Pazar, Ekim 14, 2012

makarna terapisi

(bugün evimden görünen manzara buydu; güzel, soğuk ve durgun)

justine's Playlist 00 by justine on Grooveshark 

Hey, merhaba herkese.

Yıllar geçmiş gibi son yazının üzerinden, o akşam masada oturmuş, kafamdaki milyon tane düşünceyi hâle yola sokmaya çalışıyor ve itiraf etmeliyim, biraz da korkuyordum. Geçti bitti işte, emin olamadığım, endişelendiğim şeyler hâlâ var, ama olsun kararlı olmak her zaman iyidir. Daha iyiyim, yavaş yavaş normale dönüyorum, rutine. Ağrılar azalıyor, hareketlerim görece daha hızlı. Bu sabah ikinci kontrole gittim, moralim fena değil. Poliş geldi Çarşamba günü, keyfim de onunla beraber yerine geldi. O gelmeden, sanırım bir yerlere saklayıp, sıkıştırdığım sinirim patlama noktasındaydı. Sevgilimle en ufak, en basit bir konuyla ilgili konuşurken bile can sıkıcı tartışmalar yapıyordum. Hatta saçmalayıp ağladığım oldu. Ağladıkça ağrılarım arttı ve sancılar sıklaştı. Neyse, geçti hepsi. Moral önemli derler, büyük geyik gibi gelir bana, fakat öyle sanırım, moralim artık daha iyi. Zelda, böyle dönemlerde daha hassas olunduğu ve kendimi üzmemem gerektiği konusunda beni uyarmıştı, çok haklı, hiç olmadığım kadar incelmişim, şimdi düşününce şaşıyorum kendime. Her şey acıtıyordu canımı, her kelime, her davranış, her düşünce.

Peki, sıkıcı konulardan konuşmayalım. Yemek keyiftir, ondan bahsedelim. Hayata döndüm demiştim az önce, nasıl yaptım bunu sizce? Basit, yemek kokularına karışarak;) Kendimi biraz daha iyi hissettiğim bir gün, anneme bu akşam yemeği ben yapayım, sen bırak dedim. Henüz Poliş gelmemişti tabii, bir hafta olmuştu ameliyat olalı. Çok sevdiğim bir tarifi yaptım. Zeytinyağlı, domatesli ve kremalı spagetti. Yemeği yaparken hiçbir şey düşünmemeye çalıştım, müzik dinledim, manzarayı seyrettim, sos pişerken de mutfak masasına oturup Roma tarihiyle ilgili keyifli şeyler okudum. (elimde, "Mısır, Yunan ve Roma Antik Akdeniz Uygarlıkları" kitabı vardı. doktora ders aşamasında elimden düşürmemiştim ama bana inanın ders kitabı gibi değildir. "Dost" kitabevi baskısı, okuması gayet keyifli bir kitaptır, meraklısına.) 

Domatesli spagettiye bayılırım ben, size de hemen tarifini vermek istiyorum. Belki dener ve bana minnettar olursunuz;p Hazırlaması çok basit üstelik, neyse hemen tarife geçeyim ne kadar iyileştim desem de, yoğunlaşma sorunu yaşıyorum. Yazmak bu dağınık kafayla çok zor, okumak daha kolay, keyifli. Eminim herkes farklı şekillerde yapıyordur bu yemeği, benim tarifim şöyle; bir pırasa (soğan da olabilir, ben pırasa kullandım) ve üç-dört sarmısağı zeytinyağında biraz soteledim, üzerine, kabuklarını soyup, çekirdeklerini çıkardığım ve rondodan geçirdiğim dört domatesi ekledim. Biraz siyah zeytin (daha önce dilimlenmiş kullanıyordum ama evde olmadığı için küçük bir bıçakla zeytinlerin çekirdeğini çıkarttım. hiç zor olmadı, üstelik daha lezzetliydi dilimlenmiş olandan), yarım paket krema, kekik ve fesleğen katıp sosu pişmeye bıraktım. Sonra da makarnaya ekleyip yedim. Of, yemek tarifi vermek ne zahmetli iş yahu, yapmaktan bile daha zor valla, onun için hızla kestim;) Aşağıdaki makarnanın hepsini yemediğimi belirtip usulca bitireyim yazıyı, bu son olaylardan sonra hızla kilo veriyorum, bir an önce kendime gelmem lazım. Neymiş, can boğazdan gelirmiş, e heh, tam anlamıyla saçmalık tüm bunlar.

Salı, Ekim 02, 2012

"time immemorial", güzel anılar ve derin uyku


" Kendi kendime, 'Belki de,' dedim, 'bizi bu dünyanın eline bırakan Tanrı da bize yaptığı haksızlıkları böyle unutuyordur.' " Durrell'in Balthazar'ında Justine, çocukken yaşadığı ve tüm hayatını etkileyen taciz olayını anlatırken böyle diyor. Onu üzen, ruh sağlığını bozan ve bu yüzden bir sürü kişiyi incitmesine neden olan o insanın, geçmişteki çirkin olayı anımsamadığını yüzündeki mekanik gülümseyişle anlatıyor, karanlık gözlü kadın, Justine. Kaç gündür bunu düşünüyorum; suçlamak için, suçlanmak için, hatırlamak gerektiğini, ve vicdan azabı yaşamak için, ve sorumluluk almak için... Hepsi için derli toplu bir hafıza. Tanrı ile bir sözleşmem olup olmadığını düşünüyorum, varlıktan gelen sözsüz bir anlaşmaya her iki tarafın da bağlı kalmayacağını hissediyorum. Eğer çok acı çekiyorsam, bazı geceler (karanlıkta ve çok çok sessiz), allahım lütfen bana yardım et, beni bırakma, diye yalvarırım. Gerçek bir inanç, ciddi bir bağlılık filan diyemem bu yakarışıma, büyük bir çaresizlik olduğunu biliyorum sadece. "Neden beni terk ettin!?" sorusu tanrının hafızasına bağlı belki de, ne büyük bir yalnızlık. Unutmanın sadece insan işi olmadığına kendimi ikna edip uyumaya çalışıyorum.

