Cuma, Eylül 28, 2012

i hurt myself today

 (foto şuradan)
(Johnny Cash-Hurt)

Ah, o bildik yaralar... Bloglara doğru düzgün bakamadığımı, bir şey yazamadığımı, selam filan veremediğimi söylemiştim daha önce, uyur gezer hissiyle geziyorum buralarda. Radyoz'yi açıyorum ama, arada tıklayıp sonbahar fotolarına, alıntılarına ve müziklerine dalıyorum. Pek keyifli, dinlendirici bir eylem bu, tavsiye ederim. Bugün benim seçmemi yayınlamış, merak edenler için şurada;

radyoz ve sonbahar 

p.s.: Burayı okuyanlardan küçük bir isteğim olsun; devamlı konuştuklarım, hiç seslenmeden sarı kent'i gezenler, sadece göz atanlar, çok yakınlarım vs. vs, onların da sonbahar şarkı, kitap ve fotolarını merak ediyorum ben. radyoz'ye bir uğrasalar ya, ne hoş olur. (zelda'nın mail adresi;radyo_z@yahoo.com.tr) Küçük şeyler hayatı yaşanır kılıyor, dudak kıvırmayınız efendim.

A, bir de fotoğraf Possession filminden. Ben seyredeli yıllar oldu, Poliş'in (clea) tumblr'ında görünce heyecanlandım yine, çok güzel filmdir çok. Bir seyredin bence, inanılmaz etkili bir oyunculukla karşılaşacaksınız, şok edici, yıpratıcı. Adjani, müthiş bir kadın, bunu bilir, bunu söylerim ben. Öyle.

Cumartesi, Eylül 22, 2012

ben, sıkıntıyı buruşuk bir iç çamaşırı gibi saklayan ben, nasılım?*

(İstanbul Arkeoloji'den)

 
(bu yaz geçen... deniz kızı eftalya)

Her şeyin üstüste geldiği zamanları bilirsiniz. Benim klasik lafımdır; bazen öyle olur. Bazen öyle olur, toparlayamazsınız, ne kafanızdakileri ne de etrafınızdaki "şeyleri". Hızlı düşünmek işe yaramaz, yavaşlığınıza ayak uyduramazlar, gülmeler, ağlamalar hep beyninizin çekmecelerinden çıkarılıp yerleşirler yüzünüze. Ya da ben öyle yaparım. Konuşmayayım şimdi sizin yerinize de, ben bu şekilde sıkıntılarımı ertelemeye çalışırım. Elimi, yüzümün önünde bir sinek varmış gibi sallarım, kovaladığım düşünmek istemediğim sıkıntılar olur. "Hadi, git şimdi", işte, bir el hareketiyle dağılan sorular sayesinde kendime nasıl olduğumu sormam. En korktuğum soru budur. Sahi, ben nasılım?

Böyle bir yazı yazmak amacıyla oturmadım buraya, uzun süredir istediğim, yazın kısa bir özetini çıkartmaktı. Tatil fotoları çok keyifli (evet, güzel anlar kayıt altına alınır), onlarla neşeli, bana iyi gelecek bir yazı yazmak istiyordum. Olmayınca olmuyor. Bugün çok uykum var, sabah erken kalktım ve sıkıcı bir iş için dışarıdaydım. Onun için sanırım, gözlerim kapanıyor, ama ben inat ediyorum. Geç yatılacak. Basit bir kliniğe gittim öğlen, oradaki çalışanlara gülümsemek, doktorla öylesine konuşmak bile o kadar zor geldi ki, keşke bayılma huyum olsaydı dedim, ne güzel iş, bayıl toplasınlar. Yabancı dizilerde kusma alışkanlığı vardır, bilirsiniz, hani birisi aldatılır ve hemen arkasından lavaboya ya da tuvalete koşar karakter. Karın seni aldatıyor, hoop koş hemen lavaboya, kus geçsin. Kocan şunu yapmış, bayıl gerisini onlar düşünsün. Hah işte, öyle bir lüksüm hiç olmadı benim. (evet, bunu yazarken ben de güldüm;)) Tamam, kısa süreli bir kurtuluş, fakat olsun, hep bilinç hâlinde olmak fazlasıyla  sıkıcı. Biraz mola istiyorum.

Bu akşam Ben Ruhi Bey Nasılım'ı okudum tekrar ve tekrar. Kim bilir kaç kere okumuşumdur bu şiiri. Her okuyuşta etkili, kusturup bayıltmasa da kalbini acıtıyor. Bende olan bu en azından. Kalbim sıkıştı, içim daraldı, daraldı ve soluğu burada aldım. Ruhi Bey, kısacık bir zaman isteyen bir adam, kısacık bir zaman parçası. O zaman parçası geçtiğinde eline, belki elindeki buruşuk iç çamaşırını atacak, saklamaktan vazgeçecek. Sıkıntıyı saklayınca değerlenmiyor. Hep kaybeden Ruhi Bey, günlerin rengini değiştiriyor; kahverengi çarşamba sarı, cumartesi oluyor. Sezgilere pek açık Ruhi Bey, seziyor. Adamlargülüyorlarsaiyi, gülmüyorlarsageneiyi, bunu seziyor  Ruhi Bey. Sezgilere pek açık, sadece nasıl olduğunu bilmiyor. (bakın anılarım yine yokladı beni, sezgi ve bilgi aynı şey değildir diyorlar. sezgi epistemolojik değildir, filan diyorlar. peki, desinler bakalım.) Bir treni görmemenin daha iyi olacağını düşünüyor, ve dünyada tren olan her şeyi. Böyle üşümüyor musunuz Ruhi Bey, Önümüz kış Ruhi Bey? 

Vaktim yok görüşmeye kimseyle!, diye sinirleniyor Ruhi Bey, gülümsüyorum. Kimseyle görüşmeye vaktim yok benim de. Kimseyle. Yıllardır, görüşelim tabii diye kapatıyorum telefonları, sanki tüm zamanlar kaybolmuş, bir yere gitmişler ve ben dönmelerini bekliyorum. Eski tanıdıkları görmek zor, yeniler en azından elindeki buruşmuş iç çamaşırını görmüyor. Eskiler de görmüyor -kimse kimsenin umrunda değil-, ama onların yüzünde sen geçmişi görüyorsun. Kötü bu, en iyisi kimseyle buluşmamak. Evet, en iyisi bu. Zaten, günlerim ailem (o kadar azlar ki, sayması bile komik) ve C. ile konuşmakla geçiyor. Aferin bana, Ruhi Bey hâlâ bir aferin alamadı tabii, bir sıfır öndeyim;) O acıyı ve sevinmeyi bile unutmuş, ben sevinmeyi biliyorum. Yüzüme keyifli bir gülümseyiş konduran her şeyi seviyorum.

