Cumartesi, Ekim 29, 2011

biraz hava


Dışarı çıktım, biraz hava aldım, iyi geldi. Ev-hastane ve belki market dışında hiçbir yere gitmiyordum, Ayhan geldi onunla buluştuk. İstanbul'a uğrayıp tekrar gidecekmiş New York'a, o anlatırken ben yoruldum. Otursam otururum bin yıl, hiç gidesim yok uzaklara. A, ama bir dakika, yakında İstanbul planım var, iyileşme belirtisi sayılır mı acaba? Ben de gidebiliyorum işte bir yerlere, yaşadığımın delili olmalı bu:) Lily bana benzemiş, evden çıkmak istemiyor, yapıştı mı yapışıyoruz bulunduğumuz yere, gitmek ölüm sanki. Neyse.

Kızlar şimdi The Killing'i seyrediyorlar. Ben seyredeli oldu biraz, unutmuşum. Güzel dizi ama o bile klişe, çok çok doğal ne olabilir ki? Hayat? Belki, uykum geldi şimdi. Uyusam her şeyin cevabını bulurum ben, buna inanıyorum sanki. Belki, sanki! Hey ki hey sana Justine, bu saatlerde ne güzel saçmalıyorsun böyle.

(Ayhan'la Eko bar'da. Dışarıda görüştüğüm iki üç arkadaşımdan biriydi Ayhan ve o da gitti tam oldu. Bu arada İzmir'de, ayda yılda bir kere çıktığımda gittiğim yer ise Eko, orası kapanırsa ne olur acaba? Şaşkın ben, otururum evde mis gibi, ne olacak;p)

Çarşamba, Ekim 26, 2011

yardım

Çoğu duyarlı insan biliyordur zaten, bilmeyenler için rehber olsun.

http://www.adresvan.com/

Pazar, Ekim 23, 2011

kalbi besleyen iki şey; ekmek kokusu ve gerilimli öyküler



"...
Then she drew the curtains down
And said, "When will you ever learn
That what happens there beyond the glass
Is simply none of your concern?
God has given you but one heart
You are not a home for the hearts of your brothers

And God does not care for your benevolence
Anymore than he cares for the lack of it in others
Nor does he care for you to sit
At windows in judgement of the world He created
While sorrows pile up around you
Ugly, useless and over-inflated
..."
Bu şarkıyı çok dinlerdim eskiden, üniversitenin son yılları filandı sanırım. Nick Cave'i çok severdim, hâlâ severim. İyi oldu hatırlamam. Her şeyi unutuyorum ben, hemen hemen her şey silinip gidiyor hafızamdan. Bu iyi mi, kötü mü bilmiyorum.

Ev daha kalabalık şimdi, annem, ablam ve Lilişka geldi, sonra da Poliş. Poliş zeytinli ekmek yapmış bu sabah, ekmek makinesinde. Mis gibi kokusu geldi önce, o zaman gerçekten uyandım. Tadı da harikaydı. Küçük şeyler büyük mutluluk veriyor, öyleyse tanrıyı her işe karıştırmamalı. Zeytin ve ekmek, kokusu yeter, kocaman imgesi. Bunu unutmamak gerek, notlar almalı, belleğime asmalıyım. Post-it dolusu mesaj, küçük küçük, unutma sakın unutma, tanrının kalbine ihtiyacı yok, aklını çalıştır. Sorunları öyle çözüyorsun. Ekmek ve zeytin kokusu, unutma.

Stephen King'i severim ben. Çok fazla kitabını okumadım, kendisini de tanımam ama severim. Bunun nedeni ortaokul yıllarındaki korku düşkünlüğüm sanırım. Deli gibi korku filmi izlerdim, gece korkudan ölür, uyuyamaz, sözler verir bir daha izlemeyeceğim, asla(!) derdim. Yarın olurdu ve yine izlerdim. Ne çocukluk. Kütüphaneye gider ve korku-gerilim kitaplarına dalardım, hastasıydım o türün. Şimdi geçmişi düşününce komik bir görüntü var aklımda; korku kitaplarının arasında dolaşıyorum, kütüphane görevlisi iki kişi, yaşlı bir kadın ve adam. Aman tanrım, ikisi de ne korkunçlar! Stephen'ın hayal gücüne filan ihtiyaç yok, onlar yetiyor geceleri cehenneme çevirmeye. Kadının topuzu ve kırmızı bir ruju vardı, ikisi de çok çok sinirliydiler. Kitap alacaktım ben, diyorum titreyerek, küçücük bir çocuğum. Sessiz ol, kitapları yerine koy, karıştırma diyor, King'in romanlarındaki tiplerden daha korkunç iki kişi. Adamın suratı hiç gülmüyor, onun öyküsündeki dondurulmuş maymunlar gibi, tek bir kası bile oynamıyor. Cesaretli, yürekli Justine! İkisini de alt edip kitabına ulaşıyor. Biraz kafadan hasta elbette, ama o kitapları çok seviyor. Lisede iyileştim, korku filmlerini hâlâ seyrediyorum tabii, King macerası bitti sadece. Geçenlerde onun bir öyküsünü yeniden okudum. Yüksek lisans tezimi teslim ettiğim gibi çocukluğuma dönme isteği belirmişti bende. Hafif kitaplar okumalıyım, küçükken okuduğum bir şeyler demiştim. Büyük bir rahatlama vardı üzerimde, savunmadan geçmiştim ve rahatlamak istiyordum. Evet, King öyle gelip bulmuştu tekrar beni. Onun Karanlık Öyküler kitabını almıştım. Bir roman olmamasını özellikle istemiş, kısa öyküler olsun, eğleneyim, hemen bitsin diye düşünmüştüm. Orada okuduğum birkaç öyküyü unutmadım, etkileyiciydiler, biri film oldu zaten; 1408.

Şimdi bahsedeceğim diğer öykü ise kısa film olarak çekilmiş, fakat ben seyretmedim. Geçen gün tekrar okudum zevkle. Gotham Cafe'de Öğle Yemeği, kısa ama etkileyici bir hikâye. Baş karakter bir adam ve öykünün başında karısından onu terk ettiğini söyleyen bir not alıyor. Çok şaşırıyor, eli ayağına dolaşıyor ve hemen bir karar veriyor; yıllardır içtiği ve karısının devamlı bırakmasını istediği sigarayı bırakacak. Komik elbette, böyle zor bir anda kendisini deniyor. Karısının avukatı onu arıyor ve bir buluşma öneriyor. Karısıyla buluşacağı için heyecanlanan adamın gözü hiçbir şeyi görmüyor. Tek isteği barışmak. Randevuya erken gidip, hevesli olduğu belli olmasın diye öylesine bir mağazaya girip hiç gerek ve ihtiyaç yokken şemsiye satın alıyor. Kısa keseceğim, böyle öyküler anlatılmaz. O gerilim okuyarak verilir sadece. Neyse, adam restorana gidiyor ve onu hikâyenin asıl kahramanı olacak şef garson karşılıyor. Garson, zayıf, boynundaki yamuk papyonu, başında dimdik duran bir iki saç teli ve gömleğindeki tuhaf leke ile karikatür bir tip. Adam garsona bakıyor ve gülmemek için kendisini zor tutuyor. Daha önce sigarayı bırakmanın iki aşamasını düşünen adam, ilk aşamanın fiziksel etkilerinden çok ikinci aşamanın gerçekdışılık hissini yaşıyor. Beynin bilgi otobanı genişlediği için bütün dünya bir hayal alemi gibi ona göre, garson mu deli, yoksa o mu bilmiyor. (Bunu ben böyle düşünüyorum tabii, öyküde böyle bir şey yok.) Garson ilk karşılaşmalarında adamın elindeki şemsiyenin köpek olduğunu düşünüp içeri sokmamasını söylüyor.  Boşanmamayı ve sürekli delice sevdiği karısını düşünen adam bu saçmalığı takmıyor elbette. Adam, kadın ve avukat çıkışsız bir sohbetin ortasındayken garson geliyor yanlarına. Adamı daha önce elindeki şemsiyesi ile içeri girmemesi için uyaran şef garson, uyarıyı yineliyor; "o köpeği içeriye sokmamanı kaç kere söyledim sana,  iiiiii! beni dinlemiyor musun!? iiiii, hiç uyumadım! iiiiiii!" diye haykırıyor. Buradan sonrası ciddi bir spoiler olur, sadece şu kadarını söylemeliyim; öykünün gerisi kan ve vahşet dolu.

