Pazartesi, Ekim 28, 2013

kış




Kış geliyor, haliyle kış hazırlıkları başladı. 


Şaka yahu, ben kim, bir şeye, bir yere hazırlanmak kim, çok zor bu cephede öyle işler. Ama bir dakika, kendime o kadar da haksızlık etmeyeyim, geçen zamanda pek önemli bir misafir ağırladım; telaş, heyecan içinde koşturdum, plan program yaptım. Buna hazırlanmak diyorsak buradan azıcık puan kapabilirim. Yukarıya fotosunu koyduğum turşu hikâyesini  de anlatınca bütünlemeye kalmadan geçerim sanırım. 

Sayılı gün, su gibi aktı bitti. Zaman, elimizde ne var ne yoksa üfleyip savuruyor, her gün daha çok şaşırıyorum geçen zamana, arkasından alık tipler gibi sayıklayıp duruyorum, ama daha dün, ama geçen gün... evet ben katıksız bir şapşiğim, itiraf ediyorum. (ve aramızda kalsın, ben en çok bu zaman denen şeyden korkuyorum.) 

Üflenip kaybolan zamanda neler yaptım peki? (Proust'a selam olsun, izindeyiz!) Geçici görev  diye bir bela vardı başımda, o teraneyi atlattım. Torbalı pek de ilgi çekici bir yer değilmiş yakından şahit oldum. İlk nöbetim bol kazalı, bol hastalı geçti. Hastaların alkol promilleri de yüksek olunca benim sinirler iyice bozuldu. Berbat bir nöbetti, o gün hem çok yoruldum hem de Gerede'deki ilk gençlik yıllarıma, oradaki trafik kazalı nöbetlerime döndüm.  Kötüydü.  Başka bir nöbette ise deli gibi yorulmuş halimle C. ile tartıştığımı hatırlıyorum. Kendi kendimi öldürüyorum, bu kesin. Hiç bir şey yokken birden cehennemi buluyorum, farkındayım ama elimden bir şey gelmez, kendimden vazgeçemem, bunca yıl taşıdığım saçma, anlamsız, tuhaf bir şey bu "kendim" dediğim şey, vazgeçip, değiştirmek kolay değil, bu da kesin. O günlerden aklımda kalan tek güzel ayrıntı, eve dönerken arabayı iyice yavaşlatıp şehirde çok yaşayamadığım sabahın güzelliğini seyretmekti. Romantizm filan yapmam, korkmayın, sadece gördüğüm olağanüstü güzelliği söylemeliyim. Ağaçları hiç o kadar net görmemiştim, yüzleri yeni yıkanmış gibi serin ve renkliydi hepsi. Yol boştu, birkaç uzun yol kamyonu ve yolcu minibüsü o kadar, fırsattan istifade doya doya seyrettim ben de, nefisti. 




(ilk fotoda C. uçaktayken onun için yapıp fotoğrafladığım muffinler var, gelince aç olur, atıştırmalık hafif bir şeyler olsun diye düşünmüştüm. heyecandan ikimiz de doğru düzgün bir şey yiyemedik tabii, kaldı güzelim çörekler öyle. o gece nasıl araç kullandığımı da bilmiyorum ya, allahtan yollar boştu.;) diğer fotolar arkeoloji müzesi'nden, bomboştu biz gittiğimizde, en son lisansta gitmiştim bu müzeye, yıllar sonra tekrar gitmek tuhaftı. c. olmasa yaşadığım üzüntü ve sıkıntıya dayanmak daha zor olurdu, eminim.)

Sonra, C. bayram tatilinde benim yanıma gelmeye karar verdi. Bunca yıllık beraberliğimizde hep ben ona gittim, ya da birlikte bir yerlere gittik, bu zamana kadar benim evime, benim yaşadığım yere hiç gelmemişti. Dramatize etmiş gibi olmasın, özellikle tercih ettiğimiz bir şey değildi bu; onun izni az ve sadece hafta sonları izinli, benim iki nöbet aram bile onun izninden fazla, haliyle benim oraya gitmem daha mantıklı oluyordu. Her neyse, bu uzun tatil bize yaradı, sevgilim de benim habitatımı sonunda görmüş oldu. Sabah kahvaltılarında çaylı, bol kahkahalı, komik sohbetler ettik, yatakta uzun uzun konuştuk, benim hep tek başına oturduğum, -hayır! bildiğiniz yayıldığım- koltuğa birlikte uzanıp film izledik, İzmir'i el ele, kol kola gezdik, vs. vs. Ama gelin görün ki ben bunlar hiç yaşanmamış gibi hissediyorum şimdi, sanki uzun bir rüya gördüm ve bitti.  Tuhaf. 

Ona çok kırılmıştım gelmeden önce, ne kadar istesem de yaşadığım şeyle, o sinir bozucu aptallıkla halleşemiyordum. Buraya geldiğinde konuşuruz diye düşünmüştüm, olmadı. Konuşmak ne kadar zor. Anlamak, güvenmek, affetmek, unutmak çok zor. Peki alışmak neden bu kadar kolay? Hadi bakalım, bir tane tuhaf da buraya gelsin; hayat tuhaf hanımlar beyler, hem de öyle böyle değil, pek tuhaf.





(tchibo'nun güleryüzlü çalışanının tavsiyesiyle aldığım -bayramda mühim misafirim var, çoook güzel bir kahve istiyorum demiştim;p- wiener melange'ı nefis çıktı, çok beğendim. evi de mis gibi kahve kokutuyor, bir taşla iki kuş. ilk defa çiğ börek yaptım, harika oldu ve biz o ağırlıkla gece seansına gravity filmini izlemeye gittik! son fotoda ise, şu blogta görüp aklımın bir köşesindeki "kesin yapılacaklar!" listesine yazdığım muhteşem omlet var. mutlaka ama mutlaka deneyin bu omleti, sadece çedar peyniri olarak benim kullandığım la vache qui rit markasının cheddar'ını kullanmayın. blogta yazan markayı filan deneyin ne bileyim, yeter ki benim düştüğüm hataya düşüp, sevgilinin kalbini kazanacağım derken kafasını kırmayın yeter.;) peyniri paketinden çıkarırken deliriyordum ama sonuç şahane oldu, bayıldık, bayıldık.)

Tüm tatiller, güzel günler hızla geçermiş, bu da geçti. Aklımda sadece birkaç güzel fotoğraf ve anı kaldı. Özellikle birini hiç unutmam; fuardaki arkeoloji müzesini (bu diğer müze, varyanttaki değil) gezdikten sonra şehrin gürültüsünden uzak, o muhteşem sessizlikte C. ile bankta oturduğumuz zaman büyülüydü; akşam oluyordu, uzaktaki lunaparkın ışıkları hiç anlayamadığım zamanı daha da  gerçek dışı yapmıştı. İçimden güldüğümü hatırlıyorum; bu benim yaşadığım şehir olamaz, demiştim, bu şimdi buraya kondurulmuş bir sahne, etraftakiler de şehre uğramış kumpanyanın oyuncuları olmalı. Lunaparka belki de onun için gitmedim, uzaktan sahneyi daha kusursuz yapıyordu, bir şeyler uzakta kalsın öyle, ben kafamda kurayım. Böyle güzel. 

