Pazar, Mayıs 19, 2013

güzel atlar ülkesindeymişiz..

 


Yıllar sonra tekrar hipodroma gittim, hava güzel, atlar çoook güzel, keyifler yerindeydi ama hiçbir kuponumuz tutmadı. Sağlık olsun; sohbet ettik, atları seyrettik, inanılmaz büyük heyecan yaşadık. Şunu mutlaka söylemeliyim, aranızda yarış seyretmeyen, hipodroma gitmeyen varsa, mutlaka ama mutlaka bir kere gidip yarışları izlesin, gerçekten bambaşka bir ortam orası (evet daha önce söylemiştim, gitmediğinizi bildiğim için tekrarlıyorum;p). Ben böyle büyük bir heyecan görmedim, atlar bitiş çizgisine hızla yaklaşırken herkesin aynı noktaya kitlenmesi müthiş, o duyguyu çok çok seviyorum.


Bloğa daha önce yarışlarla ilgili bir yazı yazmıştım, hatta Fowles'un Yaratık romanından bahsetmiştim, bu yazı o kadar uzun olmayacak, hem yarın 24 nöbet var hem de yorgunum. A, bir de saat ikiyi geçiyor! (duruma birden ayan kadın;/) Hızla hızla geçelim! (bu da, ünlem ve elaine) İkinci hipodrom deneyimim fotoğraf albümü gibi olsun, burada dursun. Siz de heyecanla yarışlara hazırlanan, ve 'fekat' akşam evine elleri boş dönen Justine'in maceralarını fotoğraflardan takip edin bakalım. 




Geçen yarış yazısına koyduğum şarkıyı (patti smith-horses) koyuyorum yine, uzun zamandır dinlememiştim, güzel şarkıdır, çok severim. Son olarak; en son fotodaki atın güzelliğini görüyor musunuz, olağanüstü! Neredeyse bütün yarış atları parlıyorlar, şahane bir güzellik. Hemen yanındaki fotodaki mizansen ise müthişti, Hakan (abim) ve ben şekilden şekile girmiştik ama onu kestim. He heh, böyledir bu işler. 

Tamamdır, bu sefer almanca bitirelim;   Guten Abend! Hadi ben yatıyorum, gecikmeyin yatın siz de;p
 ----------------
A ha, güzel bir foto daha, hem bu fotoda Poliş de (clea) var. Hemen koyalım, sabaha da yatarım inşallah, maşallah;/

Çarşamba, Mayıs 15, 2013

"hiçbir şey kalmadı geriye, sadece köz"*

 
Hadi, yatmadan önce bir filmden konuşalım. Uykudan öncenin Justine'cesi olsun bu, ve bu konuşan kadın yarın sabahın köründe kalkmak zorunda olsa bile, yine kim bilir kaçta yatacak, onun için "uykudan önce" demesine asla inanmayalım, kapiş?;p Dün gece film izleyelim dedik poliş'le (clea), uzun süredir fırsat bulup film keyfi yapamamıştık, bir de Poliş'in İstanbul'a dönmesine az kalmışken iyi olur dedik, dedik demesine de, biz filme başladığımızda saat üçtü! Rakamla da yazmalıyım; 3! (o zamana kadar ne yaptın peki, diye hiç sormayın, bozuşuruz.) 
Hmmm, tamam hemen filme geçiyorum. (küçükken de böyle kaytarırdım, konu değişir ve toz olursun;p)
"Veneno para las Hadas" , Meksika yapımı, 84 tarihli bir film. Poliş bulmuş bunu, kült filmler ondan sorulur zaten, yine muhteşem bir film keşfetmiş, çok beğendim. Eğer, daha önce Henry James'in Yürek Burgusu romanını okumuş ya da kitabın uyarlaması 61 tarihli The Innocents filmini seyretmiş, o da olmadı cânım oyuncu Gregory Peck'li The Omen'i izlemişseniz bu filmin konusu size tanıdık gelecek. Çocuklardaki masumiyetin altındaki kötülük, sebepsiz can yakma isteği, vb. onlarca şey bahsettiğim bu eserlerin ortak derdi. Film, on yaşlarındaki Verónica ve Flavia'nın, musumiyetten şeytanîliğe, çocukluktan yetişkinliğe nasıl şaşırtıcı bir hızla geçtiğini gayet güzel vermiş, benim hoşuma giden bir ayrıntı da film boyunca hiçbir yetişkinin yüzünün özellikle gösterilmemesiydi. Sadece bir ya da iki karede yüzü görünen yetişkin karakterlerin ölü olması da ayrı bir güzellikti. Kısaca böyle durumlar. Filmi anlatmayacağım, izleyin bakalım siz nasıl bulacaksınız, ben çok beğendim. 

İlk defa kısa kestim. Yaş aldıkça zamanı kullanmayı daha iyi öğreniyorum sanki... acaba, neden olmasın, yok canım, hah ha saçmalıyorum yahu, ne alakası var? Siz de ciddiye alıp dinliyorsunuz ya beni, bravo!;p 

Yarın mesai var, sabahtan akşama kadar. Şükür, gece yatağımda yatacağım, hastanede yatmaktan öyle çok nefret ediyorum ki, yüz yıldır süren gece nöbeti rutinimi bile bırakmayı ciddi ciddi düşünüyorum artık. Şimdi, yatana kadar oraya buraya bakayım, meyve koymuştu Polişka üşenmezsem biraz kiraz yiyeyim ve sonra da uyku. Gelmeyince ne zor oluyor bir bilseniz. 
Adios.

--------------
p.s: 
 *Bahsi geçen şarkıdan.
- Şarkıyı filmle aynı ismi taşıdığı için buraya koydum, birbirleriyle ilgilerinin derecesini bilmiyorum.
- The Omen filminde, dadının intihar sahnesini hatırlıyor musunuz? İnanılmaz etkileyici bir sahnedir, düşündükçe hâlâ ürperirim;
"Damien! Damien! Damien, look at me! I'm over here! Look at me, Damien! It's all for you. Damien, I love you."
şuradan izleyebilirsiniz; 


-Ve bu yazı buraya yazdığım en kafası dağınık yazı, bu günlerde niye böyleyim ben, neler oluyor? Damien!

