Pazar, Mart 20, 2011

severim

(alıkça belki, ama bu 'gülen yüz' öpüşürken uyumayı sever.)


"...
Yalnızlığı da severim.
Yeter ki, bir dostum gelip arasıra bundan söz etsin
..."*


Bunuel, Son Nefesim adlı kitabında okuyucuyla sohbet eder gibi (ki aslında doğrusu da budur. Yönetmen, ithaf bölümünün altına yazın adamı olmadığını ve kitabın -çoğu filminde birlikte çalıştığı- senarist  Carriére ile söyleşilerinin sonucunda ortaya çıktığını belirtmiştir.) bize yaşamını anlatır. Çocukluğunu, gençliğini, yakın arkadaşları Lorca ve Dali'yi, filmleri, İspanya'yı, savaşı, aşklarını, ve tabii düşlerini (ah, o düşler!) film gibi gözlerimizin önüne serer.


Kitabı zevkle, büyük keyif alarak okumuştum. En sevdiğim bölümde canım Bunuel, sevdiği ve sevmediği şeyleri anlatır. Orada, coşar, aklında ne var ne yoksa söyler, handiyse eteğindeki taşları döker.

Böcekler Üzerine Anılar, kitabına hayrandır. Hatta İncil'den bile üstün görür (onun sözü). Issız bir adaya giderse yalnız bu kitabı götürmeyi düşündüğünü ama sonra hiçbir kitabı almak istemediğini söyler. Sade'ı bir zamanlar sevdiğini, hayranlığı sonra geçse bile (tüm hayranlıklar geçicidir der) üzerinde etkisinin büyük olduğunu itiraf eder. Wagner'i de bir zamanlar çok sevdiğini, yaşamının son yıllarında artık müzik dinlemiyor oluşunun onu çok üzdüğünü açıklar. (Bunuel yavaş yavaş duyma yeteneğini kaybetmiştir.) Yağmur sesini, soğuğu sever. Büyük ulusları yağmur doğurmuştur der ve gençliğinde ona "paltosuz" diye seslendiklerini keyifle hatırlar. Sıcak ülkeleri, çölü, kumu, Arap, Hint ve özellikle Japon uygarlığını sevmediğini söyler (deli Bunuel:)). Sadece Yunan, Roma ve Hıristiyan (haliyle) uygarlıklarını sevdiğini belirtir. Körleri pek sevmem der, çoğu sağır gibi diye ekler tabii:) Dünyanın tüm körleri arasında hiç sevmediği biri varsa onun da Jorge Luis Borges olduğunu, iyi bir yazar olmasının ona saygı duymasına yetmediğini söyler.  Bilgiçlikten ve bilimsel jargondan tiksinirim, der ve Cahiers du Cinéma'daki bazı yazıları okurken kahkalarla güldüğüm çok olmuştur, diye anlatır.

Devamını onun ağzından dinleyelim;

"... Kubrick'in Paths of Glory'sini, Fellini'nin Roma'sını, Ayzenştayn'ın Potemkin Zırhlısı'nı, Marco Ferreri'nin La Grande bouffe'unu çok severim. La Grande bouffe, bence hedonizmin bir anıtı, tensel isteklerin büyük bir trajedisi, bir baş yapıtıdır. Jacques Becker'in Goupi-mainsrouges ve René Clément'ın Jeux Interdits filmini de beğenirim. Daha önce de söylediğim gibi Fritz Lang'ın bütün filmlerini severim. Buster Keaton'ı ve Marx Brothers'ı da çok severim. Potocki'nin romanı ve Has'ın filmi olan La Monuscrit trouvé â Saragosse filmini üç kez görmüştüm, ki bu benim için olağandışı bir şeydir. Bu filmi Alatriste'nin Meksika için Simon del desierto filmi karşılığında satın almasını sağlamıştım.

Renoir'in savaş öncesi filmlerini, Bergman'ın Persona'sını da çok beğenirim. Fellini'den de La dolce vita'yı severim. I Vitelloni'yi hiç göremedim ve buna hala çok üzülürüm. Buna karşılık Casanova filmini seyrederken sonunu beklemeden çıkıp gitmiştim... "**

Bu kitabı okurken yakın bir arkadaşım bana Bunuel'in gençlik resmini (kara kalem gibi, çizilmiş) çerçeveletip hediye etmiş ve arkasına düz olarak yönetmenin sevdiği şeyleri, ters olarak ise sevmediklerini yazmıştı (ne iyi arkadaşımdın sen Ayhan!). O zaman düşünmüştüm şimdi de düşünüyorum, ben böyle bir liste yapsam nasıl olurdu diye. Çok zor tabii, şimdi şu var, bu var, aa, bu da var sevdiğim filan diyeceğim kesin. Sonra sevmediklerim, hep bir haksızlık yapıyor muyum acaba şüphesi. Bunuel ununu elemişti elbette bu kitap yazılırken, benim gibi çaresiz değildi. Onun işi kolaydı nereden baksan:p

Şaka bir yana, şunlar aklıma geliyor;

(Bu resme bakmayı seviyorum, nedenini bilmiyorum tabii. Bir de nereden bulup, bilgisayarıma attığımı.)