(fuardaki manzara ilk fotoda. şikayet etmeden, sıkılmadan o bankta uzun bir süre oturduk, üstelik ikimiz de hastaydık! hastalık meselesini sonra anlatayım, sabah oldu yine. yalnız hikâyenin en trajikomik kısmı hastalık bölümünde saklı, bir ara anlatayım ki bizden ders alın.;) ikinci foto varyanttaki arkeoloji müzesinin bekleme salonundan -belki de lobisi, bilemedim şimdi-. ben de c.'yi çektim ama sormadan koymayayım dedim. insanın kendi fotoğrafları üzerindeki tasarrufu daha kolay, koy gitsin nedir yani?;p) 

Aaa, turşuları anlatmayı unuttum! Bravo bana, akşam çayı demlemeyi unutmuştum şimdi de bu. Ya yaşlanıyorum, ya da acilen b12'ye ihtiyacım var, durumlar fena. Of, saat 5 olmuş, turşu bahsini hızla özetleyeyim. Geçenlerde bir konuşmada turşu lafı geçince canım çok çekti ben de "yapayım ne var ki, atla deve mi?", dedim. İlk deneyimim bu, nasıl olacağını hakkında hiçbir fikrim yok. Nette bulduğum tüm tarifleri kolaj yaptım kafamda ve turşumu kurdum. Yalnız benim turşu ananemin ekolünden oldu, köy biberi ve büyük salatalıklarla. Akşam vakti çıktım manava gittim, haliyle ne kornişon bulabildim ne de başka bir sebze, işte o zaman ananemin güzelim turşularını hatırladım. Umarım benim derme çatma turşum da güzel olur, gelişmeleri saniye saniye aktarırım size, bakalım.. Hmmm, ama hayır, dün sadece turşu yapmaya karar vermemiştim, twitterda birden karşıma düşen Leylak Dalı'nın olağanüstü reçelini de (acı domates reçeli) denemeyi düşünüyordum. Ama ne domatesler artık yaz domatesi ne de benim vaktim vardı. Aklımda kaldı, kesin yapacağım fakat ne zaman olur bilemem. Yazı beklerim belki. 

Bir iki gündür elimde  Márquez'in Albaya Mektup Yok, isimli uzun öyküsü var, tam bu ayın, ekimin kitabı bu öykü. Hüzünlü, tuhaf. Onu da sonra konuşalım. Burada vedalaşalım, ben hızla yatağa geçeyim artık. Dedim ya size, sabahın güzelliğini böyle böyle kaçırıyorum işte. Yaz bitti, kış geldi ve hatta ömür geçiyor, hep aynı şey. Ben akıllanmam.  

Cumartesi, Eylül 21, 2013

hayat kalır

(tatilde -olympos'ta- bu odada kaldık. bizim alışmamızı geçelim, sanırım oda da bize fena alıştı, geçen yıl da aynı numaradaydık çünkü. hanımlar beyler, 15 numaralı işbu oda küçük, konforsuz ama sevimlidir, bilen bilir.)


Rüya gibi geçti, bitti. Eğer uzun süredir bir şeyler karalamak için bu sayfalara dönmüyor, dönemiyorsam inanın bunun nedeni zamanın hızına, ayak uyduramamam, tatilin bittiğine bir türlü akıl sır erdiremememdir, ötesi yok. Daha dün, ertesi gün yolculuğa çıkacağımı yazıyordum size, bavulumu hazırlıyor, koşturup duruyordum. Oysa işte bakın bugün... Hmmm, peki, ağlamaya gerek yok, ah-vah etmek de bir işe yaramıyor üstelik. Ayrıca, bırakın tatilin bitmesini, iki berbat ve öldürücü nöbet bile tuttum ben, zaman geçiyor değil, geçmiş yahu. Hem de şiddetle!

(tahminim, en sevilmeyen fotolar, insanların ayaklarının olduğu tatil fotoları. eh bunca yıldır hiç koymamıştım, benim için tek bir ayak fotosuna dayanın artık. valla, tatilimin keyfini çok da güzel anlatıyor, yalan mı?;)

Neye, nereden başlayıp anlatayım bilmiyorum. Burası günlük filan gibi diyorum ama uzun bir süre yazmayınca eller de kekelemeye başlıyor. Öyleyse baştan, sondan, ortadan yazayım bir şeyler, siz de delidir ne yapsa yeridir deyin, okuyup geçin lütfen. Tatilde aşk kitabı okumak istiyorum demiştim, dediğimi yaptım. C. ile, onun Esenler'deki şahane kitapçısına gittik ve ben kitaplar arasında kayboldum. Kendime geldiğimde elimde Jane Austen vardı. Aşk ve Gurur'u iyi bilirdim ama okumamıştım. Hem klasik okumuş olurum hem de bundan âlâ aşk romanı mı olurmuş dedim, kararımı verdim. Tatilin ilk günü, yolda başladım okumaya, olympos'taki son akşam bitirdim. Ben okurken çok keyif aldım; akıcı, eğlenceli ve 'aşklı meşkli' bir roman Aşk ve Gurur, yormuyor. Fakat şurası kesin ki Austin benim yazarım değil, hatta onun kafası bana çoook çoook uzak;p Roman çerez gibi, cümleler basit, sıradan, karakterler yeterince işlenmemiş.  Yine de tatil için iyi seçimdi, Elizabeth ve Darcy'yi tanıdığıma da memnunum, Gerisi için de sağlık olsun diyeyim. 



Yüzerken her şeyi unuttum; kavgaları, telaşları, beklemeleri, bir şey beklemenin verdiği hüznü ve sevinci, ağlamaları, gülmeleri, işi, gücü, kısaca hayat denen her türlü saçmalığı unuttum. Sadece gökyüzüne ve dağlara baktım, suyun sesini dinledim. Yüzmek şahaneydi, tüm yorgunluğu unutturan olağanüstü bir deneyim. (işte olympos'tan bir türlü vazgeçemememin nedeni budur; kocaman dağları, yüzerken dağların koynumda olması ve havası ve suyu... evet tamam, çok özledim.)