Pazar, Mayıs 12, 2013

bir karış sıkıntı

(Lantern Tangle / Kelly Vivanco)


"Chloé'nin gözüne giren güneş ışınlarından  birinin ucunu sertçe kıvırdı. Işın yumuşak bir hareketle kırıldı ve odadaki mobilyalar üzerinde dolaşmaya başladı."*

Hayal kurmayı beceremem ben, eskiden, çok küçükken biraz daha iyiydim, yatağa girdikten sonra uzun bir süre uyumam, düşünür dururdum.  Sonra ne oldu, ne değişti bilmem, gitti, kalmadı bir şey. Gerede'de hayal kurmaya çalışırken otelin tüm seslerini duyardım, müziğin sesini biraz daha açar, kulaklığımı daha fazla bastırırdım kulaklarıma, tıkırtılar azalır kendi müziğime sığınırdım. Eğer düşündüğüm şeye uymuyorsa müzik, uydururdum. Hayal kurmayı o yaşlarda gerçekten becerirdim. Otellerden ise hâlâ korkarım, gece duyulan ayak seslerinden de. Ama bunu geçelim. Otel yaşımdan çok çok önce, ilkokul zamanları kendimle konuşurdum, iç sesim o kadar yüksekti ki başka bir müziğe ihtiyaç duymazdım. Şimdi düşünüyorum da babamın tabutu evin alt katının girişinde taziyeleri ve belki de en çok kendi kaderini beklerken kulağıma sıkıca yerleştirdiğim kulaklık beni ağlama ve teselli seslerinden değil kendi iç sesimden korumak içindi, kendimle konuşmak cehennem gibiydi, konuşmamak için kendime uyuma taklidi yapmış, ajda pekkan'ın o kasedindeki şarkıları bir daha hiç unutmayacak şekilde beynime kazımıştım. Sanki, şimdi tüm sesler intikam alıyor. 

Ben çocuk yaşlardayken, evet boyum bir karışken; henüz televizyonun evlere yeni yeni girdiği zamanlar (ya da bizim eve yeni girmişti, bilmiyorum), tek kanalın kafasına göre takılıp bizi kendi seslerimizle baş başa bıraktığı zamanlardı o zamanlar, oturduğumuz köy evinin bahçesindeki kümese dadanmıştım. Tavuklar için tahtadan bir kümes vardı, içindeki beş on tavuk da benim eğlencem. Onlara yem verirken onların da benim gibi hemen hemen aynı şeyleri düşündüğünü ve inanılmaz sıkıcı bir yaşamları olduğu için bana minnet duyduklarını zannederdim. Şimdi bunu doğrulayacak ya da yanlışlayacak hiçbir şey yok tabii elimde, hâlâ tüm bu safsatanın gerçek olup olmadığını bilmiyorum. Ben çoğu saçmalığa inanırım, çoğu gerçeğe inanmadığım gibi. Her neyse, işte o tavuklarla iç sesimle konuşurken ben, büyük ve sessiz bir göz beni takip ederdi. Büyüktü; çünkü nereye gitsem beni görürdü, sessizdi; çünkü ne yaparsam yapayım asla beni uyarmaz bana karışmazdı. Mutlak gölge. Bir gün büyüklerin fındık topladığı bahçeye (çok büyük bir yerdi, tarla belki de) gitmem gerekti, yanımda uzaklardan gelen bir adam, ona eşlik edecektim. Uzun bir yol, yürümeye başladık, "isim, nerede okuduğum, şirin şey", faslını geçtikten sonra, adam bana İstanbul'da yaşadığı bir olayı anlatmaya başladı. Kullanacağı kelimeleri çocuk aklımın hizasına kadar indiriyor, tartıp biçtikten sonra bana servis ediyordu, adam askerdi, anlattıkları komik şeyler olmalı ki gülmeye çalıştığımı hatırlıyorum, gülmezsem ayıp olurdu ama başka şey düşünüp numara yaparsam, hayır anlamazdı. Tek sakınca yanlış yerde gülmemek, onu da becerirdim küçük aklımın hizasına indirilen kelimeler yormamış olacaktı beynimi, kurnazlığa işletmek zor olmuyordu. Çok daldım, doğru yerde güldüm, doğru yerde baş salladım ama yanlış tarlaya gittim. Küçüklerde gurur default geliyor, yalan söyledim; "eskiden burası bizim tarlamızdı, yeni sattık, dün de burada topladılar fındığı." Güldü, nefret ederken severken zorlanmadığımız kadar kolay nefret edilir o yaşlarda, o zaman en birinci düşmanım oldu o adam, hayallerimde kocaman bir düşmana ihtiyacım vardı, itinayla yerleştirdim onu oraya. Rahatlamıştım.

Şimdi, bu yaşlarda her şey nasıl da büyük mesele, nefret etmek bin tartıya, sevmek bin nedene bağlı, hep aynı şarkı kulaklarımda; hayat çok zor, hayat gerçekten zor. Öyleyse Günlerin Köpüğü'nü tekrar hatırlayalım; canımı sıkıyor, canımı sıkıyor, canımı çok sıkıyor. 
-----------
*Günlerin Köpüğü / Boris Vian

Pazartesi, Nisan 29, 2013

şapşik kaktüs, ütopik enginar

(fotodaki kaktüsü bin yıl önce almış olabilirim; yaz, kış, sulu, susuz, bana mısın demiyor, hiiiç bana ilişmeden mis gibi yaşıyor kitapların arasında.)