Akşam üzeri denizin karşısında (özellikle yüzdükten sonra, yorgun olmalıyım) bira içmeyi, bira içerken güzel bir kitap okumayı, bu kitabın özellikle polisiye olmasını, o sıra rüzgârın hafifçe esmesini, yüzmeyi, yağmur çiselerken yürümeyi, geç yapılan kahvaltıları, evde pişirilen ekmek kokusunu, keki yemekten çok evi mis gibi kokutmasını, Eko'da yazın bira içip sohbet etmeyi, kitaplığın önüne oturup bunlar ne zaman okunacak diye ahlanmayı, Seinfeld'i Poliş'le tekrar tekrar izleyip gülmeyi, gecenin bir vakti film izlerken birden kalkıp, kahvaltı tepsisi hazırlamayı, mantar kızartmayı, tüm peynir çeşitlerini, kırmızı şarabı, çayı, "geç saatte" demlenen çayı, çayın kaynarken çıkarttığı sesi, granül kahveyi sade ve şekerli içmeyi, şekerli türk kahvesini, kahvenin yanına koyulan küçük lokumları, fıstıklı çikolatayı, susamlı kurabiyeyi, Kızlarağası hanını, İstanbul'u turist gibi gezmeyi, Lili filminin bazı bölümlerini tekrar izlemeyi, az kişiyle yapılan sohbetleri, evde oturmayı, yalnızlığı, çok kısa ziyaretleri, nezaketi, verilen selamı almayı, gülümsemeyi, sakinliği, araştırmayı, hemen inanmamayı, hemen güvenmemeyi, Olympos'un eski halini (bu komik, ama gerçek:)), arabasız yolları, tembellik yapmayı, temiz evde dolaşmayı ve kokusunu içime çekmeyi, Blue Car filmindeki naifliği, Miyazaki'nin filmlerindeki bilgeliği, Haneke'nin Caché filmini, Der Himmel über Berlin,  Gölge oyunu, Jules et Jim, Mulholland Dr. , Repulsion, The Elephant Man, Mayıs Sıkıntısı filmlerini, Rosemary's Baby filminde Mia Farrow'un şirin halini, Özcan Alper'in şiir gibi Sonbahar'ını, Víctor Erice filmlerinin yumuşak görüntüsü altındaki sertliği, John Cassavetes'i, Ken Loach'un yaptığı her şeyi, özellikle Kes filmini, sosyalist olmasını, insanlığını, Bergman'ın tüm filmlerini ama en çok Kış Işığı'nı, korku filmlerini, The Shining'i, Psycho'yu, Picnic at Hanging Rock filmindeki sarı rengi,  Possession filminde Adjani'yi, Bug filmindeki paranoyayı, Groundhog Day filmini, The Talented Mr. Ripley filminin her şeyini,  The Loneliness of the Long Distance Runner  filmindeki sol tavrı, sertliği, sadeliği,  Stranger Than Paradise'daki huzuru, Tarkovski'nin özellikle Ayna'sını, Frozen filmindeki kardeşlik duygusunu, All About Eve filminde Bette Davis'i, Blowup'ı, Vertigo'yu,  Ah Müjgan ah filminde Sadri Alışık'ı, Aşk filmlerinin unutulmaz yönetmeni filminde Şener Şen'in, çektiği filmin galasına gelen olmayınca "hani nerede sizinkiler!" diye bağırmasını ve kadının "sen çemberin dışındasın" diye cevap vermesini, Midnight Cowboy filminde bohemlerle dalga geçilmesini, Rüzgar gibi Geçti'yi bin kere izleyip yine yine yeniden Clark Gable'a aşık olmayı, Barry Lyndon filminin tablo gibi olmasını, Bunuel'in tüm filmlerini ama illaki L'âge d'or ve Tristana filmini, Tristana'nın topal bacağını, bu bacak için  Hitchcock'un Bunuel'e dönüp "ah o topal bacak!" demesini, sinema dedikodularını, edebiyat dedikodularını, okuyan ama okuduğunu büyük bir kibirle belirtmeyen insanları, tevrat'ı, Eyüp peygamberi, tanrının insanlara hitap şeklini, akıllı insanları dinlemeyi, Daniel Craig ve onun gibi erkekleri seyretmeyi (hah ha, bu en güzel kısmı), Roma'yı, Brugge şehrine kar yağarken gitme fikrini, özel olduğunu hissetmeyi, herkesin kendisi için böyle düşündüğünü bilmeyi, sevişmeyi, sevişirken "az" konuşmayı, seviştikten sonra sırtımı dönüp güzelce uyumayı, uyandıktan sonra çok konuşmayı, sevdiğim adamın elini tutmayı, o elin ne hissettiğini bilmeyi, kavgalardan sonraki barışma halini, karda yürümeyi, yatılı okulda okuyanları, ağlamayı bilenleri, her şeye ağlamayanları, akıllı kadınları, Heybeliada'yı, ananemin köyündeki büyük evi, güzelliğini lütuf gibi sunmayan insanları, soğukluğun "tarz" olmadığını bilenleri, "düz", kelimeleri eğip bükmeden konuşanları, sorulan soruya cevap verilmesini, "lütfen" cevap verilmemesini, çocuklara iyi davrananları, zayıf, kemikli elleri,  sense of humour'a sahip insanları, Noam Chomsky'yi, sehpanın üzerine kocaman meyve tabağı koyup -ilginçtir- yememeyi, Kaş'ı, denizi, duş almayı, hiç gitmesem bile Artvin'i, Mardin'i, oyun oynamayı, temiz yatağı, tül perdeleri, yazın sadece gecelikle yatmayı, geç yatmayı, geç uyanmayı, gök gürültüsünü, sağanak yağışı, "bazen" özellikle içmişsem tek başına dans etmeyi, tek başınayken ağlamayı, büyük pencereleri, şiiri, öpüşürken uyuyakalmayı, sevgilime "deli" demeyi, onun bana "deli!" demesini, mektup yazmayı, rüzgâr çanını, keman ve ney sesini, eski evleri, dar sokakları, şefkatli insanları, aptal aptal gülmemeyi, hırstan arınmış insanları, yarışmamayı, iyi geceler ve günaydın demeyi, gece lambasını, havluyla yatıp uyuyakalmayı, Haydarpaşa garını, ayın her hâlini, dolunayı, geceyi, özellikle bu geceyi, acımayı bilenleri, acınacak durumu iyice tahlil edip öyle karar vermeyi, annemin mutlu olmasını, rüyaları, heykelleri, güzel resimleri, yemek yapmayı ve çiçek vermeyi bilen erkekleri, uzaktan şehrin ışıklarının görünmesini, taşları, hep uzaktan bakmayı, uzun otobüs yolculuklarını, mezarlıkları, kulübeleri, büyük vazoları, el sıkışırken öylesine sıkmayanları, ekmeği fırından almayı, toprak kokusunu, düşleri, İskenderiye'yi, Gogh'un deliliğini, Bruegel'in kırmızıyı kullanışını, Uccello'nun resimlerindeki derinliği, Caravaggio'nun korkunç resimlerini, Bosch'un tuhaf insanlarını, İkarus'un düşüşü'nü kimsenin görmemesini, Giacometti'nin heykellerindeki yalnızlığı, derin derin nefes almayı, yumuşak koltukları, yatakta iki yastık olmasını, yatarken tek yastığı hafifçe kaydırmayı, yüzüstü yatmayı, vhs kasetleri, papatyayı, karanfili, her nöbette bahçede yürürken göğe bakıp üzülmeyi, o günü düşünmeyi, yemek pişirmeyi, salatayı, fırında pişen kestaneyi, sıcak çorbayı...

severim.