İstanbul'a döndük, yine sokaklarında turladık, Süleymaniye'ye tekrar gittik (hayranıyım!), Zeyrek yokuşunu geç saatte güzel güzel tırmandık. Şehri gezerken boş durmadık tabii; aklında birini tut, bulayım oyununu oynadık, eh bize adam mı dayanır, tutacak ünlü ünsüz herkesi bitirdik;p Çok güldük, çok yorulduk ama İstanbul'u gezmeyi bitiremedik. Fotoğraftaki kedinin olduğu sahaftan Martin Mystere aldık C. ile, o eskiden okurmuş zaten, ben okumamıştım, iyi oldu tanıştım. (laf aramızda, pek sevmedim. neyse belki başka bölümleri okur ve fazla ciddiye almazsam severim, bakarız.)  Sonra ne yaptık? Ben C.'nin işten gelmesini bekledim, ona yemek yaptım, elbette kavga ettik (bu sefer sanki biraz daha fazla;/), barıştık, her kavgadan sonra bir daha olmasın diye kendime söz verdim, yemin ettim. Haliyle sözümü tutmadım, bir sonraki hep daha şiddetli oldu. Olsun, sanki bu kavgalardan sonra birbirimize daha çok bağlandık, birbirimizden vazgeçemeyeceğimizi anladık, akıllandık.. hah ha, biri beni durdursun.;p  

Aşk örgütlenmektir, yazan şirin çanta arkadaşım Ayhan'ın hediyesi, sağolsun unutmamış Gezi standından almış benim için. Sevimli, tatlı, muhteşem arkadaşım okumayacak burayı biliyorum, olsun yine de yazayım ben; Ayhan seni seviyorum canım, sinir bozucu, katlanması zor, uyuz birisin, fakat canımsın sen benim, unutma bunu;) Şimdi fotolara tekrar baktım, onunla bir fotomuzu koyacaktım hemen bu lafın üstüne, ama üşendim. Sonraya kalsın, lafı yine geçer elbette, o zaman koyarım. 

İkinci foto, Gedikpaşa'dan. Gezdiğim en tuhaf yerlerden biriydi bu semt, rahat rahat dolaşmak zor -belki kadın olduğum için, bilmiyorum- ama eğlenceliydi. C.'nin bir çöpün yanından geçerken, kanlı çuval gibi bir şeyi görüp, en doğal ses tonuyla; "bu da cesettir büyük ihtimal" demesini unutmadım. Gezip görmeyenler için küçük bir not; aklınızda olsun, Gedikpaşa için toplanmamış çöpler, binaların tepesinden sokağa güpegündüz atılan eşyalar, odun parçaları ve ağır roman kitabından fırlamış gibi duran bıçkın tipler semboliktir, bu karakteristik özellikleri kafaya takmaz ve bir turist gibi gezerseniz rahatsız olmazsınız. Yoksa şaşkın ördek gibi etrafa bakmak hem sizi hem de oranın yerlilerini üzer. (miş, mış. neden böyle diyorum, çünkü c.'nin uyarısıydı bu, iyi hatırlıyorum, saçmalama diye cevap vermiştim ben de;p)


Dağınık, kendi kendimle konuşur gibi sayıklayarak yazdığım bu yazı bitsin artık, geç oldu. Game of Thrones'a tekrar başladım dün gece, ondan bir bölüm izleyip yatayım. Aslında bu gece bloğa yazmaktan yine vazgeçmiştim, yarın sabah sağlam kafayla yazarım diyordum, ne oldu da başladım bilmem. Çay içip fotolara bakarken dalmış gitmişim. İzlediğim filmler, geçici görev için gitmek zorunda kaldığım Torbalı (iki nöbet daha var!) ve işte çooook fazla şey kaldı, anlatamadım. Anna Karenina'dan da bahsetmek istiyordum burada. O romanı ilk gençlik yıllarımda Gerede'de okumuştum ben, en sevdiğim kitaplardan biridir. Geçenlerde son uyarlamasını izledim ve tahminimin aksine beğendim. Romanı bir an için unutup sadece aşk kısmını ve Anna'nın çektiği derin acıyı düşünürsek gayet iyi çekilmiş ve oynanmış bir filmdi. Ama sonra konuşalım bunu. Geceleri yatağa giderken yanıma alıyorum Anna'yı, bir bölüm okumadan da uyumuyorum, elbette konuşacağız, konuşulur. 

Aşk demiştik değil mi, öyleyse son fotonun neresi olduğunu yazıp bitirmeli, denk düşmüş olur. Kadıköy'deki Çinili kafe bizim C. ile ilk buluşma yerimizdi. İkinci kattaki, cumbalı yerde oturmuş (tam da fotodaki masa;)) saatin nasıl geçtiğini anlamamıştık. Hatta garda, kalabalık içindeki öpüşmemizi saymazsak Çinili ilk öpüştüğümüz yerdir, çok özeldir benim için. Tekrar gittik, iyi oldu. 

Hadi şimdi iyi geceler, ben dizime döneyim, siz de canınız nereye gitmek isterse oraya. Zaman geçiyor, benim gibi şaşırmayın, hayat kalır ona bakın siz. 

Perşembe, Ağustos 08, 2013

bit(e)meyen kitap, gel(e)meyen tatil

(sanırım geçen yazdan bu foto; urla'da deniz ve bira kaçamağı)

Hep bekleriz, beklenir de, bu sefer sanki çoook uzun sürdü. Tatil gelsin diye gözlerim takvimde, kalbim tetikte(!) (bunu bir ara açıklarım size, şimdi hiç gücüm yok) büyük bir sabırsızlıkla bekledim, gelmek bilmedi. Şimdi uykuda gibiyim, yarın yolculuğa çıkacak kişi ben değilmişim gibi geliyor, yorgunum, kitabım bir türlü bitmedi(!) ve kafam çok karışık. Beckett'a küsüm, ya da o bana fena kazık attı Murphy ile, aramız bozuldu. Kitabın son bölümünde kaldım, bıraktım. Sadece birkaç sayfası kaldı ama usandım. Bir iki yerde beni tam on ikiden vursa da, Murphy'yi sevmedim. Her neyse kitap hakkında konuşmayı sonraya bırakayım, onun için oturmadım bilgisayar başına. Tatile gidiş notu yazayım yeter. Basit plan şu; her şey yolunda giderse, İstanbul'da kısa bir süre kalacağım, Liliş'in kardeşini bekliyoruz. Sonra deniz, sonra tekrar İstanbul. Bakalım, bakalım.

-Yukarıya koyduğum müzik Asiaminör grubundan, ben onları yirmili yaşlarımda çok fazla dinlerdim. Canlı dinleme fırsatına da erişmiştim, gayet keyifli müzik yapıyorlar, daha önce dinlemediyseniz bakın bir.

-Tatil için bavul hazırlamak beter iş, ama hangi kitabı okuyacağına karar vermek çok eğlenceli. Kitapların önünde keyifli, saçma sapan konuşmalar yaptım kendimle. -Hmmm, aşk kitabı okumak istiyorum bu defa. -Peki ne olsun, ne okusam? -Bronte Kardeşler!, Jane Eyre? -I ıh, ezberledim. -Uğultulu Tepeler? -Yok, bayıyormuş. -Hah, Jane Austen okusam? -Nefis olur!

-Ve ilginçtir, kendimle yaptığım bu şapşik sohbet onca kitap arasında olmayan kitabı keşfetmemle son bulur. Peki, aşk kitabı hevesi ne olacak? (hayır, her kitap olmaz, püraşk olmalı. austen iyi fikirdi aslında, bekleyelim görelim)

-Murphy hakkında yazacaktım güya, hem bloğun tozunu almış olacaktım hem de sayfalarca çizdiğim satırları, kafamdakileri bir hâle yola koymak istiyordum. Olmadı, sağlık olsun. 