Geçenlerde, tamamen tesadüf eseri şu cümleyi gördüm;  "...kimseler görmedi ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim...". Elektra twitter'da paylaşmış, çok çok sağolsun. Şükrü Erbaş'ın düzyazı şiirinden; ve güz geldi ömür hanım. Şiirde en çok bu cümleye takıldım, sonra, "... içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına, ben geçtim..." cümlesine. Aklıma hemen Zebercet geldi. Nedenini, niçinini bırakalım şimdi, aklıma Zebercet'in bu dünyadan geçişi geldi. Onun geçişini unutmayalım, bu dünyadan Ruhi Bey gibi "nasıl" olduğu sorulmadan, kalplerindeki ezici ağırlıkla geçişlerini unutmayalım. Belki de tek vasiyetim bu olmalı kendime ve hepinize.  "Ben nasılım" sorusu kadar büyük bir ceza yoktur, lütfen onları unutmayalım.

 --------------------
*Bahsi geçen şiirden. 

Salı, Eylül 11, 2012

kalbinde bir yıldız hayaleti var, konuş onunla




Sabah yine kötü bir rüyayla uyandım. Gün içinde ne yaşadıysam yaşadıklarım rüyama bambaşka şekillerde, ama ana unsurlar "illaki" korunarak giriyor. Üzüldüysem, rüyamda ağlıyorum, acı çekiyorum, kavga, gürültü, karmaşa. Sabaha karşı yatmıştım zaten, boynumu tutarak yataktan kalktım, hemen kettle'ı çalıştırdım, kendime gelmem için küçük numaralar bunlar. Çay demlenecek, demlenirken çıkan o ses boynumun ve başımın ağrısına iyi gelecek, fikir bu, eh tutarsa. Telefonla konuşurken bir kanat sesi duydum (amaçsızca dolaşıyordum suyun ısınmasını beklerken), çok çok şaşırdım gördüğüme; küçücük bir serçe girmiş salona ve kendisini bir duvara, bir kütüphaneye savurup duruyor. Ne yapacağımı şaşırdım tabii, korkuyor, korkusuyla beni de şaşırtıyordu. Kendisine zarar verecek diye delirdim, niye girdin buraya şaşkın, çıksana, hadi diye zavallı kuşla konuşurken başımın ağrısı da geçti, kuş da nasıl çıktıysa çıktı evden. Zaten sadece nasıl çıktığı değil, nasıl girdiği de muamma, öyle yüksek ki ev, o kadar yükseğe uçacak kanat bile yoktu onda. Küçükken başıma böyle bir olay gelmişti, beş yaşlarında filandım, ananemin evindeydim ve benim yattığım odaya girmişti küçük bir serçe. O zaman da çok heyecanlanmıştım. Kuşun annesi camı tıklayarak kurtarmaya çalışıyordu onu ya da varlığını haber ediyordu yavrusuna. Neyse, ben ağlayıp üzülürken ananem çıkarmıştı kuşu. Hiç unutmadığım görüntülerden biridir bu da. Şimdi aklıma Beckett'ın Godot'yu Beklerken oyunundan bir konuşma geliyor; vladimir (didi) estragon'a (gogo) neyin var diye sorunca,  bedbahtım! diye bağırarak cevap verir gogo. arkadaşı temrin hâline gelmiş sohbetlerinin sarhoşluğunda, "atma!", der, ne zamandan beri? Unuttuğunu söyler gogo. İşte beynime yapışan cevap bu lafın üzerine didi'den gelir; "ne olağanüstü oyunlar oynar hafıza!" eee? diye bitirir konuşmasını. "ne yapmalı? ne yapmalı?", hep mutsuzdurlar. Bilinçaltına hapsedilen bir şey onları böyle yapar. Ne yapmalı? Ne yapmalı?

 (ben online izlemedim, ama youtube'da böyle bir seçenek de var. karar vermek size kalmış. izlemek isteyenler fotoğrafa tıklayabilir. yalnız uyarayım, burada seslendirme türkçe. ve şimdi biraz baktım da, bence çok ruhsuz olmuş bu versiyon.)

Geçen gün harika bir belgesel izledim. Muhteşemdi. Journey to the Edge of the Universe, belgeselin adı. İstanbul'daki son gecemde C. ile sabaha kadar bu konulardan konuşmuştuk. Sonra belki konuşma başka meselelere kaymıştır ama ana derdimiz evren idi. Konuştukça ufaldığımı hissetmiştim, küçücük olduğumu. Toplu iğne gibiyiz değil mi demiştim karanlıkta, kendi sesimden çekinerek, daha küçük diye gülüp sımsıkı sarılmıştı bana. C.'nin koynuna sığınsam da yolunu kaybedip benim evime giren, kendini oradan oraya savuran serçe gibiydim. Hepimiz öyleydik, tüm insanlık. Ne tuhaf bir kelime insanlık ve asıl kimliğimiz "insanlık" mı gerçekten? (geçen gün ihsan oktay anar'ın eski bir söyleşisine denk gelmiştim. orada böyle diyordu yazar, sevmiştim.) Saat sabahın beşi olmasa ve ertesi gün ben uçağa yetişmek o da işe gitmek derdinde olmasaydı, kalkıp hemen o saatte izleyecektik belgeseli. O benimle tekrar izlemek istiyordu, ben çok merak ediyordum. Geçen gün, sonunda izledim, zaten kafam rüzgârlıdır, o saatten sonra daha kötü oldu. Beynimde güneş sistemleri, yıldızlar, nebula, süpernova dans ediyor artık;) Bununla da yetinmedim, hiç plansız, hiç ama hiç düşünmeden uzun süredir izlemeyi ertelediğim Trier'in Melancholia'sını izledim dün gece. Ne saadet! Tesadüfe bakın ki o da hemen hemen belgeselle aynı konudan bahsediyordu. Elbette biri kurgu ve derdi başkaydı, ama işte gezegen üstüme üstüme geliyordu yine. 


(filmin afişi bu değil tabii, ama ben bunu tesadüfen buldum ve çok sevdim, üstelik filme daha çok yakıştırdım. şuradan.)