Bu akşam Balthazar bitti, elimde günlerce oyalanan bir kitapla vedalaştım yine. Bu kadar uzun süre elinizde taşırsanız bir kitabı, elbette cümleleri kazımak zor olur beyninizden. Justine'i okuyalı yıllar oldu, Durrell'in cümlelerini, üslubunu unutmuşum. Aklımda dili muhteşem bir kıvraklıkla kullanan, zeki bir yazar imgesi kalmıştı sadece. Balthazar'ı okurken biraz bozuştum kendisiyle, basbayağı oryantalistti Durrell, Justine'de su yüzeyine çıkmayan alaycı dili burada zehirliydi. Onun küçümseyişlerine kulak asmadan dilinin güzelliğinin tadını çıkarmaya baktım. Sonra bir şeyler değişti tabii. Anlatayım; bilen bilir, İskenderiye Dörtlüsü sürgülü levhalı roman dizisidir aslında. Romanda bir karakterin (pursewarden) kendi kitabı için kullandığı bu benzetme bana kalırsa Durrell'in dörtlüsünü eksiksiz tarif eder. Her kitap bir sonrakinin yanlışıdır, ya da tam tersi, sonradan gelen parça öncülünü yalanlar. Balthazar, Justine'de anlatılan çoğu şeyi ters yüz ediyor okuyucunun kafasında. Kitabı bitirmek için, -tüm huzursuzluğumu unutmak için esasen- elimden bırakmadığım son üç gündür biraz önce söylediğim değişikliği ve şaşkınlığı yaşadım ben. Küçümseyici, kibirli sandığım dilin, kazınınca altında binlerce görüntüyü sakladığına şahit oldum. Ortaçağ parşömeni benzetmesi geçiyor romanda, evet onun gibi silinip silinip tekrar yazılan doğrular, yanlışlar vardı Durrell'in dilinde. Ben bu anlatımdan büyülendim. Zaten, bir karakterinin adını kendime mahlas seçecek kadar (sade'ın değil durrell'in justine'idir bu. hoş, durrell de sade'dan ödünç almıştır ya, neyse) dilini sevdiğim Durrell, bu kitaptan sonra kıymetlim oldu. Bunu tarihe not düşelim öyleyse;)

Serinin bu ikinci romanında (kitap, olaylar değil, düşünceler geçidi ve bunun için konuyu özetlemek nafile bir çaba bana göre), ilk kitaptan tanıdığımız anlatıcı (darley) bu sefer kendi gözlemlerinden değil, dostu Balthazar'ın ona verdiği notlardan faydalanarak yaşananları anımsamaya çalışır. Justine'i aslında hiç tanımadığını fark eder (düş gücü ve bellek uyumsuzdur, üstelik kim kimi ne kadar tanıyabilir?), şaşkınlık ve hayal kırıklığı Clea'nın mektubuyla (benim fikrim) son bulur. Şimdi, burada, kitabı okumayanların kafasını karıştırmak istemiyorum. Güzel romanların böyle bir etkisi vardır bilirsiniz, her şeyi anlatmak isteyip, sessizliğe mahkûm ederler sizi. Bende, "yumuşak bir sarsıntı" yaratan -bunu çok düşündüm, özellikle bu şekilde tanımlamak istiyorum, başka açıklaması yok- kitabın sonundaki iki mektup bahsettiğim sessizliği mükemmel açıklıyor. Mektuplardan ilki Clea'dan. Diğeri Justine'in belki de tek gerçek aşkı, yazar Pursewarden'dan geliyor. Pursewarden, "ah, keşke konuşabilseydik, ne iyi olurdu" diye yazıklanıyor Clea'ya ('yazıklanmak' Ece Ayhan'ı anma kelimem benim), yalnızlığı anlatıyor. O bölümü düpedüz yazmalıyım, aracısız. Sizin de okumanızı istiyorum çünkü; "İçimde kullanılmadan duran bir sürü tamamlanmış konuşma var! Yalnız yaşayan insanların belki de gerçekten eksikliğini duydukları tek şey bu; düşüncelerini kendi düşüncelerinin yanına koyup uyup uymadıklarına bakabileceğin bir dostun arabuluculuğu! Yalnız insanlar saltçı oluyorlar, olmak zorundalar, eşyanın doğası uyarınca yargıları da öyle, ex cathedra." Alıntının sonundaki Latince kelimeyi "yetkeli" diye not düşmüş çevirmen, ben otorite sahibi diyeyim size. Sonradan uydurulmuş, dile uymayan kelimeleri sevmiyorum. (hepimiz, tüm yalnızlar pursewarden'ın dediği tuzağa mı düşüyoruz yoksa? yargılar, yargılar, yargılar, sevip sevmemeler, tam komedi) 

 

Geç oldu değil mi? Yarından sonra sevimsiz bir gün, ihtimal o zaman göndereceğim bu yazıyı bloğa. Şimdi biraz dinlenmeli, ama uykum yok. Ne yapalım, Clea'nın mektubundan parçalarla devam edelim mi yazıya? Sonra tatil fotolarını bir iki cümleyle anlatır ve çatılan kaşlarımı rahatlatıp giderim yatağa. İyi fikir, öyle yapalım. Bu yukarıdaki foto deniz kıyısından, Olympos sahili. Son iki gün, C. gittiği için (onun izni benimkisinden çok çok az) kızlarla beraberdim. Onlar, bizden ayrı, beğendikleri başka bir yerde -kayalıklara yakın- denize giriyordu. Onlara eşlik edince yukarıdaki güzelim minyatür ağacı, çalıyı da gördüm. Bu küçücük bitki, çiçeklenip etrafı güzelliğiyle süslemenin dışında gölge de veriyordu. Öyle şaşırtıcı ki bu güzellik, hayran olmamak elde değil. Küçük, basit bir çalılık, ama gölgesinde kitabını okuyabiliyorsun, güneşi neredeyse tamamen engelliyor. Aklım almıyor gerçekten, bizi böylesine koruyan ve muhtaç olduğumuz doğaya nasıl da zarar verebiliyoruz? 

 
 
Clea, kitabın sonundaki mektubu, kirletilmemiş, zarar verilmemiş bir doğanın içinden yazıp, gönderiyor; ortasından tatlı sular, Akdeniz çiçekleri fışkıran kayaların süslediği bir yerden. "Gündüzleri kumrular, geceleri bülbüller", diyor, "tozdan sonra ne büyük bir erinç". Benim çok sevdiğim ve sizinle paylaşmak istediğim şöyle bir bölüm var mektupta; ölen yaşlı bir adamın (scobie) papağanı Clea'dadır, papağanın her sabah sahibinin sesini ve hareketlerini taklit ettiğini söyler Clea, sonra eskiyen bir plak gibi anısı yavaş yavaş silikleşti, der; "...bunları daha seyrek yapmaya, sesi daha az güvenli çıkmaya başladı. ... Bence galiba insan dostlarının, dünyanın gözünde böyle ölüyor, eski bir dans ezgisi gibi ya da bir vişne ağacının altında bir filozofla yapılmış unutulmaz bir konuşma gibi yavaş yavaş eskiyor. Suskunluğa geri dönüyor. Sonunda kuş iyice güçten düştü, bir gün başını kanadının altına sokup öldü. Çok üzüldüm, ama çok da sevindim. 
Biz yaşayanlar için sorun daha başka -bir yürek üslubu oluşturmaya çalışırken zamanın dizginlerini nasıl kullanmalı- bunun gibi bir şey? Ben yalnızca anlatmaya çalışıyorum. Güçsüz kişilerin yaptığı gibi zamanı zorlamamak -çünkü bunun sonu kendi kendini incitme, büyük iç acısıdır- ama dizginleri elimizde tutup ritmini istediğimiz gibi, işimize geldiği biçimde ayarlamak. Pursewarden, "Tanrım, bize sanatçıların kararlılığını, ustalığını ver," derdi, benim buna ekleyecek tek sözüm, yürekten bir amin olurdu..."

