmasın, amin;p  Of, saat kaç olmuş yine, gerçekten deliyim ben. Bir de günaha girdim hiç yoktan!

Perşembe, Ocak 19, 2012

imkâna tutulmak ve "Human Planet"

(Foto şuradan.)

"...
Göğü gördüm imkâna tutuldum düşü sevdim
dalıp çıkmalarım "orda bir şey”e dönüktü
kaç kez bir şey, başka bir şey
sıçradım hem yittim
hem belirlendim
derin durdum, teknenin altına girdim
sarstım
sarsıldım vuruşun gitgide usta vuruşuydu
sustum düşe düştüm
senin mi kan, yaralarımdan mı
hey kaptan
ne balinayım ben şimdi inadı içinde
ne senin mavi balinan
..."

Balina/g. Akın

Bu şiir çok özeldir benim için. Yıllar önce bir gün, onlarca, yüzlerce kez okuduğumu ve çok içten anladığımı, gayet net, acıyla hatırlarım. Ağlamanın zor olduğu, bir yer ve zamandaydım, sessiz ağlamayı bu şiirle öğrendim. Geçelim.


Biraz önce Human Planet adlı belgeselin ilk bölümünü izledim; Oceans: Into the Blue. C. bir süredir bu belgeselden bahsediyordu bana, bilen zaten biliyordur ama ben geç duydum. Çok etkileyici bir çalışma bana kalırsa. Sadece ilk bölümü bile bu sözleri söyletebilecek kadar güçlü bir etki bırakıyor seyirci üzerinde. Dünya üzerinde sadece bir canlının tüm habitatlarda kendine yaşam alanı bulabildiğini söyleyerek başlıyor belgesel. Anlatıcı John Hurt, dingin ve güzel sesiyle bize "insan" denilen canlının (evet, türdaşlarımız) maceralarını anlatıyor. Anlatılan tüm hikâyeler çok etkileyici, ben aklımda karanlık düşüncelerle izledim bu belgeseli, çok şey öğrendim. Belgeseldeki bir hikâyeyi kısaca anlatmalıyım; Blais bir yerli ve yaşayan son köpek balığı çağırıcılarından biri. Köpek balığı avlama tekniği, batıl inançlarla süslenmiş, tehlikeli, zor ve fakat geleneksel bir teknik. Köpek balıklarının ruhuna sesleniriz diyor kendi diliyle (çok yakında kaybolacak bir dil), onu yakalamak için izin isteriz balıktan. Sonra upuzun, gergin bir bekleyiş başlıyor, suyu şıngırdatıp balığın kendisiyle iletişim kurmasını istiyor. Her an kötü bir şey olabilir, ikisi için de, ya balık ya da Blais ölecek. Ürkek köpek balığının ruhu sakinleşiyor, çok zorlu bir mücadele sonunda balığı yakalıyor. Ailesinin yemek ihtiyacı için kullanılacak balığı Blais serbest bırakıyor, kendi kültürünü, bu çağırma kültürü ve belki tüm yaşamını ayakta tutmaya çalışıyor. Sadece köpek balıkları değil, bizim de yaşamımız son bulacak bu gidişle diyor, daha derine, daha derine inmak zorunda kalacağız. 
........................
Geçen 19 Ocak'ta insanın kötülüğünden bahsetmiştim. Şimdi yine aynı düşünceler etrafında dolanıyorum. İmkâna tutulmak çok zor, uğraşıyorum, hepimiz uğraşıyoruz. Neo, bloğunda Hrant Dink için yazılan yazıların, düşüncelerin ya da görsellerin toplanacağı bir oluşumun (bloğun) adresini vermiş. Neo ve üç arkadaşının hazırladıkları bu blog bana kalırsa çok önemli, aynı bugün "o güzel kalabalığın" içinde olmak kadar. Unutmamak ve belki en azından bunu yapabilmek için, bloğun adresi şurada.
.......................
Human Planet'i izleyin lütfen. İnsanın karmaşık doğasını bir kez daha görecek, bu güce ve güçsüzlüğe şaşıracaksınız. Ve eminim, belgeselin sesi seyrettikten çok sonra da kulaklarınızda yankılanacak; "Tüm dünyada, hünerlerimizi halen vahşi alanlarda hayatta kalmak için kullanıyoruz."


p.s.: Belgesel BBC yapımı, orijinal sitesi şurada. Online izleme sitelerinden de izleme olanağı mevcut. Ben indirerek izledim tabii, ama şu site gayet iyi görünüyor, fotoya tıklayabilirsiniz.