Bu öyküde beni en çok etkileyen, baş karakterin olayların sonunda garsonun yaşamını hayal etmeye çalışması. Onun nasıl bir evde yaşadığını, nasıl bir yemek masası olduğunu, onun hiç kıpırdamadan tavana bakarak uykuyu nasıl beklediğini düşünüyor. Dolabında smokinlerinin idam edilmiş mahkumlar gibi asılı durduğunu, bir karısı olup olmadığını düşünüyor. O uykusuz geceler boyunca yatağında dönüp dururken garsonun da şehrin sirenlerini ve kamyon seslerini dinlediğini hayal ediyor. Hiç durmayan köpek havlamaları. O çığlığın "iiiiiiiiiii!!!", zehirli bir gaz gibi odayı sardığını. 

Adam hikâyenin sonunda sigaraya tekrar başlıyor, beyninde garsonun çığlığını duyuyor ve şöyle düşünüyor; "neden olmasın? her şey kadar bunun da bir anlamı var. iiiiiiiiii. iiiiiiiiii. iiiiiiiiiiiii."
--------------------------

Bomonti bira içiyorum şimdi. Neo sağolsun, bir zamanlar söylemiş aklımda kalmıştı. Tadı çok güzel. Yazıyı yazmaya başladığım zaman açmıştım, yavaş yavaş içiyorum. Birayı kışın içmem ben kolay kolay. Farenjit olmaktan korkarım, şu bu. Bugün sıcaktı hava, klima da ısıtıyor salonu. Bira ve sıcak hava çok yakışıyor. Tanrının bendeki iyilikle filan ilgilenmediğini biliyorum ya da başkalarında bunun olmamasıyla, kalbimin kardeşlerimin yuvası olmadığını da biliyorum, olsun sadece kimse üşümesin diyorum, üşümekten nefret ediyorum. Bir "iiiiiiiii" desem mi acaba?

Pazartesi, Ekim 17, 2011

hamurun kıvamı, insanın özü

The Wounded Angel/Hugo Gerhard Simberg
"Hayatında terk edemeyeceği hiçbir şey yok... Yüzünden bile vazgeçebilir. Varlığını besleyen, ona böylesine kesin, ama tanımsız, keşfedemediğim bir kimlik veren giz ne? Bilmiyorum, ama beni yavaş yavaş yok eden bu giz. Bunu biliyorum, giz kimliğinde gizli ve bulaşıcı. Emin olduğum tek şey bu."
                                                                      Yüz: 1981/m. Eroğlu

Böyle bir resme bakıp geçemezsiniz. Bazı seslere yüzünüzü dönemezsiniz. Gelir sizi başka bir zaman, dar bir zaman, bulur. Poğaça yaptım, browni, herkesin beş dakikada oluyor dediğinden, mikrodalgada, oldu gerçekten, patates salatası sonra. Tüm bunları unutmak için yaptım, kendimi, kafamdaki her şeyi, hiç işe yaramadı. Hamur yoğururken, unutmazsan tadına geçiyor mu acaba yaptığın yemeğin? Güzel olmuş, yumuşak.  Tadını bilmiyorum.
Bir kitaba başlayayım dedim geçen gün, elime Yourcenar'ın Zenon'unu ve Fowles'ın Büyücü'sünü aldım. İkisi de heyecanlandırıyordu beni, iki yazarı da çok severim. Fowles'ı iyi tanıyorum zaten, Büyücü kalmıştı okunmadık. Düşündüm, bekledim, göz attım, sonuçta ne oldu dersiniz? Başka, hiç ilgisiz bir kitap geldi beni buldu. Günaha Son Çağrı romanını gördüm ve okumaya başladım. 98 yılında almışım sanırım o romanı, öyle yazıyor üstünde. Daha önsözde başlıyor insan sevgisi, şu bu diye. Yani nasıl bir komedi bu anlamadım; ben bu kadar kötüyken şu sıralar, insanlardan ciddi ciddi kaçarken, kimseyi yanımda istemez, kötülük üzerine düşünürken üstelik. Bir kitap İsa gibi kurtarıcı olmak istiyor. İsa'nın özünü, içindeki çatışmayı, kötülüğü, karanlık güçleri yenmeyi anlatıyor. Cuma günü mesaideydim, uykulu uykulu okudum; İsa mesih olmak istemiyor, ben uyumak istiyorum. 
Resimdeki çocuğun bakışı melek için üzülmeyi çoktan geçmiş, başka bir yerde o. Bir şeyi tanımaya çalışıyor, o şey güçlü ve belirsiz. Dostoyevski okumamış biri, kötülüğü tanımamış biri, beynine bir endişenin (hep aynı) gölgesi hiç ama hiç düşmemiş biri  bakabilir mi bu çocuğun gözlerine? Ne çok sıkıntı.

Pazartesi, Ekim 10, 2011

sabah oldu!

Hayır, bilemediniz. Burada bir yanlışlık var, düzeltelim; sabah oldu. Kalkıp kendimizi o günün havasına uydurmalıyız. Ünlemsiz, heyecansız, eski şarkıların sakin sesiyle çay içelim. Eskiden çok dinlerdim aşağıdaki şarkıyı, on sekiz-on dokuz yaşlarında. Şimdi dinlemiyorum. Bu yaşın, duyduğun sesten bir şey çıkarmama durumunu seviyorum en çok. Şarkı en fazla şarkıdır, biliyorum artık.

Uzun Hikâye adlı siteyi daha önce görmediyseniz bir göz atın bence. Güzel yazılar var, konular da ilgi çekici. Ben bazen takılıp kalıyorum orada. Unutmazsam tabii.

Şarkı hemen aşağıda, keyifli dinlemeler, aman ha anlam aramadan;)

Pazar, Ekim 09, 2011

olanakların sonuncusu


" — Anlatmazsan kötü olur senin için. Söyle! Neden öldürdün?
'Kim bilir belki de iyi olur yalnız uzatılmasın böyle…' "

Anayurt Oteli/y. Atılgan


Sabah ne çok yağıyordu, yine kötüydü nöbet. İyi nöbet var mıdır acaba? Kesik kesik hasta geldi, gece yağmurda koşturuyordum. Aklımda hep Zebercet. Bazı kitaplar bazı zamanlarda okunmamalı belki de, nöbette Anayurt Oteli'ni okumak yasaklanmalı mesela. İyi gelmiyor, kafanda bir şizofrenin gölgesi, elinde hastanın kağıdı, insanlarla senin aranda kirli bir cam var, biraz daha dikkatsiz olsan kırılacak. En çok sen zarar göreceksin. Bildiğim için dikkatliyim, kendimi hatırlayıp duruyorum; bahçedesin şimdi, şimdi makineyi itiyorsun, hastanın altına kaset koyulacak, serumuna dikkat etmelisin, bağırıyor mu acaba, annesini uyar, biraz dalgınsın ama işini yapıyorsun. İşte film göründü ekranda, sağ işareti doğru yerde mi, tamam, Zebercet'in iç sesini dinlemeye devam edebilirsin. 