Burada filmleri uzun uzun anlatıp, özet geçmeyi sevmiyorum, bilen bilir. Sadece ben Melankoli'yi sevdim, bunu söylemeliyim. Filmi izlemediğim için etrafın lafına çok kulak asmamaya, duymamaya çalışıyordum, fakat genellikle (benim çevremde ya da) eleştiriler kötü olduğu üzerineydi, bu aklımda kalmış. Trier'in filmleri hep böyledir burada sorun yok, zaten sevdim kelimesi de yanlış bana kalırsa, onun filmlerini sevmek zordur, en fazla şaşırtır, konuşturur vs. vs. Şimdiye kadar hiçbir Trier filmi benim filmim olmadı (hoş Melankoli de değil ya, neyse), yönetmenin fikrine katılmadım, ama hep konuşturdu, önemliydi izlediğim filmler. Bu film çok tuhaf bir zamanıma denk geldi, kısaca; zaman, ortam, mekân çok müsaitti, iyi oldu. Filmde en çok, Justine'in ablasına "dünya kötü, dünya için üzülmemeliyiz" demesini unutmadım. Yönetmen her filminde bunu yapıyor, kötülük felsefesini sınıyor insanlar üzerinde, Dogville'de sevmemiştim bu felsefeyi, İvan varsa Alyoşa da var demiştim ama burada olmuş. "Kimse özlemeyecek ki", lafı kalbimi acıttı, bir de Claire'in küçük çocuğunun korkusu. Çok çok savunmasız çocuklar, her şeye inanmaya hazırlar. Öyle korkunç bir durumda ben de Justine gibi, sihirli mağara yapar içine sığınırız desem Lily'ye ve iki üç çalıdan ne idüğü belirsiz bir korunak yapsam, inanır bana. Gözlerini kapar ve kalbinin tüm saflığıyla inanır. İşte bu anlattığım sahne; filmin sonundaki arkaik "sihirli" mağaranın içinde gezegenin çarpmasını beklemeleri öyle dokunaklıydı ki, sırf bunun için bile çok önemli bu film. Karmakarışık aletleri boş verip ilkel metal yuvarlağın içinden taşan görüntüye kalmaları inanılmazdı, ben çok etkilendim. 
Yine de filmin ilk yarısında sevmediğim, komik bulduğum şeyler fazlaydı; oyunculara söyletilen replikler, Justine'in anlamsız bunalımı, babanın inatla ve bir yerden sonra komik bir şekilde umursamaz davranması ve annenin tuhaflığı (böyle manyak davranacaksa, gitmeseydi bir zahmet düğüne) saçmaydı, Trier ilgisiz aile durumunu abartmış, ve bana kalırsa karikatürize olmuş ilk bölüm.   Ne zaman ki gezegenle yakınlaştık, temasımız arttı, o zaman film güzelleşti benim için. Neyse, sonuçta ben filmi sevdim ve belgeselle üst üste izlemem hoş oldu. (c.'ye kalırsa kötü olmuş benim için, delireceğimi düşünüyor adam;)) Şimdi sırada Another Earth filmi var, o da uzun zamandır bekliyor izlememi, sırasını beklemiş demek ki. 

Böyleyken böyle; filmler, gezegenler, dünya, kötü insanlık ve sokak düğünleri derken bu yazıyı da bitirmenin vakti geldi. Sokak düğünleri nereden çıktı demeyin, o hep vardı (başlangıçta kaos olması gibi, evet) dün akşam yedide başladılar, gece susup, güç toplayarak öğlen bir sıralarında (uyandığım gibi!) tekrar başladılar.  Uzun hava, uzun hava, yakarış, bağırtı. Oysa bilmiyorlar, nasıl ki "Auschwitz'den sonra şiir yazılmaz", ise Thetis ile Peleus'un düğününden sonra düğün de yapılmaz. Thetis gözyaşı dökerek evlendi, birilerini rahatsız edip etmediğini düşünmeyen gerizekalılar için bu her şey gibi bir ayrıntı tabii. Bilmiyorlar demeyin sakın, bildikleri şeyleri önemsiyor mu sanki bu muhteşem "insanlık"?  Kalpleriyle konuşuyorlar mı sizce?

Kalkayım ben, yemek yemeyi unuttum, işe gitmeyi unutmayayım. 
----------------------------

p.s.: -Yukarıya eklediğim ilk şarkı Purcell'in Atinalı Timon'undan, koronun söylediği "who can resist such mighty mighty charms" bölümü. Ben bu aryaya bayılırım. Kim karşı koyabilir böyle bir çekiciliğe, şarkıyı dinleyin bana hak vereceksiniz. 

-Tatil fotolarını düzenleyip duruyorum, aslında tatille ilgili bir yazı yazmak istiyordum. Neye niyet neye kısmet oldu yine. Bir dahaki sefere, umarım.  

Cuma, Ağustos 31, 2012

sabah sabah




Saat sekizde kalktım. C. işe giderken ben de uyandım, hep uyanıyorum -hatta ondan önce uyanıyorum, niye bilmem-. Diğer günler uyansam da kendimi uyumaya zorluyordum tekrar, bir iki soru, bir iki düşünce ve hoop uykunun kollarındasın, bu sabah öyle olmadı. Banyoya gittim, uzun uzun saçlarıma baktım. Dün akşam yıkadıktan sonra taramamıştım, kabarmamış, Poliş'in dediği gibi bukle bukle olmuşlar. Onlar, yani saçlarım, benden sonra da yaşayacak, benim koklayamadığım havayı koklayacak, benim görmediğim şeyleri görecek tuhaf şeyler. Geçen arkeoloji müzesindeyken (ne zor işti benim için orada bulunmak, kimse bilmez) bir mumyanın saçlarında oyalandım. Eski Mısır'dan bir hükümdar, bir firavunun saçları. Her şeyi ölmüş, bitmiş, sadece bir tutam saçı kalmış başında. Dirsekleri erimiş, pelvisi -bilirsiniz işte kasığındaki kemikler-, omuzları, gözleri, göz çukurları, ayağındaki serçe parmağı, her şeyi, bir tek saçları yaşama numarası yapıyor. Numara diyorum çünkü sanırım saçlar da insan öldükten belli bir süre sonra ölüyorlar. Bir müddet yaşıyorlarmış, evet ama sadece o kadar. Bir zamanlar Aşk ve Öbür Cinler'ini okumuştum Marquez'in orada da böyle bir hikâye vardı anlatılan. Çok güzeldi, unutmuşum şimdi. Hep unutulur. Neyse. Şimdi şöyle bir topladım saçlarımı, omzuma değmesinler istiyorum, değmesinler çünkü siz de bilirsiniz ki; dünya çıplak omuzlar üzerinde durur. Pek komik bir sabah değil bu sabah, gülme işaretine elim gitmedi. İhtimal, keyfiniz yerindeyse gülersiniz. Benim keyfim pek yerinde değil. En iyisi tekrar uyumak. 
---------