-Yarın yapılacak çok iş var. İyi ki aylar önceden mantıklı bir karar verip bileti akşama almışım. Yoksa bu yorgunlukla sabaha asla çıkamazdım. Şimdi biraz dinleneyim, yarın olsun tatile o zaman inanacağım. 

Salı, Temmuz 09, 2013

alice, tüm bunların canını sıkmasına izin verme

 
   "Dayanamadığın
her şeye alışıyorsun."


Dün gece Alice Kentlerde'yi izledim. Çok güzel bir film. Bazı filmler, kitaplar, resimler, müzikler anlatılmaz, bu film de öyle işte. İzlemek, siyah beyaz görüntüler akıp giderken düşünmek, Alice'i anlamak gerek. Sadece bu. Ben Wim Wenders'i severim, onun Berlin Üzerinde Gökyüzü filmi, izledikten sonra etkisinden kurtulamadığım, büyülendiğim filmlerdendir. Blues belgeseli (her bölümü başka bir yönetmenin çektiği) The Soul of a Man de çok iyidir, meraklısına.

 Alice ve havaalanında tesadüfen tanıştığı gazetecinin (yaşam ile tüm bağını kesmiş "nihilist"(!) bir adam) Amerika'da başlayıp Almanya'da son bulan yol hikâyesinde, etkileyici tüm görüntülerin ve konuşmaların dışında, en çok, küçük kızın adamın çektiği fotoğrafa bakıp; "çok hoş bir fotoğraf. bomboş." demesini unutmadım. Bu cümleyi kalbimin bir köşesine astım ve orada kaldı. Kolay kolay da kaldırmam. Boşluktan beslenmek gerek, boşluk kalbimizi ele geçirmeden onda bir güzellik, bir anlam bulmak gerek. yoksa sonumuz kıyamet.

--------------------
Canım Poliş'imin doğum günü bugün. 9 Temmuz benim için özeldir, en kötü anları tek bir dokunuşuyla güzelleştirir bu tarih. Bu sabah da bana dokundu, iyi oldum. İyi ki doğdun canım, seni seviyorum. Gülen yüzün hiç kararmasın, hep mutlu ol. Alice için söylediğim cümleyi tekrarlayayım; sakın ama sakın "tüm bunların canını sıkmasına izin verme, sakın!"  
--------------------

p.s.: Gezi parkı ile başlayıp bugüne kadar -neredeyse- aralıksız süren eylemleri destekliyorum. Bilen zaten bilir de buradan da söylemek istedim. Bu süreçte çok şeye üzüldüm, ölenler, yaralananlar, tüm bu umursamazlık, her şeye ama her şeye alışmamız(!), fakat en büyük üzüntüm eylemcilerin ve destekleyenlerin darbeci olarak düşünülmesi oldu. Bu acımasızlığa katlanmak zor. Her neyse, tek dileğim var; kimliğimizi koruyalım, insan kimliğimizi, bir de masallara inanalım, belki böylelikle bir şeyler değişir. (filmler benliğimi ele geçirdi, evet ve bu güzel bir şey;p)

Aaaa, bir şeyi unutmuşum! Hem de benim için çok önemli bir şeyi. Geçen günlerde canımın sıkıntısını dağıtsın, biraz yüzüm gülsün diye C.'nin devamlı izle dediği ve çok sevdiği üçlemeyi izledim; Geleceğe Dönüş serisini. Harika filmlerdi, çok eğlendim, çok güldüm. Serinin ilk filminde sinema tarihine geçmiş o muhteşem sahnede (bilen bilir) "johnny b. goode çalıyordu, Chuck Berry anılarak. Dün gece Alice Kentlerde'yi izlerken gazetecinin Chuck Berry konserine gitmesi, keyifle konseri izlemesi ve bunu Alice'e anlatması öyle güzeldi ki, bayıldım bu tesadüfe. Ne diyeyim, hayat bazen yüzümü güldürüyor.

Cumartesi, Haziran 08, 2013

oldu

 
Bu böyle olmaz dedim, bu kadar sıkıntıyla olmaz. Uzun süredir müzik dinlemediğimi fark ettim, laptop'ı mutfağa taşıdım, müziği açtım, yapmayalı yıl olmuştur; kalktım kabak mücver yaptım. Bu şarkıyı belki yüz kere dinledim, balkondan kalabalıkların içine hapsolduğu şehri seyrettim. Başka bir şehrin taslağını çizdim kafamda, yüzüm gülmedi. Bir film seçtim, ne anlatıldığını bilmiyorum ama oradaki kadın ağlarken ben de ağladım, kadın intihar etti, ben öldüm. Film dramadan entrikaya saptı, "aslında kadın intihar etmemiş, dolandırıcıymış" çıktı, ben hâlâ ağlıyordum. Filmi unuttum, ağladığımı unutmadım. İçimi kararttım, C. ile kavga ettim, tekrar ettim, tekrar, tekrar. Bu kadar sıkıntıyla bu kadın yaşamaz sandım. Yaşadım, mücveri kızarttım, etrafta yazılanlara bakıp kızdım, güldüm, sıkıldım. Dün hep bekledim. Aynanın karşısına geçtim, hazırlandım. Bir bira açtım, film koydum. Tüm bu olanlardan uzak, öylesine bir film olsun dedim, içimdeki bekleyen kadınla oturdum filmin karşısına. Film bitti, gelen olmadı. Filmi değil, beklediğimi hatırlıyorum sadece. Sonra başka bir film. Şenay'ın izlediği filmi atmışım bilgisayara, ona başladım. Abartılı karakterler, ergen karanlığı, bağımsız ukalalığı, olsun yine de güldüm, üzüldüm. Sanki saat çok geçti, hava aydınlandı ve ben yine iki birayla sarhoş oldum. Güzel bir şey okuyup uyusam dedim, elim hiçbir kitaba gitmedi, kitaplığın önünde sallanıp durdum. Bergman'ın Büyülü Fener'i "sanki"ydi, onunla yatağa girdim. Yönetmen ilk cinsel deneyimini ve bir zamanlar beraber kaldığı alman ailenin etkisiyle nasıl nazi sempatizanı olduğunu anlattı. Şaşırdım, gülümsedim, beklemekten vazgeçtim. Düşünerek uyudum. Düşünmeden uyumayı bir türlü öğrenemeyişime üzüldüm. Uyumak uyumaktır, sevişmek sevişmek, "düşünmek ise başka iş" lafını bininci kez -acıyla- hatırladım. Sabah oldu. Aynı karanlığa uyandım. Gülünecek şeylere güldüm, şaşılacak şeylere en çok ben şaştım. Domatesli makarna yaptım, dünkü müziği açtım, Alıklar Birliği'ni tekrar elime aldım, yemek yapmak sağaltırmış bunu bir kez daha anladım. Bu kadar sıkıntıyla..? Oluyormuş, oldum.

(işte kendisine çok şey borçlu olduğum o mücver, sağ olsun var olsun. mis gibiydi üstelik)

Pazar, Mayıs 19, 2013

güzel atlar ülkesindeymişiz..