Ben otelde yaşadım uzun bir süre, hep söylüyorum bunu. Fena etkilemiştir beni o dönem, kendi kendime konuşmalarım, saatlerce balkondan caddeyi seyredişim, oda, banyo, banyo, oda, koridor, balkon, dönüp dönüp bu on-on beş metrekarelik yerde dolaşmam, hep aklımda. O zamanlar okumamıştım Anayurt Oteli'ni ama her şeyini biliyordum, filmini seyretmiş çok sevmiştim. Biraz önce filmine tekrar baktım da, olmamış. Çok içten bir çaba olduğuna eminim, Macit Koper her zamanki gibi yine olağanüstü fakat olmamış işte. O iç sesler, bilinç akışı, hayaller, gerçekle düşün karmakarışık olması, oturmamış bir şeyler filmde. Yalnız Zebercet elbette Macit Koper'in suretinde, diğeri benim için mümkün değil. Hiçbir zaman beynime kazınmış görüntüyü değiştiremedim, bu da böyle kalacak. 
Filmde bazı önemli ayrıntılar yok; Zebercet'in don gömlek intihar etmeye kalkışması, takım elbise giydirilerek değiştirilmiş, 10 Kasım'da ölmesi, ölmeyi seçmesi (bilmeyerek tabii?), sirenlerin tam o ilmeği boynuna geçirdiğinde çalmaya başlaması, filmde işlenmemiş. "İyi kitaplarda öyle olur tabii." Benim aklımda başka bir şey var oysa; bu çok tuhaf,  sağdı o, daha her şey elindeydi, intihardan vazgeçebilir, konağı yakabilir veya kaçabilirdi; "Dayanılacak gibi degildi bu özgürlük.".


Zebercet, bir taşra otelinin katibi, ailesinden bir tek o kalmış orada, hepsi ölü. Geçmiş devamlı kafasında, ölenler, katiller, eski konak. Cinselliğini bela gibi taşıyor, beyninde. Organını bastırıp duruyor eliyle, yolu olsa beynine bastırıp elini, yatıştıracak; gelmeyecek beklediklerin, bekleme! Neden, neyi bekliyorsun, bekleme! Gecikmeli Ankara treniyle gelip bir gün kalan kadın, çok farklı. Temizlikçi kadına benzemiyor, "ahh, nasıl da seninim" diye inleyen kadınlardan ihtimal. Tüm kadınlar karışıyor sonra, bir kadın Zebercet'i iyi eder miydi acaba? Hiç sanmıyorum, o vücudunun ağırlığına dayanamayanlardan, bıyığı sarkıyor, burnu, ağzı sarkıyor, yüzü sarkıyor aşağıya. Bıyığını kesecek! 

Yusuf Atılgan'ı Aylak Adam ile tanımış, tedirgin olmuştum. Tuhaf, hastalıklı bir bakışı vardı kadınlara, dilini sevmiştim ama bekliyordum. Anayurt Oteli'ymiş beklediğim. Bu akşam, balkona çıkıp geriye dönerek tekrar tekrar okudum kitabı, çok sevdim. Aslında sevdim demek bile gelmiyor içimden, böyle can sıkıcı, iç acıtıcı bir roman nasıl sevilir? Böyle bir karakter? Kestaneciden laf işittiği zaman söylemek istedikleri, söyleyemedikleri; mangalına bir tekme atılır, suratına bir tokat. İç sesi hiç susmuyor, görüntüler rahat bırakmıyor Zebercet'i; kestanelere bir avuç kum atılır, o sırada öldürdüğün kedi üzerine atlar, yüzünü çizer, temizlikçi kadının cesedini testereyle kesebilirsin, bir o kaldı konakta, arkasından yaklaşıp kasketini düşürüverse mangala adamın..., ben inandım, Zebercet çok hasta. Kendi ağırlığını taşıyamayan herkes gibi. Kendilerini bilmeseler her şeyi yapabilir bu insanlar.

Yolunuz düşer belki, öyle olsa da kalmayın bir taşra otelinde. Sağlam iz bırakır. Tüm taşra otelleri birbirine benzer, bunu da unutmayın; hepsinin girişinde bir desk, masanın arkasında uyuşmuş yüzü ve oda sayısı kadar karışmış belleğiyle bir kâtip (resepsiyonist büyük şehirde olur. benim oteldeki görevlinin adı Mihri'ydi sanki, ne iyi çocuktu.) bulunur. Bırakın o deneyimi de yaşamamış olun. Zebercet açmıyor hem kapıları, zillere cevap vermiyor. "Çok tuhaf, olur saçmalık değil."*
----
*Zebercet sinemada bir kovboy filmini seyrederken içinden devamlı böyle konuşur; olur şey değil. çok tuhaf.
------------------------
p.s.: Kitabı tekrar okumaya başlamadan önce, çay demledim, balkona çıktım. Her yer ıslanmıştı, ama ne güzeldi hava. Kuru bir minder buldum sandalyenin üstüne koymak için, saatlerce oturdum dışarıda. Mis gibi gökyüzü, yağacak tekrar sanırım, yağsın. Fotoğraf o andan. 
Çok güzel bir rüya gördüm bugün, Orhan Pamuk'la karşılaşmışız, gerçekte asla yapmayacağım bir şeyi yapmış ve "Kara Kitap inanılmazdı" demişim. Oturup saatlerce konuşmuşuz. Eski bir İstanbul yapısında, bir kafe(?) belki. Ne konuşmaları ne de gerisini hatırlıyorum, sadece geriye dönüp; çok güzeldi Kara Kitap, dediğimi biliyorum. Bazı kitaplar ne güzel, rüyayı renklendiriyor. 

Cuma, Ekim 07, 2011

bir renk değildir mavi*

(sınavdan çıkmıştım burada, doktora için dil sınavı. ya üds ya da kpds'dir bilemedim şimdi, üç-dört yıl olmuştur. pozdan da anlaşılamıyor tabii sınavın içeriği;p yok dişim ağrımıyordu, fotoğraf çekilirken elini kolunu nereye koyacağını bilememe durumları. klasik.)

Eskiden çok fazla blues dinlerdim. İstanbul Blues Kumpanyası'nı bilir misiniz? Onların "god put the rainbow in the sky" şarkılarına bayılırdım. Efes Pilsen'in blues festivali vardı, vardır belki hâlâ, kaçırmazdım onu. Nöbet sonrası trenle (aktarmalı) İstanbul'a gittiğimi ve bir gün sonra döndüğümü hatırlıyorum da, çok gençmişim sanırım;) Bir de deli gibi blues cdleri alırdım, tüm paramı onlara verirdim valla, nerede o zamanlar mp3 filan. Çok oldu ara vereli, blues'u geçtim, müzik dinlemek bile zor geliyor bazen. Dün akşam C. bir şarkı gönderdi bana, çok güzel, bayıldım. Türkler de blues yapıyor, çok iyi yapıyormuş hem de. İstanbul Blues Kumpanyası'nı filan bilirdim de Yavuz Çetin'i duyduğum, bildiğim hâlde çok dinlememiştim. Siz de dinleyin istedim.