"İşte senin gibi apayrı. Canına sokacağın geliyor. İşte gazete okuyor. İşte cıgara paketine imzalar atıyor. İşte portakal yiyor. İşte türkü söylüyor. Bilmediğin dilden bir türkü söylüyor. Arada bildiğin, kanında dolaşan şu Türkçe dilinden "karabuberim buberim buberim!" diyor. Sonra "Asepiya piluti Keton İbrahim!" İşte karşı karşıyasın. Haydi bakalım bil onu. Anla bakalım. Kendini anlat bakalım. İşte sıkılıyor. Geniş geniş nefes alıyor. İşte cıgara paketine sevdiğin parmaklar uzandı. İşte sevdiğin dudağın kıvrıntısından duman çıkıyor. Haydi bakalım. Bil onu bakalım. Kimdir? Senin hakkında ne düşünür? Şu saatte nerede olmayı ister? Senin sevgin umurunda mı?"
                                                                                    Yılan Uykusu/Sait Faik

Haber veriyorum; yaz geldi. Bunu sadece nevresimleri açık renklisiyle değiştirmemden, güneşin yakmasından, sokakta oynayan çocuk seslerinden filan anlamıyorum, bunu anlamsızca, hatta körlemesine "yine" Sait Faik öykülerine dönüşümden de anlıyorum. Rutin değişmedi tabii, nöbet yoksa sabaha karşı yattığımdan, öğlen kalkılıyor (uyku saatim yediden altıya düştü, sağlık olsun), neredeyse robot gibi çay demleniyor; normal çay artı kokulu çay artı kaçak çay, kahvaltı için biraz düşünme süresi tanıyorum kendime, o geçen zamanda çayın demlendiğini haber versin, unutmayayım diye kurduğum fırının alarmı çalıyor ve bingo, ne yiyeceğime karar verememişim. İnternet oyalanması, siteler, mailler, fotoğraflar, dosyalar, şu, bu, çay acıyor, işe bak, sonunda ben de çaya acıyorum; o çay içilecek, o keyif yapılacak. İlk başta mucize, sonra alışkanlık, rastlantı, en sonunda zorunluluk, yaşam pek tasarruf dahilinde değil, eh herkes Voltaire'in Candide'i de değil, "olabilecek en iyi dünyada yaşanan en iyi yaşam"ı yaşamıyoruz, yaşa gitsin öyleyse. Yaşıyorum.

Bu hafta sonu sınav var, söylemişimdir burada, bu meslekten emekli olursam diye saçma sapan bir bölümü sardım başıma, dersler pek acayip; Sağlık Hizmetleri Pazarlaması, Sağlık Hukuku, Sağlık Kurumları Mevzuatı, İktisat ve İşletme default tabii. Duyan da Mount Sinai'a işletmeci yetiştiriyorlar sanacak, türk işgüzarlığı işte. Çalışacağıma ff, kitap, dergi takılıyorum mis gibi, gönülden bağlandığım tek idol; orhan veli'nin dalgacı mahmut'u. A, bir de; hem emeklilik için bu bölümü okurken hem de arkeoloji'den emekli olabilir miyim diye fellik fellik ilan araştırıyorum! Nasıl olacak bu işler, ha? Saflık, şaşkınlık ve ayrıca şapşiklik parayla değil dostlar, kınamayın.

Hmmm, tamamdır, sayfayı havalandırdım, kalkayım şimdi. Kaç gündür hastane yemeği, sipariş derken sağlıklı bir şeyler yemiyorum, enginar yapayım madem. Tabii bunun için dışarı çıkıp enginar almak gerekiyor, eğer evde yetiştirmediysen. Ve güzel bir soru, neden evde sebze yetiştirmiyorum, üstelik kaktüsle kocaman bir adım attım sayılır.., sayılır mı, sayılsın.;/
----------------------
p.s.: -Şarkılar yaz için özenle seçildi, dinleyelim, dans edelim, hatta gülelim oynayalım, kâm alalım dünyadan.
-Header yine değişsin bakalım, yaz geldi artık böyle, on günde bir değiş tonton olacak. 
-Sait Faik'in güzelim hikâyesini okumak isteyen olursa (belki tekrar, tekrar), pdf linki şurada; Yılan Uykusu

Salı, Nisan 16, 2013

o bir gölgedir varlık sanırsın


Nisan yarılanmış bile. Neler oluyor yahu; zamanı bir yerinden tutamamak kabullendiğim bir şey tamam, peki ya zamanın elinde oyuncak olmak, buna ne demeli? İpi kokmuş kukla gibiyim, ne hafızam duruyor yerinde ne de aklım. Yuvarlanıp gidiyorum, neyse, hayırlısı.  Ne yaptım yuvarlanırken ona geleyim ben; izne ayrıldım, İstanbul'a gittim, döndüm ve dönmekle kalmayıp, iki nöbet bile tuttum. Çok fazla yarım kalmış iş var, onlar kafamı meşgul ediyor, ya geçiştiriyor ya da bir şekilde halletmeye çalışıyorum. Olmuyorsa da olmasın diyorum artık, hem Vonnegut nasıl akıl vermişti Mezbaha No 5 romanında; so it goes! Onun dediğini dua kabul edip tekrarlayıp duruyorum, çevirisini de severim ben; hadi, geçmiş olsun! Daha önceki yazıda çok oyalandığımı söylemiştim, internet başında dalıp gitmek kolay, ayrıca unutmaya da yarıyor. Eh işte görün modern zaman passiflorası'nın bana ettiklerini; elimdeki beckett'lar duruyor, ders çalışamıyorum, film izleme hızım azaldı vs. vs. Kitaplara dönmeli, en güzeli bu. Çünkü sadece onlar suçu almaz üzerine, sizi delirtseler, öldürseler bile sizi tanımazdan gelir, pişmanlığınıza uzaktan bakarlar. Kim böyle bir gölge istemez. İkiz kardeşin rahatlatıp vicdanımızı acıtan yakınlığı, kitaplar aynamız, evet onlara dönmeli.


Morel'in Buluşu'nu okuyalı çok oldu. O zamandan beri yazmak aklımdaydı ama neden bilmem olmadı bir türlü. Bazı kitapların demlenmesini beklemeniz gerekiyor belki de, lezzetini iyice anlamak, hatta tadına "gerçekten" varmak için. Beyaz Kale ile birlikte demlenen kitaplarımdandı Morel'in Buluşu, bugün aklıma geldi ve bir bira açıp size anlatmaya oturdum. Okuduğum en tuhaf kitaplardan biri bu roman, elime alıp bırakamadığımı hatırlıyorum. Düşünüyorum da zehir gibi yazarlar var şu dünyadan geçip giden, Casares için konuşuyorum; böyle bir kafa nasıl rahat eder yaşarken? Korkutucu bir hayal gücü. Romana geçemiyorum değil mi? Bunun nedeni ise dostlar, bira da korkutucu derecede güzel, içerken bin türlü şey hatırlatıyor insana, o la la la.. ;) (şu tonla söylüyorum, aman dikkat;p sabırsız, zamane insanları için yardımcı olayım, 31-32. saniye)

 

(bu şahane illüstrasyonlar norah borges'e ait. evet doğru tahmin; bu hanım borges'in kardeşiymiş, aile boyu yetenek. şu sitede başka çizimler de var, meraklısına.)