Of, ne zor işmiş! Filmlere biraz girebildim, kitaplar, yazarlar ve müzik ve hatta şairler olmasın listede, çok nafile bir çaba. Sevmediklerim de sonraya kalsın.

sahi, öpüşürken uyursan nasıl rüyalar görürsün?***


--------------------------
* Bunuel'in Son Nefesim adlı kitabının bahsettiğim bölümünden.
**Yazının devamını merak edenler varsa şuraya buyursun.
***Bunuel yaşasa filmini çekerdi, ben de "unuttum!" demez, onun filminden kopya çekerdim.

Cuma, Mart 18, 2011

hasta

Psycho, 1960 / Janet Leigh


"...
Voodoo kız biliyor ki
maalesef lanetli.
Durumu felaket zor
çünkü biri ona çok yaklaşınca

iğneler kalbine daha çok saplanıyor."

                   t. burton/voodoo kız

Hastalık, sabah acıyla uyanma, gece seyredilen film, diş fırçalarken bir yere yaslanma ihtiyacı,  bilgisayarı kenara itme, battaniye, sıcak salon, yatağı özleme, dünyada çekilmiş en aptal film, sıcak su torbası,  ağlarken yağmur sesinden nefret etmek, yarıda bırakılan bir film daha, sabahın köründe mesaj yazmak, tekrar sıcak su torbası, arka arkaya alınan ilaç, sesini kimsenin duymaması, açık kalmış tv, ses yok, tansiyon aleti, ellerini karnına bastırıp dua etmek, evde yağmur sesinden başka sesin olmaması, çığlık, iyileşmeyi istemek, ağrı, ağrı kesici, küfretmek, salona gitmeyi istemek, aydınlık, yatak odası cehennem, bütün acı orada kalacak sanki, sabah yedi, gözler ağrıdan açık, saat bir, acıya bedenin dayanamaması, uyku, kâbus, rüyada herkesin olması, korku filmi gibi gülen yüzler, vücudun artık serseme dönmesi, koltuğa iki büklüm gitmek, yağmur sesi, ağrın gibi düzenli, hazır çorba, iyileşmek için saçını tarama, derli toplu hastalık, çay, sızı, yağmur, yemek programı, hastalık.

Kısacık ömür, ne kadar ciddi olabilir?

On yıl önce -yok daha fazla-, okuduğun kitaptan 'sayıkladığın' satırlar uykuna sızar;

Yoksul ve zavallı bu zenginlik! Yoksul ve zavallı bu kâşane! Yoksul ve zavallı bu insanlar! Yoksul ve zavallı!"*
------------------------
*Schrödinger'in Kedisi (Kâbus)/a. Alatlı

Perşembe, Mart 17, 2011

çok "acıklı" yemek


(Bu siteyi Poliş keşfetmişti, çok beğeniyorum kadının yaptığı şeyleri. Hatta harika buluyorum.)


Gece, koltukta otururken bir dışarıya, şehre dalıyorum bir de tv'de akan görüntülere. Düzenli seyrettiğim hiçbir şey yok, Behzat Ç.'ye bakıyordum aylar önce, iki üç bölüm seyretmiştim. Kaldı öyle. Boş bir zamanımda bira içerek netten izlerim diyorum hep, izlemediğim o kadar çok bölüm birikti ki sanırım alkolizme doğru bir kapı açtım fark etmeden.

İki gecedir bir programa rastlıyorum, MasterChef adı. Nette oyalanırken o açık oluyor ve seyrediyorum. Çok eğlenceli bir program, ben zaten yemek yapmayı severim, hoş oluyor izlemesi. Bir de katılanların çoğu az çok biliyor bir şeyler, amatör değiller yani. Jüri de -bir kişi dışında- fena değil. Kibar ve deneyimliler.

Tek bir sorunum var bu programla ilgili; ikidir gözlerim doluyor seyrederken. Hayır, kötü bir şey söyleyen ya da acıklı hikâyeler anlatan filan da yok. Ne oluyor bana bilmiyorum. Birinin yaptığı yemek beğenilmedi mi, hop benim gözlerim sulanmaya başlıyor! Hah ha, deliriyorum:p

Çarşamba, Mart 16, 2011

cinlerin ağırlığı

(Misafirlikteyiz, dayısının evinde Luli tv izliyoruz. Lily izliyor aslında, ben ona bakıyorum.)


"je suis malade tout à fait, mais ce n'est pas trop mauvais d'être malade."*

İstanbul'a, evine gittiğinden beri Lily telefonda tek bir soru soruyor bana; "bugün ne yaptın, peki?". "Ne yapayım Liliş, uyandım, kahvaltı yaptım", diyorum, hoşuna gitmiyor. "Hasta ve yaramaz çocuklar var onlara baktım, işe gittim", diyorum. Çocukların ne yuttuğu, çekilen filmde nasıl bir şekil göründüğü filan ilgisini çekiyor, fakat tekrar soruyor; "başka ne yaptın peki, bugün ne yaptın acaba?". Allahtan sesi komik, kelimeler eciş bücüş çıkıyor ağzından da ciddiye almıyorum, yoksa beter olacak.

Yaz kokusu çok yoğundu bugün. Gelmiş artık, bundan sonra ne kadar soğuk olursa olsun fark etmez. Mont filan giymedim, hırka bile fazlaydı. Henüz, "güzel sıcak". Kokularla çok tuhaf bir ilişkim var benim. Hiçbir duyu organıma burnuma güvendiğim kadar güvenmem. Kokuları yoğun hissederim. Hem iyi hem kötü bu. Havanın yaz koktuğunu korkuyla hissettim çünkü. Yazı çok severim, baharı daha çok, sorun bu değil. Fakat bu sefer yaz kokusu yapmam gerekenleri de hatırlattı bana. Aslında hatırladığım yapılması gerekenler değil, geçtiğimiz yaz başlangıçlarında ne yaptığımdı. Koşturup duruyordum; bölümdeki koridorların kokusu, fotokopi, korku ya da saniyelik huzur, endişe, endişe. Doktorayı bırakmaya karar verdiğimde kıştı, şimdi baharda da bu kararı tekrarlamak zorundayım. Kendimi havaya uydurmalı, geçişi sert yapmamalıyım. Çünkü inanç gündüzleri biraz yitiyor.** Ne arkeoloji ne de kariyer umrumda, sorulardan bıktım ve belki bazı geceler evimde yatmamaktan.