Salı, Ocak 17, 2012

bu karanlıklarda*

(Foto şuradan.)


-Karanlık bir odada saat ayarı-

Tüm yaptığım bu. Geçenlerde bir gün, çok yorulduğum bir nöbette, berbat soyunma odamızda yatayım demiştim. Küçük bir lavabo var orada, devamlı su damlatıyor musluğu. Tıp tıp tıp, odanın ruhuyla senkronize ve belli ki delirmeye gönlü olan için çin işkencesi görevi görebilir. Niyetim delirmek değildi tabii, biraz uyuyup, sabah araba kullanmaya hâlim olsun istiyordum. Olmadı, sinir etti beni musluk. Elime peçete alıp, sıkmaya çalıştım, sesini azalttım ve öyle uykuya dalmışım. Sonra, evde yatağıma girince düşündüm de, odamdaki saatin sesi suyun sesinden daha beter. Eee, peki nasıl uyuyorum geceleri o sesle ben? Tek harf değişecek bakın; tık tık tık. Alışkanlık? Bilmiyorum cevabı aslında, sadece saati beynimin seslerinin arasına yerleştirmiş, bana ait bir eşya gibi kabul etmişim sanırım. Onun sesi benim sesim. Bu yaşamak için önemli bir şifredir. Bir şeyi sizin yaparsanız (aldanıyorsunuz evet, ama illüzyon rahatlatır) yaşamaya devam etmek kolay olur.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü bitireli -herhâlde- dört-beş gün olmuştur. Çok keyifli bir okumaydı benim için. Okuduğum her kitabı anlatmalıyım diye bir derdim yok ama bu roman hakkında biraz konuşmak istiyorum. Yazarın hem diline hem de beynine hayran kaldım, ve yine; "ya bu kitabı okumamış olsaydım" şaşkınlığını yaşıyorum;)


"Ah o andaki sesim! Nasıl tanıyordum bu sesi ve hıçkıran bütün vücudumu. Bütün ömrümde kaç defa rüyalarımdan kulaklarımda hep aynı gözyaşlarıyla ıslak bu sesle ve içimde bu korkunun ta kendisiyle uyanmıştım. Korku... Korku ve insan, korku ve insan talihi, insanın insana hücumu, o hiç yere düşmanlık. Fakat neyi aldatabilirdim, kime anlatabilirdim? İnsan neyi anlatabilir? İnsan insana, insanlara hangi derdini anlatabilir? Yıldızlar birbiriyle konuşabilir, insan insanla konuşamaz."

Tanpınar, bu romanında çok belirgin bir şekilde, doğu-batı arasında kalmış zavallı ve şaşkın bir toplumu, bizi anlatıyor. Belirgin diyorum, çünkü roman boyunca şiddetli bir eleştiri dili var, oklar muhatabına yöneliyor, zaten kitap da hiciv türünün en sağlam örneklerinden biri. Hayri İrdal, romanın ana karakteri. İrdal bize, hem yaşadığı tuhaf olayları anlatıyor, hem de bu olayların yaşanmasının müsebbibi olan kişiyi -Halit Ayarcı- tanıtmaya çalışıyor. Bu onun vefası; çünkü Ayarcı'ya her şeyini, tüm hayatını borçlu olduğunu düşünüyor. İrdal, sessiz, sakin bir tip, olaylar karşısındaki duruşu -bir de içinde saf iyilik ve pirüpak ahlâk olsa- neredeyse Dostoyevski karakteri Mişkin gibi. Şaşırıyor, anlamıyor, içinden konuşsa da tepki vermiyor, veremiyor. (ben Zebercet'e de çok benzettim Hayri İrdal'ı, sadece Zebercet iç sesini dinlerken hüzne daha çok teslim oluyordu, oysa İrdal dalgacı. kendisine ve etrafına bir çeşit sinizmle bakıyor. ironik ve teslim olmuş. çok klişe bir laf biliyorum, fakat burada söylemeliyim, o da biraz tutunamayan) Çocukken hiçbir şeyle ilgilenmeyen, okula gitmeyen ve başarısız diye nitelenen anlatıcı, bir tek saatlerle yakın ilişki kurabiliyor. Sünnetinde dayısının ona saat hediye ettiği günü, doğum günü kabul ediyor ve, "bir ihtiras ne kadar masum olursa olsun yine tehlikeli bir şeydir", diyerek saat düşkünlüğünü anlatıyor. Özete benzesin istemiyorum bu yazı, yapmak istediğim özet çıkarmak değil zaten gecenin bu vaktinde, onun için konuyu hiç bilmeyenlere biraz yardımı olur diye kısaca geçiyorum. Muvakkit Nuri Efendi'nin yanında saat tamirini izleyerek geçirdiği çocukluk döneminden sonra İrdal türlü türlü bahtsızlıklar yaşıyor. Yanlış anlamalarla dolu olan bu tecrübelerden birinde Ramiz isminde Freud (ve elbette, batı) hayranı bir doktorla karşılaşıyor. Ben bu bölümlerde çok gülmüştüm. Kitabın her tarafına not almışım, bir yerden sonra nereyi çizeceğinizi şaşırıyorsunuz zaten. İrdal'ın çocukluğuna özellikle inmesini isteyen doktor, oradan sorunun kaynağını bulup çıkarmak istiyor. Eh, ne de olsa, "psikanaliz çıktığından beri hemen herkes az çok hastadır." ;)) Babasıyla ilgili rüya görmediği için azarlanan baş karakter, bir de bir an önce sağlığına kavuştuğunu gösterir raporu almak uğruna rüya uyduruyor. (şu aklıma gelmiyor değil; rüyaya yatmak, hep bilinenin aksine batı medeniyetinin bir adeti olmasın;p) 