Bu yazıya iki ya da üç saat önce başlamıştım, sekizi biraz geçerken. Bir kenarda unutmuş gitmişim. Uyumamışım da bu geçen zamanda. Kocaman aralıkta! Ne yapmışım peki? Oyalanmışım, oyalandım. Akşam yaptığım tavuk suyu çorbayı ısıtıp bir kase içtim, Blake'in şiirlerine göz attım, canım sıkıldı, maillerime baktım, yeni nöbet listesi hâlâ taslak hâlinde, ona da canım sıkıldı. Benim oralarda sokak düğünleri tüm hızıyla devam ediyormuş, bunu düşündüm ağlamak geldi içimden. Şaka değil bu son yazdığım. Ağlatacak kadar gerçek. Sonra ekşi'den C. ile yazıştık. Ona komiklik yaptım, o gülme numarası yaptı. Bu sabah kimsede gülecek hâl bırakmamış. Bu geçen bir ayın sabahı. Temmuz'un arkadaşı, Eylül'ün sırdaşı, Edip'in ağır gündüzü, kirli Ağustos'u. Bu sabah büyük bir birikinti. Uyumakla belki temizlenir. Uyuyalım öyleyse.

Cuma, Ağustos 24, 2012

hızla geçen, peçeli bir mevsim

 Galata Mevlevihanesi bahçesi/Hamuşan (sessizler-susmuşlar yeri)

Hey, güzel bir yaz gününde daha birlikteyiz. Hah ha, yok canım, o kadar da uzun boylu değil. Biraz önce takip ettiğim tüm blogları okudum, herkes yazdan sıkılmış, zorla kimseye bir şeyi sevdiremeyiz tabii, herkesin suyuna gitmeyi seçiyorum. Hadi bakalım başlayalım öyleyse; yaz bana da biraz baygınlık ve baş ağrısı getirdi, baş ağrım hep vardı değil mi, pardon... Hmmm, değiştirelim, tamam buldum, bu yaz biraz aceleci bir yaz sanki, iki ayağımı bir pabuca sokuyor. Ben mevsimlerin yavaşını severim, sakin sakin geçmeli gün dediğin. Bu yaz öyle geçmiyor.  Yazdan şikayetim budur. Kayıtlara geçebilir.
--------------
Ne yaptım?  Bugün çıkmadım bir yere, boş boş oturdum. Sevdiğim blogları okudum. Öyle tutuktum ki, yorum adına tek bir kelime bile çıkmadı parmaklarımdan. Gittim bir hap içtim konuşamayınca, Benim tahminim yarım saat sonra başımın ağrısı azalır, geçer. Öyle olmalı. Birazdan C. işten gelir, iki saatte yaptığım yemeği beş dakikada yeriz (yemek olayı böyle görünüyor gözüme, uzun uzun uğraşlar ve iki dakikada mutlu son. Aslında ben yavaaaş yavaş yerim ama...neyse) ve belki yürüyüşe çıkarız. Dün yürüyüşe çıkmayı da istemedim, oturup kitap okuduk. Film seyretmeyi düşünüyordum, geç olmuş. Benim için hiçbir saat geç değildir ya, buna da neyse;p Neyse'ler dışında ne var, bir sürü yer var gezdiğim. Camiler, camiler, camiler... Beni gören de İstanbul'a yeni atanmış müftü adayı filan sanır.  (haddimi bilirim ben, yalnız aday olabilirim evet) Durup durup cami gezisi yapıyorum.  Ve bu şehrin camileri çok güzel, artık bunu çok iyi biliyorum. Elimde bir sürü fotoğraf var, belki daha rahat bir zamanda onları koyarım buraya, hatta belki değil, kesinlikle koymalıyım.                                                                                                                                                                          Arada buraya yazmak, seslenmek iyi geliyor. Yukarıdaki fotoyu ben çektim, Galata Mevlevihanesi'nde. Oraya yıllar yıllar önce çok küçük yaşlarda (on sekiz-on dokuz) gitmiştim. Şimdi ciddi bir restorasyon geçirmiş, şahane olmuş. İlk defa bir yenileme çalışmasını bu kadar çok beğendim. Aklınızda olsun, İstiklâl'e yolunuz düşerse Tünel'e kadar yürüyün bence ve bahçesinde sessiz, çok çok sessiz bir iki saat geçirin. Bana dua edersiniz eminim;) Neyse, geç oldu, biraz daha burada oturursam iki saatte yaptığım yemek lafı yalan olacak, iki dakikada yemeği pişireceğim ve berbat bir şey olacağı için de bir türlü yiyemeyeceğiz. Hızlı bir elveda size. Gece vakit olursa Balthazar'dan dün gece okuduğum bir iki satırı yazmak istiyorum buraya, seveceğinizi düşünüyorum. Bakalım, bakalım, bakalım...
---------------
p.s.: Müzikler Café de Pass'ın sayfasından. Yıllardır takip ediyorum orayı ve beni bir gün bile güzel müziksiz bırakmadı. Üstelik Radyoz ile oranın sayesinde tanıştım, o hâlde teşekkürler teşekkürler. (ikileme yapıyorum durmadan, hiç iyi değilim bu akşam. hayır olsun. hadi, değiş tonton!)

Cuma, Ağustos 17, 2012

yazın gölgesi dalgınlığımı örterken


"her gece gönlümün masalını okuyorsun
ertesi gün beni bir masal gibi unutuyorsun"

h.a. saye
...

"sesime taşlar gibi kulak veriyorsun
taştansın ve duymaksızın unutuyorsun

ilkyaz sağanağı gibisin ve pencerenin uykusunu
vesvese darbeleriyle darmadağın ediyorsun

okşayışın yeşil dalı elimi
ölü yaprakların kucağına atıyorsun

şarabın ruhundan daha sapkınsın ve gözü
aleve kesip kendinden geçiyorsun

ey kanımın bataklığının altın balığı
sarhoşluğun hoş olsun beni içiyorsun zira

sen gurubun menekşe rengi vadisisin ve gündüzü
göğsüne bastırıp söndürüyorsun

senin Furuğ'un gölgelerde kaldı soldu
onu neden Saye ile (gölgeyle) karartıyorsun"