 


Yıllar sonra tekrar hipodroma gittim, hava güzel, atlar çoook güzel, keyifler yerindeydi ama hiçbir kuponumuz tutmadı. Sağlık olsun; sohbet ettik, atları seyrettik, inanılmaz büyük heyecan yaşadık. Şunu mutlaka söylemeliyim, aranızda yarış seyretmeyen, hipodroma gitmeyen varsa, mutlaka ama mutlaka bir kere gidip yarışları izlesin, gerçekten bambaşka bir ortam orası (evet daha önce söylemiştim, gitmediğinizi bildiğim için tekrarlıyorum;p). Ben böyle büyük bir heyecan görmedim, atlar bitiş çizgisine hızla yaklaşırken herkesin aynı noktaya kitlenmesi müthiş, o duyguyu çok çok seviyorum.


Bloğa daha önce yarışlarla ilgili bir yazı yazmıştım, hatta Fowles'un Yaratık romanından bahsetmiştim, bu yazı o kadar uzun olmayacak, hem yarın 24 nöbet var hem de yorgunum. A, bir de saat ikiyi geçiyor! (duruma birden ayan kadın;/) Hızla hızla geçelim! (bu da, ünlem ve elaine) İkinci hipodrom deneyimim fotoğraf albümü gibi olsun, burada dursun. Siz de heyecanla yarışlara hazırlanan, ve 'fekat' akşam evine elleri boş dönen Justine'in maceralarını fotoğraflardan takip edin bakalım. 




Geçen yarış yazısına koyduğum şarkıyı (patti smith-horses) koyuyorum yine, uzun zamandır dinlememiştim, güzel şarkıdır, çok severim. Son olarak; en son fotodaki atın güzelliğini görüyor musunuz, olağanüstü! Neredeyse bütün yarış atları parlıyorlar, şahane bir güzellik. Hemen yanındaki fotodaki mizansen ise müthişti, Hakan (abim) ve ben şekilden şekile girmiştik ama onu kestim. He heh, böyledir bu işler. 

Tamamdır, bu sefer almanca bitirelim;   Guten Abend! Hadi ben yatıyorum, gecikmeyin yatın siz de;p
 ----------------
A ha, güzel bir foto daha, hem bu fotoda Poliş de (clea) var. Hemen koyalım, sabaha da yatarım inşallah, maşallah;/

Çarşamba, Mayıs 15, 2013

"hiçbir şey kalmadı geriye, sadece köz"*

 
Hadi, yatmadan önce bir filmden konuşalım. Uykudan öncenin Justine'cesi olsun bu, ve bu konuşan kadın yarın sabahın köründe kalkmak zorunda olsa bile, yine kim bilir kaçta yatacak, onun için "uykudan önce" demesine asla inanmayalım, kapiş?;p Dün gece film izleyelim dedik poliş'le (clea), uzun süredir fırsat bulup film keyfi yapamamıştık, bir de Poliş'in İstanbul'a dönmesine az kalmışken iyi olur dedik, dedik demesine de, biz filme başladığımızda saat üçtü! Rakamla da yazmalıyım; 3! (o zamana kadar ne yaptın peki, diye hiç sormayın, bozuşuruz.) 
Hmmm, tamam hemen filme geçiyorum. (küçükken de böyle kaytarırdım, konu değişir ve toz olursun;p)
"Veneno para las Hadas" , Meksika yapımı, 84 tarihli bir film. Poliş bulmuş bunu, kült filmler ondan sorulur zaten, yine muhteşem bir film keşfetmiş, çok beğendim. Eğer, daha önce Henry James'in Yürek Burgusu romanını okumuş ya da kitabın uyarlaması 61 tarihli The Innocents filmini seyretmiş, o da olmadı cânım oyuncu Gregory Peck'li The Omen'i izlemişseniz bu filmin konusu size tanıdık gelecek. Çocuklardaki masumiyetin altındaki kötülük, sebepsiz can yakma isteği, vb. onlarca şey bahsettiğim bu eserlerin ortak derdi. Film, on yaşlarındaki Verónica ve Flavia'nın, musumiyetten şeytanîliğe, çocukluktan yetişkinliğe nasıl şaşırtıcı bir hızla geçtiğini gayet güzel vermiş, benim hoşuma giden bir ayrıntı da film boyunca hiçbir yetişkinin yüzünün özellikle gösterilmemesiydi. Sadece bir ya da iki karede yüzü görünen yetişkin karakterlerin ölü olması da ayrı bir güzellikti. Kısaca böyle durumlar. Filmi anlatmayacağım, izleyin bakalım siz nasıl bulacaksınız, ben çok beğendim. 

İlk defa kısa kestim. Yaş aldıkça zamanı kullanmayı daha iyi öğreniyorum sanki... acaba, neden olmasın, yok canım, hah ha saçmalıyorum yahu, ne alakası var? Siz de ciddiye alıp dinliyorsunuz ya beni, bravo!;p 

Yarın mesai var, sabahtan akşama kadar. Şükür, gece yatağımda yatacağım, hastanede yatmaktan öyle çok nefret ediyorum ki, yüz yıldır süren gece nöbeti rutinimi bile bırakmayı ciddi ciddi düşünüyorum artık. Şimdi, yatana kadar oraya buraya bakayım, meyve koymuştu Polişka üşenmezsem biraz kiraz yiyeyim ve sonra da uyku. Gelmeyince ne zor oluyor bir bilseniz. 
Adios.

--------------
p.s: 
 *Bahsi geçen şarkıdan.
- Şarkıyı filmle aynı ismi taşıdığı için buraya koydum, birbirleriyle ilgilerinin derecesini bilmiyorum.
- The Omen filminde, dadının intihar sahnesini hatırlıyor musunuz? İnanılmaz etkileyici bir sahnedir, düşündükçe hâlâ ürperirim;
"Damien! Damien! Damien, look at me! I'm over here! Look at me, Damien! It's all for you. Damien, I love you."
şuradan izleyebilirsiniz; 


-Ve bu yazı buraya yazdığım en kafası dağınık yazı, bu günlerde niye böyleyim ben, neler oluyor? Damien!

Pazar, Mayıs 12, 2013

bir karış sıkıntı

(Lantern Tangle / Kelly Vivanco)


"Chloé'nin gözüne giren güneş ışınlarından  birinin ucunu sertçe kıvırdı. Işın yumuşak bir hareketle kırıldı ve odadaki mobilyalar üzerinde dolaşmaya başladı."*

Hayal kurmayı beceremem ben, eskiden, çok küçükken biraz daha iyiydim, yatağa girdikten sonra uzun bir süre uyumam, düşünür dururdum.  Sonra ne oldu, ne değişti bilmem, gitti, kalmadı bir şey. Gerede'de hayal kurmaya çalışırken otelin tüm seslerini duyardım, müziğin sesini biraz daha açar, kulaklığımı daha fazla bastırırdım kulaklarıma, tıkırtılar azalır kendi müziğime sığınırdım. Eğer düşündüğüm şeye uymuyorsa müzik, uydururdum. Hayal kurmayı o yaşlarda gerçekten becerirdim. Otellerden ise hâlâ korkarım, gece duyulan ayak seslerinden de. Ama bunu geçelim. Otel yaşımdan çok çok önce, ilkokul zamanları kendimle konuşurdum, iç sesim o kadar yüksekti ki başka bir müziğe ihtiyaç duymazdım. Şimdi düşünüyorum da babamın tabutu evin alt katının girişinde taziyeleri ve belki de en çok kendi kaderini beklerken kulağıma sıkıca yerleştirdiğim kulaklık beni ağlama ve teselli seslerinden değil kendi iç sesimden korumak içindi, kendimle konuşmak cehennem gibiydi, konuşmamak için kendime uyuma taklidi yapmış, ajda pekkan'ın o kasedindeki şarkıları bir daha hiç unutmayacak şekilde beynime kazımıştım. Sanki, şimdi tüm sesler intikam alıyor. 