"...i have been here before
but  when or how i cannot tell: 
i know the grass beyond the door,
the sweet keen smell, 
the sighing song, the light around the shore ..."

Borges'in önsözüyle açılıyor roman, Borges, serüven romanıyla psikolojik roman arasındaki farkı ustaca özetleyip Ruslar'ın biz roman okuyucularına ettiği kötülüğü (latife yapıyorum tabii) anlatıyor; Ruslar hiçbir karakterin olanaksız olmadığını bıkkınlık verecek ölçüde gösterdiler, derken, aşırı mutlulukla intiharın, merhamet nedeniyle işlenen cinayetin, aşk yüzünden ihanetin tadına vardığımızı  ve bu çeşit mutlak özgürlüğün 'mutlaka' mutlak düzensizlikle son bulacağının altını çiziyor. Bunu söylemesinin nedeni Casares'in -bence bu önsöze hiç gerek duymayan- büyülü romanına işaret etmek. Ona göre polisiye kurgulu romanlar, akla uygun bir olayın önce doğrulayıp sonra ünlü kıldığı gizemli olayları anlatıyor. Şu cümleler onun, önsözü şöyle bitiriyor Borges; "entrikanın ayrıntılarını yazarıyla tartıştım, onu yeniden okudum; onu kusursuz olarak nitelemenin bir yanlışlık ya da abartma olacağını sanmıyorum."

Olayları roman kahramanı anlatıyor, bunun nedeni kendisinin "sevimsiz mucize" diye nitelediği duruma şahit aramak, tanıklık edecek insan ve kanıt bırakmak. Adını bilmediğimiz ama bir suç işlediği için romanın geçtiği adaya kaçtığını iyi bildiğimiz bu kişiye kaçacağı yer fikrini bir sandalcı veriyor;  ezilen biri için bu dünyada tek bir yer var ama orada kimse yaşayamaz, diyor. Adada bir kilise, bir havuz ve bir müze dışında hiçbir şey olmadığını, üstelik adanın gizemi bilinmeyen, üzerinde yaşayan her şeyi dıştan içe doğru öldüren bir hastalığa ev sahipliği yaptığını belirtiyor. Orada yaşayanların önce tırnakları ve saçları dökülür, ardından derisi ve gözünün saydam tabakası ölür ve en sonunda ise tam anlamıyla yok olurlarmış. Tüm bu korkunç hikâye kahramanımızı fikrinden caydırmıyor, adaya gidiyor ve orada o 'meşum' güne kadar sessiz, sakin ve huzur içinde yaşıyor. Nedenini anlayamadığımız bir sebeple yapımı yarım bırakılan müzenin bir odasında kalmaya başlıyor. Yazın sürpriz yapıp erken geldiği, mevsimin sıcak bir gününde fonograftan yayılan müzik sesiyle irkiliyor. Kalabalık bir grubun adaya geldiğini şaşkınlıkla fark edip adanın ıssız bir yerine kaçıyor. Merak bitmez tabii, ortada bu kalabalığı adaya getiren ne bir uçak ne de bir gemi var. Ayrıca bu insanlar küstah bir şımarıklığa da sahipler, dans ediyor, kahkaha atıp, yüksek sesle konuşuyor, ölüm adasını utanmadan neşeye boğuyorlar. Zaman ilerliyor, günler geçiyor ve kalabalık bir türlü adadan gitmek bilmiyor. "Züppeliğin kahramanları yaşıyor burada (eğer terk edilmiş bir tımarhanenin sakinleriyle karşı karşıya değilsem)", diyor anlatıcı. Onu ele vermelerinden korktuğu için ağaç dalında yatıyor, gel gitlerden korunmaya çalışıyor ve bu zaman içinde daima davetsiz misafirleri izliyor. İlk önce hayal gücünün bir oyunu sandığı kişilerin zamanla gerçek olduklarını kabulleniyor. Bir gün bir şey oluyor; bir kadın her akşam gelip, kayalıkların önünde güneşin batışını seyrediyor. İlk önce ondan kaçan adam, sonra onu izlemek için içinde duyduğu dayanılmaz isteğe karşı koyamıyor. Kadın saçında bandanası, siyah saçları ve yanık teniyle "bohem" bir tip, böyle tarif ediyor onu, adı "Faustine". İstisnasız her gece kayalıklara geliyor Faustine, bir gün ani bir kararla ondan kaçmak istemiyor adam, ama kadın onu görmezden geliyor. Sanki başka bir boyutta, aynı şeyleri yaşamıyor, hissetmiyorlar. Üstelik adam bazı kapıları açamadığını, sesini duyuramadığını ve bazı maddelere dokunamadığını da anlıyor endişeyle. Dördüncü boyut nasıl olurmuş romanda böylelikle görüyoruz. Daha önce zamanda sıçramalı bir roman okumadıysanız benim gibi ağzınız açık kalabilir uyarayım. Her neyse, adamın kadına ilk görünme anında hissettiklerini yazmak istiyorum buraya, çok etkileyici; "oradaydı: renkli fularıyla, elleri dizinin üstüne kavuşmuş, dünyanın sınırlarını geriye iten bakışıyla...soluğumu bastıramadım. kayalar, deniz sallanıyor gibiydi." Sesini duyurmak istiyor, kadın bakmıyor, tenezzül etmediğini düşünüyor, ama hayır, başka bir şey var, davranışı beni işitmemiş gibi değil, diyor adam, sanki kulakları işitmeye, gözleri de görmeye yaramıyor kadının. Bir hayalete dokunmaktan korkuyor, bu his bile onu ürpertmeye yetiyor. Sizce de aşk böyle bir şey değil mi? Geçelim şimdi bilim kurguyu, macerayı filan, aşk aslında korkuyla karışık, adanış değil mi? Bana kalırsa öyle ama şimdi beni de geçelim romana dönelim. Kadının ilgisini çekmek için topladığı çiçeklerden uzun uğraşlar vererek harika bir bahçe yapıyor adam. Yazgısının bu alçakgönüllü girişiminin cezalandırılmaması için dualar ediyor, evet, bahçesi rüzgârla bozulmuyor, çiçekle kadına bir not yazmaya karar veriyor o da; bu adada ölümümü uyandırdın. Yok, hangi cümle daha etkili olur, bunun peşine düşüyor. Karşılaşma başarısız oluyor, kadın yine onu görmüyor, hatta bu sefer yanındaki sakallı adam da! Yabancı adamla kadının konuşmalarını dinliyor, aklına başka bir düşünce geliyor; acaba o mu görünmez? Bu ada beni görünmez yapmış olabilir mi diye şüpheleniyor, bunun işine geleceğini bile düşünüyor, çünkü o zaman kimseler görmeden Faustine'i kaçırabilir!