Zamanı zorlamayalım, tamam, bu işimizi kolaylaştırır. Eskiyi anıları tazelemek için değil, bir güzelliğin kaydını sağlama almak için, belleğimizdeki kayıtları -rakamsız, sembolsüz- numaralamak için kullanalım. Şimdi ben, hiç istemediğim bir karar vermişken, ameliyat olmayı en sonunda kabul etmişken bu mutlu fotolara bakalım, rahatlatır. C. ile ilk uzun tatilimizdi, bu tatil. Daha önce çok fazla yere gittik, çok gezdik ama sonunda hep eve dönüyorduk. Ada tatilleri de en fazla iki gündü. Geçen yıl Olympos'a gitmiş, onu da iki güne sığdırmak zorunda kalmıştık. Ben böyle, iki, üç, beş diye çocuk diliyle anlatıyorum ya, gülmeyin bana, inanın küçük şeylere sığınarak büyüyor insan. Ben böyle büyüdüm. (acaba?;)) Her neyse, sizden önce C. gülecek bu yazdıklarıma, o üçe beşe inanmaz. Bir şeylerin, başka başka şeyleri sembollemesini sevmez. Ben konuştuğum zaman hayretle dinliyor beni, biliyorum. Cevap vermeye çekiniyor (verdiğinde olan şey, hepimizin yaşadığı kavga, tartışma işte, bilirsiniz), kalbimi kırmak, beni üzmek istemiyor ama ikimiz de farkındayız onun algısı sadece bana inanmak üzerine kurulmuş. Bana inanıyor, ve bununla yetinmeye çalışıyorum ben de. Hmmm, kötü değil sanki, yazı sıradanı şiir yapar;p Yukarıdaki fotoğrafı seviyorum, dalmış, birilerini dinliyoruz. Polişka çekmiştir kesin, ya da Serap. Çok, çok özledim onları, keşke fotoğraftaki zamana dönsek. Tamam ağlamak bu saatin işi değil, bir bardak su içeyim, sonra devam. 

 
Su, en güzel ve en fazla işe yarayan plasebo. Haksızlık etmeyeyim, milyon faydası varmış, öyle diyorlar. İçince pişman olunmayan tek şey. Ben kaç gündür çay dışında bir şey içmiyorum.  Soğuk algınlığı hazırlıksız, ve hiç sırası değilken yakalamasın diye, gazoz, kola ve bira içmeyi de bıraktım. Yine de terleyip duruyorum üç gündür. Dün ve ondan önceki gün gürültü yüzünden camı, kapıyı kapatmıştım, belki ondan sıcak olmuştur, fakat bugün bir tuhafım. Sıcak diye camları açınca (bu evin camları çok çok büyük, boydan boya, biraz açınca bile yetiyor), üşüyorum, kapatınca da terleme başlıyor. Böyle saçma sapan işler. Buraya nasıl geldik biz, yine dağıttım, farkındayım;) Kızlar sizi seviyorum!, böyle toparlasam nasıl olur?;p Ablam ve Polişka mükemmel tatil arkadaşlarım benim. Ablamla çokça tartışsam, Poliş'e kızıp, sinir olsam bile onlarsız olmaz. İkisi ile paylaşmayınca yaşadıklarım hep biraz eksik kalır, kalıyor, eminim. 



Bir şort, bir de askılıyı kendime tatil üniforması yapmışım sanırım. Olur öyle:/ Olsun;) Tatilde harika insanlarla tanıştım, çok keyifli sohbetler, sert (!) tavla maçları yaptım. Hızla geçti, aksi hâlde nasıl büyürdük?;p Tatilin büyük bir kısmı İstanbul'daydı, onu anlatmak da sonraya kalsın. Kendime geleyim, aklımdaki can sıkıcı sorular gitsin o zaman. Şimdi bu anılar yüzüme bir gülümseme koymakla görevli. Bunun için, bir albüm hazırlamanın hafifliğiyle yazıyorum bu postu. Siz bu yazıları okurken ben derin bir uykuda olacağım. Tüm anıları, öfkeleri, sevinçleri unutturacak kadar etkili bir uyku. Sevgilim, bana kızma lütfen, Güzel Polişkam, canım ablam, siz de. Yalnız değilim, yanımda sizinle yaşanmış harika bir geçmiş var, bırakın hatırladıklarımı, unutulmuş zamanların bile rüzgârı var. Geçmiş olsun diyeyim, geçsin. 
A, bir de, bu satırları okuyan herkese günaydın, güzel bir sabah olacağa benziyor. Uyanınca anlatırsınız.
----------
 p.s.: 'time immemorial' "çok eski, anımsanmayan zaman", demekmiş. Yazıdaki italikler ise Balthazar'dan.

Cuma, Eylül 28, 2012

i hurt myself today

 (foto şuradan)
(Johnny Cash-Hurt)

Ah, o bildik yaralar... Bloglara doğru düzgün bakamadığımı, bir şey yazamadığımı, selam filan veremediğimi söylemiştim daha önce, uyur gezer hissiyle geziyorum buralarda. Radyoz'yi açıyorum ama, arada tıklayıp sonbahar fotolarına, alıntılarına ve müziklerine dalıyorum. Pek keyifli, dinlendirici bir eylem bu, tavsiye ederim. Bugün benim seçmemi yayınlamış, merak edenler için şurada;

radyoz ve sonbahar 

p.s.: Burayı okuyanlardan küçük bir isteğim olsun; devamlı konuştuklarım, hiç seslenmeden sarı kent'i gezenler, sadece göz atanlar, çok yakınlarım vs. vs, onların da sonbahar şarkı, kitap ve fotolarını merak ediyorum ben. radyoz'ye bir uğrasalar ya, ne hoş olur. (zelda'nın mail adresi;radyo_z@yahoo.com.tr) Küçük şeyler hayatı yaşanır kılıyor, dudak kıvırmayınız efendim.

A, bir de fotoğraf Possession filminden. Ben seyredeli yıllar oldu, Poliş'in (clea) tumblr'ında görünce heyecanlandım yine, çok güzel filmdir çok. Bir seyredin bence, inanılmaz etkili bir oyunculukla karşılaşacaksınız, şok edici, yıpratıcı. Adjani, müthiş bir kadın, bunu bilir, bunu söylerim ben. Öyle.