Bu gece bir bira içip, Cinler'den parçalar okudum. Çok fazla yeri çizmişim. Çizdiğim yerleri on yıl sonra tekrar anladım. Pyotr Stepanoviç'in kayıtsız, ve küstah tırnaklarını kestiği bölümde yine ürperdim. Ve şu cümlelerin kokusunu biliyorum;

"Beş, altısı birden gelen saniyelerim oluyor, içimi sonsuz bir huzurun doldurduğunu sezinliyorum. Yeryüzündeki hayatla ilgisi yok bunun; öteki dünyayla ilgili olduğunu söylemek istemiyorum, ama yeryüzü insanının kaldırabileceği, dayanabileceği bir şey de değildir."***

Kitabın ilk sayfasına Brecht'ten bir şiir karalanmış;

"...
Marie Sanders, sevgilinin saçları kapkara
İyi olur gitmesen bugün
Dün gittiğin gibi ona
'Ten ürperiyor kenar semtlerde
Trampetler katıyor yeri göğe
Tanrım bir şey yapacaklarsa eğer
Yapacaklar bu gece'
..."

Siz, bazı şeylerin, bazı anlarda, bazı kişilere ne kadar ağır geldiğini bilir misiniz? Yarın yataktan çıkmak istememeyi, tırnaklarını kayıtsızca kesmeyi, bir kez olsun -sadece bir kez- gökyüzüne ürpermeden bakmayı?

---------------------------------------
*"Çok hastayım, ama hasta olmak çok kötü bir şey değil." cinler/dostoyevski
**Cinler'den.
***Kirillov'un "hazırlıklı" konuşması. Cinler'den.

Pazar, Mart 13, 2011

ışığı kırdın ve bulanıklaştın; şimdi benimsin sen

Marc Chagall/Lovers in the Lilacs

"...
oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu
şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı istanbullar
şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların dünyaların
öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmek
ki karaköy köprüsüne yağmur yağarken

bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
çünkü iki kişiydik

..."
C. Süreya/aşk


"Birbirimizi kollayalım, sesimizi, duruşumuzu, bakışımızı, sevgimizi, bizi diğer herkesten ayıran “o şeyi” koruyalım."

"... 'o şey'; bir yağmur kaçaklığı, bakışsız bir kedi kara, sarı bir oda, zırhından soyunmuş delilik, vakitsiz uzayan bacaklar, senin camına konan bir kuş, Giacometti, uykusuzluk, öpülen bir saç, yanmış bir gar, ‘ancak o zaman söylenen ve o zaman gelince söylenmeden anlaşılan hikaye’, huysuzluk, kıskançlık, sakinlik, kelime, bir çok kelime, bir çok söz, önce var olan söz, bildiğimiz söz, ve söze sığmayan şey, 'o şey'. ..."
-----------
Doğum günleri önemlidir, öğreteceğim:) İyi ki doğdun canım, kutlu olsun.

ay-y büyüdüm!*


"sahi senden mi doğdum anne
yollar nehirler kuşluk vakitleri dururken
bir insandan mı doğar bir çocuk

Anne senin yüreğin taş olsa dayanır mı
Kuş olsa çiçek olsa gündüz olsa
Kırılmaz mı acıdan bir sap menekşenin boynu

Bu kez dağlar doğursun beni anne
Sen de ılık bir yağmur ol
Durmadan yağ kanayan yerlerime
"
                                                    h. Ergülen


Annem gitti, Onu yolcu ettim sabah, sonra çay demleyip kahvaltı yaptım ve şimdi de elma yiyorum. Hayır, ağlak olmayacağım. Gidiş, geliş hiç fark etmez, sadece devinim (aslında yolculuk hazırlığı)  rahatsız eder beni. Hep etmiştir, bunun için yüzyıllarca oturabilirim yerimde, sorun olmasın diye. Annemin gidişiyle evde ses kesildi. Boş teneke gibi, tın tın! Annem neşeli biridir, onun olduğu yerde mutluluk kendisine geniş geniş yer bulur. Bu kadar çok acı çekip, yüzünü yine de aydınlık tutması çok tuhaf. Yok yahu, tuhaf demeyecektim, çok güzel çok:) Ben ona benzerim biraz, biz ikimiz evin üstündeki bulutlar dağılsın diye, akla hayale gelmeyen bahaneler buluruz bir araya gelince. Hatta son yaşadığımız sorun hakkında annemle konuşmamız biraz saflığa doğru kayınca, "anne duymasınlar, aman", diye uyardım. Hele Poliş'le Serap!:p (hah ha böyle yani, bir blog da siz açın, rahatsız olursanız sevgili kardeşlerim. 'karamazovlar'ım benim:))

Otuz beşime basacağım bu yıl, sanırım yani. Hesap kitabı bıraktım bir süre önce, ondan bu sanı. Eee az yaşamamışım, yine de anlamadığım bir şey var, şairin sorduğu şey;  "bir insandan mı doğar bir çocuk?"  Zor bir soru bu, onlarca doğuma girdim durumu gördüm kısaca, yine de anlamıyorum. Gerede'de çalışırken arkadaşım ebeydi, benden büyüktü ve (benim gibi:)) narin bir kızdı. Hiç doğum yaptırmamış, hemşire olarak çalışmıştı hep. İlk doğumunda ben de girdim doğumhaneye. Öyle komiktik ki! Şimdi düşünüyorum da, Bunuel bizi görse güzel bir film çekerdi, yok yok Kubrick diyelim. Filmin adı da "Justine, korkmayı bırakıp doğum yaptırmayı nasıl öğrendim!", olurdu. Manzara şöyle; ben bir yandan kadının karnına hafif baskı yaparken, kız bebeğin başını bulup tutmaya çalışıyor. Kadın çığlık çığlığa, litotomi masasında kan gövdeyi götürüyor tabii (hah ha, doğum yapacak olan varsa, yapmaz artık), bir yandan bebeğin göbeğini kesiyor diğer yandan da dikiş atıyoruz. Ayrıca hiç öyle filmlerdeki gibi olmuyordu Gerede'deki doğum hâlleri. Anneye, "kızın -ya da oğlun- oldu, gözün aydın" gibi bir şey dediğinde arkadaşım, "aman ne olursa olsun, kurtarın beni bu acıdan" filan diyorlardı. Kutsallık, uhrevi durumlar filan hak getire:p Sonra bu olayı kadın doğumcu doktor arkadaşla konuşmuştum (o da Gerede'de çalışıyordu), mucizevi bir olay diye edebi bir dille anlatıyorum elbette. Dinlemiş dinlemiş sonra; "valla kimse senin gibi bunun şiirsel bir şey olduğunu düşünmüyor, inan bana. hele buradaki kadınlar, asla!", diye cevap vermişti. Tuhaf bir adamdı kabul ediyorum ama biraz haklıydı galiba. Nedir yani, benim halleşememe sorunum sadece, ötesi milyonlarca kadının doğurması.