"Ne bir düşü gerçek, ne de bir gerçeği delilik olarak görmenin gerekli olduğuna inanıyorum."

Adada olaylar artık tekrar tekrar yaşanıyor. Kadınla sakallı adam kayalıklara tekrar geliyor, onun çiçek bahçesinin içinden özensizce geçiyor ve aynı ısrarcı, gizemli konuşmayı yapıyorlar; "-Bana olan bütün güveninizi kaybettiniz mi? -Hepsini -Eskiden bana inanırdınız. ... -İnanın bana Faustine... " Çocukken oynadığı bir oyunu düşünüyor adam, okuduğu kitabın resimlerine uzun süre bakıp, nesnelerin belli belirsiz ortaya çıkmalarını hatırlıyor. Tut ki öldüm! diyor, bu düşünceyle öyle çok heyecanlanıyor ki, (yazınsal ve düşünsel açıdan tabii;)), yaşamını özetlemeye koyuluyor. 

"Nereye gidiyoruz? İşitilmeyen müziklerin plakta durması misali tanrı bizi doğurtuncaya kadar nerede kalıyoruz? İnsanların yazgısıyla görüntüler arasında bir koşutluk görmüyor musunuz?"  ...." Şöyle ya da böyle, artık yaşamayanların görüntüsünün, dokunmasının ve sesinin bir yerlerde olması gerekir. (hiçbir şey kaybolmaz...)."

Sonrası; Faustine'in gerçekten yaşayıp yaşamadığı, ölümün bir kurtuluş olup olmayacağı, bilim kurgu, makineler, Morel'in tuhaf buluşu, bir mekânda sıkışıp bekleme, Dante’nin İlahi Komedya’sı, arafta kalma, filmler, görüntüler, kokular, sesler... Kitabın sonlarına doğru öyle çok yeri çizmişim ki şimdi dönüp baktığımda adadaki adam gibi düşünüyor, okurken gerçek bir cinnet geçirmişim diyorum;) Umarım bu satırlar merak uyandırmıştır sizde, daha fazla anlatıp işin heyecanını kaybettirmeden burada keseyim. Morel'in Buluşu, sadece okuduğum en güzel kitaplardan biri değil, aynı zamanda en deli, en belirsiz, en etkileyici kitap da oldu benim için. Gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum bu romanı; çünkü yaşadığımız şu hayat Casares'i tanımadan, onun yazdığı muhteşem satırları okumadan hep biraz eksik kalacak, inanın bana.

--------
p.s.: Bu yazıyı Casares'in memleketlisi Mercedes Sosa'yı dinlerken yazdım. Buraya da seçtiğim bir iki parçasını koydum, bakalım beğenecek misiniz? Son olarak, yazar romanını Borges'e adamış, bunu da önemli bir not olarak buraya düşelim. 

-Hmmm, header'ı da değiştireyim biraz nefes alsın sayfa. Hepimiz biraz tozlanmıyor muyuz durduğumuz yerde? Silkinelim biraz, hadi;p 

Perşembe, Mart 28, 2013

izin günlerinden önemsiz havadisler

 
Virginia Woolf / Danielle Fraser

Havadan sudan haber vermek konuşmaya başlamanın en kestirme yoludur, geleneksel rutini bozmayalım öyleyse; havalar bozuk şu sıralar, yağıyor, duruyor, tekrar başlıyor. İstanbul'dayım beş altı gündür, iki gece Lilişka'nın yanına gittim, bizimkiler ile beraberdim, sonrası C.'nin evi. Dün evdeydim, bugün de evde kalmak istedim. Sonrasını planlamam lazım. Ayhan'la görüşmek istiyorum, sonra başkaları da var aklımda, bakalım. İzinlerde (elbette tatil demeliyim, deniz olmayınca da mis gibi tatil oluyor) insanın ne yapacağını şaşırması, koşturması yorucu geliyor bana. Otursam otururum bu kadar yıl daha, hiç dert etmem. Zahar'ın olmaması fena tabii, herkesin zehirli dilli bir Zahar'ı olmalı, evet.

Gelmeden Beckett okumaya başlamıştım. "Godot'yu Beklerken"i okuduğumdan beri benim için özeldir Beckett, çok severim. Bendeki kitaplardan kronolojik bir sıralama yapmıştım, ki hiç öyle bir okuma alışkanlığım yoktur, sıralama ve düzenli okumalara inanmam. Bu sefer böyle oldu ama, neden bilmem, sanırım Beckett'a "sen özelsin hayatım" demek istememin bilinçdışı bir yolu bu, pek flörtöz bir okur-yazar ilişkisi. Sonumuz hayrolsun. İzmir'de "Aşksız İlişkiler"i bitirmiştim (işin doğrusu, son hikâyeyi bitiremeden yolculuk zamanı gelince yeni kitabı çantama attım, dönünce tam anlamıyla bitmiş olacak), şimdi elimde Murphy var. Uçakta okuduğum yirmi kadar sayfa dışında tek satır okuyamadım. Net, ne çok oyalıyor beni bilseniz, tam anlamıyla saçmalık. Bir de şimdi friendfeed denen bir yere takıldım, saatler geçiyor karşısında. Orası sayesinde fena kitap arşivim olmadı değil ama oyalanma oyalanmadır, kurtulmam gerek. Aslında bu oyalanma işini de çok ciddiye almıyorum; okumak istediğim tüm kitapları bitiremeyeceğim, izlemek istediğim tüm filmleri izleyemeyeceğim için, bunun üstüne bir de ah çekmek komedi.  Her neyse, burası yıllardır tuttuğum küçük  ajandamın sağlaması ve yardımcı rehber kitabı gibi, onun için buraya yazmayı boşlamak hoşuma gitmiyor. Küçük bir notla da olsa merhaba demek istedim. Eh, dedim gideyim öyleyse. Saat kaç oldu daha duş alacağım. Neyse ki yemeğim var, dün orduyu doyuracak kadar iç pilav yapmışım, nasıl bir coşkuysa beni harekete geçiren, anlamadım. Beckett'ın azıcık dedikodusunu yapmak istiyordum, olmadı, tüm kitapları bitireyim, ya da eve döneyim o zamana kalsın madem. Zaten evde koltuğun kenarında, belki bin yıldır Morel'in Buluşu ve Beyaz Kale yazılmayı bekliyor. Yazılmasa da olur elbette, okuduğum her kitabı yazma derdim yok, ama o iki kitabı yazmak istiyorum. (en sevdiklerimi, etkilendiklerimi yazmadım daha!) Buna da bir "bakalım!" diyelim hadi:/ Hmmm, araya telefon konuşması girdi, takıldım. Peki tamam, bu yazıyı elimi alıştırma yazısı sayıyorum, eskiden daha sık yazardım o günlere dönmek dileğiyle, diye bir duayla bitirelim, tam olsun. 