Cumartesi, Eylül 22, 2012

ben, sıkıntıyı buruşuk bir iç çamaşırı gibi saklayan ben, nasılım?*

(İstanbul Arkeoloji'den)

 
(bu yaz geçen... deniz kızı eftalya)

Her şeyin üstüste geldiği zamanları bilirsiniz. Benim klasik lafımdır; bazen öyle olur. Bazen öyle olur, toparlayamazsınız, ne kafanızdakileri ne de etrafınızdaki "şeyleri". Hızlı düşünmek işe yaramaz, yavaşlığınıza ayak uyduramazlar, gülmeler, ağlamalar hep beyninizin çekmecelerinden çıkarılıp yerleşirler yüzünüze. Ya da ben öyle yaparım. Konuşmayayım şimdi sizin yerinize de, ben bu şekilde sıkıntılarımı ertelemeye çalışırım. Elimi, yüzümün önünde bir sinek varmış gibi sallarım, kovaladığım düşünmek istemediğim sıkıntılar olur. "Hadi, git şimdi", işte, bir el hareketiyle dağılan sorular sayesinde kendime nasıl olduğumu sormam. En korktuğum soru budur. Sahi, ben nasılım?

Böyle bir yazı yazmak amacıyla oturmadım buraya, uzun süredir istediğim, yazın kısa bir özetini çıkartmaktı. Tatil fotoları çok keyifli (evet, güzel anlar kayıt altına alınır), onlarla neşeli, bana iyi gelecek bir yazı yazmak istiyordum. Olmayınca olmuyor. Bugün çok uykum var, sabah erken kalktım ve sıkıcı bir iş için dışarıdaydım. Onun için sanırım, gözlerim kapanıyor, ama ben inat ediyorum. Geç yatılacak. Basit bir kliniğe gittim öğlen, oradaki çalışanlara gülümsemek, doktorla öylesine konuşmak bile o kadar zor geldi ki, keşke bayılma huyum olsaydı dedim, ne güzel iş, bayıl toplasınlar. Yabancı dizilerde kusma alışkanlığı vardır, bilirsiniz, hani birisi aldatılır ve hemen arkasından lavaboya ya da tuvalete koşar karakter. Karın seni aldatıyor, hoop koş hemen lavaboya, kus geçsin. Kocan şunu yapmış, bayıl gerisini onlar düşünsün. Hah işte, öyle bir lüksüm hiç olmadı benim. (evet, bunu yazarken ben de güldüm;)) Tamam, kısa süreli bir kurtuluş, fakat olsun, hep bilinç hâlinde olmak fazlasıyla  sıkıcı. Biraz mola istiyorum.

Bu akşam Ben Ruhi Bey Nasılım'ı okudum tekrar ve tekrar. Kim bilir kaç kere okumuşumdur bu şiiri. Her okuyuşta etkili, kusturup bayıltmasa da kalbini acıtıyor. Bende olan bu en azından. Kalbim sıkıştı, içim daraldı, daraldı ve soluğu burada aldım. Ruhi Bey, kısacık bir zaman isteyen bir adam, kısacık bir zaman parçası. O zaman parçası geçtiğinde eline, belki elindeki buruşuk iç çamaşırını atacak, saklamaktan vazgeçecek. Sıkıntıyı saklayınca değerlenmiyor. Hep kaybeden Ruhi Bey, günlerin rengini değiştiriyor; kahverengi çarşamba sarı, cumartesi oluyor. Sezgilere pek açık Ruhi Bey, seziyor. Adamlargülüyorlarsaiyi, gülmüyorlarsageneiyi, bunu seziyor  Ruhi Bey. Sezgilere pek açık, sadece nasıl olduğunu bilmiyor. (bakın anılarım yine yokladı beni, sezgi ve bilgi aynı şey değildir diyorlar. sezgi epistemolojik değildir, filan diyorlar. peki, desinler bakalım.) Bir treni görmemenin daha iyi olacağını düşünüyor, ve dünyada tren olan her şeyi. Böyle üşümüyor musunuz Ruhi Bey, Önümüz kış Ruhi Bey? 

Vaktim yok görüşmeye kimseyle!, diye sinirleniyor Ruhi Bey, gülümsüyorum. Kimseyle görüşmeye vaktim yok benim de. Kimseyle. Yıllardır, görüşelim tabii diye kapatıyorum telefonları, sanki tüm zamanlar kaybolmuş, bir yere gitmişler ve ben dönmelerini bekliyorum. Eski tanıdıkları görmek zor, yeniler en azından elindeki buruşmuş iç çamaşırını görmüyor. Eskiler de görmüyor -kimse kimsenin umrunda değil-, ama onların yüzünde sen geçmişi görüyorsun. Kötü bu, en iyisi kimseyle buluşmamak. Evet, en iyisi bu. Zaten, günlerim ailem (o kadar azlar ki, sayması bile komik) ve C. ile konuşmakla geçiyor. Aferin bana, Ruhi Bey hâlâ bir aferin alamadı tabii, bir sıfır öndeyim;) O acıyı ve sevinmeyi bile unutmuş, ben sevinmeyi biliyorum. Yüzüme keyifli bir gülümseyiş konduran her şeyi seviyorum.

Geçenlerde, tamamen tesadüf eseri şu cümleyi gördüm;  "...kimseler görmedi ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim...". Elektra twitter'da paylaşmış, çok çok sağolsun. Şükrü Erbaş'ın düzyazı şiirinden; ve güz geldi ömür hanım. Şiirde en çok bu cümleye takıldım, sonra, "... içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına, ben geçtim..." cümlesine. Aklıma hemen Zebercet geldi. Nedenini, niçinini bırakalım şimdi, aklıma Zebercet'in bu dünyadan geçişi geldi. Onun geçişini unutmayalım, bu dünyadan Ruhi Bey gibi "nasıl" olduğu sorulmadan, kalplerindeki ezici ağırlıkla geçişlerini unutmayalım. Belki de tek vasiyetim bu olmalı kendime ve hepinize.  "Ben nasılım" sorusu kadar büyük bir ceza yoktur, lütfen onları unutmayalım.

 --------------------
*Bahsi geçen şiirden. 