Tamam, anlamaya çalışıyorum. Yavaş yavaş. Bakın bir de ne geldi aklıma, siz de duydunuz mu acaba; kızlar kardeş sayılırlarmış annelerine**?
(Üç dört yıl öncesinin fotosu bu, kordon'a o gün bir çıktım, sonra da çıkmadım valla! Ne bileyim sanırım mevki ters:p Ve bu şehrin güneşi gözünüzü böyle alır işte, bakamazsınız etrafa. Yakar, yakar, yakar.)


Biz bu konuya nereden geldik yahu? Unuttum iyi mi!?

Geçelim. İzmir sıcak bugün! Sıcacık. Millet sahilde geziyordur ne güzel. Beni de çağırdılar, gitmedim. Bin türlü bahane, sonra bahanelere kendim de inandım sanırım, kalktım bir,  üstüme başıma baktım. O kadar da değil yani, çıksam çıkarmışım:) Yaz geliyor millet, bana bakmayın siz, çıkın evden ötelere. Hava iyidir.

"...
yolda bir kadın görürseniz
önce geçip gitmesini bekleyin
ve ikiye ayrılır ayrılmaz
kendinize yollardan yol beğenin!
...***
-------------------------------------------
*hafız/hafıza - (ve biz biliyoruz ki bu mahlâs Haydar Ergülen'in.)
**hafız'a/küçük kız
***hafız/kadın yoldadır!

Cumartesi, Mart 12, 2011

boş boş otururken, aynaya dikkatle bakılır ve...

(Lily güzel, ben güzelim, tabii bizi sevenlere göre.)



Bugün akşam birden oldu. Hızlı hızlı. Annem yarın gidiyor, onunla daha çok vakit geçireyim diye dışarı çıkmıyorum ama evde oturup ya kitap okuyor, ya nette dolaşıyor ya da film seyrediyorum. Saçma işte. Bir türlü organize olamamanın sonuçları bunlar. Dağınık, karışık bir düzen. A, düzen dedim! Demek ki belli bir düzeni var hayatımın. Hiç yoktan iyidir. Bir de, annem olmasa sanki her gece dışarıdayım, komik. Ben domestik biriyim, evime sadakatle bağlıyım:) Bu nasıl oluyor bilmem artık, fakat oluyor.


Bir zamanlar, Poliş'e Perec'in Harikalar Odası kitabını verdiğimde üzerine şunları yazmıştım; "bir hikaye biliyorum. bu kitapla alakası yok. hikayedeki kişi istediği her şeye odasında sahip olduğunu anlıyor. ressamlar, şairler, müzisyenler, ülkeler, onları tanımak için oralara gitmesi gerekmediğini, odasında her şeyin daha güzel olduğunu. bach'ı odada dinlemek, gogh'un resmine hep aynı duvardan ve yatakta uzanırken bakmak."  Hâlâ öyle düşünüyorum, bir odaya sahip olmak iyidir. İster dokunabileceğin, kıyısı, köşesi olan bir yer olsun, ister beyninde sana ait bir sığınak. İyidir.


Alain de Botton, Aşk Üzerine adlı "tatlı" kitabında (gerçekten öyle, tatlı bir kitap, okuyan anlayacaktır ne demek istediğimi.) güzellik ve aşk hakkında yekten bir soru sorar bizlere; "güzellik mi aşkı doğurur, aşk mı güzelliği?". Etrafımızdaki sayısız insan arasında arzumuz neden sevdiğimiz kişiye yönelir, neden özellikle o yüz, o ağız, o burun, o kulak ilgimizi çeker? Boynunun kıvrımına, yanağındaki gamzeye nasıl vuruluruz? Böyle şeyler soruyor yazar ve cevaplamaya çalışıyor kendince. Arzunun dikkatini neye yönelteceğinin muamma olduğunu hep söylüyorum. Yine de kafa karıştırıyor. Proust, klasik anlamda güzel kadınların hayal gücünden yoksun erkeklere bırakılması gerektiğini söylermiş. Botton, sevgilisi Chloé'nin dişleri arasındaki boşluktan bahsedip, çizimlerle de bu anlatımı destekledikten sonra kendisine -aslında güzel sayılmayan-, bu görüntünün neden çekici geldiğini kanıtlamaya çalışıyor. Hayal gücünü harekete geçirdiğini, bunun onu tahrik ettiğini, o küçük boşlukla oynamak, onu kapatıp tekrar açmak, dilini onun arasında gezdirmek, bütün bunların ona ayrı bir zevk verdiğini söylüyor. Neredeyse, saçmalayacakken (benim fikrim tabii:)), durumu Wittgenstein'ın ördek-tavşan örneğiyle kurtarıyor. Sevdiği kadının mükemmellikten uzak güzelliğini (onun fikri, yoksa nedir ki mükemmel, biri bana söylesin.) "müphem" olmasıyla değerlendiriyor ve ona bu sayede artı değer kazandırıyor.  Aynı imgede iki görüntü gören meşhur filozof gibi, sevdiği kadının yüzünde iki farklı yüz  görüyor. Hayal gücü ördek arıyorsa onu bulur, tavşan arıyorsa tavşanı. Eğitim, eğilim, özel durum vs. vs. imgenin durumunu belirler.

Burada aşk mutlak olandır. 

Peki, hayal gücü dişlerin arasındaki boşluktan sıkıldığında, tavşan ya da ördek görmek istemediğinde ne olur? Ortodontist? Yazar soruyor, güzelliği belirleyen bakan kişiyse, o kişi başka bir yere bakmaya karar verdiğinde ne olacak?