 "-Hayri Bey, bize niçin inanmıyorsunuz?..."**

Kitap dört bölümden oluşuyor, üçüncü bölümün ismi, "Sabaha Doğru" ve bu bölümde İrdal, Halit Ayarcı'yla tanışıyor. Halit Ayarcı her romanda görülen protagonist-antagonist karşıtlığının bir gereği, çünkü bütünüyle Hayri İrdal'ın tersi bir kişilik.  Biliyorum şimdi aklınıza Mephistopheles geliyor, benim de gelmişti, eh haksız sayılmayız böyle düşünmekte, İrdal, ruhunu Ayarcı'ya satıyor onun her dediğini yaparak (kitapta hafif bir dokundurma var bununla ilgili). Saatin varlığı ve onun her yerde aynı zamanı göstermemesi fikrinden "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" adında bir kurum ve iş uyduruyor Ayarcı. Olmayan bir ihtiyaç ve bu olmayan ihtiyacı gidermek için çalışan insanlar. Bundan sonrası büyük bir temaşa, nümayiş. Müthiş keyifli tespitler, çok çok eğlenceli durumlar var romanda. Okumayan varsa şiddetle tavsiye ediyorum, enstitü kurulduktan sonra yaşananlar hiçbir yerde şahit olamayacağınız kara-komedi örneği çünkü. 

Tüm bu gülünçlüğe rağmen kitap bittiğinde hüzünlenmiştim ben. İçime öyle ciddi bir hüzün yerleşmişti ki, sanırım bu, uzun süredir seyrettiğim aynadaki komik görüntünün çarpılıp, bükülmesi ve arada kalmışlığımı görmemden kaynaklanıyordu. Benim sevdiğim tüm yazarlar böyledir; büyük bir vicdan azabıyla inandıklarından şüphe ederler. Dostoyevski, Atay, Pamuk hep aynı kendi kendini hırpalamanın insanları. Romanda Ayarcı'nın Hayri İrdal'a söylediği bir şeyi hiç unutmuyorum, inanmayan biriyle çalışmanın dünyanın en güç işi olduğunu anlatırken, İrdal, denilen her şeyi yaptığını ve bunun yetmesi gerektiğini söylüyor, Ayarcı da ona; "hiçbir şey yapmayın, yalnız inanın, bize bu yeter...", diye cevap veriyor. Bu çok korkunç. Bir kültür, hadi medeniyet diyelim, inanmakla değişir mi? Bireyde mümkün olan bu "tehlikeli" şey, toplum için de geçerli olur mu?