(Yavuz Çetin/Seni Çok İstiyorum)
--------------------------------
*E. Cansever, Günlerden şiirinden.

romantik kafada, inatçı bir sancı

Her zaman bir şeyleri ötelerim ben. Böyle yaşamaya alıştım. Bunun yüz çeşit adı var, hoşuma gideni yerleştiriyorum boşluğa. Dün gece nöbete kötü gittim, fiziksel olarak değil, kafam bozuktu. Özellikle fiziksel değil diyorum, çünkü sorun sonra o oldu. Nöbet başladıktan sonra can sıkıcı bir telefon konuşması yaptım sonra başladı başımdaki aptal şey. Ağrı değil, şey. Ağrı can sıkıcıdır ama bir çözümü, çaresi vardır. Ağrı kesici alırsın, ve geçmesini beklersin. Benimkisi söz dinler nöbetten sonraki gün uyanınca başlar ve bir majezik, artı kahveyle geçer. Yirmi, bilemedin otuz dakika. Sonrası cennet. Dün gece başımın sağ arka tarafına inatçı bir şey gelip yerleşti. On dakika arayla -sonra beş dakika oldu- haber veriyordu bana, buradayım! Ciddi bir sancı, sanki bir şey batıyor ve saniyelik bir acı. Ama bu, o kadar çok uzun sürdü ki, sabah artık başım uyuşmuştu. Saat beşte uzanmaktan vazgeçtim, üzerine yatınca geçmediğini de anlamıştım zaten, oturdum bir şeyler okudum netten. Kitabımı okudum biraz, orada da Zebercet zor zamanlar geçiriyordu, bıraktım. Sabah grip aşısı vurulmak için biraz geç çıktım hastaneden, beklememi söylemişlerdi aşının tepkisi için, beklemedim. Duştan sonra, bir süredir (yarım saat belki) kendisini unutturan sancı yine hey! dedi. Çok, çok çok sinirlendim. Ağlamaya başladım ki hastalıkları umursayan biri değilimdir, geçer gider diye bakarım hep. Yaptığım şey beni ağlattı sanırım. Tekrar birden sancı saplanınca başıma vurdum sinirle, babam da öyle yapardı, gizlice tabii. Televizyon bozulduğunda da yan tarafına iki üç kere vurma huyu vardı ama kafasına vurduğunu görmek biz çocukların hoşuna gitmez diye, hasta olduktan sonra devamlı uyuduğu için yatarken vururdu. Görmüşüm işte, küçükken. O görüntü sinirlerimi bozdu sanırım, ağladım. Dışarıya temizlikçi gelmiş, işlerini biraz sessiz yapmalarını söyledim. İki kişi olmuşlar görmeyeli, hangisine bakacağımı şaşırdım, ortada bir yere bakıp, biraz sessiz lütfen dedim. Sonra biraz kelimesi öyle aptalca geldi ki kulağıma, yani sessiz, gürültü yapmadan dedim. Of, çok anlamsızdı, ama işe yaradı, hiç ses duymadım. Majezik alıp yattım, uyandığımda uyuşturulmuş gibiydim. Hiç uyuşturucu kullanmadım fakat kullansam böyle olurdum sanırım. Kafamın içinde bir parti yapılmış sanki ve parti henüz bitmiş; tüm kir, pas, çöp ve partinin gürültüsünün hayaleti başımın içinde asılı kalmıştı. 

Gargantua ilerlemiyor. Anayurt Oteli'ne başlamıştım bir iki gün önce. Zaten iyi biliyorum bu romanı, filmini seyretmiştim epey oldu. Çok şaşkınım şimdi, nasıl güzel bir oyuncu seçimi yapmışlar. Macit Koper'i Zebercet diye tarif etmiş zaten Yusuf Atılgan kitapta. Bu kadar mı uyar, bir karakter bir oyuncuya? Ben Macit Koper'i çok severim, Aaahh Belinda'da hayran kalmıştım. Çok sade, abartısız oynar. Genco Erkal'la karşılaştırırım bir de, nedense. Biri fazla seçkin, çok fena aydın ve entelektüel(!) gelirken diğeri öyle olduğu hâlde, hiç göstermeyendir. Genco Erkal'a orta hâlli vatandaş, memur rolleri hiç yakışmazken, Macit Koper bu rollerin adamıdır, filan falan.

Hep uzatıyorum. Yatağıma gideyim, biraz okuyayım ben. Hiç okuyamıyorum evde, hiç. Yüz tane iş oluyor ve hiçbirisini yapmıyor, aynı zamanda okuyamıyorum da. Mentalist iyi gidiyor ama. İkinci sezonun, sanırım on dördüncü bölümüne geldim. Keyifli, kafa yormayan, tatlı bir dizi. Tatlı mı? Evet evet, bu diziyi seyrederken gülümsediğimi fark ediyorum ben;) Tüm yüzüme yayılan, kocaman ve aptal bir gülüş. İnsan yaşadıkça kendisine şaşırmalara da doymuyor, tanıdıkça büyük bir şaşkınlık önce, sonra belki muhteşem bir katharsis(!) Kim kaybetmiş, diye bir şey duydum sanki;) Öyle işte, ben iki huyumu daha keşfettim son günlerde; bir, çok romantik ve safım (bu iki özelliği bir sayıyorum), iki, grip aşısından mutlu olacak kadar zavallı durumdayım. 

Nasıl biter bu yazı, amin desem?

Salı, Ekim 04, 2011

sağlam bir hikâyen ve gidecek bir yerin yoksa...

 (filmin diğer afişini -türkçe- beğenmedim ben, oysa yukarıdaki çok güzel.)

“Ah, bir leş benim suçum, gökleri tutuyor kokusu;
En eski lânet, ilk kardeş kanı var içinde.
Dua edemiyorum, ne kadar istesem de,
Günahım ağır basıyor dua isteğimden.”

Hamlet/Shakespeare

Bugün boş günümdü, kahvaltıdan sonra koltukla bağımı asgari düzeyde tutmak için kendime söz verdim, hatta daha geceden başlamıştım telkine; oturmayacaksın, oturmayacaksın, oturmayacaksın (biraz şiirsel bir okuma yapmak istiyorsanız siz bu sayıklamaları öldürmeyeceksin olarak alabilirsiniz.). Aklımda bir süredir Nuri Bilge'nin "Bir Zamanlar Anadolu’da" filmine gitmek vardı, gittim rahatladım. Gidişim elbette(!) macera doluydu (justine nerede, saçmalıklar orada), 17.30 seansına gidecektim, bir saat önce çıktım evden. Yol uzun değil İzmir sonuçta, ama ne olur ne olmaz dedim, erken gittim. Yolda yine daldım ben, sahil yolundan güzel güzel giderken ilk sola sapmadım, biraz sonra sapayım şehir trafiğine girmeyeyim dedim, gidiş o gidiş. Çeşme otobanına girmişim mis gibi, çevre yolunda ilerliyorum, yanımdan da sinema binaları (alışveriş merkezleri) akıyor. Ne ara daldım, ne düşündüm bilmiyorum, o sıra Karma Police çalıyordu ve gerisini hatırlamıyorum;p Hah ha, bu günlerde "The Mentalist" seyrediyorum ya ondandır bu ifade verirmiş gibi hâllerim. Neyse, buradan bir çıkış olmalı dedim, zaten yol yön bilmem, bir de son aylarda (günlerde yazamadım çok uzun bir süre çünkü, yıllarda, yüz yıllarda bile olabilir hatta) ev, hastane ve benzin istasyonu şeytan üçgeninde dolanıp durduğum için unutmuşum iyice yolları. Narlıdere sapağı varmış, oradan döndüm allahtan, yoksa Bir zamanlar Çeşme’de! olacaktı size anlatacağım hikâyenin adı;) Uzatmayayım, buraya yazdıktan sonra yine The Mentalist seyredeyim diyorum, çok geride kalmışım ben, adamlar dördüncü sezona geçmiş ben biri bitirmiş kalmışım. Of, dizileri de seyret seyret bitmiyor ne çok sağlam dizi var öyle. (yabancı diziler elbette!) Uzatmıyordum değil mi; evet gittim sinemaya, aldım kahvemi ve çok çok güzel bir film seyrettim.