Bir zamanlar bir film seyretmiştim. Aklımda çok az görüntüsü kaldı. Polanski'nin Bitter Moon'u. Filmi sevmemiştim ama şimdi anlatacağım sahne önemliydi. Adam hayran olduğu, uzun süre peşinden koştuğu kızla sonunda sevgili oluyor ve onun her davranışından keyif alıyordu. Duruşu, bakışı inanılmaz seksi geliyordu adama, hatta kadının sütü karton kutusundan döke saça içişi adam için tahrik edici olabiliyordu.  Gel zaman git zaman (masal gibi oldu, ne yapayım?:)) aralarındaki tutku azalıyor -daha çok adamın tabii-, ve arzunun o zaten belirsiz olan nesnesi iyice silikleşiyordu. Bir gün kadın yine sütü öyle içerken, yüzüne, vücuduna dökerek, adam tarafından uyarılıyordu, "şu sütü doğru dürüst iç, herkes gibi bardağa koyarak!"

Ho ho ho, bu satırları okuyan sevgili "okuyucular" (valla başka kelime bulamadım), işte insan böyle bir şeydir, nankör! Kendinizi yine kendi benzerinizden koruyun, sonra üzülen siz olursunuz:p
-------------
-Güzellik Hırsızları, diye bir kitap okumuştum, eskiden. Kötü bir kitaptı fakat bu konuyla ilgili, onu bir ara anlatayım hatta Koleksiyoncu ile bağ kurarak. Koleksiyoncu güzel kitaptır, o başka. Karıştırılmasın.
-Aşk Üzerine, kitabını bana hediye eden sevgili C., kitabın üzerine "blog tadında bir kitap, oku sevgilim, sonumuz benzemesin" demiş:) Bloglara mı yoksa kitaba mı laf atıyor hâlâ anlamadım. Oysa benim gibi, "tatlı" bir kitap deseymiş, daha anlamlı, hatta pek bir güzel olurmuş:)
-Saat kaç oldu, bu saate kadar annemle konuşsam benim için daha faydalı olurdu. "Ben güzele güzel demem..." diye başlayıp, ne hoş hikâyeler anlatırdı.
-Yazıya koyduğum iki şarkı rastgele seçilmiş şarkılar, anlam aramayınız ve yazının ayarıyla oynamayınız tabii.
-Finito!

Salı, Mart 08, 2011

acıyor



"... Kader diye bir şey yoktur, yalnız sınırlar vardır. En kötü yazgı, sınırları sabırla karşılamaktır. Karşı çıkmak gerekir. ..."

"... Kilisede org dinlemek dışarıda da sık yaptığım işlerden. Böylece, melekler üstümde kanat çırparken onları kışkışlamak olanağı buluyorum. İlle kışkışlanacak bir şeyler icat etmek!  Nedir bu? ... Gün, günlük yaşam her şeyi o kadar çabuk unutturuyor ki. 'En kolayı kaçışlar'.. Oysa üstümüzden okyanuslar geçti. Geçmemiş gibi yapmanın kolaylığı beni avutmuyor, tam karşıtı, kötü sıkıyor. Üstümden okyanuslar geçti. ..."

"... Onun bedeni bir tımarhane  / İçinde çok işçi, deli ve çalışkan! ..."

"Mrs. Dalloway, çiçekleri kendi alacaktı. ...  Neyi bulmaya çalışıyordu yeniden? Kitabın açık sayfasındaki dizeleri okurken yazlıktaki beyaz gündoğumunun hangi görüntüsünü?..."

"... Ben on sekiz yaşındayken artık ölü bir canavardı hayat bilgim. ... Soluğum sığınacak yer bulamazdı. Küskün bükülmelerle uçup gittiğini görürdüm. Açık kalan ağzımdan içime nefret dolardı. 'Ah hayatım, hiç benim olmadın..' ..."

"... Terk ettiğimden beri erik ağacını / Orada Tennessee'de / İlk kez tattım sıcağı ..."

"... Bekliyorsun. Ruhun enerjiyi bir yere akıtarak dirilmek istiyor; olası mı bu? Neye, kime akıtacaksın onu, kimi ortak edeceksin duygularına? Sana, senin eziyetine kim katlanabilir? Yalnızlığı kabul edemedin mi? Dostun kimdi senin? ..."

"... Günaydın gece yarısı / Eve dönüyorum / Gün sıkıldı benden / Ben ondan nasıl sıkılabilirim ki? ..."

"... Düşmeyeceğim. Merkeze vardım. Kanla, ürpermelerle ve nefeslerle dolu hayatın ince etten duvarının ardından kim bilir hangi ilahi saatin vuruşunu dinliyorum. Şeylerin esrarengiz çekirdeğine yaklaştım, tıpkı geceleyin insanın bazen bir yüreğin yakınında olması gibi. ..."

"... Yaşam bir çatlayıp dağılma işlemidir zaten, ... / Yine de çatlak tabak mutfaktan eksik edilemez, vazgeçilmez bir gereçtir, öyle saklamacaktır. Bir daha ateş üstüne konulamaz, öbür tabakların arasına rastgele bulaşıklığa devrilemez, konuk önüne çıkarılamaz artık, ama gece geç saatlerde içine bisküit falan koyabilirsiniz, artan yemeklerle bir buzluğa tıkabilirsiniz. ..."

" Her konuşma bir şeyi değiştirir hayatımızda / Sustum geriye geriye çekilerek."*


*Alıntıların hepsi kadınlardan, sırasıyla; t. özlü-yaşamın ucuna yolculuk/a. ağaoğlu-mektuplaşmalar,memet baydur/n. marmara-beden/v. woolf-mrs. dalloway/l. tekin-gece dersleri/i. murdoch-kesik bir baş/l. erbil-cüce/e. dickinson-günaydın gece yarısı/m. yourcenar-ateşler/t. uyar-yürekte bukağı/g. akın-kısa şiir,altı.