Tanpınar, İrdal karakteriyle biz okuyucuya, eskiyi özlediğini, ahlâk ve dürüstlüğün aslında -hemen, hep- eskide var olduğunu anlatıyor gibi görünse de, onun söylemek istediği daha mühim bir şey var. Şu sözler çok önemli; "Ben bir çöküşün esteti değilim. Belki bu çöküşte yaşayan şeyler araştırıyorum. Onları değerlendiriyorum." Ona katılıyorum, evet; "sıçramak için de bir yere basmak lazım." ***

---------------------------
Çok yorgunum bugün. Zaten beter olan uyku düzenim iyice saçmalaştı. Dün Golden Globe'a baktım, Poliş'le yazışarak. Bu akşam onun yazısını okurken aslında bakmadığımı bile fark ettim, hiçbir oyuncuyu hatırlamıyorum geceden. O kadar güldük ki kendi yaptığımız esprilere, ekrana dikkat etmemişim hiç. Zaten, artık pek keyif vermiyor bana bu gösteriler, Poliş'le yazışmak ve muhabbet etmek dışında tabii. Keşke geceyi bir de bizim anlatımımızla dinleseniz, çok coşmuştuk, çok;p

Epey uzun zamandır aklımda mantı yapmak vardı, aslında dün akşam yapacaktım ama olmadı işte. Bu akşam marketten Superfresh'in dondurulmuş mantısından aldığım hâlde, kanmadım onun kolayca yapılabilirliğine, hayır, ben yapacağım, dedim. Hem bir kişilik mantı çok da oyalamaz diye düşündüm herhalde. Daha önce bir kere denemiştim, ona güvenmiş de olabilirim. Hmmm, oyaladı tabii. (hamur açma yeteneği yok bende, küçük küçük yuvarlaklar şeklinde yapıyorum, hâliyle uzun sürüyor hazırlığı) Çok lezzetli oldu ama, gerçekten değdi verdiğim emeğe, iyi ki yapmışım dedim afiyetle yedikten sonra;) Şimdi onun yorgunluğu mu bu bilemem, sırtım filan ağrıyor. (hayır, abartmıyorum;)) Yatayım ben artık, sabah oldu üstelik. Gün ışığı alışmayan kişiye iyi gelmeyebilir, aman diyeyim. 

p.s.: Yazıyı okumayacağım kontrol için, yanlışlık filan varsa kusura bakılmasın lütfen, mantı rehavetindeyim, anlayın beni;)
----------------------------
*Ahmet Hamdi Tanpınar'ın bir şiirinden; "Bir Gül Bu Karanlıklarda". Bu isimde bir de derleme var, yazar hakkında. 

**Romanda geçen bir cümle. Bu cümleyi Ayarcı, beraber yaptıkları işe hep karşı çıkan, gönülsüz katılan, niye, neden diye anlam aramak isteyen, Hayri İrdal'a söylüyor. "bana müsbet bir işimiz yok gibi geliyor" diyen İrdal'a şöyle cevap veriyor Ayarcı; "ama sizin aklınızla, yani mantığınızla hepsine itiraz edilebilir! on dakika, hatta beş dakika, üç dakika üzerinde düşünmek her işi gülünç yapabilir. herhangi bir şeyi mantığın dışına çıkarmamız için ona biraz dikkat etmemiz kâfidir. ... dostum, işler bizden sonra dünyaya gelmişlerdir. işleri onları görecek adamlar icat eder. biz de bunu icat ettik. bunu bizden evvel kimsenin düşünmemesi veya başka bir şekilde düşünmüş olması, müsbet olmasına mâni midir, sanıyorsunuz? biz bir iş yapıyoruz, hem mühim bir iş... çalışmak, zamanına sahip olmak, onu kullanmasını bilmektir. biz bunun yolunu açacağız." 
Neredeyse tüm kitabı yazacağım bu gidişle;) Böyle bitsin şimdilik.

***Bu iki alıntı ise, Tanpınar'ın Huzur'undan. Mümtaz Nuran'la böyle konuşuyordu, buraları biliyorum. Ve tabii, benim Huzur'u bitirmem şart oldu;)

Salı, Ocak 10, 2012

Justine Brüksel'den.... ah pardon bildiremiyor!

(Foto şuradan.)