gazel/furuğ 

  
Tatile gitmeden önce C.'ye vermek için İranlı şair Furuğ'un bir kitabını atmıştım çantama, yukarıdaki dizeler o kitaptan. Furuğ, şiirine yine başka bir şairden (memleketlisi Hushang Ebtehaj) aldığı dizeyle başlamış ve işte yukarıdaki şiiri yazmış. Bu dizeleri yüzdükten hemen sonra okumuştum. Elim, benim kitabıma uzanacağına yolunu şaşırmış ve Furuğ'un kitabını bulmuştu o gün. Bugün ise C.'nin kitaplarını düzenlerken çıktı yine karşıma, ben de bıraktım her şeyi şiir okudum.  Şiirin neye iyi geldiğini, hangi yarayı daha da kötü ettiğini bilmiyorum hâlâ, düşünüp düşünüp bulamadığım şey bu.
Olympos'taydım. Çok çok güzeldi bu sefer orası. İlk başta iki kişiydik, sonra Poliş ve ablam da geldi, sonra başka insanlarla tanıştık, sonra sonra, sonrası güzel bir tatil oldu. Biraz durgunum bugün, sabahtan beri ciddi bir dalgınlık var üzerimde. Ben size kanepeden bile düşecektim diyeyim de anlayın gerisini, öyle işte. 
Balthazar'ı deniz kenarında yarıladım, ama İstanbul'a geleli elime almadım yine, huyum batsın mı denir, tamam yahu, ondan diyorum kendime. Güneş, deniz ve sıcağın yazarı Durrell, harika bir eşlikçiydi bana, bilmiş ve küstah bir mihmandar;) Ben Durrell'in kibirli dilini seviyorum, kısacık bir konuşmamız olmuştu deniz kenarında C. ile -tam da bu konuda-; ben sevmem o dili demişti, ben edebiyata yakışan bir dil olduğunu söylemiştim. Sonra susup gökyüzünü seyretmiştik. Hemen hemen şöyle bir manzarayı;
Herkesi, her şeyi susturacak, kelimeleri unutturacak kadar tuhaf bulutlara bakmıştık. Şimdi kıyamet kopmazsa hiçbir zaman kopmaz, demiştim, gülmüştük. Elimdeki kitaba dönmüştüm, başı yukarıda, havalı ama çok yalnız sözcüklere, saf bir yalnızlığa;  "... yatağa girdiğimde sarhoş gibiydim, başım ağrıyor, kentin yankılarıyla çınlıyordu - yeryüzünde başka örneği olmayan o kentte, birbirine en uzak soylar, en yabancı alışkanlıklar buluşabilir, ruhsal yazgılar kesişebilir. Tam uykuya dalacağım sırada şu sözleri yineleyen dostumun yavan sesini duyar gibi oldum: 'ne kadarını öğrenmek istiyorsun... daha ne kadarını öğrenmek istiyorsun?' Ona düşümde şöyle yanıt verdim: 'o kentten kurtulabilmek için her şeyi öğrenmeliyim.' ..."
---
Ben İstanbul'dayım şimdi, peki siz ne yaptınız görüşmeyeli, içinizdeki boşlukları, karanlık delikleri hangi yöntemlerle, nelerle ve nasıl örttünüz?

Perşembe, Ağustos 02, 2012

devetüyü kum, sıcak mermer gök*

 ( Aus dem Leben der Marionetten - clea'nın harika tumblr sayfasından)

Karnımda bir ağrı var, aslında tam olarak midem ağrıyor, bulantı, yanma, ağrı, ama en çok bulantı. Her yolculuk öncesi böyle olur. Zorunlu bir yolculuk, ya da tatil fark etmez. Hep bir sızı.  Biraz sonra yola çıkacağım, yarın tatilim başlıyor. Bugün hızla geçti, uykulu ve yorgun. Sabah hastanedeydim, öğlen uzun süredir görmediğim Rüya'yı görmeye gittim, sonra bavul hazırlama filan falan (bitirdiğim romandan bana kalan en güzel laf), böyle işte, ne olduğunu anlamadan geçti. Uzun süredir elimde tuttuğum kitap bitti, tatilde hep okumak istediğim Balthazar'a başlayacağım. En çok onun için, sonra da mermer göğün altında, sıcak kum üzerinde kim bilir neler neler düşünüp, anlamsız şeylere üzülüp, küçük şeylerle gülümseyip, saçma sapan hayaller kurup yatacağım için mutluyum.  Hmmm, öyleyse herkese selam olsun bu kısa yazı.

*Yazar, Balthazar'da mevsimleri renklerle ve nesnelerle tarif ediyor.

Çarşamba, Temmuz 25, 2012

günlerden bir gün...

Buraya yazmadığım zamanda neler yaptım? Hmmm, hiç. Bir şeyler oldu tabii, Serap ve Lilişka İstanbul'dan geldi, Poliş bir ara İstanbul'a gitmeye hazırlandı, bir iş geldi, sonra vazgeçti. Ben çalıştım, iş-ev, iş-ev, dolandım durdum ikisi arasında, sonra saçımın şekliyle oynadım, iyi de oldu kuaförde geçirdiğim sürede uzun süredir elime almadığım kitabımı okudum. Hatta kuaföre keşke bir yıl arayla değil de hep gelsem, burada iyi kitap okuyorum dedim. Çok güldüler bu lafıma, oysa gerçekti ve içim acıyordu aslında;p Bir ara denize gittim, böylelikle siftahı yaptım. Geçen yaz bıraktığım gibi duruyordu su, çok güzel, çok çok güzel.
Yok, bu yazı içli bir yazı olmayacak, olmasın tabii, öyle bir yazı yazacak olsaydım, dün gecenin köründe, nöbetin benim bölümümde okuduğum güzel şiirlerden birini ekleyiverirdim buraya. Yoksa eklesem mi... ?
Hadi bakalım;      
"...ben tutkunun yanındayım./ yaşamada daha iyisi yok bu duru serinlik saatinden,/ beraber uyanmanın saatinden..."
e. pound/tavan arası  
   