Ben Nuri Bilge sinemasına alışığım, hâliyle; yok çok uzundu, sıkıcıydı, filmde hiçbir şey olmuyordu lafları pek bir anlam ifade etmiyor benim için.  Uzun demişken; yine kısaltsa kısaltırmış ya, ben hiç sıkılmadım izlerken, eline sağlık iyi ki böyle bir film çekmiş dedim sadece. Yalnız önemsiz bir düşüncem var, onu kısacık paylaşayım sizinle. Bizim yönetmenlerimiz çektikleri sahnelere kıyamıyorlar, öyle seviyorlar ki bakışlarını; çerçeveledikleri her şeyi ama her şeyi bizimle paylaşmak istiyorlar. Montaj odasına boşuna giriyorlar aslında (tamam tamam abartıyorum, komiklik işte) orada attıkları bir sahne yok çünkü. Bir düzenleme yapıp, sahnelerin zaman kurgusunu halledip bitiriveriyorlar işi. Elbette bahsettiğim yönetmenin her sahnesi mükemmel, harika ve anlam dolu ama kendi bakışlarına kıyamadıkları da bir gerçek. Bak oysa Bunuel'e, Bergman'a bir iki örnek dışında 90 dakikada işi bitiriyor adamlar. Uzaklardan bir de Tarkovski var böyle uzun seven, fakat onu ayırıyorum, hem benim ilk göz ağrım, çok severim hem de Rus. Rusları karşıma almam dostlar, bir de mistik filan, hiç uğraşamam elin dindar Rus'uyla ;p

A, bu kadar geyik yeter,  filme geçeyim;

herhangi bir kasabada, bir içki sofrası muhabbetiyle açılıyor film, sonra bir cesedin peşine düşüyoruz.  Savcı, doktor, komiser ve yardımcıları dağ-tepe bir ölüyü arıyorlar. Taşrada zaman kolay akmaz, yine öyle oluyor; yavaş yavaş ilerliyor, bin çeşit insan doğası seyrediyoruz. Ortada bir ölü var, kafada ise farklı farklı ölüler. Savcının intihar eden karısı, kadının "sert" acımasızlığının altını çiziyor. Doktor "boşluğu" düşünüyor, şoför arabadaki ölünün yanına kavunu yerleştiriyor, muhtar köye mezarlık duvarı yapmak istiyor, savcı bir cezayı (kendisine verilen) sorguluyor, katil acıyı öteliyor; biz hepimiz biraz içkiliydik aslında. Düşünceler hepsinin karanlık kuyusunda, isteyen istediğini çekiyor oradan.  Kuvvetli esen rüzgâr, dalından düşüp amaçsızca diğer çürük elmaların arasına sürüklenen "sağlam" elma, kesilen elektrik, güzel bir yüz (melek mi acaba?), içi boşaltılan vücut, hepsi bir coğrafyanın yol işaretleri. İçine toprak dolmuş, kafasına türlü ıvır zıvırlar, ama her biri tanrının ilgisine muhtaç. Benim delirdiğim mesele budur; tanrı neden çocuklarını ayırır.*


Hiç sevmem filmleri anlatmayı ve hatta üzerinde konuşmayı da. Aynı şeyleri hissettiğimi düşündüğüm birisi yanımdaysa rahatımdır, susarım. Gerisi sayıklama zaten.

Çok güzel bir film Bir Zamanlar Anadolu'da. Ben sıkı bir roman okuyormuşum gibi izledim filmi. İzlemeyen varsa izlesin bana kalırsa, belki bir kentin, kasabanın, köyün neden bırakılamadığını daha iyi anlarız, içine toprak dolmuş bir ülkeyi düşünürken içimiz titrer, üzerimize sıçrayan bir damla kanla kalakalırız olduğumuz yerde. Üstelik gidecek hiçbir yerimiz yok ve hikâyemiz çok silik. 

-------------------------------------
* Tanrının çocuklarını ayırma hikâyesini biliyorsunuz zaten, Habil'in hediyesini beğenirken Kabil'in gönlünü de alsaydı belki… Yok, yok olmuyor öyle, kan hep akıyor. Akar.

--------------------------------------
p.s.: 
-Filmde tüm oyunculuklar harika. Özellikle muhtar rolündeki Ercan Kesal'ın oyunu unutulmaz. Nasıl gerçek bir tip yaratmış, gözlerime inanamadım izlerken. Bir de benim dedeme (ananemin üçüncü kocası, üvey sayılır ama ben öz sayar, çok severdim.) çok çok benziyordu karakter. Zevkle izledim. Muhteşem bir performans.

-Nuri Bilge'nin Mayıs Sıkıntısı'na bayılırım ben. Bu film de neredeyse onun kadar güzel. Yine de Mayıs Sıkıntısı ve Uzak filmine biraz daha bağlıyım sanırım. İklimler ve Üç Maymun bana göre daha gerideler. 

-Biraz önce güzel bir espri yaptım ama sildim. İkinci biradayım, her an saçmalayabilirim. Kontrol manyağı Justine!

- Durrell, Justine romanında; “Neden bu kenti bırakıp gitmiyoruz, Justine, neden kendimize böylesine kökünden kopmuşluk ve başarısızlık duygusuyla dolu olmayan başka bir yer aramıyoruz?” diye sorar. Bu filmi seyrederken bu soru kafamda dolanıp durdu, cevap; bilmiyorum.

-The Mentalist dizisinde, ajan Cho'yu oynayan aktör nasıl hoş, nasıl hoş anlatamam. Tamam Simon Baker (bir tanecik Patrick Jane’imiz) harika ama Cho boyunun kısalığı dışında harikulade. Laf aramızda ergen tipler gibi biraz bakındım nette, okumuş etmiş adam, akıllı üstelik;)

-Konu son anda, birdenbire, böyle dağıtılır işte; Anadolu'nun gerçek bir otopsisi yapılsa içinden sağlam deliler çıkar. Örneğe gerek var mı?;p

------------------------

son son son, gerçekten son not(!); Bakın ne geldi birden aklıma. Başlayamadım diziye, zaten biram bitsin yatacağım. Unuttuğum bir şey var, onu söylemeliyim. Ben felsefe sevmem, özellikle "sevmem". Yine de bu filmi seyrederken sevgilimin bana söyleyip durduğu (burada ister gülün, ister ağlayın) Heidegger'in varoluşçu felsefesi, "bırakılmışlık" ya da "fırlatılmışlık" fikri kurcaladı kafamı. Bu filme bir de öyle bakın isterseniz. Hepimiz dünyaya atıverilmiş varlıklarız belki de, tek sorun "kendimizi" düzgünce (evet, lego gibi) kuramamamız. Ne yapalım; olmuyor olamıyor bir türlü, sir! (ma'am mı demeliydim;p)