Ben çocuk yaşlardayken, evet boyum bir karışken; henüz televizyonun evlere yeni yeni girdiği zamanlar (ya da bizim eve yeni girmişti, bilmiyorum), tek kanalın kafasına göre takılıp bizi kendi seslerimizle baş başa bıraktığı zamanlardı o zamanlar, oturduğumuz köy evinin bahçesindeki kümese dadanmıştım. Tavuklar için tahtadan bir kümes vardı, içindeki beş on tavuk da benim eğlencem. Onlara yem verirken onların da benim gibi hemen hemen aynı şeyleri düşündüğünü ve inanılmaz sıkıcı bir yaşamları olduğu için bana minnet duyduklarını zannederdim. Şimdi bunu doğrulayacak ya da yanlışlayacak hiçbir şey yok tabii elimde, hâlâ tüm bu safsatanın gerçek olup olmadığını bilmiyorum. Ben çoğu saçmalığa inanırım, çoğu gerçeğe inanmadığım gibi. Her neyse, işte o tavuklarla iç sesimle konuşurken ben, büyük ve sessiz bir göz beni takip ederdi. Büyüktü; çünkü nereye gitsem beni görürdü, sessizdi; çünkü ne yaparsam yapayım asla beni uyarmaz bana karışmazdı. Mutlak gölge. Bir gün büyüklerin fındık topladığı bahçeye (çok büyük bir yerdi, tarla belki de) gitmem gerekti, yanımda uzaklardan gelen bir adam, ona eşlik edecektim. Uzun bir yol, yürümeye başladık, "isim, nerede okuduğum, şirin şey", faslını geçtikten sonra, adam bana İstanbul'da yaşadığı bir olayı anlatmaya başladı. Kullanacağı kelimeleri çocuk aklımın hizasına kadar indiriyor, tartıp biçtikten sonra bana servis ediyordu, adam askerdi, anlattıkları komik şeyler olmalı ki gülmeye çalıştığımı hatırlıyorum, gülmezsem ayıp olurdu ama başka şey düşünüp numara yaparsam, hayır anlamazdı. Tek sakınca yanlış yerde gülmemek, onu da becerirdim küçük aklımın hizasına indirilen kelimeler yormamış olacaktı beynimi, kurnazlığa işletmek zor olmuyordu. Çok daldım, doğru yerde güldüm, doğru yerde baş salladım ama yanlış tarlaya gittim. Küçüklerde gurur default geliyor, yalan söyledim; "eskiden burası bizim tarlamızdı, yeni sattık, dün de burada topladılar fındığı." Güldü, nefret ederken severken zorlanmadığımız kadar kolay nefret edilir o yaşlarda, o zaman en birinci düşmanım oldu o adam, hayallerimde kocaman bir düşmana ihtiyacım vardı, itinayla yerleştirdim onu oraya. Rahatlamıştım.

Şimdi, bu yaşlarda her şey nasıl da büyük mesele, nefret etmek bin tartıya, sevmek bin nedene bağlı, hep aynı şarkı kulaklarımda; hayat çok zor, hayat gerçekten zor. Öyleyse Günlerin Köpüğü'nü tekrar hatırlayalım; canımı sıkıyor, canımı sıkıyor, canımı çok sıkıyor. 
-----------
*Günlerin Köpüğü / Boris Vian

Pazartesi, Nisan 29, 2013

şapşik kaktüs, ütopik enginar

(fotodaki kaktüsü bin yıl önce almış olabilirim; yaz, kış, sulu, susuz, bana mısın demiyor, hiiiç bana ilişmeden mis gibi yaşıyor kitapların arasında.)

"İşte senin gibi apayrı. Canına sokacağın geliyor. İşte gazete okuyor. İşte cıgara paketine imzalar atıyor. İşte portakal yiyor. İşte türkü söylüyor. Bilmediğin dilden bir türkü söylüyor. Arada bildiğin, kanında dolaşan şu Türkçe dilinden "karabuberim buberim buberim!" diyor. Sonra "Asepiya piluti Keton İbrahim!" İşte karşı karşıyasın. Haydi bakalım bil onu. Anla bakalım. Kendini anlat bakalım. İşte sıkılıyor. Geniş geniş nefes alıyor. İşte cıgara paketine sevdiğin parmaklar uzandı. İşte sevdiğin dudağın kıvrıntısından duman çıkıyor. Haydi bakalım. Bil onu bakalım. Kimdir? Senin hakkında ne düşünür? Şu saatte nerede olmayı ister? Senin sevgin umurunda mı?"
                                                                                    Yılan Uykusu/Sait Faik

Haber veriyorum; yaz geldi. Bunu sadece nevresimleri açık renklisiyle değiştirmemden, güneşin yakmasından, sokakta oynayan çocuk seslerinden filan anlamıyorum, bunu anlamsızca, hatta körlemesine "yine" Sait Faik öykülerine dönüşümden de anlıyorum. Rutin değişmedi tabii, nöbet yoksa sabaha karşı yattığımdan, öğlen kalkılıyor (uyku saatim yediden altıya düştü, sağlık olsun), neredeyse robot gibi çay demleniyor; normal çay artı kokulu çay artı kaçak çay, kahvaltı için biraz düşünme süresi tanıyorum kendime, o geçen zamanda çayın demlendiğini haber versin, unutmayayım diye kurduğum fırının alarmı çalıyor ve bingo, ne yiyeceğime karar verememişim. İnternet oyalanması, siteler, mailler, fotoğraflar, dosyalar, şu, bu, çay acıyor, işe bak, sonunda ben de çaya acıyorum; o çay içilecek, o keyif yapılacak. İlk başta mucize, sonra alışkanlık, rastlantı, en sonunda zorunluluk, yaşam pek tasarruf dahilinde değil, eh herkes Voltaire'in Candide'i de değil, "olabilecek en iyi dünyada yaşanan en iyi yaşam"ı yaşamıyoruz, yaşa gitsin öyleyse. Yaşıyorum.

Bu hafta sonu sınav var, söylemişimdir burada, bu meslekten emekli olursam diye saçma sapan bir bölümü sardım başıma, dersler pek acayip; Sağlık Hizmetleri Pazarlaması, Sağlık Hukuku, Sağlık Kurumları Mevzuatı, İktisat ve İşletme default tabii. Duyan da Mount Sinai'a işletmeci yetiştiriyorlar sanacak, türk işgüzarlığı işte. Çalışacağıma ff, kitap, dergi takılıyorum mis gibi, gönülden bağlandığım tek idol; orhan veli'nin dalgacı mahmut'u. A, bir de; hem emeklilik için bu bölümü okurken hem de arkeoloji'den emekli olabilir miyim diye fellik fellik ilan araştırıyorum! Nasıl olacak bu işler, ha? Saflık, şaşkınlık ve ayrıca şapşiklik parayla değil dostlar, kınamayın.