Kafam kayıp kayıp gidiyor, bir oraya, bir buraya. Karman çorman bir sürü şey okuyorum, iyi gelmiyor bunlar bana. En güzeli, akşam serinlik başladığında balkonda oturup şehri seyretmek. Yemek yapmak da fena değil, ama eskisi kadar mutfakla ilgili olduğumu söyleyemem, yemek yaparken de dağılıyorum. Her neyse. A, bunu söyleyince aklıma geldi, Lily çok komik, bazı kelimeleri nerede kullanacağını karıştırıyor, aksanı da var, "r"leri yutuyor. Bence sorun yok ama ablam dertli. Ne diyordum, evet, geçen gün ona neden bunu böyle yaptın Liliş diye sitem ettiğimde, üzgün bir yüz ifadesiyle "neyse ki" dedi. Hadi canım, o kelime orada kullanılmaz, dedim gülerek, takmadı elbette, o da güldü geçti;)  Bugün hepsi beraber Çeşme'ye gittiler, bir süre oradalar. Rüya, Liliş ve diğerleri. Biz Poliş'le evdeyiz, belki iki günlüğüne katılırız onlara, bakalım. Ramazan ayı sayesinde harika bir sessizlik var şehirde (davulcular hariç), bu güzel sessizliğin tadını çıkarıyoruz. Düğün dernek olayına birazcık da olsa ara vermeleri ne hoş oldu, sessizliği seviyorum. 
 -----------------  
Poliş'le uzun süredir aklımızda olan, seyretmek istediğimiz bir sürü film var, bir türlü zamanları gelmiyor. Geçen onlardan birini seyrettik. Denize gitmeden hemen önce Jaws'ı seyretmek muhteşem bir fikirdi tabii, aferin bize;p Geçen gün ise üç kız Mientras duermes adında bir İspanyol filmini seyrettik. Böylelikle harika bir konu nasıl rezil edilir görmüş olduk. Seyreden varsa bilir, filmdeki kadın saftı tamam, ama azıcık da salak mıydı ne?  Bugün.... Akşam üzeri güzel bir yemek yaptım, aşağıda fotoğrafları var. Öğlen yaptığım buzlu çay ise muhteşem olmuş, şimdi onun keyfiyle yazıyorum size. Buzlu çay için Passive ve Zerka'ya teşekkür edip hızlı bir kapanış yapayım. İki nöbetim kaldı, parmaklarımla sayıp duruyorum, ne olursa olsun gitmem gerek, yalnız ya da değil, kaçmam lazım. Çok bunaldım. 
---------------------  
Girit kabağı harika bir sebzeymiş, bunca zamandır neden tanışamadık kendisiyle bilmiyorum. Neyse, geç oldu, güç olmasın. Bu güzel yaz yemeğini Radyoz'nin seçtiği güzel coverlar'ı dinleyerek yaptım. Yukarıdaki şarkı listesi de oradan mülhem.  Tarif ise kısaca şöyle; Girit kabaklarını birkaç parçaya bölüp, fırın kabına koydum, üzerine dilimlediğim domatesleri ve bütün hâlinde sarmısakları ve İzmir tulumunu da ekledim, son olarak sızma zeytinyağını sebzelerin üzerine gezdirip ısınmış fırına koydum. Biraz fesleğen ve tuzu unutmadım tabii. Bir saat yetti bu yemeğin pişmesi için, ben yanına et kızarttım, sizin keyfiniz bilir. Tek başına da harika bir yemek bu bana kalırsa. Buzlu çayın yapılışı daha kolay; ben lipton demlik poşetlerinden iki tane ve iki tane de yeşil çay poşeti koydum çaydanlığa ve on dakika kadar demledim, buz dolu bir sürahiye üç limonun suyunu sıktım ve kabuklarını da dilimleyip ekledim, biraz taze nane koyup, çaydanlıktaki çayı koydum ve üzerine buz gibi su katıp biraz da buzdolabında demlenmesi için beklettim. Bana verilen iki harika tarifi kafamda alt üst edip bu şekilde yaptım. Güzel oldu, tavsiye ederim. 
 böyleydi,
böyle oldu,
ve en sonunda böyle.
 pek kaliteli bir foto değil ama buzlu çay olayı da budur.   

Cuma, Temmuz 13, 2012

mükemmel bedene akılla dokunmak*

(John Singer Sargent/A Siesta)


"...gök ışıklı, yer karanlık
ama duman uçup gidiyor göğe
gök yitirdi bütün ateşlerini

duman yeryüzünde kaldı..."
p. Eluard/feniks (phenix,1951)
  
Yaz günleri uzundur, bu uzun ve sıcak günlerde aklı oyalamak mühim iş, bilirsiniz; düşünceler sıcakta buharlaşır. Bu oyalanma işi çetrefilli, eğer mevzubahis kişinin eli okuduğu kitaba gitmiyorsa zorlamamak gerek, bırakın dağılsın, kulağınızda yazın incelttiği mırıl mırıl sesler, hayalinizde erotik hikâyeler uzanıverin bir boşluğa. Ben de öyle yapacaktım, ama....


olmadı tabii. Poliş harika yemekler yaptı; peynirli ravyoli ve susamlı tavuk salatası. Ve ben şimdi çoook çoook uykulu bir hâlde size yazıyorum. Bir saat kadar sonra nöbet olmasa uyurdum ya, olmuyor işte, sayılı vaktim var. Öyleyse bu zamanı değerlendirelim, hadi. (yok, sakin... başka bir şey yapacağız;p) 

 
Havadan sudan konuşalım yine. Yemekten önce kafamdaki düşünceler dağılsın diye oradan buradan bir şeyler okuyordum, erotik mitlerle ilgili bir kitaba gitti elim. Çeviri kötü, anlatım da hâliyle berbat ama önemli olan anlatılan şeydir dedim ve okumaya başladım. Yazar önsözde, erotik öyküleri toplayıp, yazmaya başladığında kızının ve oğlunun nasıl tepki verdiğini anlatıyor, kızı kitaba "annemin sapık kitabı" adını vermiş, oğlunun tepkisi ise evlere şenlik; "bu çok saçma sen pornodan bile hoşlanmazsın!" ;) Böyle bir şey vardır değil mi, ya da ben bu yaşıma kadar hep bunu gördüm; kadınlar porno sevmez, ama erotizm başka, erotik bir film, hikâye onlar için harikadır. Gülmeyin, ben bu prototipe pekâlâ uyuyorum, porno sevmem, erotizme ise bayılırım;p Her neyse, size oradan erotik bir öykü yazacaktım, fakat son anda durdum, sıcaktan erimiş cisminize bir eziyet de benden gelmesin istedim. Edepli uslu ve hatta edebî takılalım, oradaki kısa bir öyküyü anlatayım, yok yok, zaman sınırlı o da kalsın, öyküdeki bir karakterin dedikodusunu yapalım. Kitapta "Hera'nın Düzenbazlığı" başlıklı hikâyede Hera ile Zeus'un fırtınalı ve pek vahşi seks hayatları konu ediliyor. Hera'yı sever misiniz siz? Yekten sordum biliyorum, ama benim kafamı meşgul eder bu. (tek derdim bu olsun) Ben sevmem, ne bileyim, bana hep kutsal evlilik (biz hieros gamos derdik bu olaya;)) perdesinin arkasına sığınmış figür gibi gelir. Sinirli, düzenbaz, entrikacı (aynı şey mi?, peki;)), fettan bir kadın (buraya da hatun kelimesi uyardı ama nefret ederim o kelimeden) olduğunu düşünürüm. Haksızlık etmek istemem (eh, koskoca tanrıça) bir tek şey kafamı kurcalar; bu kadar çok aldatılan, inanılmaz güçlü rakipleri olan bir kadın nasıl bir şey yapmalı ki sevdiği erkek onu terk etmesin? Sadece aklına güvenmek, hiç uyumasına izin vermediği zekasıyla bir tanrıyla baş etmek, çok, çok zor. Öyleyse şunu demeliyim; Hera sana acıyorum. Güçlü, güzel, havalı ve pek bir kudretlisin ama aklın sınırları bellidir, senin elinde tuttuğun ayna Zeus'u tatmin etmez. Senin yanındayken gösterdiğin görüntüyü sever, içtenlikle sevişir de seninle, fakat akıl şeytanları yorulur. Yorulan beden ise düşünmemek ister, başka bir bedende daha var olduğunu bilmek ve gevşemek. Hera, herhangi bir hemcinsinden (ölümlü maalesef)  cılız bir tavsiye olarak al bunu; senin aklın Zeus'un libidosuna yetmez bebeğim, çok yorma kendini.
------