Perşembe, Eylül 29, 2011

ev ödevi ya da bilmece; sende olup bende tersi bulunan başka bir şey?*


" ... 'o' buralarda  bir yerlerde. ' içimin bomboş olduğunu biliyordu. '..."**



Bırak elindekileri hemen bir hikâye oku, hemen. Bira ısınmış, unutulmuş bir şeyler. Meyve mutfaktaki masanın üzerinde, oysa unutulmuş her şey hikâyede. Okudun, tekrar oku, belki uykunun bir köşesine kıvrılır, yüz kere dönmezsin yatakta, rahatsız etmemek için. Okuduğum hikâyede iki adam konuşuyor, konuşup tahmin yürütüyorlar. Bir kadın hakkında. İki erkek, arkadaşlar. Biri bir kadını seviyor. Doğrusu, sevdiğini anlatıyor, âşık olmuş bir kadına. Yüzünde kuşkularla yakalıyor arkadaşı onu. Sorduğunda (anlatıcı) "kadınları yeterince anlayamıyorum", diyor. "Kadınlar sevilmek içindir", diyor öteki, "anlaşılmak için değil." güvenemediği şeyi sevemeyeceğini söylüyor şüpheli âşık, bir kadın fotoğrafı gösteriyor meraklı arkadaşına. Fotoğraftaki yüzün gerçeği gösterip göstermediğini soruyor. Nasıl da sırlı bir yüz! Sırların kalıbından dökülmüş bir güzellik, aman tanrım binlerce kopyası olan bir Mona Lisa. Bir faytona bindiklerinde kadınla yaşadığı kısa macerasını anlatıyor. Hayır sarı bir faytona değil, sarı olmaz! Sarı cinnetin kıyısında durur. Bir akşam tanışıyorlar kadınla. Kadın gizemli mi gizemli. Buluşmuyor bir türlü adamla, mektuplar, notlar. Hep esrarlı bir hava. Bir buluşma günü kadın buluşmaya gitmiyor, adam kadını takip ediyor. Otel gibi bir yere giriyor kadın, odaların kiralandığı büyük bir ev. Arkasından bakakalan adamın kadının yere düşen mendilini almaktan başka yapacak bir şeyi yok. Akşam görüştüklerinde kadına bunu anlatıyor, dışarı hiç çıkmadım, tüm gün evdeydim, diyor kadın, mendili veriyor adam. Kavga, gürültü. Adam soruyor, kadın cevap vermiyor. Geri almanın mümkün olmadığı korkunçlukta sözler uçuşuyor havada, adamın kadına söylediği, ayrılıyorlar. Sonra bir mektup alıyor adam ama açmadan geri yolluyor. Bir ay sonra kadının ölüm haberini alıyor adam. O evin bulunduğu sokağa gidip sırrı ortaya çıkarmak istiyor. Ah, çok âşık o dostlar. Hafiyeliği gayet anlaşılır. Kiralık oda soruyor, odaların hepsinin bir kadın tarafından tutulduğu cevabını alıyor. "Bu kadın mı", diyor, fotoğraftaki âşık olduğu kadını göstererek. "Evet", cevabını alıyor, "ne yapıyordu burada", diyor, "bir adamla mı buluşuyordu." "Hayır", diyor otelin görevlisi, "çay içip, kitap okuyordu". "Odada sadece otururdu o."

Böyle işte. Adam, hikâyeyi dinleyen arkadaşına soruyor; "Kadın gerçeği söylemiyordur değil mi?" Arkadaşı verdiği cevapla onu rahatlatmıyor; "Bu odaları, sırf peçelere bürünüp kendini bir roman kahramanı gibi hissederek oraya gitmek için tutmuştu. Gizlilik tutkusu vardı ama kendisi sırrı olmayan bir sfenksten başka bir şey değildi." 

Âşık adamın sevdiği kadının fotoğrafına bakıp; "acaba"  diye sormasıyla bitiyor öykü***. 

(Portrait of Edouard and Marie Louise Pailleron/John Singer Sargent)

(Bakın nasıl da sır dolu bir resim! İyice bakın bir, bilekliğe değil, gözlerine, gözlerine değil, bir gözüne. Ben bu akşam uzun süre baktım bu resme, biraz daha bakayım, yatacağım.)

-------------------
*Eski bir konuşmadan.
**Kara Kitap'ta "Göz" bölümünde geçer bu cümle. Aynı "eski" konuşmada tekrar söylenir.
***Bu gece okuyup, size de anlatmaya çalıştığım öykü, Oscar Wilde'ın Sırrı Olmayan Sfenks adlı öyküsü. Merak edenler için şu kitaptan. Şuralarda öykünün tam metni var; ingilizcesi, ve türkçesi.

Çarşamba, Eylül 28, 2011

zor ama çok lezzetli bir yemek; Julie & Julia

Akşamları -yok, doğrusu geceleri- genellikle film izliyorum. Bir süre ara vermiştim, sadece okuyor ve boş boş tv'ye bakıyordum. Şimdi eski düzenime döndüm sanki. Akşam yemeğimi geç saatte yiyor, çay demlenirken film seçiyor ve ilk bardağımda filme başlamış oluyorum. Filmin ortalarında dişlerimi fırçalıyor ve bir bira açıyorum. Böyle basit bir düzen ve binlerce evde aynısının yaşandığına eminim. Niye böyle genelleme yaparak, saf saf konuşuyorum dersiniz; bu gece şehir çok net görünüyor gözüme de ondan;) Gerçekten öyle, oturduğum yerden şehrin manzarası inanılmaz net bugün. Niye bilmiyorum, belki hava çok temiz, belki benim miyopum geriliyor, belki hiçbiri, ama öyle sonuçta. O kadar ki, filmden başımı kaldırıp defalarca takıldı gözlerim manzaraya, meyve koymaya gittiğimde, bira almak için kalktığımda vs. vs. Eee tabii zaten uzun olan film üç-dört saatte bitti böylelikle. 

Dün gece seyrettiğim film çok kötüydü, romantik komediymiş; Letters to Juliet. Onu hemen geçelim. Bu gece Julie & Julia'yı izledim. Çok Hollywood, çok klişe ama tatlı bir film. Bir de bana yıllar önce (rahat iki yıl olmuştur) yaptığım bir yemeği hatırlattı daha da şirin oldu gözümde. Poliş'le beraber akşam yemeğine ne yapsak diye düşünüyorduk. Eski evde ve elbette yalnızdık. Yemeği şölen haline getirmezsek bütün gün tüm ağırlığıyla çöküyordu üzerimize. Yemek neşeyle yapılacak, bir kadeh şarap içilecek sonra film seçilip, konuşa konuşa seyredilecekti. Böyle sade bir ritüel ama yaşamak için ciddi istek veriyordu bize. "Zor bir tarif deneyeceğim Poliş!", demiştim. Hah ha, cesarete bakın;p Aslında rosto yapmak istiyordum, burada büyük bir parantez açmalıyım;) (öyle hatırlıyorum emin değilim. rosto kalbimde bir yaradır benim, ona takılmış da olabilirim. bir kere denemiştim, belki on yıl olmuştur, içi çok pembe kalmıştı. becerememiştim sanki, Poliş yemiş ve çok beğenmişti ama sonuçta Poliş benim yaptığım her şeyi beğenir. emeğe de ciddi saygısı vardır kardeşimin kötü demez asla. onun için, rosto konusunda soru işaretleriyle kaldım o günden beri. bir de çok çok sevdiğim Rosemary's Baby filminin bir sahnesinde rosto yiyorlardı ve ben bayılmıştım o sahneye. işte böyle komik, anlamsız bir anı, rosto travması yarattı bende;)) Ne diyordum, evet, rosto yapacaktım vazgeçtim. Bloglara bakarken Cafe Fernando'nun Julia Child yazısına rastladım ve o akşam Boeuf Bourguignon yaptım! Valla atmıyorum, yaptığım en zor ve yapımı en uzun süren yemekti fakat bir o kadar da lezzetliydi. Aman tanrım nasıl bir deneyimdi o öyle; kaynamalara doymayan et, mutfağı saran ve kim bilir kaç gün gitmeyen şarap kokusu. A, şarabın içinde yavaş yavaş pişiyordu et, ondan yoğun bir lezzeti vardı sanırım. Böyle işte, Julie & Julia filminde de bu yemekten çok bahsediliyor. Ben tarife bire bir uyarak (acaba!) yapmış ve memnun kalmıştım. Aklınızda olsun sizin de, belki güzel bir et yemeği yapmak istersiniz, bu tarif gerçekten çok iyi. 