Salı, Eylül 11, 2012

kalbinde bir yıldız hayaleti var, konuş onunla




Sabah yine kötü bir rüyayla uyandım. Gün içinde ne yaşadıysam yaşadıklarım rüyama bambaşka şekillerde, ama ana unsurlar "illaki" korunarak giriyor. Üzüldüysem, rüyamda ağlıyorum, acı çekiyorum, kavga, gürültü, karmaşa. Sabaha karşı yatmıştım zaten, boynumu tutarak yataktan kalktım, hemen kettle'ı çalıştırdım, kendime gelmem için küçük numaralar bunlar. Çay demlenecek, demlenirken çıkan o ses boynumun ve başımın ağrısına iyi gelecek, fikir bu, eh tutarsa. Telefonla konuşurken bir kanat sesi duydum (amaçsızca dolaşıyordum suyun ısınmasını beklerken), çok çok şaşırdım gördüğüme; küçücük bir serçe girmiş salona ve kendisini bir duvara, bir kütüphaneye savurup duruyor. Ne yapacağımı şaşırdım tabii, korkuyor, korkusuyla beni de şaşırtıyordu. Kendisine zarar verecek diye delirdim, niye girdin buraya şaşkın, çıksana, hadi diye zavallı kuşla konuşurken başımın ağrısı da geçti, kuş da nasıl çıktıysa çıktı evden. Zaten sadece nasıl çıktığı değil, nasıl girdiği de muamma, öyle yüksek ki ev, o kadar yükseğe uçacak kanat bile yoktu onda. Küçükken başıma böyle bir olay gelmişti, beş yaşlarında filandım, ananemin evindeydim ve benim yattığım odaya girmişti küçük bir serçe. O zaman da çok heyecanlanmıştım. Kuşun annesi camı tıklayarak kurtarmaya çalışıyordu onu ya da varlığını haber ediyordu yavrusuna. Neyse, ben ağlayıp üzülürken ananem çıkarmıştı kuşu. Hiç unutmadığım görüntülerden biridir bu da. Şimdi aklıma Beckett'ın Godot'yu Beklerken oyunundan bir konuşma geliyor; vladimir (didi) estragon'a (gogo) neyin var diye sorunca,  bedbahtım! diye bağırarak cevap verir gogo. arkadaşı temrin hâline gelmiş sohbetlerinin sarhoşluğunda, "atma!", der, ne zamandan beri? Unuttuğunu söyler gogo. İşte beynime yapışan cevap bu lafın üzerine didi'den gelir; "ne olağanüstü oyunlar oynar hafıza!" eee? diye bitirir konuşmasını. "ne yapmalı? ne yapmalı?", hep mutsuzdurlar. Bilinçaltına hapsedilen bir şey onları böyle yapar. Ne yapmalı? Ne yapmalı?

 (ben online izlemedim, ama youtube'da böyle bir seçenek de var. karar vermek size kalmış. izlemek isteyenler fotoğrafa tıklayabilir. yalnız uyarayım, burada seslendirme türkçe. ve şimdi biraz baktım da, bence çok ruhsuz olmuş bu versiyon.)

Geçen gün harika bir belgesel izledim. Muhteşemdi. Journey to the Edge of the Universe, belgeselin adı. İstanbul'daki son gecemde C. ile sabaha kadar bu konulardan konuşmuştuk. Sonra belki konuşma başka meselelere kaymıştır ama ana derdimiz evren idi. Konuştukça ufaldığımı hissetmiştim, küçücük olduğumu. Toplu iğne gibiyiz değil mi demiştim karanlıkta, kendi sesimden çekinerek, daha küçük diye gülüp sımsıkı sarılmıştı bana. C.'nin koynuna sığınsam da yolunu kaybedip benim evime giren, kendini oradan oraya savuran serçe gibiydim. Hepimiz öyleydik, tüm insanlık. Ne tuhaf bir kelime insanlık ve asıl kimliğimiz "insanlık" mı gerçekten? (geçen gün ihsan oktay anar'ın eski bir söyleşisine denk gelmiştim. orada böyle diyordu yazar, sevmiştim.) Saat sabahın beşi olmasa ve ertesi gün ben uçağa yetişmek o da işe gitmek derdinde olmasaydı, kalkıp hemen o saatte izleyecektik belgeseli. O benimle tekrar izlemek istiyordu, ben çok merak ediyordum. Geçen gün, sonunda izledim, zaten kafam rüzgârlıdır, o saatten sonra daha kötü oldu. Beynimde güneş sistemleri, yıldızlar, nebula, süpernova dans ediyor artık;) Bununla da yetinmedim, hiç plansız, hiç ama hiç düşünmeden uzun süredir izlemeyi ertelediğim Trier'in Melancholia'sını izledim dün gece. Ne saadet! Tesadüfe bakın ki o da hemen hemen belgeselle aynı konudan bahsediyordu. Elbette biri kurgu ve derdi başkaydı, ama işte gezegen üstüme üstüme geliyordu yine. 


(filmin afişi bu değil tabii, ama ben bunu tesadüfen buldum ve çok sevdim, üstelik filme daha çok yakıştırdım. şuradan.)

Burada filmleri uzun uzun anlatıp, özet geçmeyi sevmiyorum, bilen bilir. Sadece ben Melankoli'yi sevdim, bunu söylemeliyim. Filmi izlemediğim için etrafın lafına çok kulak asmamaya, duymamaya çalışıyordum, fakat genellikle (benim çevremde ya da) eleştiriler kötü olduğu üzerineydi, bu aklımda kalmış. Trier'in filmleri hep böyledir burada sorun yok, zaten sevdim kelimesi de yanlış bana kalırsa, onun filmlerini sevmek zordur, en fazla şaşırtır, konuşturur vs. vs. Şimdiye kadar hiçbir Trier filmi benim filmim olmadı (hoş Melankoli de değil ya, neyse), yönetmenin fikrine katılmadım, ama hep konuşturdu, önemliydi izlediğim filmler. Bu film çok tuhaf bir zamanıma denk geldi, kısaca; zaman, ortam, mekân çok müsaitti, iyi oldu. Filmde en çok, Justine'in ablasına "dünya kötü, dünya için üzülmemeliyiz" demesini unutmadım. Yönetmen her filminde bunu yapıyor, kötülük felsefesini sınıyor insanlar üzerinde, Dogville'de sevmemiştim bu felsefeyi, İvan varsa Alyoşa da var demiştim ama burada olmuş. "Kimse özlemeyecek ki", lafı kalbimi acıttı, bir de Claire'in küçük çocuğunun korkusu. Çok çok savunmasız çocuklar, her şeye inanmaya hazırlar. Öyle korkunç bir durumda ben de Justine gibi, sihirli mağara yapar içine sığınırız desem Lily'ye ve iki üç çalıdan ne idüğü belirsiz bir korunak yapsam, inanır bana. Gözlerini kapar ve kalbinin tüm saflığıyla inanır. İşte bu anlattığım sahne; filmin sonundaki arkaik "sihirli" mağaranın içinde gezegenin çarpmasını beklemeleri öyle dokunaklıydı ki, sırf bunun için bile çok önemli bu film. Karmakarışık aletleri boş verip ilkel metal yuvarlağın içinden taşan görüntüye kalmaları inanılmazdı, ben çok etkilendim. 
Yine de filmin ilk yarısında sevmediğim, komik bulduğum şeyler fazlaydı; oyunculara söyletilen replikler, Justine'in anlamsız bunalımı, babanın inatla ve bir yerden sonra komik bir şekilde umursamaz davranması ve annenin tuhaflığı (böyle manyak davranacaksa, gitmeseydi bir zahmet düğüne) saçmaydı, Trier ilgisiz aile durumunu abartmış, ve bana kalırsa karikatürize olmuş ilk bölüm.   Ne zaman ki gezegenle yakınlaştık, temasımız arttı, o zaman film güzelleşti benim için. Neyse, sonuçta ben filmi sevdim ve belgeselle üst üste izlemem hoş oldu. (c.'ye kalırsa kötü olmuş benim için, delireceğimi düşünüyor adam;)) Şimdi sırada Another Earth filmi var, o da uzun zamandır bekliyor izlememi, sırasını beklemiş demek ki. 