Dün gece Poliş'le konuşurken Brüksel lahanasıyla harika bir garnitür yaptığını söyledi. Öyle güzel anlattı ki yemeği, bu akşam yapmam kaçınılmazdı, eh zaten boş günüm, Mentalist'leri de bitirdim, akşam bir ziyafet çekeyim kendime dedim. Demez olaydım! Öyle valla, evdeki hesap yine çarşıya uymadı. Anlatayım; sabah geç kahvaltıma Mentalist'in son iki bölümü (4*9 - 4*10) eşlik etti, çay içip keyifle Patrick'in gülümsemelerini izlerken aklımda hep Brüksel lahanası vardı;) (inanın bana;p) Akşam altı gibi çıktım mutfak alışverişine, Brüksel lahanası ve biftek alıp üstüne dolaşacaktım güya, hava almak sağlıklıdır değil mi ama? Çok sağlıklıymış anladım, on beş dakikada hem alışveriş yapar hem de havamı alırım diyordum, aldım evet, havamı aldım tabii, lahanaları değil;p Neredeyse bulunduğum muhitteki tüm marketleri ve manavları dolaştım, yok yok yok. Sonra aşağıdaki Tansaş'a gideyim belki orada vardır dedim. Mini Tansaş'mış ama bana epey büyük geldi, bir heyecanla girdim içeri, ı ıh orada da yokmuş. Kasadaki kıza sordum, sanırsınız Sierra Nevada'da altın arıyorum, bir umut, bir istek. İleride bir market daha var ama, bilmem ki, dedi kız. Ben bilirim, dedim içimden, hah ha bugüne bugün hafiye gibi bir şeyim, Mentalist izliyorum ya;p Yok dostlar, eve gelene kadar üç Kipa (küçük), iki Diasa, iki Gürmar, bir Kibarım (fazla takılmayın, İzmir'e özel bir güzellik;)), iki bim ve onlarca market geçtim, bulamadım benim lahanayı. Bu zoraki gezi sırasında, Rüya'nın odasına duvar süsü ve çok fazla lüzumsuz şey aldım elbette. Ama sadece o kadar. Bir de tam evin önüne geldiğimde, istisnasız haftanın her günü arabasıyla berber dükkanının önünde durup sebze satan bir adam var onu gördüm, ona da sorayım ne olacak ki dedim. Zaten tozutmuş, iyice geyiğe sarmışım. Adam ne dese beğenirsiniz; ilk önce ani bir hareketle poşetlerin birine doğru yöneldi  (evet, o sıra kalbim hızla atıyordu) ve sabah vardı ama kalmadı dedi. Hah ha, hadi canım, yapmayın, dedim. O da güldü, yok valla, vardı ama hemen bitti, kış ya, vitaminli diye alıyorlar, dedi.  Yalan, fakat hoştu, ikimiz de gülüyorduk muhabbetin sonunda;) Uzun lafın kısası; eskiden oturduğum yolu gözümde büyütmeyip Hatay'a gitseydim (eski semtim), oradaki büyük Tansaş'ta Brüksel lahanamı da belamı da bulacaktım ihtimal, ama ben burnumun dikine gidip neredeyse tüm Yeşilyurt'u tavaf ettim. Saçmalık.
-------
Şimdi o güzel tarifi (merak edenler için Poliş şu iki siteye bakmış; biri bu, diğeri de şu. oralardan yardım alıp, değiştirerek yapmış) yapmak yerine biftek ve fırında patates yapacağım. Olsun, fırında kremalı patates muhteşem bir eşlikçidir ve etin yanına basit, tatsız tuzsuz lahanalardan daha güzel yakışır, eminim buna;p

Yemek zamanı, patatesleri hazırladım ama fırına sürmeliyim. Et işi kolay. Bana ve link verdiğim tarifleri deneyen herkese afiyet olsun, ne diyeyim?;)
--------------------------
p.s.: -Yemek tarifi bakarken şunlara da rastladım, belki ilginizi çeker.
1 2 3 4
 -Yazıya iliştirdiğim şarkıyı daha önce de koymuştum bloğa, fakat Julie London'ın sesini pek beğeniyorum ve konuya da uydu. Böyleyken böyle.

Çarşamba, Ocak 04, 2012

şifa niyetine; tavuk suyuna çorba

"...
Soslarda olduğu gibi çorbalarda da, esin perisine ve yemek pişirme içgüdüsüne özgürlük tanınabilir. Talimatlarla sınırlı kalmak gerekmez; bu durumda da, verilen tarifler ancak bir çıkış noktası, esinlenmeye açılan bir penceredir. Kusursuz bir çorba yapma konusunda az bulunur bir yetenek sahibi -neredeyse dâhi denir bunlara- kişinin yaptığı çorbalar hiçbir zaman tıpatıp birbirinin aynı olmaz. Benzerlikler olsa da her bir yaratı tektir. Bu durumda çorba tarifi, müzisyenin partisyonu gibidir: Her kişi, kendi ruh durumuna ve becerisine göre yorumlar onu. Tencerenin kapağını açıp da kepçeyi o sıvının içine daldırınca, kesin olan tek şey olmalı: Her seferinde yepyeni bir şeyin tadına bakılacaktır.
..."
                                                     i. Allende/Afrodit-Afrodizyak Yazılar Afrodizyak Yemekler