Hmmm, tamamdır, sayfayı havalandırdım, kalkayım şimdi. Kaç gündür hastane yemeği, sipariş derken sağlıklı bir şeyler yemiyorum, enginar yapayım madem. Tabii bunun için dışarı çıkıp enginar almak gerekiyor, eğer evde yetiştirmediysen. Ve güzel bir soru, neden evde sebze yetiştirmiyorum, üstelik kaktüsle kocaman bir adım attım sayılır.., sayılır mı, sayılsın.;/
----------------------
p.s.: -Şarkılar yaz için özenle seçildi, dinleyelim, dans edelim, hatta gülelim oynayalım, kâm alalım dünyadan.
-Header yine değişsin bakalım, yaz geldi artık böyle, on günde bir değiş tonton olacak. 
-Sait Faik'in güzelim hikâyesini okumak isteyen olursa (belki tekrar, tekrar), pdf linki şurada; Yılan Uykusu

Salı, Nisan 16, 2013

o bir gölgedir varlık sanırsın


Nisan yarılanmış bile. Neler oluyor yahu; zamanı bir yerinden tutamamak kabullendiğim bir şey tamam, peki ya zamanın elinde oyuncak olmak, buna ne demeli? İpi kokmuş kukla gibiyim, ne hafızam duruyor yerinde ne de aklım. Yuvarlanıp gidiyorum, neyse, hayırlısı.  Ne yaptım yuvarlanırken ona geleyim ben; izne ayrıldım, İstanbul'a gittim, döndüm ve dönmekle kalmayıp, iki nöbet bile tuttum. Çok fazla yarım kalmış iş var, onlar kafamı meşgul ediyor, ya geçiştiriyor ya da bir şekilde halletmeye çalışıyorum. Olmuyorsa da olmasın diyorum artık, hem Vonnegut nasıl akıl vermişti Mezbaha No 5 romanında; so it goes! Onun dediğini dua kabul edip tekrarlayıp duruyorum, çevirisini de severim ben; hadi, geçmiş olsun! Daha önceki yazıda çok oyalandığımı söylemiştim, internet başında dalıp gitmek kolay, ayrıca unutmaya da yarıyor. Eh işte görün modern zaman passiflorası'nın bana ettiklerini; elimdeki beckett'lar duruyor, ders çalışamıyorum, film izleme hızım azaldı vs. vs. Kitaplara dönmeli, en güzeli bu. Çünkü sadece onlar suçu almaz üzerine, sizi delirtseler, öldürseler bile sizi tanımazdan gelir, pişmanlığınıza uzaktan bakarlar. Kim böyle bir gölge istemez. İkiz kardeşin rahatlatıp vicdanımızı acıtan yakınlığı, kitaplar aynamız, evet onlara dönmeli.


Morel'in Buluşu'nu okuyalı çok oldu. O zamandan beri yazmak aklımdaydı ama neden bilmem olmadı bir türlü. Bazı kitapların demlenmesini beklemeniz gerekiyor belki de, lezzetini iyice anlamak, hatta tadına "gerçekten" varmak için. Beyaz Kale ile birlikte demlenen kitaplarımdandı Morel'in Buluşu, bugün aklıma geldi ve bir bira açıp size anlatmaya oturdum. Okuduğum en tuhaf kitaplardan biri bu roman, elime alıp bırakamadığımı hatırlıyorum. Düşünüyorum da zehir gibi yazarlar var şu dünyadan geçip giden, Casares için konuşuyorum; böyle bir kafa nasıl rahat eder yaşarken? Korkutucu bir hayal gücü. Romana geçemiyorum değil mi? Bunun nedeni ise dostlar, bira da korkutucu derecede güzel, içerken bin türlü şey hatırlatıyor insana, o la la la.. ;) (şu tonla söylüyorum, aman dikkat;p sabırsız, zamane insanları için yardımcı olayım, 31-32. saniye)

 

(bu şahane illüstrasyonlar norah borges'e ait. evet doğru tahmin; bu hanım borges'in kardeşiymiş, aile boyu yetenek. şu sitede başka çizimler de var, meraklısına.)

"...i have been here before
but  when or how i cannot tell: 
i know the grass beyond the door,
the sweet keen smell, 
the sighing song, the light around the shore ..."

Borges'in önsözüyle açılıyor roman, Borges, serüven romanıyla psikolojik roman arasındaki farkı ustaca özetleyip Ruslar'ın biz roman okuyucularına ettiği kötülüğü (latife yapıyorum tabii) anlatıyor; Ruslar hiçbir karakterin olanaksız olmadığını bıkkınlık verecek ölçüde gösterdiler, derken, aşırı mutlulukla intiharın, merhamet nedeniyle işlenen cinayetin, aşk yüzünden ihanetin tadına vardığımızı  ve bu çeşit mutlak özgürlüğün 'mutlaka' mutlak düzensizlikle son bulacağının altını çiziyor. Bunu söylemesinin nedeni Casares'in -bence bu önsöze hiç gerek duymayan- büyülü romanına işaret etmek. Ona göre polisiye kurgulu romanlar, akla uygun bir olayın önce doğrulayıp sonra ünlü kıldığı gizemli olayları anlatıyor. Şu cümleler onun, önsözü şöyle bitiriyor Borges; "entrikanın ayrıntılarını yazarıyla tartıştım, onu yeniden okudum; onu kusursuz olarak nitelemenin bir yanlışlık ya da abartma olacağını sanmıyorum."