Böyleyken böyle; filmler, gezegenler, dünya, kötü insanlık ve sokak düğünleri derken bu yazıyı da bitirmenin vakti geldi. Sokak düğünleri nereden çıktı demeyin, o hep vardı (başlangıçta kaos olması gibi, evet) dün akşam yedide başladılar, gece susup, güç toplayarak öğlen bir sıralarında (uyandığım gibi!) tekrar başladılar.  Uzun hava, uzun hava, yakarış, bağırtı. Oysa bilmiyorlar, nasıl ki "Auschwitz'den sonra şiir yazılmaz", ise Thetis ile Peleus'un düğününden sonra düğün de yapılmaz. Thetis gözyaşı dökerek evlendi, birilerini rahatsız edip etmediğini düşünmeyen gerizekalılar için bu her şey gibi bir ayrıntı tabii. Bilmiyorlar demeyin sakın, bildikleri şeyleri önemsiyor mu sanki bu muhteşem "insanlık"?  Kalpleriyle konuşuyorlar mı sizce?

Kalkayım ben, yemek yemeyi unuttum, işe gitmeyi unutmayayım. 
----------------------------

p.s.: -Yukarıya eklediğim ilk şarkı Purcell'in Atinalı Timon'undan, koronun söylediği "who can resist such mighty mighty charms" bölümü. Ben bu aryaya bayılırım. Kim karşı koyabilir böyle bir çekiciliğe, şarkıyı dinleyin bana hak vereceksiniz. 

-Tatil fotolarını düzenleyip duruyorum, aslında tatille ilgili bir yazı yazmak istiyordum. Neye niyet neye kısmet oldu yine. Bir dahaki sefere, umarım.  

Cuma, Ağustos 31, 2012

sabah sabah




Saat sekizde kalktım. C. işe giderken ben de uyandım, hep uyanıyorum -hatta ondan önce uyanıyorum, niye bilmem-. Diğer günler uyansam da kendimi uyumaya zorluyordum tekrar, bir iki soru, bir iki düşünce ve hoop uykunun kollarındasın, bu sabah öyle olmadı. Banyoya gittim, uzun uzun saçlarıma baktım. Dün akşam yıkadıktan sonra taramamıştım, kabarmamış, Poliş'in dediği gibi bukle bukle olmuşlar. Onlar, yani saçlarım, benden sonra da yaşayacak, benim koklayamadığım havayı koklayacak, benim görmediğim şeyleri görecek tuhaf şeyler. Geçen arkeoloji müzesindeyken (ne zor işti benim için orada bulunmak, kimse bilmez) bir mumyanın saçlarında oyalandım. Eski Mısır'dan bir hükümdar, bir firavunun saçları. Her şeyi ölmüş, bitmiş, sadece bir tutam saçı kalmış başında. Dirsekleri erimiş, pelvisi -bilirsiniz işte kasığındaki kemikler-, omuzları, gözleri, göz çukurları, ayağındaki serçe parmağı, her şeyi, bir tek saçları yaşama numarası yapıyor. Numara diyorum çünkü sanırım saçlar da insan öldükten belli bir süre sonra ölüyorlar. Bir müddet yaşıyorlarmış, evet ama sadece o kadar. Bir zamanlar Aşk ve Öbür Cinler'ini okumuştum Marquez'in orada da böyle bir hikâye vardı anlatılan. Çok güzeldi, unutmuşum şimdi. Hep unutulur. Neyse. Şimdi şöyle bir topladım saçlarımı, omzuma değmesinler istiyorum, değmesinler çünkü siz de bilirsiniz ki; dünya çıplak omuzlar üzerinde durur. Pek komik bir sabah değil bu sabah, gülme işaretine elim gitmedi. İhtimal, keyfiniz yerindeyse gülersiniz. Benim keyfim pek yerinde değil. En iyisi tekrar uyumak. 
---------

Bu yazıya iki ya da üç saat önce başlamıştım, sekizi biraz geçerken. Bir kenarda unutmuş gitmişim. Uyumamışım da bu geçen zamanda. Kocaman aralıkta! Ne yapmışım peki? Oyalanmışım, oyalandım. Akşam yaptığım tavuk suyu çorbayı ısıtıp bir kase içtim, Blake'in şiirlerine göz attım, canım sıkıldı, maillerime baktım, yeni nöbet listesi hâlâ taslak hâlinde, ona da canım sıkıldı. Benim oralarda sokak düğünleri tüm hızıyla devam ediyormuş, bunu düşündüm ağlamak geldi içimden. Şaka değil bu son yazdığım. Ağlatacak kadar gerçek. Sonra ekşi'den C. ile yazıştık. Ona komiklik yaptım, o gülme numarası yaptı. Bu sabah kimsede gülecek hâl bırakmamış. Bu geçen bir ayın sabahı. Temmuz'un arkadaşı, Eylül'ün sırdaşı, Edip'in ağır gündüzü, kirli Ağustos'u. Bu sabah büyük bir birikinti. Uyumakla belki temizlenir. Uyuyalım öyleyse.

Cuma, Ağustos 24, 2012

hızla geçen, peçeli bir mevsim

 Galata Mevlevihanesi bahçesi/Hamuşan (sessizler-susmuşlar yeri)