-Fotoğraflar, gazete haberlerinden.

iyi olsun, güzel olsun

"...
Çiçek. Çiçek satıcılığıyla başlamışım serüvenlerime. İplere
dizili çiçekler ve çocuklar, gül kurusu. Ama nasıl da
büyülüymüşüm o zamanlar, bir pericik yüzünden
bakılamazmış. Boş arsaları vardır yaz gecelerinde hafifsi
malta hummalarının. Kış gecelerinde de sonsuz beberuhili
sanrıların haberleri. Sonra taştan geçit. Elli yaşlarında bir
cadının çekmecesinde yaşıyorum, çivilenmiş. -Gerçekten,
yaşıyor muyum acaba? Mevsimin ne olduğu bilinmiyor ve ben pek üşüyorum. Gibi U.
..."
e. Ayhan/Bir Fotoğrafın Arabı



Bugün, kahvaltıda ve alışveriş merkezine gidene kadar ifadesiz olan yüzüm yukarıdaki sümbülü ve diğer çiçekleri görünce bir şeye benzedi. Çocuk gibi gülümsedim, "a, sümbüller ne güzel!" diye seslendim bir de. Yüksek sesle, kendime. Niye sevindim bilmiyorum. Neo'nun "birdenbire sümbül" yazısını ve -aslında özellikle- o güzel başlığı okuduğumda duyduğum histi yaşadığım. Birdenbire sevinç. Her şey güzel olsun tanrım, her şey güzel olsun. Sessiz dualar geçiyor içimden, durduğu yeri siliyorum. Ve bazı anları siliyorum, kayıp. Çok uykum geliyor bu günlerde, hayır uyumuyorum. Uykuyu itiyorum, kötü rüyalar görüyorum. Bu neye benziyor biliyor musunuz?

Gibi sevinç.

Ben Ece'nin bu şiirine deli olurum.

Pazar, Mart 06, 2011

Justine; bu gece kendisiyle





"Ben yıllar önce hastayım, çocuk sayılırım daha
Silüetler bekledim yatağımda, cüppeli eşlikçiler
andız gölgeleri
Çökersem kurtulurum, gizlice bir beyaz at
sedef kakmalı eyer
Omuzlarıma kuşlar konar kalkar, kuşlar da kurtulacaklar
Sonra bir marsıvanın üstünde uzadı boyum
-Demek sizi gönderdiler kendileri gelmediler."
h. Arkan/fit


Bunu çok dinlerdim eskiden. Taşrada değil, İstanbul'da. O şehirde, gündüzleri mevlevihane gezer, geceleri bunları dinlerdim. Gazeller, Dede Efendi (İsmâil), ney taksimleri ve şimdi dinlemediğim bir sürü şey. Viyolonselde Mesut Cemil Efendi vardı. Bu gece onların arasına daldım, ne güzeller. Başka bir dönemi yaşamış, o döneme uygun düşünmüşler. Öyle söylemişler üstelik şarkıları, ilahileri, neyi söyledilerse artık.  A, bir de ney üfleyenler var! Kaç saattir aklıma ilgili ilgisiz bir sürü şey geliyor. Çok sessiz oda, arada "beni kör kuyularda", çalıyor, arada "bir sebeple gücenmişsin sen bana" , arada "bir gönlüme bir hâl-i perişanıma baktım", filan falan işte.  Yani, bir sıkıcıyım, bir sıkıcıyım ki sormayın:) Ben kendime dayanamazdım "kendimin yanında" olsaydım. Ne diyordum, tuhaf tuhaf şeyler düşünüyorum. Dağlarca'yı çok sevdiğimi düşünüyorum mesela, fazla tanımadan ayrıca. En güzel şiir ismi, onun şiirine koyduğu gibi geliyor bana. Şiir ismi, komik bu!:) Gogh'un kardeşi Theo ile mektuplaşmalarının ne kadar hüzünlü olduğunu düşünüyorum sonra. Kitabı rafından indiriyor, fakat açıp okumuyorum. Rüzgâr sevdiğimi, rüzgâr çanına bayıldığımı, evin her tarafına asıp bir de sesinden korktuğumu düşünüyorum. Budalalık bu! Çın çın çın, korkuyorsan asma. Klazomenai kazısına gitmiştim çok önceleri, beşte kalkardık, kargalar uyanmadan yani. Neden o saatte kalktığımızı düşündüm bu gece. Anlamsız geldi, yat uyu değil mi? Kocaman bir tarlanın ortasında açmamız vardı, sabah gün ağarmadan orada olurduk, etraftaki evlerin sıkı sıkıya kapalı perdelerine aç kediler gibi bakardık. Uydu mu bu benzetme bilemem, bu saatte ne kadar uyarsa artık, boş verin. İşte, o odaların içinde uyuyan olmak isterdik. Odaların içinde uyuyanlar, kazı, tarih, şu bu hiç takmadan uyurlar, yedi uyuyanlar gibi uyumak sonra. Oh mis!

Düşündüm kısaca.

Cuma, Mart 04, 2011

anlayış



Burada biz çocuktuk, burada kar denilen şeyi "tanımış" ve "tanımaya hazır olmayan" hâllerimizle duruyorduk. Burada biz, ciddi masumduk. Poliş(clea) kardan korkuyordu, beyaz, soğuk ve sonsuz diye korkuyordu sanırım. Şimdi böyle derim tabii, bu "şimdiki Justine'in" bakışı olur. Kurguyu kurup kurup bozabilen, muktedir insan analizi. O zaman bilmiyordum, gülüyordum sadece. Düz mantık; bir şey komik ya da değildir.

Kahve içip duruyorum, biraz sinirliyim şu sıralar. Sinir bana yakışmadığı için (ne bileyim, öyle olduğunu sanıyorum.) gülümsemeye çalışıyorum lüzumlu lüzumsuz. Bu komik oluyor tabii, gülüşün bazen yüzünde donuyor bazen de fazladan yoruyor. Conrad, evvelki gün sabaha karşı yatağa girdiğimde bana çok yardımcı oldu. Gemiye onun yardımıyla girdim ve oradakileri tanırken bütün dertlerimi unuttum. Kısa süreli ama güzel bir arınmaydı. Bazı cümleleri tekrar tekrar okudum; "...sessizdiler, ama alınyazılarının kötülüğünü yanıp yakılan ağlamaklı sesleri yüreklerinde tiksintiyle susturacak kadar merttiler. Salt kendilerine özgüydü alınyazıları; böyle bir yazgıya dayanabilme yeteneği, seçilmişlerin ayrıcalığı olarak görünüyordu onlara! ... Onlar, gizemli denizin ölümsüz çocuklarıydılar. Onların yerini, hoşnutsuz yeryüzünün koca çocukları aldı. Daha az isyankâr ama daha az masum, daha az günahkâr ama aynı zamanda daha az inançlı, konuşmasını öğrenmişler, ama sızlanmasını da öğrenmişler bu arada...".