Ci vediamo presto;p

p.s.: -Yazıya koyduğum resim, Clea'nın tumblr'ından, resim oradan olur da müzik olmaz mı hiç? Olur tabii, onun sayesinde şahane şarkı The Art of Suicide'ı hatırladım ve söyleyen kadının diğer şarkılarına da bir göz attım. Fena değiller sanki, ama The Art of Suicide müthiş. 
-Geçen zaman içinde çok fazla film seyrettim, keşke hâlim olsa, kısacık bahsetsem onlardan da, pek beter filmlerdi, sizi korumak isterdim, fakat sıcak bir duşa güzel bir misyondan daha fazla ihtiyacım var. Ne diyelim, tanrı sizi korusun. 

Perşembe, Mart 14, 2013

sen beni ne güzel biliyorsun



" 
İnançlı biriyle inanmayı konuşmak, işte bu insanın başına gelecek en zor birkaç şeyden biridir. İnancın kendisi üzerine konuşmak bile oldukça zorken; onun nesnesi, hatta öznesinin yanında konuşmak, ya da kırmadan konuşmak mümkün değildir. Bu artık bir doğruluk, gerçeklik meselesi değildir. Yapısal olarak benzese, hatta bundan ibaret olsa da; kanaat meselesi de değildir. Artık o kuruluş itibariyle bir hakikat, varlığı anlamlandırma tarzıdır. Artık bir fikri yanlışlamak, o fikri yanlışlamak anlamına gelmez. Bir varoluş türünü reddetmek anlamına gelir. Bu epistemik bir tartışma değildir, ontolojik bir meseledir.

Üstelik inanç, kendi varlığını kendinden kurar. Kanıtın yokluğu, inancın tamlığının kanıtıdır. O delilleri azalttıkça kendini mükemmelleştirir. Çünkü delillerin çürüme ihtimali her zaman vardır. İsa’ya inanır Thomas örneğin, çünkü sevgisini kalbimize koymuştur. Bundan sonra delil aradıkça, inancımız yerine şüphemiz artar. ‘Haktan ırak bir nesne yok, gözsüzlere pinhan imiş’ der Mısrî. İnanç, gerçekliği yeniden kurar. Onun içinde ne kadar korku varsa, en az o kadar da ümit vardır.

İnanç bize mükemmel olmayanı mükemmel görmeyi, hatta mükemmel olmasını istemeyi öğretir. Kusurlu bir şeyi, yüce bir şey gibi sahiplenemeyiz. Çoğu kez bu denli güçlü değiliz. Şizofren bir çobanı sevmek kimin işine yarar ki? Bu dünyanın kaba gerçekliğine kim göğsünü gerebilir ya da? Gücü yetse bile, kim biricik ömrünü böyle sessiz ve kederli yaşayabilir? Bir hakikat yoktur, fakat bir hakikati kurmak gerekir. Masanın masalığına varana kadar kurmak gerekir. Bizim dünyayla tek insani irtibatımız budur. Birbirimizle de öyle. Şeylerin kütleler, hacimler, zamanlardan başkaca bir şey ifade ettiği tek an bu.

Sana inanıyorum ben, en az masanın masa olduğuna inandığım kadar inanıyorum. Güzel atomlara, doğum günlerine inanmanın da, ancak böyle mümkün olduğunu biliyorum. Senin de bilmeni, inanmanı istiyorum. Her türlü nedensellikten şüphe edebiliriz, zihnimizin buna hakkı vardır. Ama bu şüpheyle yaşamaya hakkımız yok.
14 milyar yaşında bir evrenin ölçüme gelmez küçüklükte bir parçası olarak başka bir zihinde önemsendiğini bilmek, bak, bu insanın başını döndüren, çok tuhaf bir şey. Keşke yalnız bunun için’lere eklerim ben bunu, tartışmam!

Senin,
C.   (14 mart 2013)

 " 

----------------------
Bir mektubumda sana ve aslında kendime sormuştum, hatırlarsın; "... birebir eşleşmediğin, korkulara kapı açan, hiçbir gelecek tahayyülü olmayan, özel günleri bilmeyen, konuşması gereken yerde hep susan, bazen çok derinden vuran, acıtan cümleler kuran, her şeyi bir yana bırak, yan yan, tıpkı bir yengeç gibi yürüyen biriyle neden beraber olur bir insan? gerçekten deli miyiz yoksa biz?..." diye.  Cevap inanmakta saklıymış; sen beni ne güzel biliyorsun.

Bu güzel mektubun yorum kısmında kalmasın, burada, tam gözümün önünde dursun, kalbim dua gibi tekrarlasın cümlelerini. Bir tek o duaya inanayım, yeter. 