Filmde karı kocanın (hem Julia hem de Julie'nin) muhabbeti çok tatlıydı, keşke herkes öyle geçinse. Yemiyor tabii, o güzel yemekler bir şekilde yeniyor da, geçinmek yemiyor;p Kötü bir espri ile geceyi bitiriyorum ne kötü. 

Bon Appétit;p

-----------------
 p.s.: -Cafe Fernando sitesini pek sevmem ben, söylemeden geçemedim.
-Meryl Streep'i hep sevdim, bazen "hafif" baydığı oluyor ama çok zarif bir kadın, hoşuma gidiyor konuşması, tarzı, giyimi, her şeyi. 
-Filmin yarısında Ayhan aradı, Amerika'ya gidip şöyle devrim niteliğinde işler yapmayan bir arkadaşa sahibim. Yani bir Julia Child'a bakın, bir de Ayhan'a. Kadın Fransa'ya gidiyor ve harika bir kitap yazıp, hayatını tümden değiştiriyor. Bizimkisi ise, yakında gelirim havalar çok güzel New York'ta diyor;p Ho ho, sen buralara bakma daha Ayhancığım, intikam böyle alınır işte;)
-Zor bir yemek, şu bu diyorum da, ben dün gece saat üç buçukta, evet evet tam olarak gecenin köründe çemen yapmış insanım, bana herhangi bir tarif koyar mı, allah aşkına?;)
-Filmi seyrederken Bomonti içtim. Çok ilginç bir tadı var bu biranın, sanki birazcık beyaz şarap gibi. Birazcık ama.
-Filmde blog sahibi olmak ve hiç tanımadığın insanlara seslenmek üzerine de hoş şeyler söyleniyor. Onu da seyredince görürsünüz artık, ben hemen yatmalıyım. 

Cumartesi, Eylül 24, 2011

rüyaya sızan roman; Döşeğimde Ölürken


"...Zamanın içine bir dolanıp karışabilsen. Bu iyi olurdu işte. Zamanın içine bir dolanıp karışabilsen iyi olurdu..."


Bir rüya gördüm. Hiç aklımda yokken, hatta okuduktan sonra, içindeki derin hüznü özellikle unutmaya çalışırken, ve başka bir kitap okumuşken ondan sonra, bir gün önce de komik bir romana başlamışken, bir rüya gördüm. Döşeğimde Ölürken kitabındaki Cash vardı rüyamda. Cash'in bacağı çok ağrıyordu, acı çekmediğini söylüyordu ama ben biliyordum. Kitabı okurken düşündüğüm her şey rüyama da geçmiş, bunu anladım yine rüyamda şaşırarak. Yapmayın dedim, babasına ve diğer kardeşlerine, bacağa çimento dökmeye çalışırken onlar. Kitabın tüm kapaklarına bakmıştım okumam bitince. Bir kapağı hiç beğenmemiştim. Aslında fena değildi ama arabanın olması, o kapakla arabanın mahsus imlenmesi bana tuhaf gelmişti. Oysa bırakın arabayı, ailenin onları başka bir kasabaya götürecek hayvanı bile yoktu. (Okumayanlar için -çok kısaca- konu şöyle; çok çocuklu bir ailenin annesi ölür ve vasiyeti üzerine ölüyü başka bir kasabaya gömmeye götürürler. Biz bu olayı farklı farklı karakterlerin ağzından işitiriz. Gerisi okunmalı tabii, hiçbir anlatmanın veremeyeceği güzellikte bir dili var romanın. Bilinç akışı tekniği hem tüm karakterlerin ruhuna nüfuz etmesini sağlıyor okuyanın hem de şiir gibi dinliyorsunuz konuşanı.) İşte o kapak da aynen gördüğüm şekilde oradaydı; rüyamda. Bir o arabaya koşuyordum (bekleyen iki kişiye), bir Cash'in yanına. Ben rüyamda çok çok üzülürsem sanki katıla katıla ağlıyormuş gibi olurum, konuşamam. Konuşamıyordum yine. Yapmayın diyordum sadece, niye böyle yapıyorsunuz?

Bir ailenin bu kadar sancılı bir yolculuğa çıkması, farklı farklı huylarla üstelik, bir ölüyü taşıması hiçbirinin bilmediği bir yere (kasabadan değil, toprağın altından bahsediyorum), çok zor. Tüm aileye karşıdan baktım okurken. Anlamaya çalışarak, anlamayarak, anlamanın mümkün olmadığı bir uzaklıktan, çok yakından, kendi yolculuğumu iterek kıyıya, çok uzaktan o aileye baktım. Babaya acıdım, kızdım, Jewel'i kardeşleri adına kıskandım, atıyla kurduğu ilişkiye hayran kaldım, Dewey Dell için üzüldüm, çocuk o, yol göstereni de yok dedim defalarca. Cash'i özellikle sevdim. deliren Darl, annesinin bir balık olduğunu düşünen Vardaman hep bir adım ötemdeydi, omuzlarına dokunmaya korkup, sesimi duymalarını istediğim mesafede. 

"...Yaşantılarımız nasıl da esinti-siz'e, ses-siz'e dolanıp, karışıp gidiyor, yorgun hareketlerimiz yorgun yorgun eski özetleri yeniden anlatıyor; geçmiş zorunlulukların yankıları tel-siz'ler üstünde el-siz: günbatımında kızgın davranışlar takınıyoruz, yapma bebeklerin ölü hareketleri. Cash bacağını kırdı, şimdi de talaş akıp gidiyor. Ölüme değin kanıyor Cash kanıyor..."

Bundan kim bilir kaç yıl önce, bir Aralık akşamında (sonradan gece oldu) abim, annem ve ben babamın ölüsünü taşıyorduk ananemin köyüne. Yılbaşı günüydü, 31 Aralık, babam birkaç gün önce ölmüş, biz sonra duyduk. Hastaneye görmeye gitmiştik, farklı farklı şehirlerden yola çıkıp, Ankara'da buluşmuştuk. Abim yatılı okulda, ben yatılı okuldaydım, izin almak zor olsa da işin içine hastalık girince kolaylaşıyordu her şey. Beni seven dindar bir müdürümüz vardı, ben onu sever miydim bilmiyorum şimdi, ama beni sevdiğini iyi biliyorum. Odasına çağırıp, babanı görmeye gidebilirsin, demişti. Biraz anlamıştım aslında, ama çocukken neyi anlayıp neyi anlamadığını ne kadar bilebilirsin ki? Benim annem bir balık dönemindesin daha, neyi, ne kadar, bilebilirsin? O kısım çok karanlık, görme hayaliyle gidip, ortada bomboş (oturacak yer yoktu, yoktur) kalma kısmı, geçelim. Yolu hatırlıyorum şimdi, nasıl bir kar yağmıştı anlatamam. Sanırım o kış benim gördüğüm göreceğim en çetin kıştı. Yola çıkmak istemeyen ambulans şoförü -haklıydı, yılbaşı gecesiydi o gece-, doktorun onu ikna çabaları, silik kareler şeklinde beynimde, sonra rüyamda. Böyle olur hep, size de olur, bilirim. Karanlıkta yoldaydık biz, Gerede taraflarında (sonradan oraya tayinimin çıkacağını tahmin edebilir miydim? yok, hep dediğim gibi tanrı şakacıdır) ambulans yolda kaldı, gitmiyor. Deli gibi kar yağıyor, ben annemin yanında öndeyim, Abim tabutun yanında, önde yer yok. Erkekler daha mı sert, ağlamıyor. Oysa o da çocuk. Hiç ağlamadı sanki o gece, ya da sonrası, ben görmedim. Lastiklere zincir takmaya çalışıyor biri çocuk, iki erkek. Biz annemle arabadayız. Ne kadar kaldı anne, diyorum, az kaldı diyor. Altımı ıslatıyorum, az kelimesini ölçüp biçecek büyüklükte değilim. Üstelik altımı ıslatmaya da alışığım çocuklukta. Neredeyse ortaokula kadar, evet bilinçaltı benim sığınağım. 