He heey, nasıl da dağıtmışım! Neyse, boş verin bahsettiğim kitaptaki öykü çok sıkıcıydı zaten. Kitap da uyduruk ayrıca. Pakistanlı yazara da laf attığıma göre, hemen duşa girip nöbete gideyim ben, erotizm, tanrı ve tanrıçalar bekler ama hastalar beklemez;p

p.s.: O kadar laf, o kadar parantez içi, o kadar cinsellik var, yine de bir kere bile kösnül kelimesini kullanmamışım, çok ayıp bana. Oysa çok severim bu kelimeyi. Sözüm olsun, ya da hatırlatın, bir dahaki yazıda kullanayım;p
------------------
*Elbette, Cohen'in pek meşhur şarkısından. Bülent Somay'ın, Suzanne için yazdığı harika yazıda (Suzanne'in Aynası/Şarkı Okuma Kitabı) bu cümle şöyle geçer; çünkü zihniyle dokunmuştur senin kusursuz vücuduna.

Pazartesi, Temmuz 09, 2012

en sevdiğim temmuzdu aylardan...*



Canım Poliş, canım kardeşim, iyi ki, iyi ki doğmuşsun sen, doğum günün kutlu olsun. Sarı, sıcak, şairin dediği gibi; "kendiliğinden iyi olmanın" ayı, Temmuz'un Clea'sı, güzel kardeşim benim, seni seviyorum. Yukarıya koyduğum şarkıda, öylesine hüzünlü bir günde neden güldüğümüzü, neden ağladığımı ve tüm nedenleri hiç sorusuz bilirsin sen, konuşmadan anlamanın güzel yüzüsün, umarım her şey istediğin gibi olur, şimdi ve her zaman. 

p.s.: Nöbetteyim, sabahın köründe alacakaranlıkta bir şeyler yazmaya çalışıyorum, tüm bu imkânsızlıklar içinde elimde sadece bu foto vardı, şarkı da birden karşıma çıktı, eskiyi hatırlattı. Eh iyi de oldu, sen anlarsın;) 
-----------
* söylenir/t. Uyar

Cumartesi, Haziran 30, 2012

soğuk gazoz...

bir de uzun gündüzler, kısa geceler ve mekânların ruhu


"... Bazı geceler uyumasına olanak olmadığını anlayınca giyinir, sokaklarda dolaşmaya çıkardı, kaldırım taşları üzerinde ağır ağır bilinçli olarak ayak sesi çıkarmaya çalışır, gecenin bayat kokusunu koklar, sesleri duyar, kendisini yeni bir dünyada  -temelini yarı sessizlik ve korkunun oluşturduğu bir dünyada hayal ederdi. pencere önlerindeki saksıların kerpiçleşmiş, besleyiciliği kalmamış, artık toza boğulacak küçük çiçekler vermek istemeyen topraklarının, bodrum katı mutfaklarının bayat kokusuna karışan keskin ve küflü bir kokusu vardı. Seslerin bu kadar yüksek ve rahatsız edici olduğu bir ülkede böyle yürürken bazı şeylerin dikkatini çektiğini, o şeyler üzerine yorumlar yaptığını, düşünce gruplarını karşılaştırdığını ve birleştirdiğini fark etti. Yakın çevrenin sessizliği bozulmamıştı ama uzaktan gelen büyük bir hırıltı duyuluyordu, hiçbir zaman sessiz olmayan kentin atardamarlarında dolaşan kanın güçlü hırıltısı. Acaba kaç farklı kaynaktan çıkan, kaç farklı ses bir araya gelip de bu dev tekbiçim sessizlik hırıltısını oluşturuyordu, merak etti..."
                                                                  (l. Durrell / Mekân Ruhu-Akdeniz Yazıları sf:224-25)
Yalnızlığın şeklinin hangi mevsimde daha ürkütücü olduğunu düşünüyorum. Neşeli, kahkahalı, seslerin, hızla buharlaşan şenlikli hâlin, uzun upuzun bir fon oluşturduğu çok yaşlı bir mevsim yaz. Bu yaz etrafımda ses var, yalnız değilim. Poliş bir süredir burada, annem de öyle. Ayrı odalara dağılsak bile seslerimiz duyuluyor. Hep söylenir; ses dalgaları kaybolmazmış, havanın içinde yayılır ve başka cisimlere tutunurlarmış. Bakmayın böyle anlattığıma, anlatırken bile gülüyorum kendime, benim fiziğim kötüdür, hava yerine atmosfer demeye bile utanırım bu yüzden, böyle bilgiler de inanılmaz etkileyici gelir bana. Tüm seslerin değdiği yerde izinin kalması, yok olmaması, belki yıllar yıllar sonra kulağımızda çınlaması. Yok artık, dalga geçiyorum.

Bu yaz böyle geçiyor; bir-iki sayfa kitap okuyarak, farklı yemek tarifleri deneyerek, tuhaf filmler seyrederek, gazoz içerek, hayır, çok fazla gazoz içerek ve çalışarak. En zoru işe gitmek, sıcaklar hareket etmeyi zorlaştırıyor, konuşmayı, dinlemeyi vs. vs. 
Balkonlar bu mevsimin nefesi, hem korkutucu, hem vazgeçilmez. Geçen gün kısacık konuştuk balkonlar hakkında, ben yükseklik korkumdan bahsettim. Şimdi düşünüyorum; ananemin eski evinde kenarlığı olmayan teras vardı ve etrafında çok fazla ağaç. Ben kenarına kadar gider, aşağıya bakardım, sonra hızla gözlerimi kapar, düştüğümü hayal ederdim. Artık tanrı mı beni iterdi, ben mi tanrıyı, bilmiyorum, bildiğim bu sahneden çok etkilendiğim. Bu kadar çok hayal mi korkuya yol açtı acaba? Belki. Peki, hayal kurmak hasta yapar mı birini?