Çarşamba, Mart 13, 2013

güzel atomlarla ilgili

Marc Chagall-Le Ciel Embrase

13 mart by justine on Grooveshark

Ben hep biraz korkaktım. Hayır, daha dürüst olmalıyım, burası benim kendimi kandırdığım bir yer değil, ben çok korkak biriyim. Hep öyleydim. Fiziksel, maddi bir korkaklıktan bahsetmiyorum. Bu, kurmaca korkularla ilgili bir şey. Bunu, geceleyin ıssız bir sokakta yürümekten, evde tuhaf sesler duyup kulak kesilmekten, fiziksel bir varlığın gölgesinden korkmakla bir tutma, bunu kafamızın içindeki o ıvır zıvırla dolu, tuhaf dünyaya bakıp anla. Gözlerime bak, orada -bazı insanların varlığını bile bilmediği- korkunun yarattığı mutsuzluğu göreceksin. Ben küçükken tanıştım onunla, gözlerime yerleşmesi o zamanlara rastlar. Orhan Pamuk'un muhteşem romanı Beyaz Kale'de, hoca, delirme anlarından birinde (ben o anlara bu ismi vermiştim) ikizi olan yabancıya "korkuyorsun" der, "neden korkuyorsun", diye çocuksu bir inatla sorar, esasen onun kendisi kadar korkmadığını o da bilir, içimi acıtan bir saflıkla sorar; "neden korkuyorsun?". Kendi sorusunu yine kendisi cevaplar; "Ben söyleyeyim neden korktuğunu. Suçlu olduğun için korkuyorsun. Burana kadar günaha battığın için korkuyorsun. Benim sana inandığımdan çok, sen bana inandığın için korkuyorsun." Bu satırları okuduğum zamanı dün gibi hatırlıyorum, kalkıp koridorda dolaşmıştım. Nöbetçiydim yine, boş gözlerle bahçeyi seyretmiştim, hasta insanlar, yürüyen insanlar, her şeyi bilen, korkmayan insanlar, nasıl ağlamak istiyordum anlatamam, ağlayıp içimdeki korkuyu unutmak. 

Seni tanıdım, ilk defa kardeşlerim, ailem dışında başka birinin yanında korkularımı unuttuğumu fark ettim. Uzun sürmedi. İnanç nasıl bir şey, rahatlatır mı, sağaltır mı, acı mı verir insana, neye benzer inanmak? Ben inanmayı güneşli bir güne benzetirim. Sarı bir yaz mevsimi; ölüm, endişe, ve tüm sıkıntılar bir film gibi uzaktan izlenir. Kokusu hızla yayılan şeylere yaklaşamazsın, hep bulanıktır. Sıcağın toprak üzerindeki buğusu. Güneş çekilince gölgelerin gitmediğini, daha belirginleşip etrafımızda dolaştığını, ahşap bir evin tahta kapısına açılmasın diye bıçak sokarken anladım. Girecek birisi değildi korktuğum, gölgelerin farkındaydım. İnanmaya çalışıyordum. Uzun sürmedi, hiçbir şey uzun sürmüyor. Gölgeler çok uzun sadece. Uzun, upuzun, benim boyumu geçen gölgeler. En çok gölgelerden korkuyorum, onların kalbime düşen karanlığından. 

Biricik sırdaşımsın sen benim, onun için sana anlatıyorum bunları. Doğum günü yazısına benzemedi sanki bu yazı, olsun; senin önemsemediğin, benim öğretemediğim bir saçmalık değil mi doğum günleri? Üstünü çizelim geçsin.

----------------  

Bu sefer biraz daha farklı yazıyorum bu yazıyı. Saçmalığını düşünmeden ve işin  doğrusu önemsemeden doğum gününü kutluyorum. İyi ki doğdun canım. Güzel atomlar işin kimyasını filan darmadağın eder, çünkü onlar da saçma, komik ve aptaldır. Yok deseler inanırım, ve yine umursamadan tekrar ve tekrar senin doğum gününü kutlarım.  

Cuma, Mart 01, 2013

çok üşürdük hep üşürdük...*



Çok merak ediyorum; siz şaşkınlığınızı nasıl dağıtıyor, şaşkınlığın kalbinizde bıraktığı o çirkin, anlamsız tortuyu nasıl temizliyorsunuz? İnanın son günlerde düşündüğüm tek şey bu, nasıl bir yöntemle nefesiniz sıkışmadan, ferahlıkla yaşamayı başarıyorsunuz, kılavuzunuz nedir? Perec bunun için bir kitap yazmıştı değil mi, akıllı adammış, gerçekten ihtiyaç var böyle bir rehbere. Okumadım o kitabı. Ah, zaten şaka yapıyordum kendimce. Neyse. Burada sizinle sohbet ediyorum, yazdıklarımı okuyan çoğu insanla hiç tanışmadım, yazıyla bile, bazılarınızla ise yine yazı yoluyla konuştuk, uzun sohbetler ettik, hep söylüyorum; burası beni rahatlatan, not defterim. Okuduğum bazı kitaplar hakkında kısa notlar aldığım, bazı müziklerin kaydını tuttuğum, fotoğraf albümü bile oluşturduğum günlüğüm. Bloğa yazmaya ilk başladığım zamanlar kendimle konuşurum diyordum, ama umduğumdan daha güzeli oldu, harika insanlar tanıdım, fikir alışverişleri şahaneydi vs. vs., özetle iyi ki bir blog tutmuşum diyorum şimdi, ve iyi ki hafızamı yazıyla desteklemişim. Yoksa benim kafa hep sisli, hepinizin öyle aslında; çok güvenmeyin o gizemli karnabahara. Hem ne demişler; verba volant scripta manent**. Destekliyorum Romalı arkadaşı, çok haklı.   
Geçenlerde canım çok sıkıldı, belki buranın suçu yok, dışarıda da yüzlerce insan, yüzlerce şey canımızı sıkıyor ama bu sefer aracı bloğum oldu. Hiç sebepsiz, nedensiz anlamadığım bir şekilde birisi canımı yaktı, üzüldüm. İnsanın türlü türlü huylarına alışığım, yaşım da küçük değil, küçük ne kelime yolun yarısını geçtim yahu! Ama hayır, bu başka bir şey, tanımadığın bir insana, hakaret etmek, ağzına gelen her şeyi söylemek başka bir yaradılış, başka bir anlayış gerektirmeli. İlk önce güzel sözcükler (onlar bile taşkınca, garip bir şekilde hedefini şaşırmış gibi) sonra küfürler. Diyorum ya size, her şeye alışılır da şaşırmalara alışamaz insan. Sanırım, ben de alışamadım.