Hey, güzel bir yaz gününde daha birlikteyiz. Hah ha, yok canım, o kadar da uzun boylu değil. Biraz önce takip ettiğim tüm blogları okudum, herkes yazdan sıkılmış, zorla kimseye bir şeyi sevdiremeyiz tabii, herkesin suyuna gitmeyi seçiyorum. Hadi bakalım başlayalım öyleyse; yaz bana da biraz baygınlık ve baş ağrısı getirdi, baş ağrım hep vardı değil mi, pardon... Hmmm, değiştirelim, tamam buldum, bu yaz biraz aceleci bir yaz sanki, iki ayağımı bir pabuca sokuyor. Ben mevsimlerin yavaşını severim, sakin sakin geçmeli gün dediğin. Bu yaz öyle geçmiyor.  Yazdan şikayetim budur. Kayıtlara geçebilir.
--------------
Ne yaptım?  Bugün çıkmadım bir yere, boş boş oturdum. Sevdiğim blogları okudum. Öyle tutuktum ki, yorum adına tek bir kelime bile çıkmadı parmaklarımdan. Gittim bir hap içtim konuşamayınca, Benim tahminim yarım saat sonra başımın ağrısı azalır, geçer. Öyle olmalı. Birazdan C. işten gelir, iki saatte yaptığım yemeği beş dakikada yeriz (yemek olayı böyle görünüyor gözüme, uzun uzun uğraşlar ve iki dakikada mutlu son. Aslında ben yavaaaş yavaş yerim ama...neyse) ve belki yürüyüşe çıkarız. Dün yürüyüşe çıkmayı da istemedim, oturup kitap okuduk. Film seyretmeyi düşünüyordum, geç olmuş. Benim için hiçbir saat geç değildir ya, buna da neyse;p Neyse'ler dışında ne var, bir sürü yer var gezdiğim. Camiler, camiler, camiler... Beni gören de İstanbul'a yeni atanmış müftü adayı filan sanır.  (haddimi bilirim ben, yalnız aday olabilirim evet) Durup durup cami gezisi yapıyorum.  Ve bu şehrin camileri çok güzel, artık bunu çok iyi biliyorum. Elimde bir sürü fotoğraf var, belki daha rahat bir zamanda onları koyarım buraya, hatta belki değil, kesinlikle koymalıyım.                                                                                                                                                                          Arada buraya yazmak, seslenmek iyi geliyor. Yukarıdaki fotoyu ben çektim, Galata Mevlevihanesi'nde. Oraya yıllar yıllar önce çok küçük yaşlarda (on sekiz-on dokuz) gitmiştim. Şimdi ciddi bir restorasyon geçirmiş, şahane olmuş. İlk defa bir yenileme çalışmasını bu kadar çok beğendim. Aklınızda olsun, İstiklâl'e yolunuz düşerse Tünel'e kadar yürüyün bence ve bahçesinde sessiz, çok çok sessiz bir iki saat geçirin. Bana dua edersiniz eminim;) Neyse, geç oldu, biraz daha burada oturursam iki saatte yaptığım yemek lafı yalan olacak, iki dakikada yemeği pişireceğim ve berbat bir şey olacağı için de bir türlü yiyemeyeceğiz. Hızlı bir elveda size. Gece vakit olursa Balthazar'dan dün gece okuduğum bir iki satırı yazmak istiyorum buraya, seveceğinizi düşünüyorum. Bakalım, bakalım, bakalım...
---------------
p.s.: Müzikler Café de Pass'ın sayfasından. Yıllardır takip ediyorum orayı ve beni bir gün bile güzel müziksiz bırakmadı. Üstelik Radyoz ile oranın sayesinde tanıştım, o hâlde teşekkürler teşekkürler. (ikileme yapıyorum durmadan, hiç iyi değilim bu akşam. hayır olsun. hadi, değiş tonton!)

Cuma, Ağustos 17, 2012

yazın gölgesi dalgınlığımı örterken


"her gece gönlümün masalını okuyorsun
ertesi gün beni bir masal gibi unutuyorsun"

h.a. saye
...

"sesime taşlar gibi kulak veriyorsun
taştansın ve duymaksızın unutuyorsun

ilkyaz sağanağı gibisin ve pencerenin uykusunu
vesvese darbeleriyle darmadağın ediyorsun

okşayışın yeşil dalı elimi
ölü yaprakların kucağına atıyorsun

şarabın ruhundan daha sapkınsın ve gözü
aleve kesip kendinden geçiyorsun

ey kanımın bataklığının altın balığı
sarhoşluğun hoş olsun beni içiyorsun zira

sen gurubun menekşe rengi vadisisin ve gündüzü
göğsüne bastırıp söndürüyorsun

senin Furuğ'un gölgelerde kaldı soldu
onu neden Saye ile (gölgeyle) karartıyorsun"

gazel/furuğ 

  
Tatile gitmeden önce C.'ye vermek için İranlı şair Furuğ'un bir kitabını atmıştım çantama, yukarıdaki dizeler o kitaptan. Furuğ, şiirine yine başka bir şairden (memleketlisi Hushang Ebtehaj) aldığı dizeyle başlamış ve işte yukarıdaki şiiri yazmış. Bu dizeleri yüzdükten hemen sonra okumuştum. Elim, benim kitabıma uzanacağına yolunu şaşırmış ve Furuğ'un kitabını bulmuştu o gün. Bugün ise C.'nin kitaplarını düzenlerken çıktı yine karşıma, ben de bıraktım her şeyi şiir okudum.  Şiirin neye iyi geldiğini, hangi yarayı daha da kötü ettiğini bilmiyorum hâlâ, düşünüp düşünüp bulamadığım şey bu.
Olympos'taydım. Çok çok güzeldi bu sefer orası. İlk başta iki kişiydik, sonra Poliş ve ablam da geldi, sonra başka insanlarla tanıştık, sonra sonra, sonrası güzel bir tatil oldu. Biraz durgunum bugün, sabahtan beri ciddi bir dalgınlık var üzerimde. Ben size kanepeden bile düşecektim diyeyim de anlayın gerisini, öyle işte. 
Balthazar'ı deniz kenarında yarıladım, ama İstanbul'a geleli elime almadım yine, huyum batsın mı denir, tamam yahu, ondan diyorum kendime. Güneş, deniz ve sıcağın yazarı Durrell, harika bir eşlikçiydi bana, bilmiş ve küstah bir mihmandar;) Ben Durrell'in kibirli dilini seviyorum, kısacık bir konuşmamız olmuştu deniz kenarında C. ile -tam da bu konuda-; ben sevmem o dili demişti, ben edebiyata yakışan bir dil olduğunu söylemiştim. Sonra susup gökyüzünü seyretmiştik. Hemen hemen şöyle bir manzarayı;
Herkesi, her şeyi susturacak, kelimeleri unutturacak kadar tuhaf bulutlara bakmıştık. Şimdi kıyamet kopmazsa hiçbir zaman kopmaz, demiştim, gülmüştük. Elimdeki kitaba dönmüştüm, başı yukarıda, havalı ama çok yalnız sözcüklere, saf bir yalnızlığa;  "... yatağa girdiğimde sarhoş gibiydim, başım ağrıyor, kentin yankılarıyla çınlıyordu - yeryüzünde başka örneği olmayan o kentte, birbirine en uzak soylar, en yabancı alışkanlıklar buluşabilir, ruhsal yazgılar kesişebilir. Tam uykuya dalacağım sırada şu sözleri yineleyen dostumun yavan sesini duyar gibi oldum: 'ne kadarını öğrenmek istiyorsun... daha ne kadarını öğrenmek istiyorsun?' Ona düşümde şöyle yanıt verdim: 'o kentten kurtulabilmek için her şeyi öğrenmeliyim.' ..."
---
Ben İstanbul'dayım şimdi, peki siz ne yaptınız görüşmeyeli, içinizdeki boşlukları, karanlık delikleri hangi yöntemlerle, nelerle ve nasıl örttünüz?