Son günlerde takıldığım şeyleri söylüyordu bana ve beni onaylayan sesiyle. Şaşırarak ve düşünerek uyudum.

"...aslına bakarsan. her şey insanın zihnindedir. yani gerçek denilen hani insanlar arıyorlar da bulamıyorlar ya, insanın zihnindedir ve o kadar  çeşitlilikte gerçek vardır. böyle olunca da bir incinme hadisesini kafanın içinde evirip çevirip hale yola koyabilirsin. çözmek ya da çözmemek, kırgınlığı sürdürmek ya da sürdürmemek senin elindedir yani. bir "neden"in hacmi ile oynayıp onu genleştirip ya da katılaştırıp, olmadı su gibi akıtmak senin insiyatifine kalmış. o "neden" i  ilişkiyi sonlandırmak için de kullanabilirsin, bir karakter analizi malzemesi yapıp, onun uzantısı halinde düşünüp ilişkide insanların birbirini kabul etmeleri gereken sınırları şeklinde bir anlayış da geliştirebilirisin... biraz ısıt, sıvılaşsın, bak bakalım o "neden" nereye doğru akıyor. yani gönlünün isteği ne?..." *

Bunu kim mi yazdı? Conrad değil, Peri. Anlayış; birikimin, okumanın, görüp geçirmenin dışında bir şey istiyor. Hisle alakalı, duyusal bir şey. Bunu önemsiyorum.

----------------

Şimdi yemek yapmaya kalkmalıyım. Patlıcanlı, kıymalı bir şeyler yapacağım. Karnım çok acıktı ve yemek yaparken nasıl güzel arınır insan, bunu iyi biliyorum:) Hadi bakalım, değiş tonton!

*Peri'den.
*Yukarıdaki şarkıyı daha önce kullanmıştım. Çok güzel ve tuhaf şekilde hüzünlü geliyor bana. Çocukluk anılarına ve fotoğraflarına uyuyor. Cría cuervos filminde Saura da kullanmıştı ve çok uymuştu oradaki havaya. Filmdeki kıza (Ana) benziyor çocukluğum, yüzü, kırılgan neşesi. (hatta ekose eteğimiz bile aynı:p) Öyle güzel bir film ki, izleyin lütfen. Eminim seversiniz. Hatta kısa bir görüntü vereyim aşağıya, o filmden. Buyurun;

"hastayken, inceyken..."



(Bu kadın neden gülüyor?)

"...
Hiçbir şey ! Kadınlar geçtiği o kadın kokusu anlarında
Yıkanmış, mayhoş ve taranmış duygularıyla
Dönüşür içimizde az menekşe, bir sarmaşık
Menekşe, hadi neyse, mor deriz sarmaşıklara
Mor deriz, mor bilinir çünkü, bir yandan güneşler kurur
Her yandan güneşler kurur, sanki yaz günüyledir
...
Ben şimdi ne yapsam, ben işte ne yapsam kaç kere yalnız
Kaç kere yalnız, ama kaç kere yalnız, gene kaç kere insan
olmalarımla

Kapansam, evlere kapansam, yıkanmış bir deniz bulacaksam orada
Anılar bulacaksam- anılar mı dediniz ? ne sesli bir vuruşma
Odalar bulacaksam, odalarda kadınlar, çiçekler, çok aynalar...
Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.
..."

e. Cansever/Ne Gelir Elimizden İnsan Olmaktan Başka


(Ve bu kadın neden üzgün?)

*İkinci resimdeki heykel şu siteden.

Salı, Mart 01, 2011

"sen benim üzerine çok kar yağan ilk kentimsin"*



"...
Bacaklarım uzun
nereye gitsem uzun
nereye gitsem gelip beni buluyor
çıkmaz bir sokakta ablam
..."

e. ayhan/ibraniceden çizmek

Hep zordur, kardeşlik bağıyla bile zordur, çünkü anlatmak çaresiz kalmakla eş değer. Anlatayım; senin kendi başına kaldığın hâller, tam o sıra yatılı okulda bir kız kardeştim ben. Televizyonda haberler savaşı anlatıyor, ihtimal kitaplarını önüne almış, ders çalışıyorsun. Babam unutuyor, köy evinde, sahi oraya nasıl gitmiştik biz? Sen biliyorsun, ben biliyorum, unutmam. Kapıları gürültüyle açıyorsun, her kapı sesinde kalbim atıyor, sana inanarak, ama kardeşim o benim, böyle diyorum kendime. Fısıldayarak. Bir şeyler döküyorsun, annemle sessizce yaptığımız anlaşma, zor zamanlar. Birbirimize "sevgiyle" katlanıyoruz.

Daha önce söylemişimdir, senin mektuplarınla dayanıyordum yalnızlığa. İlk sevgilimi öpüşümde cebimde sesin vardı. Kırlangıç diye sesleniyor, bende arınıyordun. Bütün arınmalar bitti şimdi, büyümeyi boş ver, daha çirkiniz artık. Banyodan saçında havluyla çıkan kız, ki o banyoda sular akmıyordu, hep hayal kurardı. Bir tiyatro ve eğlence düzenlemiş, sattığımız biletlerle -inan olsun- ciklet almıştık. Bak, mutluluk nasıl sakin geliyor. Sen unutursun ya... Senin günlüğünüm ben. Bakışımızda saklı yara, taslar taslar dolusu sular, geçmiyor. Bahçeye tepsiyle tabak taşınır, banyoya kovalarla, sular hep dışarıda. Nasıl arınacaksın bu şekilde? Nasıl? Seni benden başka, beni senden başka kimse anlamayacak. Bil bunu. Anlaşılmayacaksın, anlaşılmayacaksın, anlaşılmayacaksın.

Yeni konuştuk, cevabımı unutma; tarih oluşturmak zordur. Benim seninle, kahkahadan, gözyaşından, acıdan ve kavgadan, bırak bunları, unut, her şeyden oluşmuş bir tarihim var. Kimse giremez araya. İşte, bu tarih imini unutma.  

Ve üzülme, biz her işi "ala ala hey"** diyerek yaptık. Güzeldir bu.

Seni seviyorum canım, güzel ablam. Doğum günün kutlu olsun.

*Senin çok çok eski bir mektubundan.
**Ece'nin aynı adlı (ala ala hey) şiirinden.