Bir veda manifestosu gibi başladım değil mi?;p Yok artık, vedalar konuşarak mı olurmuş, giderse gitmeli insan. Öyleyse yazmaya devam tabii.

*Turgut Uyar'ın "Çok üşümek" şiirinden.
**Söz uçar, yazı kalır.
------------------------

p.s.: Şimdi evimde değilim, nöbette dinlenme saatimde yazıyorum bu yazıyı, bu yüzden sizin de dinlemenizi istediğim müziği koyamıyorum buraya. Aklımda eskilerden harika bir şarkı vardı ya sağlık olsun. Yarın unutmazsam eklerim. Ama hayır, müziksiz olmaz;p Çoğu siteye girilemiyor bu bilgisayarlardan, sadece divshare sitesine girebildim, onun için aylar önce oraya koyduğum çok sevdiğim başka bir müziği yazıya ekleyelim bakalım. Önceden dinlemeyen varsa dinleyip duacımız olur, filan. Of, ne kötü espriler. Burada bitirmeli. Sabah hastalar beni bekler, kaçtım.

sabah beş sonrası (tam 5:45!) editi aşağıda;)

"bohem hayatı" ya da bize üşümek olsun

TheSaint'in yorumuna cevap yazarken aklıma geldi bu film. Kısacık bahsedeyim, belki seyretmek isteyeniniz olur. Geçen gün izledim ben La vie de bohème filmini, çok sevdim. La Vie De Bohème, filmin bilinen adı, Fince "Boheemielämää" diye geçiyor; türkçesi ise Bohem Hayatı. Canım sıkkındı demiştim ya, onun için film izlemeye asık bir suratla ve keyifsiz başlamıştım, sağolsun Kaurismäki yine şaşırtmadı beni, yüzüm güldü filmi izlerken, keyfim yerine geldi, hatta bir sahnede kahkaha bile attım, birden, hesapsız gelen bir espri, bayıldım;) Bohem Hayatı, Fransız yazar Henri Murger'ın (nasıl okunuyor acaba, bilemedim) bir eserinden uyarlama. Bu eser Puccini'nin o çok meşhur operasına da kaynaklık etmiş (filmde, opera eski bir sanat diye Puccini'ye hoş ve komik bir gönderme yapılıyor) ama şimdi konumuz opera değil, filme geçelim; filmde üç ana karakter var. 

Bu karakterlerin üçü de sanatçı ve filmin adının işaret ettiği üzere 'oldukça' bohem bir hayat yaşıyorlar. Filmin başında, karakterlerden yazar olanın dairesini, kirasını ödeyemediği için boşalttığını görüyoruz, Aslında boşaltmıyor da biz öyle diyelim;) Türlü numaralarla ev sahibini kandırmaya çalışıyor ve o yokken evine müzisyen (bestekâr) başka bir "bohem" sanatçı yerleşiyor. Bohem kelimesini özellikle vurguluyorum çünkü filmin asıl anlatmak istediği, karakterlerin hikâyelerinden çok, bir yaşam tarzı. Akşam evine, lokantada tanışıp, pek bir kaynaştığı ressam bir arkadaşıyla gelen yazar evine yerleşen müzisyenin eşyalarını kullandığını görüyor ve küçük bir anlaşmayla üçü beraber yaşamaya başlıyorlar. Bu üç sanatçı parasız, dert ve tasalarla dolu bir hayatı tüy gibi yaşıyorlar. Bu büyük bir başarı, çünkü hayat çok soğuk, sevgilileri üşüyor, ve alt etmek, üstesinden gelmek zorunda oldukları bir yaşam var önlerinde. Onların sanatçı ruhlarının zedelenmemesi için, somut, maddi konular üzerinde derin derin düşünmemeleri gerek. Kimseye zararı dokunmayan iyi insanlar onlar, bu yüzden belki de, bohem hayatı en çok onlara yakışıyor. Filmin bir yerinde ressam Rodolfo otoportresini yapar ve arkadaşlarıyla dertleşirken bir alıcı (resim koleksiyoneri olmaya birden karar veren bu alıcı, 400 darbenin tatlı Antoine'u, filmde onu da görmek yüzümü güldürdü. eh, büyümüş tabii) gelir, kendi resmini yaptırmak istediğini söyler. Tuvaldeki resmi görüp, bunun gibi gerçekçi olabilir, kim bu der, ressam, "annem" diye cevap verir;) Burada kahkaha attım işte, böyle absürt komedileri seviyorum, tüm o çaresizliğin içindeki mizahı, gülme yeteneğini kaybetmeyen, asıl suratlı, donuk belki, ama illaki komik insanları. Kaurismäki'nin filmleri hep bu mizahla doludur aslında, bilen bilir. Onun "Kibritçi Kız"ı en sevdiğim filmlerden biridir. (bakın, gönül rahatlığıyla en sevdiğim dedim sonunda;)) O filmde de inanılmaz derin bir acının, çaresizliğin içindeki mizahı görüyor ya da şöyle diyeyim o büyük saçmalığı mizahi bir dille anlatabiliyordu yönetmen. Hayran kalmıştım. Bulursanız sakın, ama sakın kaçırmayın, Kibritçi Kız muhteşem bir filmdir, bloğa da yazmıştım eskiden, şurada. Neyse işte, Bohem Hayatı, aşk meşk işlerine de birazcık girip (tam da şimdi, aşk maşk buz gibi yaşayacaksın, diyen şairi anmamak olmaz), hüzünlü bir sonla bitiyor.
----------- 


Ve bir doğum günü daha! Bugün canım ablamın doğum günü; 1 mart balığıdır o;) İyi ki doğdun canım, gece ilk kutlayan oldum (evet, başardım bunu;)) ama yazı olmadı bu sefer, sağlık olsun;) Doğum günün kutlu olsun, seni seviyorum canım, çok seviyorum.

Sanırım artık bu yazıyı bitirebilirim, ne çok konuşasım varmış, hay allah. 
---------------

I ıh, bitmemiş diyeceklerim; eve geldim ve şarkıyı da koydum, oh rahatladım sanki. Hepinizin bildiği çok eski bir şarkının Nick Cave cover'ını da içeren üç farklı yorumu var yukarıda. İyi dinlemeler olsun, şimdi benim için uyku zamanı.