"...Kelimelerin bir şeye yaramadığını anladığım zamandı; kelimelerin söylemek istediklerine bile uymadıklarını..."

 (Kıbrıs'tayız; ablam, abim ve ben.)

Kadını gömerler, ölü bir kadının iç sesini duyurur bize Faulkner, çocukların terini, güzelliğini, çirkinliğini görürüz, babanın yeni dişlerini, karnında bebek taşımayı, onu düşürmeyi, bunun hiç yazılmayan sancısını, yangının sesini, deliliğin gelişini, bir balığın derisinin sen istediğinde "kokmayacağını", asla kokmayacağını anlarız. Ve sonsuz bir minnet duyarım bu yazıları yazan kişiye. Rüyamı kabusa çevirse, korkuyla uyansam bile, öyle. Hem çok iyi bilirim ben; "...hiçbirimiz tam deli ya da tam akıllı değiliz, denge bir yana doğru kaymadıkça..."


--------------------------------------------------------------------
p.s.: -Bu yazıyı yazarken bira içip, yukarıdaki şarkıyı dinliyordum. Bir şarkıyı yıllarca dinlemeyip, sonra bin kere dinlemek nasıl iyi gelir insana bilir misiniz? İşte, iyi oldum ben de.
-Kitabın diğer kapaklarını merak edenler için, şurada bir post var. 
-Şimdi komik bir şey seyretmeliyim, mesela mesela..., neyse bulurum bir şey, olmadı Gargantua var, bu gece çözümler bitmiyor, ne hoş.
-Yazıdaki tüm italik cümleler, alıntılar Döşeğimde Ölürken romanından. 

Perşembe, Eylül 22, 2011

kötü havaların ilacı; komik filmler ve Gargantua

 Fotoğraf Pixdaus sitesinden,boogadee kullanıcısına ait.

"...Gelin şimdi: Bugün yahut yarın filan şehre gideceğiz, ve orada bir yıl geçireceğiz, ve alışveriş edeceğiz, ve kazanacağız, diyenler; sizler ki yarın ne olacağını bilmezsiniz. Hayatınız nedir? Biraz vakit görünen ve ondan sonra görünmez olan bir buğusunuz..."

Yakubun Mektubu / Bap 4 / Yeni Ahit-İncil


Geldi işte. Pazartesi gecesi, hatta sabaha doğru balkona çıkıp biraz gökyüzüne bakmıştım. Hiç yıldız yoktu, anlamıştım havanın bozacağını. Dün sabah soğuk soğuk esiyordu, akşam yağdı. Arabayı camlarını silmeden kullanmaya çalıştım, silecekler de bir yere kadar yardımcı oluyor tabii, yazık bana;p Bu sabah merdivenleri temizleyen kadın yine uyandırdı beni. Suyu bir hafta önceden hazır ettiğim hâlde, inatla beni uyandırmasının "deeeerin derin anlamını" bir türlü bulamadım. Bir türlü diyorum çünkü onunla konuştuktan sonra uyuyamadım, bunu düşündüm. Bir saat döndüm yatakta, ı ıh olmadı. Neden yapıyorsun bunu, diye sorduğumda; aşağıdaki kadın koymamış su, istedim ama acelesi varmış, veremem şimdi dedi ve gitti, kusura bakmayın, diyor. İnanılmaz dramatik, komik, trajik, kadın ayakta olduğu, uyumadığı hâlde bir dakikasını bile harcamıyor, ben tüm uykumu veriyorum uyduruk bir temizliğe. Akşam nöbet var üstelik. Yapma bunu, lütfen, dedim sadece. Aptalcaydı, gün böyle kötü başladı.

Komik şeyler seyretmeye çalışıyorum. Evvelki gün Bad Teacher'ı izlemiştim, ondan sonra Bridesmaids filmini.  İlk film kötüydü, bir iki yerde güldüm ama olur o kadar, adı üstünde komedi filmi. İkinci film biraz daha iyiydi. Poliş'e yazdığım gibi iğrenç esprilere ve mide bulandırmaya bu kadar heveslenmeseler daha güzel olacak komedi filmleri fakat olmuyor işte, o tarzın da seveni var elbette. Dün gece komedi diyetimi bozdum, aslında tam olarak bozdum denemez; yine komedi filmi arıyordum sonra elim ilk önce Kaurismaki'nin La vie de bohème filmine gitti, sonra da  uzun süredir bekleyen Rabbit Hole'e. Dramın dibine vurdum sizin anlayacağınız. Filmin ortalarında ben bir güzel ağlayayım bari, dedim, sonra telefon geldi unuttum. Hah ha, inanın bu günlerde hayat çok tuhaf ve komik, ağlatırken güldürüyor. Ya da tam tersi;p

Kitaplarda da aynı stratejiyi uyguluyorum, biraz daha keyif. Gargantua'ya başlayacağım bu gece nöbette.  Rabelais'in bu en bi la la la eserini yıllardır okumak istiyordum. Alıklar Birliği'ni okurken, hadi bundan sonra, dedim ama kaldı öyle. Bu zamana kısmetmiş, hayırlısı olsun bakalım. Kayda değer bir şey olursa sizi haber ederim, şimdilik böyle.

Artık yemek hazırlamalıyım, nöbetin başlamasına iki saat on beş dakika kaldı. Yemek konulu yarışmalarda olduğu gibi süreyle yarışacağım şimdi, bir iki üç, başlıyorum!

Salı, Eylül 20, 2011

kış temizliği!



(Pavement, Creedence Clearwater Revival, Dinah Washington sizler için söylüyor, hadi bakalım herkes işinin başına!)

Temizlik yapmam gerek. Geçen yapmıştım, bu sabah şöyle bir alıcı gözüyle baktım da, pek bir anlamı yokmuş o kadar yorulmamın. Hiç ama hiç temizlik yapılmış gibi durmuyor ev. Kaç gündür kafayı takıp duruyorum bir şeylere, amaaaan en iyisi evi temizlemek. Yaz da bitti bitiyor. Delirmemek işten değil. 
Akşam temiz evimde çayımı içerken bir şeyler yazacağım buraya. Bu koltuktan kalmak için bir motivasyon şart. Yoksa olmuyor böyle, allahallah!

Siz de Mungan'ın şiiinden buraya aldığım alıntıyı okuyup, şarkıları dinleyin. Hayat size güzel valla;p


"...
yaz biter
eskir geceler, serin hüzünlü
yeni mevsime hazırlık ömrün teğel yerleri
bir yanı telaş, bir yanı ürperten yaz sonu ikindileri
çıkarır sizi dalgın derinliğinizden
yaşadığınızı duyarsanız teninizde
bir zamanlar okumuş olduğunuz kitapları özlersiniz
sıcak odaları, beyaz, temiz yastıkları
ahşap pancurları
yaz bitti
bitmeyen şeyler kaldı geride

yaz bitti

yaz bitti
yüksek sesle söylüyorum bunu kendime
her yerde söylendiği gibi
yaz bitti
yaz bitti
hiçbir şey hiçbir şey
hiçbir şey
yalnızca üşüyorum şimdi

..."

yaz bitti/m. Mungan



------------------------- 
p.s.: Şiirin tamamı için bkz; epigraf 
Bir de kısacık not; bu yazıyı daha önce yazdım, ama şarkıları yüklemek uzun sürdü. Yoksa ev temizliğine akşam saat  beşte(!) başlanır mıymış yahu? Çok ayıp! Dört olsa neyse, hmmm...;)