Perşembe, Ağustos 02, 2012

devetüyü kum, sıcak mermer gök*

 ( Aus dem Leben der Marionetten - clea'nın harika tumblr sayfasından)

Karnımda bir ağrı var, aslında tam olarak midem ağrıyor, bulantı, yanma, ağrı, ama en çok bulantı. Her yolculuk öncesi böyle olur. Zorunlu bir yolculuk, ya da tatil fark etmez. Hep bir sızı.  Biraz sonra yola çıkacağım, yarın tatilim başlıyor. Bugün hızla geçti, uykulu ve yorgun. Sabah hastanedeydim, öğlen uzun süredir görmediğim Rüya'yı görmeye gittim, sonra bavul hazırlama filan falan (bitirdiğim romandan bana kalan en güzel laf), böyle işte, ne olduğunu anlamadan geçti. Uzun süredir elimde tuttuğum kitap bitti, tatilde hep okumak istediğim Balthazar'a başlayacağım. En çok onun için, sonra da mermer göğün altında, sıcak kum üzerinde kim bilir neler neler düşünüp, anlamsız şeylere üzülüp, küçük şeylerle gülümseyip, saçma sapan hayaller kurup yatacağım için mutluyum.  Hmmm, öyleyse herkese selam olsun bu kısa yazı.

*Yazar, Balthazar'da mevsimleri renklerle ve nesnelerle tarif ediyor.

Çarşamba, Temmuz 25, 2012

günlerden bir gün...

Buraya yazmadığım zamanda neler yaptım? Hmmm, hiç. Bir şeyler oldu tabii, Serap ve Lilişka İstanbul'dan geldi, Poliş bir ara İstanbul'a gitmeye hazırlandı, bir iş geldi, sonra vazgeçti. Ben çalıştım, iş-ev, iş-ev, dolandım durdum ikisi arasında, sonra saçımın şekliyle oynadım, iyi de oldu kuaförde geçirdiğim sürede uzun süredir elime almadığım kitabımı okudum. Hatta kuaföre keşke bir yıl arayla değil de hep gelsem, burada iyi kitap okuyorum dedim. Çok güldüler bu lafıma, oysa gerçekti ve içim acıyordu aslında;p Bir ara denize gittim, böylelikle siftahı yaptım. Geçen yaz bıraktığım gibi duruyordu su, çok güzel, çok çok güzel.
Yok, bu yazı içli bir yazı olmayacak, olmasın tabii, öyle bir yazı yazacak olsaydım, dün gecenin köründe, nöbetin benim bölümümde okuduğum güzel şiirlerden birini ekleyiverirdim buraya. Yoksa eklesem mi... ?
Hadi bakalım;      
"...ben tutkunun yanındayım./ yaşamada daha iyisi yok bu duru serinlik saatinden,/ beraber uyanmanın saatinden..."
e. pound/tavan arası  
   
Kafam kayıp kayıp gidiyor, bir oraya, bir buraya. Karman çorman bir sürü şey okuyorum, iyi gelmiyor bunlar bana. En güzeli, akşam serinlik başladığında balkonda oturup şehri seyretmek. Yemek yapmak da fena değil, ama eskisi kadar mutfakla ilgili olduğumu söyleyemem, yemek yaparken de dağılıyorum. Her neyse. A, bunu söyleyince aklıma geldi, Lily çok komik, bazı kelimeleri nerede kullanacağını karıştırıyor, aksanı da var, "r"leri yutuyor. Bence sorun yok ama ablam dertli. Ne diyordum, evet, geçen gün ona neden bunu böyle yaptın Liliş diye sitem ettiğimde, üzgün bir yüz ifadesiyle "neyse ki" dedi. Hadi canım, o kelime orada kullanılmaz, dedim gülerek, takmadı elbette, o da güldü geçti;)  Bugün hepsi beraber Çeşme'ye gittiler, bir süre oradalar. Rüya, Liliş ve diğerleri. Biz Poliş'le evdeyiz, belki iki günlüğüne katılırız onlara, bakalım. Ramazan ayı sayesinde harika bir sessizlik var şehirde (davulcular hariç), bu güzel sessizliğin tadını çıkarıyoruz. Düğün dernek olayına birazcık da olsa ara vermeleri ne hoş oldu, sessizliği seviyorum. 
 -----------------  
Poliş'le uzun süredir aklımızda olan, seyretmek istediğimiz bir sürü film var, bir türlü zamanları gelmiyor. Geçen onlardan birini seyrettik. Denize gitmeden hemen önce Jaws'ı seyretmek muhteşem bir fikirdi tabii, aferin bize;p Geçen gün ise üç kız Mientras duermes adında bir İspanyol filmini seyrettik. Böylelikle harika bir konu nasıl rezil edilir görmüş olduk. Seyreden varsa bilir, filmdeki kadın saftı tamam, ama azıcık da salak mıydı ne?  Bugün.... Akşam üzeri güzel bir yemek yaptım, aşağıda fotoğrafları var. Öğlen yaptığım buzlu çay ise muhteşem olmuş, şimdi onun keyfiyle yazıyorum size. Buzlu çay için Passive ve Zerka'ya teşekkür edip hızlı bir kapanış yapayım. İki nöbetim kaldı, parmaklarımla sayıp duruyorum, ne olursa olsun gitmem gerek, yalnız ya da değil, kaçmam lazım. Çok bunaldım. 
---------------------  
Girit kabağı harika bir sebzeymiş, bunca zamandır neden tanışamadık kendisiyle bilmiyorum. Neyse, geç oldu, güç olmasın. Bu güzel yaz yemeğini Radyoz'nin seçtiği güzel coverlar'ı dinleyerek yaptım. Yukarıdaki şarkı listesi de oradan mülhem.  Tarif ise kısaca şöyle; Girit kabaklarını birkaç parçaya bölüp, fırın kabına koydum, üzerine dilimlediğim domatesleri ve bütün hâlinde sarmısakları ve İzmir tulumunu da ekledim, son olarak sızma zeytinyağını sebzelerin üzerine gezdirip ısınmış fırına koydum. Biraz fesleğen ve tuzu unutmadım tabii. Bir saat yetti bu yemeğin pişmesi için, ben yanına et kızarttım, sizin keyfiniz bilir. Tek başına da harika bir yemek bu bana kalırsa. Buzlu çayın yapılışı daha kolay; ben lipton demlik poşetlerinden iki tane ve iki tane de yeşil çay poşeti koydum çaydanlığa ve on dakika kadar demledim, buz dolu bir sürahiye üç limonun suyunu sıktım ve kabuklarını da dilimleyip ekledim, biraz taze nane koyup, çaydanlıktaki çayı koydum ve üzerine buz gibi su katıp biraz da buzdolabında demlenmesi için beklettim. Bana verilen iki harika tarifi kafamda alt üst edip bu şekilde yaptım. Güzel oldu, tavsiye ederim. 
 böyleydi,
böyle oldu,
ve en sonunda böyle.
 pek kaliteli bir foto değil ama buzlu çay olayı da budur.