Sesin mekânlara nüfuzundan söz ediyorum, ama ben dokunmaya inanırım. Daha önce belki yüz kere bahsetmişimdir; elimle taşlara, toprağa, eşyaya, beni hissetmesini istediğim her şeye dokunurum. Benim dokunduğum şeyi hissetmemden çok varlığımı ona duyurmak, beni bilmesi, gerçekte istediğim. Eski duvarlar, evler, eşyalar, onlara dokunarak ben buradayım, hemen yanı başınızdayım, diyorum sanki. Yukarıdaki duvar, Samatya'dan. Kilisenin sokağındaki bir duvar. Benim dokunarak yaptığım şeyi, yazıyla yapmak istiyor birileri. Romalı kardeşlerinden duymuş tabii; verba volant scripta manent* ;) Bu fotoda en çok üzeri karalanmış şeyi merak ediyorum; küfür mü ediyor (hiç şaşmam), kızın adını mı yazmış (yazan erkek sanırım, sondaki isim ona ait olmalı), yine bir sevgi sözcüğü mü karalamış, belli değil. Yanından geçerken de, fotoğraflarken de ve işte şimdi size yazarken de aklımdan geçen hep bu, hangi duygu o kelimeyi silmesine neden olmuş. (başkası karalasa bile soru aynı, neden o kelime?) 
-----------------
Sıradan bir konuşmada, karşımızdaki kişiye o anlamsız cümleyi söyleten şey nedir?  Hangi geçmiş deneyim, hangi cümleniz, onu buna iter? Her şeyi kaydediyorum, kederli yüzler, boş duvarlar, şeytanca sözler, hepsinin masum ve hızla ölen bir ruhu var, bunu anlıyorum. Hiçbiri suçlu değil, suçluyu aramayı bırakalı çok oldu, üstelik her arayışın suçu yarattığını da biliyorum. İlk suçlu, elbette arayan, buna da varım, sadece şunu istiyorum; bir mekânda gezerken hissettiğimiz, belki bir an için, göz göze bile geldiğimiz ruhu, burada da görmek. Bir an için, bir saniye ona bakmak. Ellerimle dokunayım, o dursun. Bu kadar yeter, ben anlarım.
------------------
Mezbaha No:5 hâlâ elimde, "so it goes"larla tanıştım, böyle gidiyoruz bakalım;) Bu çok ünlü sözü benim elimdeki basımın çevirmeni "haydi geçmiş olsun" diye çevirmiş. Her okuduğumda gülümsüyorum, hoşuma gidiyor oradaki dalga. Bu bahsi aslında şunun için açtım, ne kadar keyifli bir okuma da olsa, bu mevsime çok fazla uyum sağlayan bir kitap değil Vonnegut'un romanı. Yaz kitapları vardır; hafif, kolay okunan, "pembe" kitaplar filan demeyeceğim size, demem öyle, üstelik midem de bulanır bu tarz kitaplardan, ya da tanımlardan, şunu diyeceğim; yazın okunması gereken, sıcağın ruhunu ele geçirmiş, sıkıntılı, komik, yalnız, çok sessiz, sarı, romanlar vardır. Onları okurken yazın tüm bunalımını yaşar, sıcaktan terler, ama elinizden kitabı bırakamazsınız. Sıcaktan uyuşan bedeniniz gibi sizi büyülemiş, uyuşturmuştur yazar. L. Durrell'i bilir misiniz, hah işte onun kitapları yaz kitaplarıdır. Kitabın içinden harfler eriyerek terlemiş elinize, kucağınıza akar. Başka tarife gerek yok, bu yaz öyle bir romana geçmek için sabırsızlanıyorum.**
---------------------
*söz uçar, yazı kalır.
**muhteşem polisiyelere laf yok, onlar her zaman başımızın tacı, yazın göz bebeği. önümüzde buz gibi bira,  elimizde bir m. walters romanı varken kim bozabilir keyfimizi?

Pazar, Haziran 24, 2012

sana inanmayacaklar



"...burada oturuyorum ve olanlara inanamıyorum.
ve artık inanmak zorundayım.
rüyalar veya kâbuslar.
delilik veya akıllı olmak,
hangisi bilemiyorum..."
                                                              (filmden)


Dün gece, ya da ondan önce (tam hatırlayamıyorum),  Let's Scare Jessica to Death filmini izledik Poliş'le. Ben 70'li yılların filmlerini çok severim, şiddet, seks ve korku öğelerinin en doğal kullanımının, o yılların filmlerinde olduğunu düşünürüm. Her neyse, film; akıl hastanesinde tedavisi henüz biten Jessica isimli bir kadının hastaneden ayrılışından sonra yaşadığı olayları anlatıyor. Jessica eşi ve bir arkadaşıyla şehirden uzak bir köşke taşınıyor ve bundan sonrası şizofreni, hayaletler, zombi hikâyeleri ve vampirlerle dolu bir kabus. Jessica, film boyunca kafasının içindeki seslerle mücadele ediyor, duymamaya çalışıyor, duyduklarından kimseye bahsetmiyor. Kimsenin ona inanmayacağını biliyor, korkuyor.

Kafanın içindeki sese inanmaya başlarsan başka hiçbir sesi duyamazsın, bunu biliyorum. Jessica sesi duymamaya çalışıyordu. İşin tuhafı, ben ona inanıyorum, hem duyduğu seslere hem de kendisine, yaşama isteğine. 
---------------
Vuslat geçenlerde rüyasında beni görmüş, anlatmasını istemiştim, sağolsun anlatmış bu sabah. Bir yaz rüyasıydı sanki okuduğum, soğuk içecekler, dostlar, sohbetler, baktığın yeri görememeler, saklanmalar. Rüyalar beni şaşırtıyor, belki de en çok onların dediğini dinlemeliyim, nereden geldiği belirsiz seslerden daha güven verici, yakın. Belki de bu yaz kâkül kestirmeli, saçlarımdan kurtulmalıyım. Ama ya içimdeki bunaltı, bunaltı.

 ---------------------------
Aşağıda filmin trailer'ı var. Ben online izlemediğim için link veremiyorum ama filme ve altyazısına ulaşmak kolay. Seyretmenizi tavsiye ederim, etkileyici ve şaşırtıcı bir film Let's Scare Jessica to Death. Yazıda kullandığım müzikler ise In Bruges filminden, o filmin müziklerini çok, çok seviyorum, belki milyon kere dinlemişimdir, güzel.