Hastalığa en iyi ne gelir dersiniz? Evet, çorba; özellikle tavuk suyuna çorba. Dün, sağolsun Alkım hatırlattı bana, bu akşam yaptım ben de. Grip nefes aldırmıyor, burnum tıkalı ve gözlerim yanıyor. Kahvaltıdan sonra bir bölüm Mentalist (sıktı biliyorum ama benim durumlar böyle, ne yapayım?;)) izleyip dışarıya çıktım, tek bir amacım vardı; pek methedilen bir ilaca kavuşmak, A-ferin Sinüs. Sağlıkçıyım güya ama bilmem o işleri. Herkes aynı ilacın adını verince, vardır bunun bir numarası dedim, hemen aldım. İlaçkoliğim ben zaten, söylemiştim. Çok çok inanırım ilaçların iyileştirici gücüne, ilginçtir hekimlere güvenmem ilaçlara güvenirim. İşte, böyle komik, saçma işler. Biraz önce içtim ilacı, koltuğa uzanıp film ya da başka bir şey (anladınız! bitiyor, az kaldı;p) seyredeceğim. Yaptığım çorba inanılmaz lezzetli, harika bir şey oldu, tarifini sizlerle de paylaşayım, öyle döneyim işime. (Yemek bloğu olsaydı burası ne dert olurdu ne de tasa, bazı bazı düşünmüyor değilim;p)

Allende'nin dediği gibi her elin yemek yapışı farklıdır, hâliyle lezzeti de. Ben ince hesaplarla, milim milim verilen tarifleri sevmem zaten. Canım ne istiyorsa yaparım mutfakta, karışık, komik, saçma sapan döner dururum yemek yaparken (bkz ;)). Bu akşam da öyle oldu. Neyse, hemen tarife geçeyim; Bir parça tavuk göğsünü (kafanıza göre olsun ölçüsü) haşlayıp, suyunu ayırdım ve tavuğu küçük parçalara böldüm. İki çorba kaşığı (ya da biraz) tereyağını kızdırıp, bir- bir buçuk yemek kaşığı unla karıştırdım. Unun kokusu gidince tavuk suyunu süzerek tencereye koydum, dört yemek kaşığı yoğurt ve bir yumurtanın sarısını karıştırıp yaptığım terbiyeye, bu sudan biraz katıp, yavaş yavaş çorbaya terbiyeyi ekledim. Sonra iki diş dövülmüş sarmısağı ekledim ve tam anlamıyla pürüzsüz bir içimi olsun diye blender'dan geçirdim. (Az kaldı kurtuluyorsunuz;)) Sonra da küçük parçalara ayırdığım tavuk etini ilave ettim çorbaya. Bitti işte. Ben birazcık yağ kızdırıp, pul biber ve nane karışımından sos yaptım üzerine, isteğe kalmış tabii bu. 

Hasta, özellikle grip olanlara tavsiyem olsun, tavuk suyu çorba çok çok iyi geliyor güçsüz vücuda. Tarifim karışık geldiyse nette binlerce tarif var, bana kalırsa hiç üşenmeyin kalkıp yapın birini. Hastayken kişinin kendisine vereceği en güzel hediye çorbaymış, bugün bunu anladım ben.


Böyle sakin müzikler (yukarıya eklediğim)  dinleyip, yine sakin, hastalığın gidişatıyla uyumlu, kalın hırkalı, iç çekişi bol, yağmurlu, sessiz filmler izliyorum bu günlerde. Geçen gün Jane Eyre'in son uyarlamasını seyrettim. Çok sevdim ben. Eğer sıkı bir uyarlama izlemek istiyorsanız aklınızda olsun bu film, online film izleme sitelerinden de izlenebilir sanıyorum. Yeni bir film çünkü ve romanın seveni çok. 

Ne diyelim; hastalıklardan uzak, iyi seyirler olsun.
--------------
p.s.: Çorbanın yoğun tavuk suyu kokmasını istemiyorsanız, siz de benim yaptığım gibi yapın; çorbaya iki bardak tavuğu haşladığınız sudan katarken, üç bardak kadar da normal su (kaynar su tabii) ekleyin. İnanın böyle daha hafif ve güzel oluyor.