Olayları roman kahramanı anlatıyor, bunun nedeni kendisinin "sevimsiz mucize" diye nitelediği duruma şahit aramak, tanıklık edecek insan ve kanıt bırakmak. Adını bilmediğimiz ama bir suç işlediği için romanın geçtiği adaya kaçtığını iyi bildiğimiz bu kişiye kaçacağı yer fikrini bir sandalcı veriyor;  ezilen biri için bu dünyada tek bir yer var ama orada kimse yaşayamaz, diyor. Adada bir kilise, bir havuz ve bir müze dışında hiçbir şey olmadığını, üstelik adanın gizemi bilinmeyen, üzerinde yaşayan her şeyi dıştan içe doğru öldüren bir hastalığa ev sahipliği yaptığını belirtiyor. Orada yaşayanların önce tırnakları ve saçları dökülür, ardından derisi ve gözünün saydam tabakası ölür ve en sonunda ise tam anlamıyla yok olurlarmış. Tüm bu korkunç hikâye kahramanımızı fikrinden caydırmıyor, adaya gidiyor ve orada o 'meşum' güne kadar sessiz, sakin ve huzur içinde yaşıyor. Nedenini anlayamadığımız bir sebeple yapımı yarım bırakılan müzenin bir odasında kalmaya başlıyor. Yazın sürpriz yapıp erken geldiği, mevsimin sıcak bir gününde fonograftan yayılan müzik sesiyle irkiliyor. Kalabalık bir grubun adaya geldiğini şaşkınlıkla fark edip adanın ıssız bir yerine kaçıyor. Merak bitmez tabii, ortada bu kalabalığı adaya getiren ne bir uçak ne de bir gemi var. Ayrıca bu insanlar küstah bir şımarıklığa da sahipler, dans ediyor, kahkaha atıp, yüksek sesle konuşuyor, ölüm adasını utanmadan neşeye boğuyorlar. Zaman ilerliyor, günler geçiyor ve kalabalık bir türlü adadan gitmek bilmiyor. "Züppeliğin kahramanları yaşıyor burada (eğer terk edilmiş bir tımarhanenin sakinleriyle karşı karşıya değilsem)", diyor anlatıcı. Onu ele vermelerinden korktuğu için ağaç dalında yatıyor, gel gitlerden korunmaya çalışıyor ve bu zaman içinde daima davetsiz misafirleri izliyor. İlk önce hayal gücünün bir oyunu sandığı kişilerin zamanla gerçek olduklarını kabulleniyor. Bir gün bir şey oluyor; bir kadın her akşam gelip, kayalıkların önünde güneşin batışını seyrediyor. İlk önce ondan kaçan adam, sonra onu izlemek için içinde duyduğu dayanılmaz isteğe karşı koyamıyor. Kadın saçında bandanası, siyah saçları ve yanık teniyle "bohem" bir tip, böyle tarif ediyor onu, adı "Faustine". İstisnasız her gece kayalıklara geliyor Faustine, bir gün ani bir kararla ondan kaçmak istemiyor adam, ama kadın onu görmezden geliyor. Sanki başka bir boyutta, aynı şeyleri yaşamıyor, hissetmiyorlar. Üstelik adam bazı kapıları açamadığını, sesini duyuramadığını ve bazı maddelere dokunamadığını da anlıyor endişeyle. Dördüncü boyut nasıl olurmuş romanda böylelikle görüyoruz. Daha önce zamanda sıçramalı bir roman okumadıysanız benim gibi ağzınız açık kalabilir uyarayım. Her neyse, adamın kadına ilk görünme anında hissettiklerini yazmak istiyorum buraya, çok etkileyici; "oradaydı: renkli fularıyla, elleri dizinin üstüne kavuşmuş, dünyanın sınırlarını geriye iten bakışıyla...soluğumu bastıramadım. kayalar, deniz sallanıyor gibiydi." Sesini duyurmak istiyor, kadın bakmıyor, tenezzül etmediğini düşünüyor, ama hayır, başka bir şey var, davranışı beni işitmemiş gibi değil, diyor adam, sanki kulakları işitmeye, gözleri de görmeye yaramıyor kadının. Bir hayalete dokunmaktan korkuyor, bu his bile onu ürpertmeye yetiyor. Sizce de aşk böyle bir şey değil mi? Geçelim şimdi bilim kurguyu, macerayı filan, aşk aslında korkuyla karışık, adanış değil mi? Bana kalırsa öyle ama şimdi beni de geçelim romana dönelim. Kadının ilgisini çekmek için topladığı çiçeklerden uzun uğraşlar vererek harika bir bahçe yapıyor adam. Yazgısının bu alçakgönüllü girişiminin cezalandırılmaması için dualar ediyor, evet, bahçesi rüzgârla bozulmuyor, çiçekle kadına bir not yazmaya karar veriyor o da; bu adada ölümümü uyandırdın. Yok, hangi cümle daha etkili olur, bunun peşine düşüyor. Karşılaşma başarısız oluyor, kadın yine onu görmüyor, hatta bu sefer yanındaki sakallı adam da! Yabancı adamla kadının konuşmalarını dinliyor, aklına başka bir düşünce geliyor; acaba o mu görünmez? Bu ada beni görünmez yapmış olabilir mi diye şüpheleniyor, bunun işine geleceğini bile düşünüyor, çünkü o zaman kimseler görmeden Faustine'i kaçırabilir!

"Ne bir düşü gerçek, ne de bir gerçeği delilik olarak görmenin gerekli olduğuna inanıyorum."

Adada olaylar artık tekrar tekrar yaşanıyor. Kadınla sakallı adam kayalıklara tekrar geliyor, onun çiçek bahçesinin içinden özensizce geçiyor ve aynı ısrarcı, gizemli konuşmayı yapıyorlar; "-Bana olan bütün güveninizi kaybettiniz mi? -Hepsini -Eskiden bana inanırdınız. ... -İnanın bana Faustine... " Çocukken oynadığı bir oyunu düşünüyor adam, okuduğu kitabın resimlerine uzun süre bakıp, nesnelerin belli belirsiz ortaya çıkmalarını hatırlıyor. Tut ki öldüm! diyor, bu düşünceyle öyle çok heyecanlanıyor ki, (yazınsal ve düşünsel açıdan tabii;)), yaşamını özetlemeye koyuluyor. 

"Nereye gidiyoruz? İşitilmeyen müziklerin plakta durması misali tanrı bizi doğurtuncaya kadar nerede kalıyoruz? İnsanların yazgısıyla görüntüler arasında bir koşutluk görmüyor musunuz?"  ...." Şöyle ya da böyle, artık yaşamayanların görüntüsünün, dokunmasının ve sesinin bir yerlerde olması gerekir. (hiçbir şey kaybolmaz...)."

Sonrası; Faustine'in gerçekten yaşayıp yaşamadığı, ölümün bir kurtuluş olup olmayacağı, bilim kurgu, makineler, Morel'in tuhaf buluşu, bir mekânda sıkışıp bekleme, Dante’nin İlahi Komedya’sı, arafta kalma, filmler, görüntüler, kokular, sesler... Kitabın sonlarına doğru öyle çok yeri çizmişim ki şimdi dönüp baktığımda adadaki adam gibi düşünüyor, okurken gerçek bir cinnet geçirmişim diyorum;) Umarım bu satırlar merak uyandırmıştır sizde, daha fazla anlatıp işin heyecanını kaybettirmeden burada keseyim. Morel'in Buluşu, sadece okuduğum en güzel kitaplardan biri değil, aynı zamanda en deli, en belirsiz, en etkileyici kitap da oldu benim için. Gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum bu romanı; çünkü yaşadığımız şu hayat Casares'i tanımadan, onun yazdığı muhteşem satırları okumadan hep biraz eksik kalacak, inanın bana.

--------
p.s.: Bu yazıyı Casares'in memleketlisi Mercedes Sosa'yı dinlerken yazdım. Buraya da seçtiğim bir iki parçasını koydum, bakalım beğenecek misiniz? Son olarak, yazar romanını Borges'e adamış, bunu da önemli bir not olarak buraya düşelim. 

-Hmmm, header'ı da değiştireyim biraz nefes alsın sayfa. Hepimiz biraz tozlanmıyor muyuz durduğumuz yerde? Silkinelim biraz, hadi;p